2. bölüm · Savunmasız Kalpler

1. Bölüm - Gönüllü

Lotus Cicegi

Ve karşınızda ilk bölüm❤️
Bölümü okumadan önce oy ve yorum atmayı unutmayın lütfen 🫶🏻

Bölüm Şarkıları:
Son Seslenişim - Yüzyüzeyken Konuşuruz
Ben Böyleyim - Ayten Alpman
Bak Bana - Sena Şener

🥀

"Savunmasız kalpler, en gerçek sevgiyi taşıyanlardır. Zırhları yoktur çünkü içtenlikleriyle yaşarlar; incinme pahasına sevmeyi seçerler."

__________

1. Bölüm
24.04.2022

"Hocam günaydın!"

Hastaneye girer girmez duyduğum ilk şey hemşire Eylül'ün sesiydi.

"Günaydın." Dedim hastanenin içerisinde ilerleyip.

"Bugün ayrı şıksınız hocam, bayılıyorum stilinize!" Dedi peşimden gelip.

"Nöbetim var Eylül, rastgele bişeyler giyindim."
Dedim giyinme odasından içeriye girip.

"Demekki olay fiziğiniz Devin hocam,"

"Bişey mi diyeceksin Eylül? Peşimden geliyorsun?" Dedim en sonunda,

"Şey..." dedi kısık bir sesle,

"Hocam. Şimdi şöyle, biz kendi aramızda konuştuk, yarın nöbet çıkışı hep beraber toplanalım diyoruz. Sizde gelir misiniz? Bugüne dek hiç bir etkinliğe katılmadınız." Dedi çekinerek.

Çok zor zamanlar geçirmiştim, timimi, ailemi kaybetmiştim. Bunun üstüne haksız yere mesleğimden uzaklaştırıldım, yaşananlardan sorumlu tutuldum, üniformamı elimden aldılar. Yaşama sebebimi elimden aldılar.

Olanlardan sonra yaşamamı, gezmemi, tozmamı benden nasıl beklerlerdi? Mental olarak bu kadar çökükken benden sosyalleşmemi nasıl beklerlerdi?

Beklemezlerdi. Çünkü benim hakkımda hiç bir şey bilmiyorlardı. Çünkü ben yaşamımı sadece işime odaklanarak geçiriyordum.

Çok çabaladım, kardeşlerimin kanlarını yerde bırakmayacağıma dair sözler verdim. Ama intikamlarını alamadım, içimde cayır, cayır yanan intikam ateşini söndürememiştim. O teröristleri gebertemediğim her bir günüm bana zehir oluyordu, aldığım her nefes bana batıyordu, gördüğüm her kabus beni bitiriyordu.

"Nöbet sonrası evime geçeceğim. Siz gidin." Dedim eşyalarımı dolabıma koyup bir yandanda önlüğümü giyip.

Eylül üzgün bir sesle "Peki hocam..." diyip giyinme odasından çıkmıştı.

Amacım kalp kırmak değildi, onlara haksızlık yapmak istemiyordum. Ama yaşayan bir ölüden farkım yoktu. İçimdeki o ölü kadının şu anda yaşaması bir mucizeydi.

İçimden bir ses 'Onlara katıl.' Diyordu.

Şimdilik bu konuyu bir kenara bırakıp dolabımı kapattım. Gözlerim üzerindeki yazıda takılı kaldı.

Uzman Doktor Devin Bige Alkım

Aklım askeriyedeki dolabıma gitti.
Bir zamanlar üzerinde
Tabip Üsteğmen Devin Bige Alkım
Yazardı.

Ben Tabip Üsteğmen Devin Bilge Alkım, yetim büyümüş, şehit kızı Devin.

Beraber büyüdüğü kardeşlerini şehit veren Devin.

Hayatı imtihanlarla dolu olan Devin.

Artık kaybedecek bişeyi kalmayan, tek amacı vatanına layıkıyla hizmet edebilmek olan Devin.

Üniforması elinden alınan Devin.

Artık sadece Doktor Devin.

-

Odama geçer geçmez hastalar gelmeye başladı, buralara ilk geldiğim zamanda fark ettiğim şey herkesin çok önyargılı olmasıydı.

Okulda olduğum yıllardan beri hep buralar savaş alanıymış gibi lanse edilirdi, daha doğrusu insanlar öyle düşünürdü.

Bilmeyenler için Şırnak o kadar güzel bir yerdi ki, görenler şaşırıyordu. Doğası, insanları, her şeyiyle mükemmel bir yerdi. Türkiye'nin her bir yanı cennetti.

