6. bölüm · Savunmasız Kalpler

5. Bölüm - Atak Timi

Lotus Cicegi

Bölüm Şarkıları:
Bir Çaresi Bulunur - Sertab Erener
Gölge - Demet Akalın
Durma Yürüsene - Melike Şahin
Nilüfer - Müslüm Gürses

🥀

"Bir kalp neden savunmasız kalır bilir misin?
Çünkü bir zamanlar tüm savaşları tek başına verdi."

__________

"Onları buraya koyabilirsiniz."

Bugün lojmana taşınıyordum.

Dün akşam eve gelir gelmez sabaha kadar eşyalarımı toplamıştım, eşyalarımı sabah erkenden nakliye aracına yükleyip peşinden gitmiştim.

Nakliyeciler koltuklarımı içeriye taşımıştı, onlara nereye koyacaklarını gösterip nakliye aracında kalan diğer eşyalarımıda getirmek için evimden dışarıya çıktım, elime ilk kutuyu alıp dönecekken karşılaştığım kişiler Atak timi olmuştu.

"Komutanım! Günaydın, lojmana taşınıyorsunuz galiba?" Dedi Boran neşeli bir sesle.

"Günaydın, evet artık buradayım." Dedim.

Atilla elimde ki kutuya bakıp "Hadi arkadaşlar, Devin'e yardım edelim." Dedi,

"Yok komutanım, ben hallederim." Dedim, ne kadar sivilde Atilla diye hitap etmemi söylesede dilim varmıyordu.

Beni dinlemeden nakliye aracında ki tüm eşyalarımı evime taşımışlardı,

"Yardımınız için teşekkür ederim." Dedim minnetle,

"Ne demek, her zaman." Dedi Atilla.

"Komutanım, bizde hemen üst katta kalıyoruz, gerçi Atilla komutanım ve Kubilay komutanımın kaldığı daire tam karşınızda." Dedi Emre karşı daireyi gösterip,

"Kendisinin evlilik planı olduğu için ayrı eve çıkmak istedi, Kubilay komutanımda bizim eve sıkışmak istemeyince geçici olarak Atilla komutanıma sığındı." Dedi gülerek.

Atilla "Boş konuşma Emre, sizin gibi bir eve sıkışacağıma kendi evimde kalırım daha iyi." Diyip ona uyarıcı bakışlar attı.

"Komutanım, subay maaşıyla söylemek kolay! Maşallah yani, yüzbaşı maaşları almış başını gidiyor. Astsubaylar ne yapsın? Böyle daha ekonomik oluyor, evin faturalarını beşe bölüyoruz." Dedi Uras sitemkar bir şekilde.

Atilla "Bunlar daha fazla saçmalamadan gidelim biz, karargahda görüşürüz." Dedikten sonra gitmişlerdi.

Kapı kapanınca sessizlik çöktü. Koliler dizili, duvarlar çıplak. Ne bir halı var, ne bir perde. Sıcak ama boş. Tıpkı içim gibi.

Bir koliyi açtım. İçinden çerçeveli bir fotoğraf çıktı. Altı kişi. Ben ortada. Timin geri kalanı sağımda solumda. Gülüyorduk. Şimdi onların yerini dolaptaki boşluklar almıştı. Otis'in adı içimde bir hançer gibi.

Yüzümü yıkayıp kendime geldim.

O sırada Telefonuma bildirim geldi,

Atak timi
(Yüzbaşı Atilla Alphan Atabey) Brifing 08:30'ta

Saat tam sekizdi. Hemen evi olduğu gibi bırakıp çıktım. Lojman tugaya çok yakındı. Yürüyerek beş dakikaydı, o yüzden motorumu pek kullanacağımı düşünmüyordum.

Tugaya giriş yaptığımda hemen üniformalarımı giyip karargaha geçtim. Atilla hariç herkes toplantı odasındaydı, beni görünce hemen ayağa kalktılar.

"Rahat." Diyip yerime oturacakken Atilla geldi, oturmadan hemen esas duruşta durdum.

"Rahat, arkadaşlar." Diyip masanın başına geçti.

"Konuyu fazla uzatmayacağım. Bugün itibariyle çok önemli bir operasyona başlayacağız. Bir çok askerimizin şehit olmasına sebep olan, örgütün en önemli adamlarından olan şerefsizi yakalayacağız." Diyip odada bulunan ekrandan bir fotoğraf gösterdi, fotoğrafı görür görmez yutkundum.

Ben sakin olduğumu düşünürken farkına varmadan elimde ki kalemi kırmıştım, anında herkesin bakışları beni buldu.

"Bir sorun mu var üsteğmenim?" Diye sordu Atilla.

"Yok komutanım, kusura bakmayın." Dedim elimdekileri bırakıp.

Bakışları üzerimde gezindi, daha sonra devam etti.
"Adamımız bu. Kod adı Otis, gerçek ismi bilinmiyor. Ona ulaşmamız zor olacak. O yüzden bu operasyon bize verildi. Adım, adım hareket edeceğiz. Önce küçük farelerden başlayacağız. Bu gece içi silah dolu iki tır yola çıkacak. Tır, ilk piyonumuzun liderliğinde ki kampa gidecek." Dediğinde,

"İlk piyonumuz kim komutanım?" Diye sordum.

"İlk piyonumuz, Naser." Diyip elinde ki düğmeyle bir sonraki fotoğrafa geçiş yaptı. Oldukça yaşlı bir adam belirdi, kel kafası dağın ortasında olmasına rağmen yine iyi parlıyordu.

"Devam ediyorum. Bu sevkiyatın gerçekleşmemesi lazım. Naser için büyük bir yıkım olacak. Aldığım istihbarata göre mühimmatları bitmek üzere, bu sevkiyata fazlasıyla ihtiyaçları olacak. Jandarma ekipleri tırları çevirecek, ihalarımız tırları takip ediyor. Biz gece kampın yakınlarına gidip mevzi alacağız. Orada duruma göre hareket ederiz. Her şeye hazırlıklı olun. Bugüne kadar beni bir kez olsun yanıltmadınız. Allahın izniyle bu operasyonuda başarıyla tamamlayacağız, anlaşıldı mı!" Dedi.

