9. bölüm · Sessizlik 2021
9. Bölüm zaman
Gecenin sessizliğine karışan düşüncelerle eve dönmek üzere ayağa kalktım. Ama yalnız kalkmadım. Savaş da benimle birlikte doğruldu. Daha birkaç adım atmıştık ki, birden arkamdan adımı fısıldadı:
“Sial...”
Duraksadım. İçimde tuhaf bir his vardı. Yüzüne baktım.
O gün olanlardan sonra bana öyle bir baktı ki… sanki gözümden düşmekten korkuyordu. Aramıza bir mesafe girse, bunun onu mahvedeceğini biliyordum.
Kaşlarımı çattım. Sessizce gözlerini süzdüm.
Sonra hiçbir şey demeden önüme döndüm, yürümeye başladım.
Motoru çalıştırmamla birlikte etrafımıza siyah kurşun geçirmez araçlar doluştu. Gözlerimi kısmış, şaşkınlıkla etrafa bakıyordum. Arabaların kapıları açıldı.
İçlerinden yirmiye yakın iri yapılı, boksör gibi adamlar indi.
Kalbim hızlandı. Hemen motordan atlayıp Savaş’a doğru koştum ama iki adam beni tuttu. Direnmeye çalıştım, biri kolumdan, diğeri omzumdan yakalamıştı.
O sırada diğer adamlar Savaş’a doğru yöneldi. Ellerinde demir sopalarla ona vurmaya başladılar.
Savaş’ın hiç şansı yoktu.
Birinin elini ısırdım, diğerine tekme attım, kendimi kurtarıp birkaç adım koştum ama bu sefer başka adamlar önüme çıktı.
Savaş’a ulaşamıyordum…
Canım yanıyordu.
“Bırakın! Savaş! Kalk! Kaç!”
“Bırakın onu, piçler! Kimsiniz siz, ne istiyorsunuz?!”
Ama Savaş çoktan yere düşmüştü. Bayılmıştı ya da daha kötüsü…
Ben çırpındıkça olan bitene engel olamıyordum.
Yaklaşan adamlardan birinin yüzüne tükürdüm. Elini yüzünden silerken bana öyle bir tokat attı ki yere düştüm.
Yanaklarım yanıyor, başım zonkluyordu. Ama acıyı düşünemiyordum.
Tek düşündüğüm Savaş’tı.
Yerde yatarken başımı çevirdim. O da yerdeydi. Kıpırdamıyordu.
Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Ellerimi ona uzattım ama aramızda metreler vardı.
Savaş’tan akan kan toprağı boyuyordu.
Bu adamlar Volkan’ın adamları değildi. Volkan olsaydı, bana da aynı acıyı yaşatırlardı.
Bunlar sadece Savaş için gelmişti. Ama… Savaş’ın Volkan’dan başka düşmanı yoktu, benim bildiğim.
Bir anda her şey bitti.
Adamlar, hiçbir şey olmamış gibi arabalarına doluşup uzaklaştılar.
Koşarak Savaş’a yanaştım. Yüzü kan içindeydi.
“Ne olur…” dedim fısıltıyla.
“Ya nabzı atmıyorsa? Ya… kaybettiysem?”
Elimi bileğine koydum.
Birkaç saniye sonra hissettim…
Atıyordu.
Ama çok zayıftı.
Ve Savaş...
İyi değildi.Savaş’ın bileğinde hissettiğim zayıf nabız, içimde bir kıvılcım yaktı.
Hâlâ yaşıyordu.
Ama zamana karşı yarışıyorduk. Her saniye onun aleyhineydi.
Titreyen ellerimle telefonumu çıkardım. Ekran parmaklarımın kanından bulanıktı ama bir şekilde acil servisi aradım. Konumumu verdim, bağırarak yardım istedim.
"Lütfen hızlı olun... ölmek üzere biri var!"
Telefonu kapattığım an, dizlerimin üstünde Savaş’ın yanına çöküp başını kucağıma aldım.