İlk hastam beş yaşlarında bir erkek çocuğuydu, muayene ettikten sonra soğuk algınlığı geçirdiğini söyleyerek gerekli ilaçları yazmıştım.

Bir diğer hastam otuz yaşlarında bir kadındı, karnında şiddetli sancı vardı. Karnında şişkinlik görünce apandisitten şüphelenip ultrasonla kontrol etmiştim, tamda tahmin ettiğim gibi çıkınca hastayı acilen nöbetçi cerrahımıza yönlendirmiştim.

Nöbetimin ilk beş saatinde acil'e gelen hastalarla ilgilenmiştim, askeri doktor olduğum için spesifik bir uzmanlığım yoktu. Gerektiğinde her yerde olabiliyordum, o yüzden nöbetim ona göre ayarlanıyordu. Bazen acilde, bazende cerrahide nöbetçi oluyordum.

Şırnak herkesin atanmak istediği bir yer değildi, çoğu mecburen doğu görevini tamamlamak için çalışan doktorlar, hemşirelerdi. Ama kimse şikayetçi değildi. Ben ve ekip arkadaşlarım yaşatmak için yaşıyorduk.

Son hastamıda uğurladıktan sonra yemekhaneye inmek üzere odamdan çıktım,

Koridordan yürürken Bülent'i gördüm,
"Devin hocam, selamlar." Dedi hemen yanıma geçip. Kendiside doktordu.

"Merhaba Bülent hocam." Dedim mesafeli bir şekilde.

"Yemekhaneye mi gidiyorsun?" Diye sordu.

"Evet." Dedim kısaca.

"O zaman beraber gidelim, bende yemekhaneye iniyordum."

Yalnız başıma sakin bir şekilde yemek yemeyi planlarken yine radarına takılmıştım anlaşılan, beni yalnız bırakmıyordu hiç.

Beraber yemekhaneye geldiğimizde hemen sıraya girdik, önümüzde hemşireler vardı. Hepsi bizi görünce hemen kenara çekildi yer vermek için, Bülent hemen en öne geçerken ben olduğum yerde durdum.

"Arkadaşlar, yerlerinizde durun. Doktoruz diye sizden yüksek yada daha iyi değiliz. Herkes sırasını bekleyecek." Dedim Bülente imalı bir bakış atıp.

"Sağolun hocam." Dedi hemşirelerden bir tanesi gülümseyerek.

Ona tebessüm edip sıranın bana gelmesini bekledim, kendime bir çorba ve günün yemeği olan kuru fasulyeyi aldıktan sonra boş olan masalardan bir tanesine geçip oturdum.

Kurt gibi acıkmıştım, hemen yemeğimi yemeye başladım. Çorbamı bitirir bitirmez yemek keyfim buraya doğru koşan Eylül'le son buldu.

"Hocam! Çatıya helikopterle acil vaka geliyor!"
İşte bu söz, tüm doktorların o hastayı kurtarabilmek için vereceği çabaların başlangıçı.

Hemen hızla yerimden kalkıp koşar adımlarla asansöre ulaştım, diğer hemşireler sedyeyle arkamdan geliyorlardı. Asansör hastanenin çatışında durduğunda hızla inip helikopterin gelmesini bekledik.

"Arkadaşlar, büyük ihtimalle yaralanma vakası gelecek! Hepiniz hazırlıklı olun!" Diye son uyarıları yaptım, o sırada buraya doğru alçalan bir askeri helikopter görüş açıma girdi. Yaralanan bir askerdi...

O an bir anlık düşüncelerim durdu.

Şehit vermemek için elimden geleni yapacaktım, bir eve daha ateş düşmeyecekti, bir anne daha evlat acısı çekmeyecekti.

Derin bir nefes aldım.

Helikopterin tekerlekleri yere değer değmez kapısı açıldı, hemen sedyeyle oraya doğru koşup yaralanan askeri sedyeye aldık.

"Kurşun kalbe çok yakın! İki ünite kan verdik yolda! Onu yaşatın doktor!"
Dedi sıhhiyeci olduğunu düşündüğüm asker bizimle birlikte asansöre koşarak.

"Çabuk ameliyathaneye çabuk!" Dedim yarasına tamponla bastırarak, kurşun kalbinin yanına girmişti. Çok tehlikeli bir bölgedeydi.