"Anlaşıldı komutanım!" Dedik aynı anda.

"Güzel, bu gece çıkıyoruz. Üsteğmenim, sen mühimmatları kontrol et. Kubilay, keskin nişancı tüfeğini hazırla. Fazla kalacağımızı düşünmüyorum, yine de kumanyaları hazırla Emre. Yakın temasta olacağız. Uzun zamandır peşlerinde bir çok tim vardı, onların yaptıkları hataları yapmayacağız. Zamanımız çok, aceleye gerek yok. Kademe kademe ilerleyeceğiz."

"Emredersiniz komutanım!" Dedik.

"Çıkabilirsiniz, Devin sen kal." Dediğinde kaşlarımı çattım,

Herkes odadan çıktıktan sonra karşıma oturdu.

"Bu adamı tanıyor musun?" Diye sordu Otisin fotoğrafını gösterip.

Ne diyeceğimi bilemedim,
"Tanıyorum." Dedim sonunda, yalan söylemenin bir manası yoktu.

"Nerden tanıyorsun?" Diye sordu.

"Daha önce dosyasını görmüştüm." Dedim.

"Hesna ismini çok duydum." dedi yavaşça. "Ama duyduğum bir şey daha vardı. O da... Hesna'nın timinin şehit düştüğüydü."
İçimde bir şey ezildi. Kalbim mi, yoksa o anı taşıyan hücrelerim mi bilmiyorum.

"Bu doğru mu?"
Gözlerimi kaçırdım. Cevap vermedim. Sessizlik ağırdı.

Sonunda sadece başımı eğdim. Sessizce onayladım.

Bir süre suskun kaldı.

"Neden benimle bu kadar uğraşıyorsun?"
Dedim Başımı kaldırıp. Beklemediği bir soruydu.

"Sürekli peşimdesiniz. Endişeleniyorsunuz. Bana güvenmeye çalışıyorsunuz ama aynı zamanda şüpheyle bakıyorsunuz. Neden?"

"Askerimsin." dedi sadece.
Güldüm. Acı bir tebessümle.

"O görevde askerin değildim."
İçimde bir kıymık gibi duran görev aklıma düştü. O gece. O yüz. O an.

"O görevde Otis'in sağ kolunu kurtardığında yüz ifadeni hatırlıyorum." dedi birden, sesini hafifçe yükselterek. "Kimsenin öğrenmeyeceğini mi sandın? Hatırlatayım, burası senin eski görev yerin. Askerlerin yüzde ellisi seni tanıyor. Ama kimse açıkça konuşamıyor. Sadece fısıltılar dolaşıyor."

İçimdeki sabır ipi gerildi. O kadar çok şey bastırmıştım ki... bu odada taşlar kaymaya başlamıştı.

"Beraber bir yola çıkıyorsak her şeyi bilmeye hakkım var." dedi.
Ayağa kalktım. Gözlerim onu delip geçecek gibiydi.

"Geçmişim size ne sağlayacak komutanım? Timdeki diğer askerlerinin geçmişini tek tek araştırıyor musunuz?"

"Hayır. Ama onlar önce doktor olarak gelip gönüllü operasyona dahil olup sonra da asker çıkmadı." dedi gözlerini kısarak. "Ayrıca onların hakkında gizli ibareli dosyalar yok."
Bu son cümlesi, içime işledi. İrademi kemiren bir sessizlik girdi araya. O kadar çok şey söyleyebilirdim ki...

Ama sustum.

"Anlat Devin, anlat bilelim. Biliyorum, birbirimizi daha yeni tanıyoruz. Ama tim demek, aile demektir. Geçmişte ne yaşadın bilmiyorum, ama bize güvenmen lazım. Güven olmazsa operasyonlarda ne yapacağız? Bireysel mi devam etmeyi düşünüyorsun?" Dedi kaşlarını çatarak.

Sonunda dudaklarımı araladım. Sesim sakin ama buz gibiydi:
"Anlatacak bişey yok. Timine güvenmem zaman alacak, onları daha önce operasyonlara izlemedim. Ama bu operasyonları etkileyecek bir durum değil. Bu benimle alakalı bişey." Dedim son olarak.

"Bu tim seninde timin. Hepsi seninle iyi anlaşabilmek için çabalıyor, onları elinin tersiyle itemezsin. Bugüne kadar timimde hiç bir huzursuzluk olmadı, bundan sonra da olmayacak. Anlaşıldı mı üsteğmen?"

"Anlaşıldı komutanım. İznizle." Diyip çıktım. çıkarken arkamdan söylendiğini duydum;

"Rahat battı diye başıma bela veriyolar!" Demişti kısık bir sesle.

"Sensin bela." Diye geçirdim içimden.

Direkt olarak malzeme odasına geçtim, gece görüş gözlüklerini kontrol ettim öncelikle. Bir yandanda Atilla'nın söylediklerini düşünüyordum.

Dedikleri doğru ve yerindeydi.

Şu ana kadar tanıdık biri çıkmamıştı karşıma, ama çoğu kişi beni tanırdı. O zamanlar Görünmez timini tanımayan yoktu tugayda.

Ben saklamaya çalışsam bile eninde sonunda öğrenceklerdi. O anda kendime kızdım, bu saklanacak bişey değildi. Neden sürekli saklamaya çalışıyordum ki?

Eski ben olsam, kesinlikle daha sağlıklı düşünürdüm. Ama fark ettiğim şey ne kadar istemesemde psikoloğumla tekrar irtibat kurmam gerektiğiydi. Ne kadar iyi olduğumu düşünsemde bazı konularda neden böyle yapıyorum diyordum. Atilla haklıydı. Timdekilerin benim yüzünden tadının kaçmasını istemezdim.

