4. bölüm · Shiroi Tsuki no Ken

2. CİLT: KAPTANIN İLK SINAVI

Yağız Pekşen

BÖLÜM 4: SİYAH ÇELİĞİN DÜELLOSU VE DENİZ
FIRTINASI
Yamato, içindeki şaşkınlığı bir kenara fırlatıp tüm gücüyle iblisin üzerine atıldı. Kurunomi’nin
iki metrelik devasa siyah namlusu havayı yararak inerken, iblisin siyah kılıcıyla havada
çarpıştı. O anda çıkan çınlama sesi, kasabanın yıkık duvarlarında yankılandı. İki siyah çelik
her birbirine vurduğunda, gecenin karanlığını bir anlığına yırtan, mor ve siyah kıvılcımlar
etrafa saçılıyordu.
İblis, sıradan bir yaratık değildi; kılıç ustalığı kusursuz, ruhsal enerjisi ise Yamato’yu ezecek
kadar yoğundu. Her darbesinde toprak sarsılıyor, genç kaptanın kollarındaki kaslar
sızlıyordu. Yamato, rakibinin bu ölümcül ustalığı ve acımasız hızı karşısında nefes nefese
kalmıştı. Geriye doğru her çekilişinde, kılıcının ağırlığı altında ezildiğini hissediyordu. On altı
yaşındaki genç bir kaptan için bu savaş, ince bir ipin üzerinde, ölümün kollarında dans
etmekten farksızdı.
"Bu kadar mı, küçük kaptan?" diye hırladı iblis, siyah kılıcını Yamato'nun göğsüne doğru
amansız bir hızla savururken. "Hükümet çocukları mı göndermeye başladı artık?"
Yamato, darbeyi son anda Kurunomi’nin yan yüzeyiyle bloke etti ancak darbenin şiddetiyle
geriye doğru metrelerce savruldu, ayakları toprakta derin izler bıraktı. Göğsü körük gibi inip
kalkıyor, alnından süzülen terler gözlerini yakıyordu. İçindeki karanlık güç, Kurunomi’yi
titretse de iblisi alt etmeye yetmiyordu. Tam iblis son, ölümcül darbesini indirmek için havaya
sıçramışken, doğu ufkunda ince, parlak bir çizgi belirdi.
Güneşin ilk ışıkları, dağların arkasından kasabanın harabelerine doğru sızmaya başlamıştı.
Güneş ışığının o kutsal, temizleyici dokunuşunu gören iblisin gözlerindeki vahşi parıltı bir
anda yerini korkuya bıraktı. İblisler için güneş, mutlak bir yok oluş demekti. Yaratık,
Yamato’yu öldürme fırsatını kaçırdığını anlayarak dişlerini sıktı ve hızla geriye sıçrayarak
karanlığın henüz hüküm sürdüğü orman sınırına doğru kaçıp gözden kayboldu.
Yamato, dizlerinin üzerine çökmek üzereydi. Kurunomi’yi toprağa sapladı, iki eliyle
kabzasına yaslanarak ayakta kalmaya çalıştı. Tüm vücudu sızlıyor, akciğerleri hava için
yalvarıyordu. Başarısızlığın ve yetersizliğin o soğuk hissi yeniden kalbine çökmek
üzereyken, arkasındaki gölgelerin arasından sessiz, adeta rüzgarın fısıltısını andıran bir
adım sesi geldi.
Yamato başını yavaşça kaldırdı. Yanına yaklaşan siluet, sıradan bir asker değildi.
Bu, 1. Tümen’in Kaptanı, tüm komutanların en güçlüsü, nam-ı diğer "Deniz Fırtınası"
Hajimiya Ryousuke idi. Kafasında yüzünü gölgeleyen hasır samuray şapkası, üzerinde ise
denizin hırçın dalgalarını andıran derin mavi renkte bir haori vardı. Ryousuke, o kadar
kusursuz bir sakinlik ve aura içindeydi ki, etrafındaki savaş alanının vahşeti onun yanında
adeta eriyip gidiyordu.
Sırtında asılı duran, 1,5 metrelik o devasa mavi kılıç Onimaru, Yamato’nun henüz tam
kontrol edemediği kılıcı Kurunomi'nin yanında adeta efsanevi bir anıt gibi yükseliyordu.
Ryousuke, tek bir kelime bile etmedi. Genç kaptanın yorgun bedenine bakmadı bile. Sadece
hasır şapkasının altından, gözlerini ufkunda iblisin kaçtığı o karanlık orman sınırına dikti.O
derin, deniz mavisi gözlerin bakışında; Yamato’nun henüz anlamadığı, tüm imparatorluğu
yutacak kadar büyük ve karanlık bir fırtınanın soğuk haberi gizliydi.