"Hemen anesteziye başlansın! Bülent hocayı çağırın beni asiste etsin!" Dedim yolda,

"Tamam hocam." Dediler hemen.

Ameliyathaneye geldiğimizde hazır olarak bekleyen ameliyat hemşireleri askeri ameliyat odasına aldı. Bende hemen cerrahi el yıkamamı yapıp ameliyathaneye girdim, hemşireler önlüğümü giymeme yardımcı olduktan sonra ameliyat masasının üzerinde yatan askere baktım, onu yaşatacaktım.

Masanın başına geldikten sonra tüm değerleri kontrol edip ameliyatı başlattım,

"Neşter."

Bülent uzattığım elime neşteri koyduktan sonra belirlediğim noktadan itibaren uzun bir kesik attım,

"Torakotomi yapıyoruz." (Göğüs kafesi açılması)

"Ekartör." Ekartör yardımıyla kesiği genişlettim, durumlar pekte iç açıcı değildi. Kanama vardı.

"Tampon."
Tamponla kesiğin açtığı kanamayı durdurmaya çalıştım, kanama durunca devam ettik.

"Sternotomi makası."
Bu makasla göğüs kafesinin ön kısmındaki göğüs kemiğini dikkatlice keserek açılmasını sağlar, böylece kurşuna ulaşabilirdim.

"Kurşun perikardium'a isabet etmiş. Kalp zarı hasar görmüş, zar içinde sıvı birikimi oluşmuş. Kalpte herhangi bir hasar yok." Dedim göğüs kemiğini kestikten sonra kurşunun isabet ettiği bölgeyi dahada yakından inceleyerek.

"Önce sıvıyı boşaltacağım, sonra kurşunu çıkarıp hemen dikiş atacağım." Dedim hızlıca.

Bülentten "Drenaj tüpü." İstedim. Drenaj tüpü sıvı birikimini engellemek, ve kalbin etrafındaki basıncı azaltmak için kullanılan bir tüptü.

"Kurşunu çıkarıyorum, neşter."
Neşter yardımıyla kalp zarın'a kurşunu çıkarabilmeye yetecek bir kesik attım. Şu anda bu ameliyatın ne kadar riskli olduğunu düşünmek istemiyordum. Muhtemelen bu hastanede daha önce hiç yapılmamıştı bu ameliyat.

"Penset." Dedim zar daha fazla zarar görmeden kurşunu çıkarmak için.

Penseti elime aldıktan sonra temkinli hareketlerle penseti açtığım kesikten içeriye doğru soktum, kurşunu pensetin arasına aldıktan sonra yavaşça çıkarıp bir kaba attım.

"Hocam hastanın değerleri düşüyor! Kanaması var!" Dedi anestezi uzmanı.

Bu beklendik bir komplikasyondu.

"Hemen intravenöz sıvı verin!" Dedim,

"Bülent, dikiş seti!" Zar'ı daha fazla vakit kaybetmeden dikmem lazımdı.

"Bulent aspiratörle bana yardımcı ol." Dedim dikiş setini elinden alıp.

"Başlıyorum."

Zar ince olduğu için olabildiğince dikkatli olmam gerekiyordu, yavaş hareketlerle zarı dikmeye başladım.

İnce dikişler atmam gerekiyordu.

Hızla ilk dikişi attım,
"Kes."
Bülent ipi kestikten sonra devam ettim.

"Kes."

Son dikişide attıktan sonra monitöre baktım,

Her şey yolundaydı.

Derin bir nefes aldım,
"Hastayı kapatabilir siniz, ameliyat başarılı."

"Elinize sağlık hocam." Dedi Bülent.

"Hastayı kapattıktan sonra yoğum bakımına alalım." Dedikten sonra ameliyat haneden çıktım.

Hemen üzerimdeki ameliyat elbisesinden kurtuldum. Ameliyat çok riskliydi. Çoğu cerrahlar ameliyat esnasında kafalarının karışmaması adına riskleri düşünmezdi, sadece göz önünde bulundururdu. Soğuk kanlı olmamız gerekiyordu. Düşünmeye vakit yoktu, anında müdahale gerekliydi.

Bonemi elime alıp askerin yakınlarının beklediği alana geçtim, kapı açılır açılmaz hepsi ayağa kalkıp yanıma gelmeye başladı, çatıda bu kalabalığı fark etmemiştim. Koridor asker doluydu.

Aralarında tim komutanı olduğunu düşündüğüm kişi bir adım öne çıktı,
"Durumu nasıl doktor hanım?" Çok endişeliydi.