Uyum sağlamaya çalışacaktım.

Tüm mühimmatları kontrol edip hazırladım, işim bittikten sonra Atak timinin dinlenme odasına gittim.

Hepsi burdaydı, Atilla'ya baş selamı verip çay almak için mutfak bölümüne gittim.

"Komutanım, siz oturun ben doldurayım!" Dedi Batu hemen ayaklanıp,

"Ben hallederim, içen var mı?" Diye sordum. Hepsi yok anlamında kafasını salladı.

Atilla'nın bardağı boştu. Ona sormadan hem kendime hemde ona çay kattım.

"Buyurun komutanım." Diyip ona bakmadan çayını masaya koyup boş olan koltuğa oturdum.

"Hazır mısınız komutanım ilk görevinize?" Diye sordu Emre.

"Daima hazır." Dedim gülümseyerek. Bence bu tavırlarım Atilla'ya gereken cevabı vermişti.

"Asıl siz hazır mısınız benimle birlikte göreve çıkmaya." Dedim.

"Komutanım, hatırlatmasanız olur mu? Bana bir korku geliyorda." Dedi Boran.

"Düşmanın korkması gerekiyordu aslında Boran, sana güven verememişim herhalde daha." Dedim.

"Estağfirullah komutanım." Dedi utanmış bir şekilde.

"Komutanım, duyduklarıma göre öldürdüğünüz leşlere bir imza bırakıyormuşsunuz? Nasıl bir imza bu?" Diye sordu Uras. Çok acılı bir imzaydı.

"Görevde eğer bir leşi indirirsem görürsünüz." Dedim.

O sırada Atilla'da bir değişiklik hissettim, eli omuzuna gitti, yarası mı vardı acaba?

Batu "Komutanım, şimdi ne gibi durumlarda doktor olarak sizi çağırmam gerekiyor?" Diye sorunca bakışlarım onu buldu.

"Müdahale edemeyeceğin bir durum olursa çağırırsın." Dedim.

"Kubilay komutanım sizce bu sefer kaç leş indirir arkadaşlar!" Diye bir soru attı Uras birden,

"Ben 4 kill diyorum hocam." Dedi Boran arkasına yaslanıp.

"Eğer o evin pisliği böyle kalmaya devam ederse killerime sizide ekleyebilirim arkadaşlar." Dedi Kubilay.

"Zaten bizimle kalmıyorsunuz ki komutanım, boşverin kalsın böyle." Dediler.

"Atilla komutanım beni kovmak üzere arkadaşlar, kendi evime çıkıcam desem o da çok masraf. O yüzden yine size kaldım." Diyince Atilla sahte bir sinirle,

"Düzen hastasısın çünkü, evi temizliyorum beğenmeyip üstünden geçiyor ruh hastası! Git kendi evini temizle." Dedi.

"Komutanım, temizlenen evde kendi elim değmezse temizlenmiş hissetmiyorum. Hem ayda yılda bir temizlik yapıyorsun, çoğu zaman temizlik bende."

"Komutanım, Kubilay gidince artık eve temizlikçi çağırırsınız." Diyip güldü Boran.

"Evime yabancıların girmesinden hoşlanmadığımı biliyorsunuz. Kubilay gelir yardıma arada." Dedi Atilla Kubilay'a göz kırpıp.

Araları gerçektende çok iyiydi, bir aile gibilerdi. Atilla'nın onlara ne kadar çok değer verdiğini hastanede Batu yaralandığında sergilediği tavırlardan anlamıştım. Ama şuanda dahada çok belli oluyordu.

Emre birden "Komutanım, peki bir kaç hafta önce evinizde gördüğüm o kadın hakkında ne demek istersiniz?" Dedi.

Sevgilisi mi vardı? Umursamıyormuş gibi davranıp çayımdan bir yudum aldım, Atilla bir bana bir de onlara bakıp,

"Kardeşimdi la o!" Dedi. Ankaralı felan mıydı?

"Anaa, Efsun mu geldi! Niye haber etmediniz komutanım?" Diye sordu Uras. O sırada yan yana oturan Emre ve Kubilay ona imalı bakışlar atıyordu. Demek ki Uras derin sularda yüzüyordu.

Atilla'nın "Kardeşimden sana ne Uras?" Sözünden sonra,

"Saman ye, ben yemem sen ye ben gidiyorum!" Diyip hızla dinlenme odasından çıktı.

Arkasında sinirli bir Yüzbaşı bıraktı.

"Ne ayak bu? Hala takıntılı mı?" Dedi birden.

"Oğlum, şuan fark ettim komutanım uzun zamandır la demiyor! Bir Angaralı için bu dünyanın sonu gibi bişey oha!"
Boran konuyu değiştirmeye çalışıyordu.

"Komutanım kadınların yanında laubali konuşmuyor canım." Dedi Batu bunu susturup.

Kubilay aynı konudan devam edip "Yok komutanım ne takıntısı, sizden yediği dayaktan sonra takıntılı kalma şansı mı var? Korktu o."
Dedi yine Uras'ı koruyup.

Atilla "Aksi olamazdı zaten." Diyip ayaklandı,

"Çay için teşekkürler Devin üsteğmenim, akşam yemeğinde görüşürüz." Diyip gitmişti.

"Ah Uras ah, yolun sonunda kemikleri bir bir kırılacak ama hayırlısı." Dedi Emre efkarlı bir şekilde.

"Konu ne?" Diye sordum.

"Anlatıcam komutanım, ama Atilla komutanımıza sakın söylemeyin!" Dediğinde "tamam, söylemem." Dedim.

