16. bölüm · SHADOWS MONARCH
16. Bölüm: Demiryolunun Sırrı
Sabahın erken saatlerinde, güneş henüz tam doğmamışken, ekip iki ayrı araçla şehrin doğu yakasına doğru yola çıktı. Maria önde, teknik ekipmanlarla dolu bir minibüsle ilerliyordu; Felix ve Lila ise ikinci araçta, silahlarını ve gözlem cihazlarını kontrol ediyorlardı. Naz, Kudret Bey'in yanında, üçüncü sırada oturuyordu — arka planda kalması konusunda söz vermişti ama içindeki heyecanı gizleyemiyordu.
Demiryolu bölgesine yaklaştıklarında, manzara beklediklerinden çok daha ıssızdı. Paslanmış raylar, yıllardır kullanılmamış vagonlar, çökmüş bir istasyon binası — her yer terk edilmişliğin, unutulmuşluğun izlerini taşıyordu. Ama Felix'in dikkatli gözleri, bu terk edilmişliğin altında bir şeyler fark etti.
"Bakın," dedi, arabayı yavaşlatırken. "Toprakta taze tekerlek izleri var. Ve şu rayların yanındaki çim, düzenli olarak biçilmiş gibi duruyor. Burası göründüğü kadar terk edilmiş değil."
Araçları, istasyondan biraz uzağa, gözden ırak bir noktaya park ettiler. Maria hızla ekipmanlarını kurdu — küçük, gizli kameralar ve dinleme cihazlarını stratejik noktalara yerleştirmeye başladı. Lila ve kendi bölüğünden getirdiği iki kişi, çevreyi sessizce taramaya koyuldu.
Naz, Kudret Bey'le birlikte araçların yanında beklerken, gözlerini istasyon binasından ayıramıyordu. İçinde tuhaf bir çekim vardı, sanki bir şey onu oraya çağırıyordu.
Yaklaşık yarım saat sonra Felix, telsizden fısıldayarak konuştu: "Bölge temiz görünüyor, kimse yok şu an. Ama istasyon binasının içi... içeri girmemiz gerekebilir."
Kudret Bey, tereddüt etti. "Planımız sadece gözlemdi."
"Biliyorum," dedi Felix, "ama binanın kapısında bir şey var. Buraya gelip bakmanız gerekiyor."
Naz, dayanamadı, Kudret Bey'in itirazlarına rağmen istasyona doğru yürümeye başladı. Kudret Bey, iç çekerek onu takip etti; ikisi de dikkatli adımlarla, Lila'nın eşliğinde eski istasyon binasına yaklaştı.
Binanın ana kapısı, yıllar önce kilitlenmiş gibi görünen paslı bir kapıydı. Ama şimdi aralık duruyordu — ve kapının hemen önünde, toprağın üzerinde, her şeyle tam bir tezat oluşturan bir şey vardı.
Tek, taze açmış kırmızı bir gül.
Naz'ın nefesi kesildi. Yere çöktü, titreyen elleriyle gülü aldı. Yaprakları hâlâ çiy taneleriyle kaplıydı — sanki daha birkaç saat önce oraya bırakılmıştı. Gülün sapında, ince bir iple bağlı küçük bir kart asılıydı.
Kudret Bey, yanına çömeldi, sesi alçaktı. "Bu..."
"Onun sembolü," diye tamamladı Naz, gözlerinde yaşlar birikmişti. Aylar önce, Yiğit'in ona ilk defa gerçek duygularını açtığı o gece, ona hep "sen benim dikensiz gülümsün" demişti — kendi karanlık dünyasında, Naz'ın tek güzellik, tek yumuşaklık olduğunu anlatmak için kullandığı bir benzetmeydi bu.
Titreyen parmaklarıyla kartı çözdü, açtı. Üzerinde yine o tanıdık el yazısı vardı, ama bu sefer daha uzun bir cümle: "Gülün dikeni olmadan güzel olamayacağını biliyorsun. Ben de dikenlerimle birlikte geri döneceğim. Sadece biraz daha zamana ihtiyacım var. Beni bulmaya çalışma Naz - ben seni bulacağım."
