13. bölüm · Sessizlik 2021

13. Bölüm

Omega B

Hastanenin koridorları artık bana yabancı değildi. Her adımımda çınlayan sessizlik, içimdeki boşlukla yankılanıyordu. Zaman burada akmıyor, duruyordu. Ama o gün… bir şey farklıydı.

Bars’ın yüzündeki gerginlik...
Savaş’ın telefonunu defalarca kontrol etmesi...
Annemin sahte bir neşeyle gülümsemeye çalışması...

Hepsi bir şeylerin ters gittiğini haykırıyordu. Sessizce, ama acımasızca.

Odaya girdiğimde ilk fark ettiğim şey sessizlik değil, yokluk oldu.

Kumsal yoktu.
Yatağı boştu.
Yorgan dikkatlice katlanmış, başucundaki makyaj çantası yerinde duruyordu. Ama o yoktu.

Boğazım düğümlendi.
Kalbim sanki yerinden sökülüp yere düştü.
Gözlerimle odayı taradım, bir çıkış arar gibi. Sonra kapıya döndüm:

> “Kumsal nerede?!”

Sesim titrek, öfkeli ve korku doluydu. İçimdeki tüm duygular dışarı taşmıştı. O anda her şey hızlandı.

Savaş yanımda belirdi. Gözleri panik doluydu.

> “Sial, dur—sakin ol. O… başka odaya alındı. Doktorlar—”

> “Niye?!”
“Bir şey mi oldu? Bana söyleyin! Ne oldu ona?!”

Bars sessizce kapıya yaslanmıştı. O sustuğunda gerçek daha ağır geliyordu. O susunca, olanlar daha gerçek oluyordu.

Sonunda konuştu:

> “Kumsal... sabaha karşı kriz geçirmiş. Nefes alamamış. Müdahale etmişler. Şu an yoğun bakımda. Stabil diyorlar ama...”

Ama’sı her şeydi.

O an dizlerimin bağı çözüldü. Ruhum yere çöktü. Savaş beni tutmak istedi ama istemedim. Direndim.

> “Benim suçum,” dedim boğuk bir sesle.
“Ben onu yalnız bıraktım. Koruyamadım. Hep ‘birlikteyiz’ dedim ama hep önce ben kaçtım. O hep beni tuttu, ben hep bir şeylerin peşinden gittim…”

Annem bana sarılmak istedi ama kolları bana ulaşamadı. Çünkü ben çok derine gömülmüştüm.
Yıkıldım ama içten içe bir ses daha vardı.
Zayıf ama inatçı.

> “Yeter artık… ya toparlanırsın, ya tamamen kaybedersin.”

Ayağa kalktım. Bacaklarım titriyordu ama yürüdüm. Yoğun bakımın kapısına kadar. Camın arkasından Kumsal’ı gördüm.

Solgundu.
Küçük, narin bir çiçek gibiydi.
Güneşsiz kalmış bir çiçek.

Elimi cama koydum.

> “Duy beni Kumsal… Bu sefer hiçbir yere gitmiyorum. Seni bırakmıyorum. Gerekirse her gün burada otururum .Yeter ki... bir kez daha o gözlerini aç. Bir kez daha bana bak.”

O sırada Bars geldi, yanıma sessizce oturdu. Hiçbir şey söylemedi. Sadece sustu benimle.
Aynı acıyı paylaştık belki de.
Savaş uzaktan izliyordu. Gözlerinde hâlâ “bu iş burada bitmez” diyen bir kararlılık vardı.

O gece kimse uyumadı.

Ben, cama başımı yaslamış, Kumsal’ın solunum cihazının ritmine uyum sağlamaya çalıştım.
Bars, koridordaki soğuk sandalyeye gömüldü saatlerce.
Savaş, hastane kafeteryasında bir çaydan fazlasını içemeden geri döndü.
Savaş bana yalan söylemişti. Meğerse Kumsal hiç iyi olmamış. Sadece üzülmeyeyim diye bir şeyler uydurmuş. Ama beni asıl şaşırtan Volkan’dı. Neden hiçbir yerde yoktu? Bir ay geçmişti, hâlâ gelmemiş miydi Kumsal’ı görmeye? Gelseydi, Savaş mutlaka söylerdi. Onun haberi olmaması imkânsızdı.

Peki… ya bu saldırıyı Volkan mı yapmıştı?

Yerine oturmayan çok taş vardı. Her şey karmakarışıktı. Camda yansıyan yüzüme baktım. Saçlarım darmadağın, göz altlarım morarmıştı. Yaralarım iyileşmişti belki ama yüzümde solgun, zayıf bir siluet vardı. Eskisinden çok uzaktaydım.

Solumda, yansımanın içinde Savaş vardı. O da yorgun görünüyordu. Siyah tişörtü kaç gündür üzerindeydi, kim bilir? Bu hastaneye onun için gelmiştik… ama bir aydır çıkamamıştık. Ne çok şey yaşamıştık biz: Savaş, Kumsal, ben… Ve içimizdeki en masum olan Kumsal’dı.