Bana doğru yaklaşıp anlatmaya başladı,
"Şimdi Uras bir kızla konuşuyordu, ama bakın sürekli timde ondan bahsediyordu, şöyle güzel, böyle güzel işte tam evlenilecek kadın diye. Sürekli gidip telefonla konuşuyordu, resmen komutanımın kendi kardeşine olan aşkını bilmeden kızın abisine anlatıyordu! Sonra bir gün Efsun Atilla komutanımı ziyarete geldi, o sırada Uras şok! Kız kardeşi çıktı. Uras'ın bir kaçışı vardı komutanım, öyle böyle değil." Diyip devam etti,

"Bizim Uras kıza hala çok aşık, ama bu saatten sonra Atilla komutanım asla müsade etmez."

"Seviyorlarsa birbirini neden engel oluyor?" Dedim. Komutanı olabilir, ama birbirini seviyorlarsa ona susmak düşerdi.

"Atilla komutanım anlayışlıdır. Uras'tan beklediği tek şey aşkına sahip çıkmasıydı, bizim mal korktu. Atilla komutanımda 'sen daha kendinden emin değilsin, birde kardeşimi sana mı emanet edeceğim lan!' Diyip bunu bir güzel paraladı dövüş eğitiminde. Time yansıtmaz, hatta aralarıda çok iyidir. Ama bir yanının kırgın olduğunu biliriz." Dedi, şimdi ona hak vermiştim.

"Uras tam bir gerizekalı çıktı o zaman." Diyince hepsi güldü,

"Aynen öyle komutanım."

"Ben yemekhaneye gidiyorum." Diyip ayağa kalktım, sizde gelin demelimiydim?

Benim bişey dememe gerek kalmadan "Bizde geliyoruz komutanım!" Dediler.

Beraber yemekhaneye inip yemeklerimizi yemiştik, o sırada yanıma bir kız geldi, sivildi.

"Merhaba komutanım! Ben İclal, yemekhanenin şefiyim. Askeriyede sonunda bir kadın görmek beni çok mutlu etti!" Dedi heyecanla,

"Memnun oldum, ben Üsteğmen Devin." Dedim.

"İclal hanım, ne zaman adana kebap yapıyorsunuz?" Dedi Emre.

"Tüm askeriyeye kebap yapamam Emre bey. Ama özel olarak size yapabilirim boş bir zamanınızda."
Çok tatlı bir kızdı, askeriyede cıvıl cıvıl kıyafetleriyle farkını ortaya koyuyordu.

"Özel olarak mı? Benim için mi?" Diyince kızın yüzü kızarmıştı,

"Demek istediğim, eğer tim olarak çok istiyorsanız size başka bir gün yapabilirim. Yemeğin altı açık, yanabilir. Benim mutfağa gitmem gerek!" Diyip ortalıktan kayboldu.

"Üstüne niye alınıyorsun lan? Kız niye sana özel yemek yapsın. Binlerce askere yemek hazırlıyor ekibiyle birlikte." Dedi Kubilay.

"Çok tatlı kızmış. Mutfaktan ilk kez çıktığını görüyorum." Diyip suyundan bir yudum aldı.

"Bu Emre'nin dilinde 'ben aşık oldum' demektir arkadaşlar. Ben açıklayayım." Diyen Uras Atilla'nın rahatsız edici bakışlarına maruz kalmıştı.

"Kıdem olarak senden üstteyim, bir daha komutanım yerine ismimi söylersen olacaklardan ben sorumlu değilim, haksız mıyım komutanım?" Diyip onay almak istercesine Atilla'ya baktı,

"Sonuna kadar haklısın Emre, yaz dilekçeni altına anında imzamı atarım." Dedi memnuniyetle.

"Atilla komutanım, sizden beklemezdim...
Emre, kardeşim, bu tripler ne? Adama bak. Rütbe cezası almasaydım senden daha rütbeli olacağım gerçeğini unutma." Dedi arkasına yaslanıp.

"Rütbe cezası derken?" Diye sordum hemen.

"Gizli bir konu aslında komutanım, ama Kubilay komutanımla birazcık emre itaatsizlik etmiş olabiliriz. O yüzden cezalıyız." Dedi fısıldayarak.

"Ne fısıldıyorsun Emre, tüm karargah biliyor." Dedi Atilla onu bozup.

"Benden önce sakin ve sıkıntısız bir tim olduğunuzu söylüyordunuz komutanım. Burdan bakılınca pekte öyle görünmüyor." Dedim çaktırmadan laf çarpıp.

Atilla'nın dudaklarının kenarı istemsizce yana kıvrıldı,
"Bazen insan zor durumda emre itaatsizlik etmek zorunda kalır, bilirsin üsteğmenim." Dedi.

Bu dediğine bir cevap vermedim.

Yemeklerimizi yedikten sonra aralarından ayrılıp odama geçtim, bir kaç evrak işi vardı.

Sisteme giriş yaptığımda öncelikle Atak timinin geçmişine baktım, buraya iki yıl önce gelmişlerdi. Ben görevden alındıktan bir kaç ay sonra.

Ama gerisi yoktu.

Gizemli olan tek kişi ben değildim.

Ceza almalarının nedeni tam olarak neydi acaba?

Evrakları albaya götürmem gerekiyordu, o yüzden bu soruyu ona sormaya karar verdim. Evraklara imzamı attıktan sonra albayın odasına doğru ilerledim, postası yoktu.

İçeriden "gir" emri gelince girip baş selamı verdim,

"Komutanım, gerekli evrakları getirdim."

"Masama bırakabilirsin."

Evrakları masasına bırakıp karşısında durdum,

"Kızım ne dikiliyorsun karşımda? Ne soracaksan sor!" Dedi birden,

"Komutanım, Atak timi hakkında bilgi sahibi olabilmek için sistemden araştırdım. Ama iki yıl öncesi yok. Bunun nedenini öğrenebilir miyim?" Diye sordum.

"Bunu Atilla'dan öğrenmen daha doğru olur. Ona sor, anlatır. Geçmişi bir yana bırak, seni en iyi anlayacak kişi onlar. Zor şeyler yaşayan tek kişi sen değilsin. İletişim kurmalısın." Dediğinde neden bu kadar sert davrandığına bir anlam veremedim.

