5. bölüm · Sessizlik 2021

5. Bölüm Hissler

Omega B

Kütüphaneye sabah erkenden gittim.
Bars’ın oraya geleceğini biliyordum. Ne numarasını ne de sosyal medya hesabını biliyordum, öyle olsaydı belki oradan ulaşırdım. Ama onunla ilgili çok az şey biliyordum. Kumsal’la da artık konuşmuyordum. Birkaç kez aramıştı ama açmamıştım. Onunla da yüzleşmem gereken şeyler vardı. Böyle sessizce bitmemeliydi bu dostluk… Gerçi hâlâ dost muyduk, ondan da emin değildim.

Kütüphanede giriş kapısını gören bir masaya oturdum. Gözüm sürekli kapıdaydı, her an Bars içeri girebilir diye. Elektronik kapı her açıldığında kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu.
Kumsal bana ihanet etmişti ama ben ona, ne olursa olsun, ihanet edemezdim. Bars’a karşı ise… Her ne kadar kabul etmek istemesem de, hislerim vardı. Ama bunları saklamalı ve içimde bitirmeliydim. Bugünkü konuşmayı tek başıma yapmam belki de yanlıştı. Savaş da yanımda olmalıydı.

Tam ayağa kalktığım anda kapı açıldı ve Bars içeri girdi. Oturduğum yer doğrudan görünüyordu, hemen fark etti beni. Elini salladı. Gülümsedim ama bu gülümseme acı doluydu. Gözlerine ilk kez bakmaktan kaçtım. Çünkü gözlerine bakarsam, kaybederim gibi gelmişti. Bugün belki de son kez yüz yüze gelecektik… Bir daha beni görmemesi için elimden geleni yapacaktım.

Yanıma yaklaşıp sarılmasını beklemiyordum. Ama öyle yaptı. Kollarımın arasında sanki bir dünya vardı. Belki sadece on saniye sürdü ama bana saatler gibi geldi. Kendini geri çektiğinde hâlâ kollarım önümdeydi.
“Bugün farklı görünüyorsun kırmızı kısa elbisen yakışmış şanslısın benim de keyfim yerinde,” dedi gülerek.
Ben de gülümsedim. “Bir sebebi var mı bu neşenin?”

“Evet,” dedi. “SIAL derslerim iyi gidiyor. Sevdiğim bir iş için bir yere gideceğim.”
“Anlamadım, biraz daha açık olur musun?”
“Gözlem ödevim var, lunaparka gideceğim.”
“Çocuk gibi keyifli olmanın sebebi bu muydu Bars?”
“Evet. Daha kötüsü de olabilirdi. Hastane ya da restoran... Ben lunaparkı kaptım, şanslıyım.”

“Peki kütüphaneye neden geldin o zaman?”
“Bir iki form almam gerekiyor.”
“İstersen seni lunaparka bırakabilirim.”
“Motorlarla aram yok desem?”
“Merak etme, iyi sürerim. Bugün son olacaksa, sonu dibine kadar yaşamak istiyorum.”
“Olur. Bekler misin iki dakika, çıkalım?”
“Bekliyorum,” dedim. Masaya geri oturdum. Tam o sırada Savaş aradı. Açmak üzereydim ki Bars bana doğru yürümeye başladı, ben de sessize aldım telefonu.

Motora yürürken ona bir kask uzattım. Kafasına geçirdi ama kemerini bağlayamadı. Elimi uzatıp bağlarken, “Sanırım hiç motora binmedin, değil mi?”
“İlk defa biniyorum,” dedi gülerek.
“İlkin benimle olacak,” dedim, sırıtarak. “İstersen omuzumdan tut, ya da arkaya…”
Motora bindiğimizde Bars kollarını belime sardı. Heyecandan kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Aynadan onun yüzüne baktım. Ona normal geliyordu ama ben gerilmiştim. Hızlı gitmiyordum ama arada bir bağırıyordu:
“Yavaş ol!”
Kahkahalar atıyordu, ben de kahkaha atmaya başladım.
“Daha yavaş olursam arkadan vuracaklar Bars, sakin ol. Yetiştik bile.”