Yüzü tanınmaz haldeydi. Gözünün altı mosmor, kaşı patlamış, dudakları kan içinde.
“Dayan…” dedim, gözyaşlarım sessizce yanağına damlarken.
“Ne olur bırakma beni. Savaş… Sana ihtiyacım var.”
O an kafamın içinde bir sürü anı canlandı.
Birlikte güldüğümüz o gece… omzuma yaslandığında içimi titreten o sessizlik…
İlk kez adımı söylediğinde kalbimin ritmini unuttuğu o saniye…
Ve şimdi, işte burada...
Onu kaybetmenin eşiğindeydim.
Uzaklardan ambulans sirenlerinin sesi geldiğinde, gözlerimi gökyüzüne kaldırdım.
Şükür.
Ama aynı zamanda...
Korku.
Yetişecekler miydi?
Görevliler geldiğinde her şey hızla gelişti. Onu sedyeye aldılar, ben hâlâ elini tutuyordum.
"Ben de geliyorum!" diye bağırdım, biri beni durdurmaya çalıştı ama vazgeçtiler.
Ambulansa bindim. Savaş'ın başında oturuyordum. Gözlerini hâlâ açmamıştı.
Kalbim göğsümü delip geçecek gibiydi.
Paramedikler onunla ilgilenirken ben sadece dua ediyordum.
“Allah’ım, ne olur onu alma. Savaş’sız ne yaparım ben?”
Hastaneye vardığımızda doktorlar onu hemen içeri aldı. Sedye uzaklaştıkça elini bıraktım.
Ama içimde bir parça onunla gitti.
Kapılar yüzüme kapanırken öylece kaldım.
Üzerim kan içinde, nefes nefese, titreyerek…
Yalnız.
Bir hemşire bana yöneldi, koluma girip beni oturtmaya çalıştı.
Ama ben sadece yere bakıyordum.
“Kimdi bunlar?”
“Neden sadece onu hedef aldılar?”
“Savaş’ın kimden ne gizlediğini bilmiyorum ama... artık bilmek zorundayım.”
Gözlerim kurumuştu ama içim hâlâ ağlıyordu.
Eğer bu saldırı bir mesajsa…
Cevabını almadan hiçbir şey bitmeyecek.
Hastanede üç saat geçmişti.
Ama bana üç ömür gibi geldi.
Koridorun ucundaki lambalar hep aynı renkte yanıp sönüyor, aynı sessizlik hep aynı tonda uğulduyordu kulaklarımda.
Koltukta kıpırdamadan oturuyordum. Sırtım ağrıyor, gözlerim yanıyordu. Ama kalkamıyordum.
Bir hemşire bana birkaç kez su teklif etti.
Reddettim.
Boğazımdan hiçbir şey geçmiyordu.
Gözlerimi yere dikmiş bekliyordum.
Ne doktor çıktı, ne haber geldi.
Zaman durmuş gibiydi.
Ve ben, o zamanın içinde sıkışmış gibiydim.
Arada gözümü kapatıyor, bir daha açtığımda hala aynı yerde olduğumu fark edip hayal kırıklığıyla derin bir nefes alıyordum.
Sonunda, kapı açıldı.
Beyaz önlüklü bir doktor yaklaştı.
Kalbim sıkıştı, gözlerim hemen yüzünü aradı.
"Yakını mısınız?" diye sordu.
Yakını mıydım?
Bir saniye düşündüm. Ne olduğumuzu kimseye tam anlatamamıştım.
sadece en yakın arkadaş…
Ama her şeydi o bana.
"Ben... evet. Yakınıyım," dedim kısık sesle.
Doktor gözlüklerini düzeltti.
“Savaş ciddi şekilde darp edilmiş. Kaburgalarında kırıklar var, iç kanamayı kontrol altına aldık. Şu an yoğun bakımda, durumu stabil ama kritik.”
Stabil.
Ama kritik.