Neden herkes sürekli bunları söylüyordu? Ben mi abartıyordum, hassas biri miydim?

"Anlaşıldı komutanım. İzninizle." Diyip baş selamı verdim.

"Bu hafta sonu bize yemeğe davetlisiniz. Serpil teyzen seni çok merak ediyor. Orada ol." Dedi, Serpil teyze Albay Cihangir Sönmez'in eşiydi. Allah var, beni kendi çocuklarından ayırmamıştı.

Annem ve babam şehit olduğunda geçici olarak onlarda kalmıştım. Sonrasında sosyal hizmetler beni zorla yetimhaneye götürmüştü, beni yanlarına almak için çok uğraşmışlardı. Ama ben onlara yük olmak istememiştim.

Kimsem yok demiştim, ama şu anda fark ediyordum ki ben kendimi yalnızlığa sürüklemiştim. Kendimi yalnızlığa mahkum bırakmıştım.

"Emredersiniz komutanım." Diyip çıktım.

Geri kalan vakitte görev saatine göre odamda dinlenmiştim, ne kadar hastane nöbetlerinden uykusuzluğa alışık olsamda sahada ki ortam farklıydı.

Görev saati gelince ayaklandım, içimde hafif bir heyecan vardı. Unutmadan yanıma mühür aletimi aldım. Umarım bir kaç leş indirebilirdim, Hesna'nın sahalara geri döndüğü haberini vermem gerekiyordu onlara.

Odamdan çıkmamla karşı odanın kapısının açılması bir olmuştu. Atilla'nın sert yüzü beni görünce yumuşadı.

"Şimdi tam olarak başlıyoruz Üsteğmenim, hazır mısın?" Dediğinde esas duruşa geçip "Daima hazır!" Dedim asker selamı verip. Hafif bir tebessüm etti.

"Hadi gidelim." Dediğinde öncelikle giyinme odasına geçtik.

Tim buradaydı.

"Siz burda yokken bu giyinme odasınıda biz kullanıyorduk komutanım." Dedi Boran.

"Tüh, sizi yerinizden ettim desene? Neyse ki bu giyinme odası benim için yapılmıştı." Diyip içeriye girdim. Arkadan duyduğum tek şey "Vakit kaybetmeden hazırlanın hadi! Göreve gideceğiz! Uyanık olun!" Diye onları uyaran Atilla'ydı

Dolabımı açıp kamuflajlarımı çıkardım, giyindikten sonra rütbelerimi üzerinden söktüm.

Saçımı sıkı bir topuz yapıp kasaturamı yerine koydum.

Hazırdım.

Çıktığımda timde hazırdı,

"Komutanım makyaj yapmıyor musunuz? Düğüne gidiyoruz!" Dedi Emre neşeyle. Düğün dediğide görevdi.

"Bir dahakine Emre." Dedim.

"Hadi Atak, malzeme odasına! Uras araç hazır, çabuk silahını alıp arabaya geç!"

"Emredersiniz komutanım!" Diyip malzeme odasına geçtik.

Yoldayken fark ettiğim şey boy farkımızdı. Atilla'yla aramızda bariz bir şekilde yaklaşık 25 santimetre vardı, benim boyum 173'tü. Kubilay ise ondan bir kaç santim kısaydı. Batu benim boyuma yakındı, o yüzden fazla dikkat çekmiyordum. Diğerleri ise tahminimce 180 lerdeydi.

Malzeme odasına girdiğimizde hemen silahımı elime aldım, modeli HK416D'idi.

Çantama gece görüş dürbününü koydum, Atilla görevde benden isteyebilirdi. Susturucumu, gece görüş gözlüğümü ve kaskımı elime aldıktan sonra diğerlerinin hazır olmasını bekledim. O sırada unuttuğum bir şey vardı, maskem. Yüzüm bugüne kadar hiç deşifre olmamıştı, bu riskliydi. Bu maske yüzümün yarısını kapatıyordu.

"Tam ben diyecektim. Yüzünün deşifre olmaması lazım, Hesna hanım. Maskeni hiç çıkarma." Dedi Atilla.

"Emredersiniz komutanım." Diyip maskemi cebime tıkıştırdım.

Uras önden gitmişti, herkes hazır olduktan sonra karargahın girişinde tek sıra halinde durduk. Albay görüş açımıza girince esas duruşa geçtik,

"Rahat çocuklar."

"Kılıcınız keskin olsun çocuklar, kendinize dikkat edin. Önceliğiniz kendi güvenliğiniz olsun, anlaşıldı mı!" Dedi.

Hepimiz aynı anda "Anlaşıldı komutanım!" Dedik.

Sonrasında Atilla "Atak timi, araç bin!" Emri verince hepimiz sırasıyla arabaya bindik. Atilla sürücü koltuğunun yanına oturdu, yani Uras'ın yanına. Bizde arka tarafta karşılıklı banklara oturduk.

"Uras, dikkatli ol aslanım." Dedi Atilla.

"Emredersiniz komutanım!" Dedikten sonra yola çıktık.

"Kubilay, bir Türkü söylede dinleyelim." Diye seslendi Atilla önden.
Eskiden ben söylerdim göreve giderken, sesim güzeldi.

Kubilay bunu duyunca neşelendi,
"Hemen komutanım." Diyip boğazını temizledi,

"Bu nasıl bir derttir dermanı yoktur,"
Yerinde bir türkü seçimiydi.

"Bedenimde değil ruhumda sızı."

"Görünmez bir yara acısı çoktur,"

"Bedenimde değil ruhumda sızı oy oy,"

"Ruhumda sızı oy oy,"

"Ruhumda sızı."

"Bedenimde değil ruhumda sızı oy oy,"

"Ruhumda sızı oy oy,"

"Ruhumda sızı."

"Kurşunsuz hançersiz kansız bir yara,"

"Hiç bir tabip buna bulamaz çara,"

"Keşke Mansur gibi çekseler dara."