"Çok riski bir ameliyattı, ameliyat başarılı geçti. Ama hayati tehlikesi devam ediyor."
Hepsi yaşadığını duyunca rahatladılar,

"Ne zaman görebiliriz?" Diye sordu aralarından bir başka asker.

"Önümüzdeki bir kaç gün kritik, en fazla dört gün içerisinde uyanmasını bekliyoruz. Ama bu hastaya bağlı, tek yapmanız gereken şey beklemek."

Hepsinin yüzü düştü, bu duyguyu iyi bilirdim. Her görev öncesinde sağ salim gelebilmek için dua ederdik, timin doktoru olarak büyük bir sorumluluğum vardı. Yaralıları hayatta tutmak için canla başla mücadele ederdim. Yaralanan asker bir çoğunun dostu, askeriydi. Kaybetme korkusu çok büyüktü.

Gerekli konuşmaları yaptıktan sonra odama doğru yürümeye başladım, tam odama girdikten sonra kapım arkamdan açıldı. Bu tim komutanı olduğunu düşündüğüm kişiydi. Boyu oldukça uzundu, tahminimce 190 lardaydı. Saçları ne uzun nede kısaydı, oldukça dağınık gözüküyordu kahverengi saçları. Kahverengi gözleriyle öyle bir bakıyordu ki, düşmana korku, dosta güven verirdi.

"Buyurun?" Diye sordum masamın başına geçip.

"Ben yaralanan askerin komutanıyım, askerimin durumu hakkında daha fazla bilgi almak istiyorum. Meslek hayatını tehlikeye sokacak bir durum yok değil mi?"

"Öncelikle sakin olun, buyurun oturun." Dedim çalışma masamın karşısında bulunan tekli koltuğu gösterip.

"Gerek yok, askerliğe devam edecek mi etmeyecek mi. Tek sorum bu."

"Bakın, bu gibi durumlarda yan etkilerin ne olduğu hasta uyandıktan sonra belli olur. Sizi anlıyorum, ama beklemekten başka şansınız yok. Ben ve ekip arkadaşlarım ameliyatı en iyi şekilde tamamladık, ve bundan sonraki süreçtede onu iyileştirmek için elimizden ne geliyorsa yapacağız." Dedim sakin bir şekilde, o oldukça yorgun ve endişeli gözüküyordu. Haklı olarak endişeliydi.

"Eğer durumunda bir değişiklik olursa ilk bana haber verebilir misiniz?" Diye sordu, normalde olsa hiç yapmayacağım şeylerdi bunlar. Kendimden hiç beklemediğim bir şekilde bunu kabul ettim.

Önüne bir kâğıt parçası ve kalem koyup "iletişim bilgilerinizi yazın." Dedim.

Hemen kalemi eline alıp yazmaya başladı,

"Teşekkür ederim." Diyip baş selamı verdi.

Başımı rica ederim anlamında salladım.

"İyi günler." Diyip odadan çıktı.

Az önce yazdığı kağıdı elime aldım,

Yüzbaşı Atilla Alphan Atabey,
+90**********

Yüzbaşı Atilla Alphan Atabey.

Yüzbaşıydı demek.

Kağıdı bir kenara koyup üzerimi değiştirdim, ameliyathaneye taşırken üzerim hep kan olmuştu.

Oldukça yorgundum, Eylül'ü arayıp acilin ne durumda olduğunu sordum. Sakin olduğunu söyledi, ona eğer bir sorun olursa aramasını söyledikten sonra odamda bulunan kanepeye uzandım. Kısa bir sürede uykuya dalmıştım bile.

-

Güneşin yüzüme vurmasıyla uyandım, sabah olmuştu.

Hemen telefonumu kontrol ettim, herhangi bir arama gelmemişti. Hemen ayağa kalkıp elimi yüzümü yıkayıp acile doğru gittim.

Bir kaç kişiye serum takılmıştı, onun haricinde önemli bir durum yoktu.

Mesai saatimin bitmesine daha vardı, o yüzden serum takılan hastaların durumuna baktıktan sonra acilde bulunan bilgisayarın başına geçip sisteme giriş yaptım. Dünki ameliyatın raporunu yazmam gerekiyordu, raporu yazıp baş hekime gönderdikten sonra yaptığım tek şey hava kararmadan ameliyat olan hastaların durumuna bakmak olmuştu. Ameliyat olan askerin yakınları hala hastanedeydi. Camdan onu izliyorlardı. Ailesi ayrı endişeliydi, annesi ölene öksüz, babası ölene yetim derlerdi. Peki evladını kaybedenlere ne denirdi?