Lunaparka vardığımızda indiği gibi “Harikaydı!” dedi. Ama ben içimden “Bir daha olamayacak…” dedim. Yüzüm düşmüştü bile.

“Neyse Bars, seninle konuşmam gereken bir konu var. Birkaç dakikanı ayırabilir misin?”
Kaşlarını kaldırdı. Bir şeyler olduğunu anlamıştı. “Olur,” dedi ve elimi tutup dönme dolabına doğru koşmaya başladı. Bu hareketi enerjimi yükseltmişti. Ama dönme dolabına aşağıdan bakınca içim ürperdi. Geriye doğru yürümeye başladım. Elimi hâlâ tutuyordu. Geri giderken elimi sıktı ve beni öne doğru çekti.

“Evet Sial, dönme dolabında konuşabiliriz. Sorun neyse anlat.”
“Olmaz, çok yüksek…” dedim tedirginlikle.
“Ben hızı seven biriyim. Yüksekliği de severim. Merak etme, bu sefer yanındayım. Sorun olmayacak.”
Ona güveniyordum. En başından beri.

Dönme dolaba bindiğimizde midem heyecandan bulanmıştı. Kabin yavaş yavaş yükseldikçe başım dönmeye başladı. Bars benim aksime rahattı. Onun bu hali beni de sakinleştiriyordu.

En tepeye ulaştığımızda,
“Nasıl bir tecrübeymiş Sial, beğendin mi?” dedi gülerek.
“Güzel ama… Ben bir daha almayayım. En azından yalnızken.”
“Ne zaman binmek istersen haber ver, yanında olacağım.”

Ve gerçekten öyle de olurdu.
Bir insan bir bakışa, bir kalbe bu kadar çabuk kapılır mıydı?
Her gördüğümde “Keşke benim olsaydı” diyordum.
Bizi bağlayan görünmez bir çekim vardı. Acı veriyordu.
Bazen insan, zevkten kabuk tutmuş yarayı yeniden soyar… Öyle bir şeydi.

Aşağı indikçe gerçeklik kendini hatırlattı.
Ben bir “enişteci” değildim. Kendimi bu konuma düşüremezdim.
Tutkum artsa da bir duvar örülmeliydi.

Dönme dolaptan iner inmez, Bars’ı karşıma aldım.
“Konuşmamız lazım. Çok vaktim yok,” dedim.
“Şu ilerideki kafeye gidelim,” dedi.

Yolda, “Ailen nasıl?” diye sordum.
Neden sorduğumu ben de bilmiyordum. Belki de direkt Kumsal’ın konusuna girmek istemedim.
“Ailem Antalya’da. Abim burada, benimle kalıyor. Ben okul, o gezme peşinde. Senin gibi biraz.”
“Peki, hanginiz daha iyisini yapıyorsunuz?”
“İkimiz de kendi hayatlarımızda mutluyuz diyelim.”
“Ben pek gezmem ama... Evet, geziyorum.”
“Sen neden okula devam etmedin Sial?”
“Hemşirelik kazanmıştım ama dondurdum. Motorcu bir hemşire biraz çelişkili olurdu. İkisinden birini seçtim.”
“Kaçmayı mı seçtin Sial?” dediğinde adımlarım yavaşladı.
Haklıydı. Annem ve babam işlerinden yıpranmıştı. Ben onlar gibi değil, kafama göre yaşamak istemiştim. Ama Bars’a bunu böyle anlatamadım.
“Sadece yanılıyorsun,” dedim.

Kafeye ulaştığımızda hiç vakit kaybetmeden konuya girdim. Kekeliyerek, duraksayarak…
“Bak Bars, biz arkadaşız. Ve ben senden böyle bir şeyi saklamanın doğru olmadığını biliyorum.”
Bars gerildi, sessizce dinliyordu.
Devam ettim:
“Kumsal’ı çocukluğumdan beri tanırım. Özünde kötü biri değildir ama deli doludur. Umarım söyleyeceklerim seni düşündüğümden fazla üzmez… Ama… Kumsal seni aldatıyor.”