"Bedenimde değil ruhumda sızı oy oy,"

"Ruhumda sızı oy oy,"

"Ruhumda sızı."

"Bedenimde değil ruhumda sızı oy oy,"

"Ruhumda sızı oy oy,"

"Ruhumda sızı..."

Kubılay'ın okuduğu Türküler, ve sessizlik içinde kamp alanının yakınına gelmiştik.

Atilla "Atak, bundan sonrasında 13 kilometre yürüyeceğiz." Dedi.

"Anlaşıldı komutanım." Diyip sırasıyla arabadan indik.

"Uras arabayı kamufle et."

Uras'ın aracı kamufle etmesini beklerken havanın soğukluğu yüzüme vurmuştu. Maskemi takmama şimdilik gerek yoktu, hava hâlâ karanlıktı.

"Gidiyoruz." Emrinden sonra yürümeye başladık. En önde ben ve Atilla vardı.

Sessizdik, olması gerektiği gibi.

Yaklaşık iki saattir yürüyorduk, tam o anda Atilla aklımı okumuş gibi,
"Atak, iki dakika mola verelim." Dedi.

Susamıştım. Çantamdan matarımı çıkarıp içecekken boş olduğunu fark ettim.

"Sabır yarabbim!" Diye kendi kendime söylenirken Atilla matarasını bana uzatmıştı,

Bakışlarım onu bulduğunda takıldığım şey karanlıkta bile parlayan gözleriydi. Gözleri daima parlıyordu.

Bakışlarımı üzerinden çekip "Sağolun komutanım." Diyip materasını elinden alıp içtim. Alışkındık birbirimizin matarasından içmeye.

"Hadi, toplanın. Devam ediyoruz." Dediğinde geri yola çıktık.

"Kubilay, sen aramızdan ayrıl şimdiden. Mevzilen." Diye talimat verdi Atilla, keskin nişancımız Kubilay olduğu için yüksek bir yerde mevzilenmesi gerekiyordu.

"Emredersiniz komutanım!" Diyip aramızdan ayrıldı.

Bir on dakika sonra Atilla durdu,
"Az ilerisi kamp alanına çıkıyor. Gitmeden önce planın üzerinden geçelim." Dediğinde ne yapmam gerektiğini anlamıştım. Çantamdan çadırı çıkardım, Atilla, Emre ve Uras ile altına geçtik. Boran ve Batu dışarıda korumadaydı.

Emre haritayı çıkardı,
"Komutanım, şurası kamp alanı. Bence ormanlık alanda kamufle olabiliriz." Dedi haritadan işaretlediği yeri gösterip.

"Komutanım, eğer mühimmatları gerçekten bittiyse bir şekilde anlarız. Emin olmak için uzun bir süre gözlemlememiz gerekir bence." Dedi Uras.

"Aynen öyle. Ama ne kadar erken temas kurarsak o kadar iyi olur, gece çatışırsak bizim lehimize olur." Dediğinde onu onayladım,

"Komutanıma katılıyorum. İstihbarata güvenmemiz lazım. Eğer şüphelenirsek bekleriz, ama ortada şüphe yoksa, dalalım derim." Diye kendi fikrimi söyledim.

"Haklısınız komutanım." Diyip beni onayladı Uras.

"Tamam, o zaman dikkat çekmeden mevzileniyoruz. İki grup halinde hareket edelim, Ben Boran ve Uras'la, Devin sende Emre ve Batu'yla. Anlaşıldı mı?" Dediğinde,

"Anlaşıldı komutanım." Dedim.

Vakit kaybetmeden çadırı katlayıp çantama koydum, silahımı boynuma astım.

"Kubilay, durumun nedir?" Diye sordu Atilla intercoma doğru.

"Komutanım, kamptakiler telaş içinde. Hareketlilik var, herhangi bir tehlike yaratacak bir mühimmat görmüyorum ortada. Yinede dikkatli olun." Dedi Kubilay.

Atilla "Anlaşıldı." Diyip bize döndü, eliyle bize gidin işareti yapınca Emre ve Batu'yla birlikte önden gittik.

Ormanlık alan olmasına rağmen kamp çok net görünüyordu, kampta yanan ışıklar sönmek üzereydi.

Biz üçümüz ormanın sağ tarafına mevzilendik, doğru yeri bulduğumda yavaşça çömeldim, silahımı yere sabitledikten sonra kontrollü hareketlerle yere uzandım.

"Atak 2 pozisyon aldı, görüş açık." Dedim intercomdan.

Atilla "Anlaşıldı." Diyip onaylamıştı.

"Atak 3 konuşuyor, komutanım, bir hareketlilik var." Dedi Kubilay, hemen silahımda ki dürbünle kampı yakından taradım. Gördüklerime kaşlarımı çattım, arabalarını hazırlıyorlardı.

"Komutanım, kaçıyorlar!" Dedim hemen,

"Allahın belaları! Kubilay sen yerinde kal, Atak biz iniyoruz!" Dediği anda hemen ayaklandım.

"Komutanım, karargaha haber verelim destek ekip yollasınlar." Dedim bir yandan da Batu ve Emre'nin mevzilendiği yerden kalkmasını beklerken.

Sadece "Gerek yok." Demişti.

Kafayı yemişti galiba, çünkü böylesine büyük bir gruba karşı fazla çatışamazdık! Pekte mühimmatları yokmuş gibi bir görüntü yoktu!

"Mühimmatlarının olmadığı istihbaratına fazla güvenmemeliyiz komutanım. Her türlü senaryoya karşı hazırlıklı olmalıyız." Dedim yinede.

"İstihbaratçım sağlamdır üsteğmen, olmasa bile timimde çok iyi bir keskin nişancı var." Dediğinde daha fazla sesimi çıkarmadım.