O an her şeye rağmen şükür ettim. Bir çoğumuzun yapmadığı şeydi bu. Olan, ve olmayan her şey için şükür etmeliydi insan.

Saat akşam beşi gösterdiğinde yerimi devr alacak doktor geldiğine dair mesaj atmıştı,

Doktor Sena
İyi akşamlar Devin hocam, ben hastanedeyim. Siz gidebilirsiniz artık.

Devin
İyi akşamlar, ben çıkıyorum o zaman.

Yazıp giyinme odasına geçtim. Dolabımdaki eşyalarımı alıp üzerimi değiştirdikten sonra sonunda hastaneden çıkıp evimin yolunu tuttum. Eskiden motor kullanırdım, ama iki senedir hiç bakmamıştım bile motorumun durumuna. Tandığım bir araba tamircisinin garajında duruyordu. Son derecede lüks olmasada beni evden hastaneye, hastaneden eve götüren bir arabam vardı. Yeterdi.

Eve uğramadan önce aklıma Ela'ya söz verdiğim gelmişti, yanına uğrayacaktım...

Ela, Şehit astsubay kıdemli başçavuş Mehmet Gözerin kızı. Görünmez timinin en büyüğüydü, timin abisi gibiydi. Timde ailesi olan tek kişi oydu, bizler yetimhanede büyüyüp aile nedir bilmiyorken onunla tanışmıştık. Onun ailesi bizim ailemiz olmuştu, biz bir aile olmuştuk.

Artık tek ailem Ela, ve annesi Sedef abla diyebilirdim.

Ona verdiğim sözü tabikide tutacaktım, saat altıya geliyordu. Onlara gitmeden önce Ela'nın en sevdiği tatlıdan aldım, şekerpare. Mehmet abi her zaman tim'e şekerpare getirirdi, oradan alışkanlık olmuştu.

Çok geçmeden evlerine varmıştım, arabayı park ettikten sonra bagajdan tatlıyı alıp evlerinin ziline bastım.

Ela geldiğimi görmüş olacak ki,
Kapıyı hızla açıp "Devin abla!" Dedi.

"Prensesim benim!" Dedim ona sarılıp,

"Bana şekerpare mi aldın!" Dedi elimdeki poşete işaret ederek,

"Evet, sen seviyorsun diye aldım."

"Çok teşekkür ederim Devin abla! Bir an önce büyüyüp senin gibi olucam! Asker olursam babamı görebilirim değil mi?"

Beni görür görmez sorduğu soru bu olmuştu. Çünkü babasını en çok gören kişi bendim, onunla en çok anıları olan bendim. Anı dediğime bakmayın, onu en çok gören kişi benim dediğime bakmayın, hepsi vatan içindi. Anılarımız çatışmalardı, beraber olduğumuz tek yer savaş alanıydı.

Dokuz yaşında bir kız çocuğuydu Ela, ama yaşına göre olgun bir kızdı. Bu bana benim küçüklüğümü anımsatmıştı. Annem ve babam şehit olduktan sonra yapa yalnız kalmıştım, asker olmak hayalimdi, ama ondan sonra intikam ateşiyle yanan yüreğim her gün asker olmayı bekliyordu. Bir an önce büyüyüp asker olmayı bekliyordum.

Ela'da öyleydi.

"Asker mi olmak istiyormuş benim güzelim!" Dedim sorusuna tam cevap veremeyip.

"Hemde senin gibi çok güçlü bir asker!"
Kaderin bana benzemesin diyemedim...

"Aferin benim güzelime!" Dedim yanaklarından öpüp,

Kapının arkasında bizi izleyen Sedef abla "Hoşgeldin Devin'im, gözümüz yollarda kaldı!" Diyip bana sarıldı.

Sarılışına karşılık verip "Bu aralar çok yoğundum Sedef abla." Dedim mahçup bir şekilde.

"Biliyorum canım, hadi içeriye geç üşütme!" Dedi bir anne edasıyla.

Hemen içeriye geçip ayakkabılarımı çıkardım, Sedef abla benim geleceğimi öğrenince döktürmüştü...

Yemek masası tamamen doluydu,

"Boğazından hastane yemeği yerine ev yemeği geçsin birazda, hadi geç otur nöbetten geliyorsun." Diyip çorbamı kattı.