Bu söz ağzımdan çıktığı anda Bars’ın yüzü düştü. Dizinde sallanırken bir anda durdu. Gözlerime öyle bir öfkeyle baktı ki... Sanki onu ben aldatmışım gibi.

Sonra başını masaya indirdi. Uzun süre sessiz kaldı
Başını masaya indirdiğinde sessizlik bir duvar gibi aramıza girdi. Sadece çevredeki insanların mırıltıları vardı ama bizim için dünya durmuş gibiydi. Kalbim hızla çarpıyordu. Sanki onun yerine ben ihanet etmişim gibi hissediyordum. Onu böyle görmek içimi yakıyordu. Sessizliği bozacak gücü bulamıyordum kendimde, ama sonunda o başını yavaşça kaldırdı.

“Bunu nereden biliyorsun?” dedi, sesi çatallıydı. Gözlerinin içi kızarmıştı.

“Gözlerimle gördüm, Bars. Söyleyip söylememek arasında kaldım ama seni bu şekilde kandırmasına göz yumamazdım.”

Sandalyesinde arkasına yaslandı, kafasını geriye doğru attı, derin bir nefes aldı.
“Biliyor musun Sial, ben zaten bir süredir hissediyordum. Ama insan bazen gerçekleri duymadan kabullenemiyor.”

Bir süre daha konuşmadı. Sadece elleriyle bardaktaki suyu oynattı. Ben de ona zaman tanımak istedim. Sessizlik bazen en büyük cevap olurdu. Sonra başını bana çevirip yavaşça konuştu:

“Peki ya sen? Bu kadar şeyi neden göze aldın? O senin arkadaşın onu koruyabilirdin bana söylemeyebilirdin .

İçimden geçenleri anlatmak kolay değildi. Ama burada, artık saklayacak bir şey kalmamıştı.

“Çünkü... senin üzülmeni istemedim. Evet, Kumsal’ı tanıyorum. Ama sen... sen farklıydın. Sana yapılan bu şeyin bir parçası olmak istemedim.”

Bir anlık sessizlikten sonra gözlerini gözlerime kilitledi.
“Farklıydım derken?”

Nefesimi tuttum. Bu belki de kırılma noktasıydı. Söyleyeceğim her kelime yeni bir yön çizebilirdi hayatımıza.

“Bars, ben seni sadece bir arkadaş gibi görmüyorum. Belki bu yüzden daha da zor oldu bunları söylemek. Ama ne olursa olsun dürüst olmak istedim. Hislerimi içinde boğmak istedim ama başaramadım. Kumsal’la yaşadığın şeyin, her neyse işte . Kendime bile itiraf edemediğim bir şeydi bu. Ama artık saklayamıyorum.”

Bars başını eğdi. Uzun bir süre sustu. O kadar uzun ki, söylediklerim bir yankı gibi kendi içimde çınladı. Sonra başını kaldırdı, gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu.

“Sial… Ben senin bu kadar cesur olabileceğini hiç düşünmemiştim. Kumsal’la ilişkim zaten bir süredir sadece görüntüden ibaretti. Ama yine de beni kiminle aldatığını öğrenmem gerek
_sen tanımazsın bars ama yine de bilmek istiyorsan volkan Han'la gördüm onu dediğim an bars ayağı kalktı sandalyesi yere düşünce bende panikle ayağa kalktım . Tanıyor muydu
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Gözlerimiz buluştuğunda içimdeki bütün duvarlar yıkıldı. Bars'ın gözlerinde öfke vardı
_ ne oluyor bars sen iyi misin volkanı tanıyor musun ?
Başını salladı.
Ve gitmem gerekiyor dedi sadece
Bars seni gideceğin yere bırakmamı ister misin sen iyi görünmüyorsun
Hayır sial kendine iyi bak

O günün sonunda yollarımız ayrıldı. Ama kalbimde bir şey değişmişti. Artık korkmuyordum. Kaybetmekten, yüzleşmekten, sevmekten.
İçim hâlâ sızlıyordu.
Bars’a duygularımı anlatmıştım, kelimeleri zor dökülerek… Ama o hiçbir yorum yapmamıştı. Boş bir duvar gibi bakmıştı yüzüme.
Belki bencillikti ondan bir şey beklemek, belki sadece... fazla umut yüklemiştim. Ya da en kötüsü… belki Bars bana karşı hiçbir şey hissetmiyordu.
Ama belki de bu daha iyiydi. En azından unutmak daha kolay olurdu, değil mi?