Ormanın arkasından dolanıp temkinli adımlarla aşağıya indik,

"Devin ve Batu, benimle geliyorsunuz. Uras, Emre ve Boran arkamızda kalın, bizi koruyun. Kubilay, gözlemde kal. Eğer durum kötüleşirse müdahale et." Dedi, hepimiz son derecede anlamıştık.

Unutmadan kaskımı çıkarıp maskemi taktım yüzüme, gözlerimi açıkta bırakacak bir şekilde ayarlayıp kaskımı geri taktım.

Atilladan "Gidiyoruz." Talimatı gelince hızlı adımlarla kampa yaklaşmaya başladık,

Kampa birkaç metre kalmıştık. Yüksek çalılıkların arkasından ışıkların giderek azaldığını, kampın sessizleştiğini fark ettik. Bu sessizlik ürkütücüydü. Göz göze geldik Atilla'yla, kaskımızın altından bile anlayabiliyordum: Bir şeyler ters gidiyordu.

"Devin, sol çaprazdan giriyoruz. Ben sağdan açılıyorum. Hedef temizse arkayı sen al." dedi Atilla. Sesinde gergin bir sakinlik vardı; savaş öncesi sessizlik gibi.

"Anlaşıldı komutanım." dedim ve susturuculu HK416D'mi sıktım göğsüme.

Batu ve Emre geride beklemedeydi, Uras'ın dürbünüyle olan telsiz teması arka hattı sağlamlaştırıyordu.

Kampın girişini gözetleyen iki adam hâlâ yerindeydi. Atilla bana göz ucuyla baktı, ardından başıyla "Ben soldaki." dedi. Saymaya başladı parmaklarıyla: üç, iki, bir...

Aynı anda harekete geçtik. Yere temas ettiklerinde ses çıkmamıştı. Atilla çevik bir şekilde adamın boğazını sıkarak yere yatırmıştı, ben de diz kapağıma aldığım bıçağı, sessizce yerleştirdim. İkisi de artık nefes almıyordu.

Yavaşça içeri sarktık. Kampa girdiğimizde içeridekilerin taşınmaya çalıştığı mühimmat kutularını gördüm. "Mühimmatları yok" diyen istihbaratçının kulağını çınlattım içimden.

"Komutanım, mühimmat dolu. Yüzde yüz teyit." dedim sessizce intercomdan.

"Gördüm. Mevzilen, bu iş sessiz bitmeyecek." dedi. Ses tonu değişmişti.

Tam o anda bir patlama sesi kampın diğer tarafında yankılandı. Boran mevzilenmişti. Bir teröristin silahına davranışı pahalıya mal olmuştu. Panik başladı. Adamlar bağırarak etrafa dağılmaya başladı.

Atilla anında pozisyon aldı, "Temas var!" diye bağırdı. O bağırdığı anda ben de kurşunu sıktım. Sol çaprazdan gelen adam alnından vurulmuştu. Susturuculu mermi bile yankılanmıştı o gecede.

"Uras! Destek ver!" diye seslendi Atilla. Arka ekip ileri kaymaya başladı.

"Emre, Batu, Devin'in solunu alın! Sağdan ben giriyorum!" dediğinde her birimiz artık tamamen savaş modundaydık.

Kampın ortasındaki büyük çadırdan üç kişi daha çıkmıştı, RPG taşıyan biri dikkatimi çekti.

"Komutanım! RPG'li hedef tespit edildi!" dedim.

"Devin, gözünü kırpmadan indir onu." dediğinde içgüdüsel olarak nefesimi tuttum. Tetiğe bastım.

RPG'li adam yere kapaklandı. Çadırdan çıkanlar geri kaçmaya başladı ama artık çok geçti.

Atilla sağdan içeri sızdı, ben soldan. Ormanın içinden sızan tim arkadaşlarımızla çapraz ateşe geçtik.

Birkaç dakika sonra kamp sessizliğe gömüldü. Sadece çatışmadan kalan yankılar ormanı geziyordu. Birer birer tespit ettik her noktayı. Uras, son çadırı araladığında ellerini kaldırmış iki yaralı terörist buldu.

"Atilla komutanım, temiz." dedi Emre en son.

Nefes nefese kalmıştım. Maskem terlemişti. Yavaşça yukarı kaydırıp yüzümün bir kısmını açtım.

Atilla yanıma geldi,

"Sessizce halledelim."
dediğinde peşinden ilerledim.

Girişte iki tane terörist vardı, Atilla eliyle bana işaret etti, Emre'ye ise arkadan dolaş işareti verdikten sonra harekete geçtik.

Silahımı kullanmayacaktım, aynı anda iki puştuda sessizce yere serdik.

Girişteki iki teröristi etkisiz hale getirdikten sonra hızla ama sessizce içeri ilerledik. Uras arka taraftan pozisyon aldı, dürbünle sürekli bilgi veriyordu.

"Komutanım, sağ çadırda iki kişi var. Biri telsizle konuşuyor, biri silah temizliyor gibi." dedi.

Atilla kafasını çevirip bana baktı. Başını hafifçe öne eğdi, plan belliydi.

"Devin, çadıra yaklaş. Emre senle kalıyor. Batu sen soldaki aracı kontrol et." dedi.

Yavaşça ilerledim, çadırın arka kısmına dolanırken kalbimin sesini susturmaya çalışıyordum. Adımlarım yumuşaktı ama zihnimdeki gürültü yankılanıyordu: "Hata yapma."

Çadırın yanına vardığımda içeriden gelen cızırtılı telsiz sesi netleşmişti. Telsizdeki ses heyecanlıydı, kaçış hazırlığı içindeydiler. Atilla'nın tahmini doğruydu, gitmeye hazırlanıyorlardı.

Kubilay'ın sesi yine intercomdan geldi:

"Devin komutanım, sağındaki adam dışarı çıktı. Elinde tabanca var, çevreyi kontrol ediyor."
Kafamı yavaşça çevirdim. Gördüm onu. Tam sırasıydı.

Tetiğe bastım.