Sağımda ise Bars’ın yansıması duruyordu. O daha derli topluydu. Mavi-gri çizgili tişörtü, hafif dağınık saçları... O da zayıflamış gibiydi ama daha dik duruyordu. Bunu nasıl başarıyordu? İçimizde en güçlü görünen o muydu, yoksa en iyi saklayan mı?

Babam hiçbir şey bulamamıştı. Saldırı, profesyonelce planlanmış bir suikasttı. Hiçbir iz yoktu. Bize kimin bunu yaptığı, hâlâ karanlıktaydı.

Tam o anda, Savaş sessizce arkadan yanıma yaklaştı. Onu hissettiğimde yavaşça döndüm…

Kırıldım.
Ama parçalarımı yerde bırakmadım.

Çünkü artık bu savaş sadece hayatta kalmak için değildi.
Bu, hayata tutunma savaşıydı.
Ve tutunacaksam, önce içimdeki enkazdan çıkmalıydım.

Zaman geçiyordu ama Kumsal hâlâ uyuyordu.
Ve Volkan hâlâ yoktu.

> “Volkan buraya hiç geldi mi, Savaş?”

Savaş, gözlerini kaçırdı.

> “Gelmedi… en azından ben görmedim.”

> “Haberi var mıdır sence?”

> “Vardır. Bir ay dır yokuz , öğrenmemesi imkânsız. Araştırmıştır.”

Sessizlik çöktü. Ama içimdeki şüphe büyüyordu.

> “Savaş… Volkan bizden nefret ediyor. Hapse girmesine biz sebep olduk. Yarışları hep biz kazandık. Ama başka kimseyle düşmanlığımız yoktu. Hâlâ onun bu işi yapmadığına inanıyor musun?”

> “Kumsal’ı görmeye gelmemiş olması bile bir şey anlatıyor.”
“Bence suçlu.”

Ama içimde başka bir ses vardı.

> Volkan bu işin içinde değil.
Ama neden Kumsal’ı görmeye gelmemişti?

> “Belki geldi, sen görmedin.”
“Belki... Kumsal’ı sevmemiştir, sadece oynamıştır onunla.”

Derin bir sessizlik.
Ardından kendi sözümle kendi canımı yaktım:

> “Savaş… Bu durumda Cemre olsaydı, bir kez bile olsa onu görmeye gelirdin. Çünkü konu ‘sevmek veya takılmak ' değil .”

Artık burada duramazdım.

> “Buradan çıkmam lazım, Savaş. Böyle bekleyerek bir yere varamayız. Benim Volkan’ın yanına gitmem gerekiyor.”

Bars’a dönüp küçük bir gülümsemeyle baktım.
Savaş’a biraz daha sokuldum.

> “Ama bu aramızda kalmalı.”

Savaş kaşlarını çattı. Sonra kısa bir sessizlik…

> “Yanlız olmaz,” dedi ve göz kırptı.

Bars’tan bunu neden saklıyordum?
Çünkü biz bir şeydik. Kimsenin bilmediği ama bizim bildiğimiz o şey.
Onun eski sevgilisi tarafından aldatıldığı adamla konuşmam...
Onu yaralayabilirdi.

Bunu hak etmiyordu.

Ama ben de cevabı hak ediyordum.
Ve artık bu savaş sadece Kumsal için değil…
Hepimiz için bir yol ayrımıydı.

"Şimdi saat geç... Yarın akşam gideriz," dedim ve savaşın yanından uzaklaşarak Bars’a doğru yürümeye başladım. Savaş, ilişkimizden habersizdi. Umarım bir şey anlamamıştır, diye geçirdim içimden.

Bars’ın yanına vardığımda hafifçe gülümsedim. "Biraz yürüyelim mi?" diye sordum.

Başını hafifçe sallayarak onayladı. Yoğun bakım servisinden birlikte ayrıldık.

Birlikte birkaç adım attıktan sonra, aniden elimden tuttu. Gözleriyle etrafa baktı, sonra beni hastanenin yangın merdiveninin olduğu bölüme götürdü. Kapıyı arkamızdan çekip kapattı. Sonra… sıkıca sarıldı bana.

Öyle bir sarılıştı ki… Sanki tüm gücünü bana vermeye çalışıyor gibiydi. Ben de ona sarıldım. İlk defa bu kadar rahat, bu kadar kendim gibiydim. İçimde yıllardır eksikliğini hissettiğim bir şeydi bu. O anı o kadar uzun zamandır beklemişim ki… bırakmaya hakkım yokmuş gibi hissettim.

Bars, yüzüme baktı. Avucunu yanağıma koydu, çenemi hafifçe yukarı kaldırdı ve usulca dudağıma dokundu. Nefeslerimiz birbirine karışmıştı. Zaman durmuştu sanki.

Geri çekildiğinde gözlerim hâlâ onun gözlerine kilitlenmişti.

"Seni seviyorum," dedi aniden ve kısaca.

İlk kez gülümseyerek, içtenlikle "Ben de seni seviyorum," dedim.