Motoru sürerken rüzgâr yüzümü kesiyor, gözyaşlarımı kurutmaya yetmiyordu. İçimdeki fırtına dışımdaki hiçbir soğuğa benzemiyordu. Kalbim kırılmıştı; sessiz, derinden ve paramparça.

Telefonum çaldı. Ekranda “Savaş” yazıyordu. Arayan tek kişi oydu zaten. Aramaya cevap verdim ama sesim kontrolümde değildi:

— Ne var Savaş? İyi olup olmadığımı mı soracaksın? Değilim! İyi değilim işte!

Bir süre sessizlik oldu. Nefes alışları duyuluyordu sadece. Sonra yumuşak bir sesle sordu:

— Neredesin? Yanına geliyorum.

— Gelme… ben geliyorum zaten, dedim. Sesi daha fazla duymaya tahammülüm yoktu, ağlamaya devam ettim.

Araba mezarlığına vardığımda gözüm onu hemen buldu. Savaş oradaydı. Her zaman olduğu gibi sessiz ama sağlam. Gözlerinde endişeyle karışık bir hüzün vardı.
Koşar adımlarla yanına gittim ve bir çocuk gibi sarıldım. Gözyaşlarım tekrar hızlandı. O sadece sustu. Elini sırtıma koydu. Sarıldı.

— Savaş… ben Bars’a her şeyi anlattım, dedim.

— Her şeyi derken?

— Kumsal’ın onu aldattığını… ve ona karşı hissettiklerimi. Kalbimi açtım. Gerçekten açtım.

Yüzüme baktı, kaşları hafif çatılmıştı.

— Peki, ne yaptı?

Yutkundum. Boğazım düğüm düğümdü.

— Gitti. Sadece Kumsal’ın onu kiminle aldattığını sordu. Sonra çekip gitti. Sanki duymamış gibi… Hiçbir şey söylemedi duygularıma dair. Tepkisizdi. Soğuktu.

Gözlerime yaşlar doldu yine.

— “Kendine iyi bak,” dedi sadece… Ben de “Bakarım ki,” dedim. Ama ağlayarak. İçim paramparça olmuşken…

Savaş, saçlarımda elini gezdirerek başımı omzuna yasladı.

— Sial… yeter artık, dedi yavaşça. Ağlama. Değmiyor. Olan oldu. Hem siz... olamazdınız zaten. Başından beri yanlıştı bu. Bunu sen de biliyorsun. Yaşanan her şeyi ardında bırakman gerek.
Bu sadece anlık bir şeydi. His sandığın şey, zamanla geçecek. Sen de geçeceksin.

Bir yanım onun haklı olduğunu biliyordu. Diğer yanım, hâlâ Bars’ın sessizliğinde bir anlam arıyordu.
Ama artık aramaktan da yorulmuştum. İçim acıyordu. Kendimden kaçmak istiyordum. O yüzden fısıldar gibi söyledim:

— Savaş… bu gece o gece.
— Ne gecesi?

— Eğleneceğiz. Kafayı bulana kadar içeceğiz. Kendimizden geçene kadar. Benim buna ihtiyacım var. Benimle gelirsin, değil mi?

Savaş bir an durdu. Gözlerini kaçırdı. Nefesini verdi yavaşça.

— Emin misin? Bu, seni iyi hissettirmeyebilir.

— Evet, eminim, dedim. Bu sefer gözyaşlarımla değil, öfkemle konuştum.

Başını salladı.
— Tamam… nasıl istersen.

Gözlerinde hâlâ tereddüt vardı. Ama aynı zamanda yalnız kalmamam gerektiğini de biliyordu. Yanımda olmayı seçti.

Bu gece… belki de kaybolarak biraz bulunabilirdim.