Beraber akşam yemeği yiyip kaldırdık, Ela'nın yatma saati gelince benimle yatmak istediğini söyledi. Onu kırmadım, beraber odasına gittik. Pijamalarını giydikten sonra yatağına girdi, üzerini örtüp yanına kıvrıldım.

"Devin abla, sende babamı rüyanda görüyor musun? Babamı, Zeyda ablamı, Rıza abimi, Yavuz abimi..."

Evet, her gece kabuslarımda. Onları neden kabuslarda görüyordum? Rüya olamaz mıydı? Hepimizin mutlu olduğu bir Rüya olamaz mıydı? Ben suçlu muydum?

"Evet prenses." Dedim ipeksi saçlarını okşayıp.

"Ben babamı artık hiç görmüyorum, artık göremeyecek miyim? Ama ben babamı çok özledim." Dedi ağlamaklı bir sesle.

"Baban her zaman senin yanında boncuk gözlüm, sen görmesende her zaman yanında. Bunu asla unutma, hadi artık uyuma vakti! Yarın okul var asker!" Dedim, en iyisi bu konuyu kapatmaktı. İnsan düşündükçe o düşüncelere hapsolurdu.

"Emredersiniz komutanım!" Dedi asker selamı verip. Bu yaşta gözlerindeki o intikam duygusunu ortaya çıkaran herkes bunun bedelini ödeyecekti.

Ela'nın gece lambasını kapatıp uyuyana kadar yanında kaldım, uyuduğundan emin olduktan sonra dikkatlice yanından ayrılıp mutfağa geçtim. Sedef abla mutfakta dalmış bir şekilde oturuyordu.

"Abla, bişey mi oldu?" Dedim karşısına oturup.

"Ela'ya yetemiyorum galiba ben Devin..." dedi kısık bir sesle.

"O ne demek öyle? Sen gördüğüm en güçlü kadınlardan birisin, Ela çok şanslı senin gibi annesi olduğu için." Dedim karşısına oturup.

"Ela için güçlü durmaya çalışıyorum, ama hala alışamadım Devin. Sanki her an gelecekmiş gibi hissediyorum, her an şu kapıdan içeriye girecekmiş gibi..."

Sessizlik çöktü, ateş düştüğü yeri yakıyordu.

"Yapamıyorum artık, ben daha ona doyamadım Devin..." dedi hıçkırıklarının arasında, hemen yanına gidip ona sarıldım.

"Zor olsada insan alışmak zorunda kalıyor, yaşayan bir ölüden farkın kalmıyor ama alışmak zorundasın. Her şey vatan için. Her şey vatanımız için. İntikamları alınacak abla, ne olursa olsun intikamları alınacak." Dedim onu teselli etmeye çalışıp.

Bazen diyorum, neden onların yerine ben şehit olmadım? Neden sadece ben sağ çıktım o patlamadan?

"Mahkemeden haber var mı?" Diye sordu.
Uzun zamandır süren bir davam vardı. Haksız yere beni meslekten uzaklaştıran herkesle bir davam vardı.

"Yakında duruşma var, bir umut bekliyorum. Üniformamsız hayat geçmiyor, intikamlarını alamadığım her bir gün bana ölüm gibi geliyor. Olayın arkasında bilmediğin daha çok şeyler var abla, suçsuz olsam bile geri dönemeyeceğimi biliyorum."

"Umutsuzluğa kapılma Devin! Sen mesleğine geri döneceksin, Mehmet'ime bunu yapanlar cezalarını çekecek!"

"İnşallah abla, inşallah." Dedim, tek diyebileceğim şey buydu.

"Her şey için çok teşekkür ederim Devin, sen benim kız kardeşim gibisin. Ben sevdiğimi, sende yılladır beraber büyüdüğün kardeşlerini kaybettin. Ona rağmen kendi acını unutup bana destek oldun, şunu asla unutma, ne zaman ihtiyacın olursa burdayım. Seni yargılamadan dinleyip her daim yanında olduğumu bil."

"Aynısı senin içinde geçerli, yalnız değilsin abla. Ben varım, maddi manevi, her türlü yanınızdayım." Dedim ellerini tutup.

Beraber bir Türk kahvesi içtikten sonra kendimi zar zor eve attım, o yorgunlukla hızlıca banyoya girdikten sonra kendini uykunun kollarına bırakmıştım...

-

"Devin hocam ve ekibi, toplantıya katılım sağladığınız için teşekkür ederim."
Dedi başhekimimiz Profesör Doktor Fırat Yiğit. Kendisi çok iyi bir beyin cerrahıydı, saygı duyulması gereken bir doktordu.