O iki kelime beynimde çarpıştı.
Ne iyi bir haberdi, ne kötü.
Sadece... beklemeye devam etmek demekti.
“Şu an uyandırmıyoruz,” dedi doktor. “Vücudu şoka girmiş durumda. İyileşme süreci zaman alacak.”
Zaman.
Yine aynı kelime.
Her şey zamana bağlıydı artık. Ama ben o zamanı nasıl geçirecektim?
Yoğun bakımın camına doğru ilerledim. Camın arkasında, beyaz çarşaflara sarılı bir beden...
Yüzünde hâlâ morluklar vardı. Burnunun kenarında kurumuş kan…
Ama yaşıyordu.
Sadece bu düşünceyle ayakta kalıyordum.
Elimi cama yasladım.
“Savaş… beni böyle bırakıp gidemezsin.”
Gözlerim doldu.
“ sen dostumsun kalk hadi beni böyle incitme ".
Birinci gün.
Yoğun bakım odasının önündeki sandalyeye kıvrıldım. Üzerimde hâlâ kurumuş kan lekeleri vardı.
Hemşireler gelip gitse de kimse beni oradan kaldırmadı.
Bir defter buldum. Bir kalem. Yazmaya başladım.
Sanki ona yazıyormuşum gibi…
> “Savaş…
Sana çok kızgınım.
Bana hiçbir şey anlatmadığın için.
Herkese kafa tutarken beni yanında tutmadığın için.
İkinci gün.
Doktor hâlâ “uyandırmıyoruz” diyor.
Sadece nabzını görüyorum. O monitörün başında her attığında derin bir nefes alıyorum.
Ya bir gün atmazsa?
Kafamı cama yaslıyorum. İçeride yatan adama bakarken sanki geçmişimle yüzleşiyorum.
O gece geldi aklıma…
Kavga çıkmadan önce bana bakışı.
Sanki bir şey söylemek istemişti.
Ama ikimiz de sustuk.
Belki aynı şeyleri hissediyorduk, ama zaman hiç bizim tarafımızda olmamıştı .
Üçüncü gün.
Hâlâ aynı sandalyedeyim. Geceleri başımı dizlerime koyup biraz kestiriyorum ama asla tam uyuyamıyorum.
Bir hemşire battaniye getirdi bu sabah.
Sadece başımı sallayabildim.
Senden sonra çok düşündüm.
Her şeyin cevabı sustuğun yerde gizli.
Ve sen o sessizliğin içinde uyuyorsun.
Dördüncü günün sabahı.
her zamanki gibi hastanedeydim. Gözaltlarım morarmış, cildim solmuştu.
Geceden beri pencere kenarında oturuyordum. Ellerimi dizlerimde birleştirmiş, cama boş gözlerle bakıyordum.
Yoğun bakım odasında ise aynı sessizlik hâkimdi.
Ta ki...
Monitörden gelen ritim değişene kadar.
başımı hızla kaldırdım.
Gözlerim monitöre, sonra cama, sonra tekrar monitöre kaydı.
Savaş’ın parmakları hafifçe kıpırdamıştı.
“Savaş?”
Fısıltıyla söylendi.
Kalbi hızla atmaya başladı.
Hemşire çağırmak için ayağa kalkarken kapıdan bir çift tanıdık yüz içeri girdi.
annem ve babamdı.
“Yavrum… buradayız,” dedi annem, gözyaşlarıyla.
Babam da daha temkinliydi, duygularını gizlemeye çalışıyordu.
Kızlarının bu kadar çökmüş halini görmek içlerini parçalamıştı.
Ama ben onlara dönmedim bile.
Elimi cama koymuştum.
Savaşı camdan izlemek yetmiyordu. Yanına gitmek, elini tutmak, "buradayım" demek istiyordum. Ama kesinlikle yasaktı. Kapının önüne çöktüm, gözlerim camda, yüreğim onun nefesinde asılı.