Elimi tuttu. "Hadi, odana dönelim. Çok yoruldun, biraz dinlen," dedi.

İçimden, 'Bu kadar mı? Ne kadar da hızlıydı… Ama etkisi bir ömür kalacak,' diye geçirdim. Hafifçe gülümsedim.

Yangın merdiveninden çıkıp odaya doğru yürürken, Bars aniden durdu.

"Kimsenin bilmesini istemiyorum... Henüz çok erken. Kendimi kötü hissediyorum. Beni anlıyorsun, değil mi?" dedi, gözlerini kaçırarak.

"Anlıyorum," dedim sadece.

Beni yatağa yatırdı, anlımdan bir öpücük kondurdu.

"Ben bir iki gün burada olamayacağım. Okulda işlerim var. Ama seni sürekli arayacağım," dedi.

"Ben de yarın taburcu oluyorum zaten," dedim. "Aklın burada kalmasın."

Bars başını salladı. Son bir bakış attı bana ve odadan çıktı.

Ama ben hâlâ yangın merdiveninde, o sarılmanın sıcaklığındaydım. İçimde bir yer... ilk kez tamam gibiydi.
Bir Sabah, Güneşle Uyandım

Öyle derin, öyle sessiz bir uykuya dalmışım ki… Annemin perdeleri açmasıyla odama dolan güneş ışığı gözlerimi kamaştırınca fark ettim sabah olduğunu. Gözlerimi kısmaya çalışarak başımı çevirdim. Annem yanı başımdaki sandalyeye oturmuş, sessizce beni izliyordu.

"Birazdan çıkacağız, Sial. Kendini nasıl hissediyorsun?" dedi yumuşak bir sesle.

"Iyiyim," dedim. "Buradan çıkmak için sabırsızlanıyorum, anne."

Bir an sustu. Ardından gözlerini pencereye dikerek konuşmaya devam etti:
"Bu hayatın içinde neden kalmak için bu kadar uğraşıyorsun, Sial?"

Kelimeler birer taş gibi düştü içime.
"Nasıl yani, anne? Hangi hayat?"

Yüzüme döndü. Gözlerinde yorgun ama kararlı bir ifade vardı.
"Kızım, gerçekten okuluna devam etmelisin. Normal arkadaşlıklar kurmalısın. Biz babanla bir karar aldık," dedi.

Sesi birden ciddi bir tona bürününce yatağımda doğruldum. Artık onu daha dikkatli dinlemem gerektiğini hissettim.
"Ne kararı, anne?"

"İzmir’e taşınacağız. Emekli olacağız. Orada deniz kenarında küçük, tatlı bir evimiz olacak. Sen de orada yeni bir hayat kurarsın. Okulunu oraya alırız."

Gözlerim doldu ama ağlamadım. Annemin yüzüne baktım uzun uzun. Söyleyeceklerim boğazımda düğümlendi. Sadece içimden geçenleri duyduğum gibi söyledim:

"Anne… Yine tek başınıza karar almışsınız. Bana ne istediğimi sormuyorsunuz. Ne yapmam gerektiğini söylüyorsunuz. Farkında olmadan beni hep yalnız bıraktınız. Ne zannediyorsunuz, bunu şımarıklığımdan mı yapıyorum?"

Annem gözlerini kaçırmadan cevapladı:
"Evet, Sial. Aynen ondan yapıyorsun. Hem kendini hem bizi üzüyorsun."

Bir an durdum. Sadece bir soru sordum, sessiz ama sarsıcı bir soru:
"Anne… Ben hangi yemeği seviyorum?"

Şaşırdı. Bir şey söylemeden bana baktı. Sonra tereddütle:
"Karnıyarık mı, Sial?"

Başımı salladım.
"Hayır, anne. Ben tavuk sote severim. Bilmiyorsun… Çünkü hep işi düşündün. Babam da öyleydi. Benim kendime ait bir yerim hiç olmadı. Çünkü siz bana öyle bir yer vermediniz. Tamam, seviyorsunuz, biliyorum. Ama benim bahsettiğim şey… o çok farklı."

Gözlerim dolmadı. Ama kalbim… kırılmıştı.
Söylemek istediklerim yarım kaldı. Çünkü annem hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı ve odadan çıktı.

Ben de ayağa kalktım. Çantamı aldım. Savaş, gece için hazırlanıyordu. Bu yüzden hastanede değildi. Kumsalın yanına gittim. Camın ardından onu uzun uzun izledim.

"Geri döneceğim," dedim usulca.
"Ben dönene kadar iyileş."

Annemle birlikte taksiye binip eve döndük. Yol boyunca tek kelime etmedi. Sadece eve girerken,
“Duş al ve uyu. Dinlen biraz,” dedi.

Gün öylece bitmişti. Gece olmuştu. Babam eve gelmemişti. Annem, “nöbette” diyerek geçiştirdi. Sessizce çorba yapıp odama bıraktı. Belki de onu kırdığım için böyle davranıyordu. Belki de… ilk kez gerçeklerle yüzleşiyordu.