Acil bir çağrıyla bizi apar topar toplantıya çağırmışlardı. Daha az önce ameliyathanede bir hastamı kaybetmiştim, ailesine acı haberi verirken gözlerimin önünde yıkılmalarını görmek zordu. Maalesef hasta kaybetmekte mesleğimizde normal olan şeylerdi. Doğanın kanunu buydu. Doğmak ve ölmek.

"Sizi buraya toplamamın nedeni aslında ordumuzun bizden rica ettiği bir talep yüzünden." Kısa süreliğine susup konuşmaya devam etti,

"Irak'ta bulunan Türk asıllı köyünde kalanlar maalesef tıbbi kontrolden mahrum kalıyor. Bölgede olan tüm hastaneler yerle bir olmuş durumda. Sizden istekleri önümüzdeki bir kaç ay boyunca o bölgeye gidip yardımcı olmanız."

"Bu süre boyunca eğer kabul ederseniz askeri üssümüzde kalacaksınız, sonrasında askerlerimizin yardımı ile köye ulaşıp rutin kontrollerini yapacaksınız."

Benim için görev, görevdi her zaman. Görev seçmezdim, eğer ordumuz bizden bişey istiyorsa bizede bu isteşe uymak yakışırdı.

"Kabul ediyoruz hocam." Dedim diğerlerine sormadan, onlarda iyi bilirdiki bunu geri çeviremezdik. Yinede formaliteden "Katılmak istemeyen var mı aranızda?" Dedim hepsine tek, tek bakarak.

"Hayır hocam, eğer siz gidiyoruz derseniz bizde sizi yalnız bırakmayız." Dediler. İşte beklediğim cevap buydu.

"Güzel, tamda beklediğim gibi. Hazırlanmaya başlayabilirsiniz. Yanınızda bir kaç koli serum götürün, diğer gerekli malzemeler üssümüzde ayarlanmış olacak. Yarın sabah dörtte hastanede olun, sizi askeri araçla alıp karargahlarına götürecekler. Oradan helikopterle bölgeye geçeceksiniz, yanınızda bir tim olacak."

"Anlaşıldı hocam." Dedik aynı anda.

Herkes başhekimi onaylayarak konferans salonundan çıktı.

"Allahım! Sana geliyorum! Doğru duydum değil mi! Irak'a, o savaş alanına gidiyoruz!" Dedi Tülin bir heyecanla.

"Bana hafiften bir titreme geldi, ama başaracağımızdan eminim. Çok anlamlı bir görev bence." Dedi Eylül.

"Doğru." Diye onu onayladı Ceren.

"Hepiniz malzeme odasına gidip kolilere gerekli serumları doldurmaya başlayın. Ben Eylül'le hastaları ziyaret edip son kontrollerini yapıp yardıma geleceğim." Dedim.

"Tamam hocam." Dediler.

Onlar malzeme odasına yürürken bende Eylül'le beraber yoğun bakımın olduğu kata çıktım.

"Hocam! Askerimiz uyandı!" Biz yoğun bakımına ilerlerken bana doğru koşan hemşireyle hızla askerin bulunduğu yoğun bakım odasına doğru koştuk. Beklediğimizden erken uyanmıştı. Çok güçlü bir askerdi.

Kapıdan içeriye girdiğimde yoğun bakım hemşiresi değerlerini kontrol ediyordu.

"Hocam, kendine geldi. Değerleri yerinde." Diye beni bilgilendirdi.

"Batu, kendini nasıl hissediyorsun?" Diye sordum, bakışları karşısındaki duvardaydı.

"İ-iyi." Dedi zorlukla,

"Dahada iyi olacaksın." Diyip hemşireye döndüm,

"Hastamızı normal odaya alalım ve serumların dozunu azaltalım." Dedim.

"Tamam hocam, biz hallederiz."

Eylül'le birlikte yoğun bakımdan çıktık, o sırada aklıma askerin komutanı geldi, uyanırsa ilk bana haber verin demişti.

"Ne oldu hocam?" Diye sordu Eylül,

"Bişey olmadı, ben hastanın yakınlarına haber verip geleceğim." Diyip odama geçtim, numarasını yazdığı kağıdı bulup telefonuma tuşlayıp aradım,

Uzun süre çaldı, tam kapatacakken
"Alo?" Dedi uykulu bir sesle.

"Merhaba Atilla bey, ben doktor Devin Alkım." Diye kendimi kısaca tanıttım.