Hatırlıyor musun savaş? Bu hastanede tanışmıştık seninle. Sen bana güçlü durmayı öğretmiştin. Sessizce, kimseye belli etmeden babamı görebilmem için bana yardım etmiştin. Şimdi yine buradasın ama seni gizlice görmem için bana yardım edecek başka bir savaş yok.
Gözyaşlarımı sildim, derin bir nefes alıp gülümsedim. Çünkü iyi olacağına inanmak zorundayım. Çünkü sen bana umut etmeyi de öğretmiştin.
Karşımda oturan anneme baktım. Dudaklarım titreyerek fısıldadım:
“Anne, biliyor musun… Ben savaşı yarışlardan, kötü insanlardan uzaklaştırdım. Onu korudum. Ama sanki bedel olarak kendimi verdim onların eline. Savaş uzaklaştıkça, ben daha da ilerledim karanlığın içine.”
Annem sessizce yanıma gelip diz çöktü. Kollarını etrafıma sardı. Kalbinin sıcaklığını omzumda hissettim.
“Savaşlar biter,” dedi fısıltıyla, “ama sevgi kalır. Sen onun için savaştın. Şimdi sıra onda.”
O an anladım… Her savaş sadece kazanmakla değil, kalbinde neyi koruduğunla da ilgiliydi. Ve ben, en çok onun kalbini korumaya çalışmıştım.
Savaş’ın göz kapakları titriyordu.
Ve sonra, o an geldi.
Yavaşça, ağır ağır açtı gözlerini.
İlk birkaç saniye bulanık baktı.
Hastane ışıklarının altında yatan gerçekler yavaş yavaş zihnine dönmeye başladı.
Bir tüp bağlıydı, nefes almakta zorlanıyordu ama gözleri beni buldu.
O an…
Göz göze geldik.
Hiçbir kelime, hiçbir çığlık, hiçbir kargaşa...
Bu bakışın yerini tutamazdı.
dudağımı ısırdım, gözyaşlarım yanaklarıma süzüldü.
Elimi cama bastırdım.
“Savaş… sen… sen uyandın.”
Ona ulaşmak ister gibiydim ama arada hâlâ cam vardı.
Hemşireler hızla içeri girdi, doktorla birlikte.
Monitörlere baktılar, ilaç ayarladılar.
Beni dışarı çıkardılar ama kapının önünde bekliyordum.
Savaş’ın gözleri hâlâ kapıya bakıyordu.
Onu bir saniye bile kaybetmek istemiyor gibiydim.
Birkaç saat sonra
Savaş’ın yanına alındım .
Oda sessizdi.
Savaş bitkin görünüyordu ama gözleri açıktı.
Konuşamıyordu.
Ama elleriyle işaret etmeye çalıştı.
onun yanına oturdum.
Parmaklarını tuttum.
İlk kez, ona bu kadar yakındım ama bu kadar kırılgandım.
“Sakın konuşma,” dedim yavaşça.
“Sen konuşmadan da anlıyorum.”
Savaş gözlerini kapattı. Yorgundu ama burdaydı . Benimleydi.
Ve ben , bu kadarıyla yetinmeye razıydım.
O sırada...
annem ve babam koridorda bekliyorlardı.
Babam, annemin omzuna dokundu.
“Bu çocuk, Sial’in hayatında çok daha derin bir yerde,” dedi.
Annem başını salladı.
“Hiç böyle görmemiştim kızımızı.”
Savaş’ın annesi hâlâ yurt dışındaydı.
ona haber vermemiştim.
Doktor, “birinci derece yakını aranmalı” dediğinde gözlerimi kaçırmıştım.
“şimdilik değil,” demiştim.
Çünkü bu an, paylaşılacak bir an değildi. Ve ona nasıl ulaşacağımı biliyordum hala o günkü kıyafetler vardı üstümde yorgundum barsla hiç konuşamamıştım bir kaç kez arayıp yazmıştı ama geri dönemedim .