Naz'ın elleri titriyordu, kartı sıkıca göğsüne bastırdı. "O bizi izliyor," dedi, sesi hem umut hem de acıyla doluydu. "Bizim burada olacağımızı biliyordu."
Felix, Lila ve Maria da yanlarına gelmişti, hepsi de kartı ve gülü şaşkınlıkla izliyordu. Kudret Bey, gülü dikkatlice inceledi, sonra istasyon binasının içine baktı. "Eğer bizi izliyorsa, belki de hâlâ buralarda bir yerdedir. Belki de bu binanın içinde bir ipucu daha vardır."
Ama Naz, kartı tekrar okudu, sesi kısıktı. "Bizi bulmaya çalışmamamızı söylüyor. Belki de bir sebebi vardır."
"Ya da," dedi Felix, temkinli bir sesle, "bu bizi oyalamak için bir yöntem. Belki de asıl amaç, bizi bu bölgeden başka bir yöne çekmek."
Maria, elindeki cihazla çevreyi tararken aniden durdu. "Bekleyin... Sinyal alıyorum. Yakınlarda bir yerde aktif bir elektronik cihaz var. Küçük, muhtemelen bir kamera ya da mikrofon."
Herkes anında etrafı taramaya başladı. Lila, istasyonun çatısındaki eski bir aydınlatma direğinin üzerinde küçük, gizlenmiş bir kamera buldu — yeni, modern, kesinlikle bu terk edilmiş binaya ait olmayan bir teknoloji.
"Demek ki gerçekten izleniyoruz," dedi Kudret Bey, sesi ciddiydi. "Ya da daha doğrusu, izleniyorduk. Şu an bu kamera hâlâ aktif mi?"
Maria, cihazını kontrol etti, başını salladı. "Aktif. Birileri şu anda bizi izliyor olabilir."
Naz, kameraya doğru döndü, gözlerinde kararlı bir ifade vardı. Sesi titremeden, ama içten çıkan bir duyguyla konuştu — sanki karşısında Yiğit varmış gibi: "Eğer beni duyabiliyorsan Yiğit... Seni bekleyeceğim, dediğin gibi. Ama sonsuza kadar değil. Bana bir işaret ver, gerçek bir işaret. Sadece güller ve notlar değil. Sesini duymam lazım."
Kamera, sessizce onları izlemeye devam etti, hiçbir tepki vermeden. Rüzgar, istasyonun paslı tabelalarını hafifçe sallıyordu, uzaktan bir tren rayının üzerinde metal gıcırtısı yankılandı — ama bu sadece rüzgarın oyunuydu, gerçek bir tren değildi.
Kudret Bey, elini Naz'ın omzuna koydu. "Gidelim. Burada daha fazla kalmak riskli olabilir. Ama en azından şimdi biliyoruz ki, gerçekten hayatta ve bizi izliyor."
Naz, son bir kez güle baktı, sonra dikkatlice o elinde tuttu, sanki bırakırsa Yiğit'e olan bağı da kaybedecekmiş gibi. Ekip, geldikleri gibi sessizce geri çekildi, ama bu sefer içlerinde daha önce hiç olmadığı kadar güçlü bir kanıt vardı: Yiğit yaşıyordu, ve onları izliyordu.
Araca binerlerken Felix, arka koltukta oturan Naz'a döndü. "İyi misin?"
Naz, elindeki gülü göğsüne bastırarak başını salladı, gözlerinde hem yaşlar hem de aylardır görülmeyen bir parlaklık vardı. "İlk kez," dedi, sesi titrek ama umutluydu, "gerçekten iyiyim."
Araba, demiryolu bölgesinden uzaklaşırken, geride bıraktıkları o eski istasyon binası, sessizce, sırlarını saklamaya devam ediyordu — ve tepesindeki kamera, hâlâ kırmızı ışığıyla yanıp sönerek, uzaklaşan grubu izlemeye devam ediyordu.