Susturucudan çıkan mermi sessizdi. Adam iki adım geriye sendeledi ve devrildi. Sessizlik tekrar yerini aldı.

Hemen sonra çadırdan bir gölge daha çıktı. Emre çoktan fark etmişti. Onun silahı da konuştu, çadırın girişindeki gölge yere kapandı.

Atilla intercomdan seslendi:

"Sol temiz. Sağ ilerliyoruz. Boran, çevre kontrolü sende."
Kamp artık darmadağın bir hale gelmişti. Mühimmat kasaları savrulmuş, bazı çadırların kenarları yanmıştı. Kubilay birkaç el daha ateş etmiş, geri çekilmeye çalışan düşmanları tek tek düşürmüştü.

Birden Emre fısıldadı:

"Komutanım, çadırların arkasında başka bir grup var. Dört kişiler, ellerinde uzun namlulu var."
Atilla anında pozisyon aldı:

"Uras, seni ileri alıyorum. Emre'yle birlikte onları sıkıştırıyoruz. Devin, Batu, sol arkayı kapatın. Kubilay, gözünü üstlerinde tut."
Hareket başladığında artık sessizlik diye bir şey kalmamıştı. Çatışmanın patladığı o ilk andan sonra zaman bükülmüş gibiydi; saniyeler dakika gibi, nefesler kilometre gibi uzuyordu.

Ben ve Batu, çadırların arkasına doğru sarktık. Gördük onları. Dört kişilerdi ama paniklemişlerdi. Ateş etmeye bile cesaret edemeden sağa sola bakıyorlardı.

"Hazır mısın?" dedim Batu'ya. Kafasını salladı. Elini silahının tetiğine götürdü. Göz göze geldiğimizde artık birlikteydik; tereddütsüz.

Kurşunlar hedeflerini buldu. İkisi düştü, biri kaçtı, sonuncusu yere çömeldi. Uras pozisyon almıştı. Bir atışla kalan son adamı da yere serdi.

"Temiz." dedi sessizce. O kelimenin verdiği rahatlama bir an sürdü. Sadece bir an.

Kubilay'dan yeni bir anons geldi:

"Komutanım, kampın doğusunda bir araç var. Motoru çalışıyor. Kaçmaya hazırlanıyorlar!"
Atilla hemen harekete geçti:

"Kubilay, lastiklerini indir. Devin, sen aracı durdur. Canlı almamız gerek."
Koştum. Çadırların arasından hızla ilerledim. Elimde susturuculu silah, gözüm kaçmaya çalışan o gri minibüsteydi. Kubilay'ın ilk kurşunu lastiğe saplandı. Araç sarsıldı. Durmadı ama yavaşladı.

Çalıların arasından fırladım. Aracın önüne geçmeden önce dizimin üstüne çöküp nişan aldım. Direksiyondaki adamı görüyordum. Bağırdım:

"Silahını bırak! İn araçtan!"
Adam afalladı. Bu Naser denen şerefsizdi. Silahına davranmak istedi. Gecenin sessizliğini delen tek bir kurşunla camı parçaladım. Kurşun sol kolunu sıyırdı. Yere yığıldı.

Koştum. Kapıyı açıp yere yatırdım. Silahı aldım, Nefes nefese intercoma döndüm:

"Komutanım, biri sağ. Canlı aldık."
Atilla'nın sesi geldi:

"Aferin üsteğmen. Kamp temiz. Uras, Emre, çevreyi tarayın. Devin, Batu, tutukluyu güvene alın. Kubilay, iniş için rotayı işaretle. Artık buradan çıkıyoruz."
Görev tamamlanmıştı.

Ama gece hâlâ üstümüzdeydi.

Ve sessizlik, çatışmadan sonra yeniden ormana çökmüştü.

Atilla benden telsizi istedi, hemen verdim.

"Yuva, lider konuşuyor."

Anında cevap geldi,
"Lider, yuva dinlemede." Albaydı bu.

"Atak timi görevini başarıyla tamamlamıştır komutanım. Adam canlı bir şekilde elimizde." Dedi.

"Aferin aslanlarım! Vakit kaybetmeden geri dönün!"

"Emredersiniz komutanım." Diyip telsizi geri bana verdi.

"Komutanım, benim kısa bir işim var." Dedim.

"Ne işi üsteğmenim?" Diye sordu.

Çantamdan mühürümü ve çakmağımı çıkardım,
"İmzamı atıp geleceğim." Dedikten sonra leşlerin bir tanesine doğru ilerledim. Bu yaşıyordu, acıyı derine kadar hissedecekti.

Önce mühürü çakmakla ısıttım, yavaş, yavaş uyanmaya başlıyordu.

"Bizi uyuyarak kandırabileceğini mi sandın?" Dedim. Gözleri kocaman açıldı, bakışları elimde ki mühürü buldu.

Hazır olduğunda daha fazla beklemeden mühürü açıktı kalan koluna bastırdım, anında acıyla inlemeye başladı.

"Bekle. Daha izi çıkmadı." Dedim sakin bir sesle.

"BIRA-"
Tam konuşacakken dahada çok bastırdım.

Acıdan bayılacak duruma geldiğinde mühürü kaldırdım.

Bu ona yeterdi.

Eserime baktığımda gayet memnundum, arkamı döndüğümde hepsi beni izliyordu. Atilla kollarını bir birine birleştirmiş bir şekilde zevkle izliyordu bu anları, yanında ki şerefsiz ise korku dolu gözlerle ağlamak üzereydi.

"Oha, acayip yaratıcı bir imza..." dedi Uras.

"Keskin nişancı olduğum güne ya! Eğlenceyi kaçırdım!" Dedi Kubilay intercomdan.

"Merak etme Kubilay, daha çok imza atacağım. İlla ki görürsün..."

-
-5. BÖLÜM SONU -

Bölümü nasıl buldunuz?
Sizce Devin ve Atilla'nın modeli kim olmalı?