"Batu'nun durumu nasıl!" Dedi hemen,

"Askeriniz uyandı, durumu iyi. Az önce normal odaya aldık."

"Görebilir miyiz onu?"

"Evet, ziyaret saatleri içerisinde görebilirsiniz."

"Çok teşekkürler Devin hanım, ilk beni aradığınız için." Dedi samimi bir şekilde.

"Görevim, Atilla bey." Dedim.

"İyi günler." Dedi, bende "iyi günler" diyip kapattım.

Hayatımda konuştuğum en kadınlarla nasıl konuşması gerektiğini bilmeyen kişi olarak tarihe geçecekti ki daha önce hiç bir erkekle konuşmadığım aklıma geldi.

Saçmalamayı kesip malzeme odasına doğru yürürken hastanede anlam veremediğim bir koşuşturma vardı, yoldan geçen bir hemşireyi durdurdum,

"Neler oluyor?" Diye sordum.

"Hocam, gönüllü göreve gidiyormuşsunuz. El birliğiyle sizlere yardım ediyoruz." Dedi elindeki kutuyu gösterip. Bu duruma karşı gülümsememi engelleyemedim.

"Sağolun, ama işinizi aksatmayın olur mu? Biz hallederiz." Dedim gülümseyerek.

"Merak etmeyin hocam, mesaim bitti. Gönüllü olarak yapıyoruz bunları."

Şırnak böyle bir yerdi işte. Hastanede aile ortamı vardı, herkes birbirine yardımcı olmak için elinden geleni yapıyordu.

Hemşirenin ismini aklımda bir köseye yazdım, ona teşekkür edip bizimkilerin yanına doğru gittim.

Malzeme odasındalardı.

İçeriye girip "Arkadaşlar, yarın bizi neler bekliyor bilmiyoruz. Bu gönüllü bir görev olduğu için başımıza bişey gelirse hastanenin hiç bir suçu olmayacak, hiç bir şekilde tazminat alınmayacak. Son kez soruyorum, geleceğinizden emin misiniz!" Dedim emin olmak adına.

"Evet hocam!" Dediler aynı anda.
Hepsine teker, teker baktım,
Asistan doktor Ceren Feza,
İntörn doktor Alp Şalan,
Hemşire Eylül Gümüş,
Hemşire Tülin Yıldız.

Aklımda eski bir anım canlandı,

Geçmiş zaman - Görünmez timi

"Tim komutanımız acil bir şekilde memleketine döndü! Benim komutam altındasınız! Bu işi başaracağız! Bu görevden sağ Salim döneceğiz! Biz görünmez timiyiz! Görünmeden düşmanı deler geçeriz! Anlaşıldı mı tim!" Dedi Devin kendinden emin bir şekilde, önünde üniformalarına ve mühimmatlarına kuşanmış askerleri vardı. Hepsinin gözü karaydı, korku nedir bilmezlerdi.

"Anlaşıldı komutanım!" Dediler aynı anda.

"Gazamız mübarek olsun, Görünmez, helikopter bin!"

Hemen düşüncelerimden sıyrıldım.

Geri kalan zamanda ekibimle birlikte koli, koli malzeme paketlemiştik. Saat akşam beş gibi yemek yemeye indik yemekhaneye,

"Hocam, daha önce hiç böyle bir göreve katıldınız mı?" Diye sordu Ceren,

"Hayır." Dedim çorbamdan bir kaşık alıp.

"Çok heyecanlıyım, bakalım bizi orada neler bekliyor!" Dedi Hemşire Tülin.

"Heyecanlanmanı gerektirecek hiçbir şey Tülin, yaşatmak için elimizden geleni yapacağız." Dedi Eylül ona cevap verip.

"Haklısın, yinede ilk kez böyle bir göreve katılım sağlıyoruz."

"Haydi arkadaşlar, yemeklerinizi yiyin. Sonrasında son kez hastaları dolaşıp evlerimize geçelim. Yarın yanınıza sadece ihtiyacınızın olduğu eşyaları alın."

Yemeklerimizi yedikten sonra odaları dolaşmaya başladık, hastaların son durumlarını raporalarına ekledim. En son askerimizin odası kalmıştı, içeriye girdiğimizde tüm bakışlar bize döndü, yüzbaşıyla göz göze geldik.

"İyi akşamlar, hastamız nasıl?" Diye sordum.

"Çok iyiyim doktor hanım, ne zaman taburcu olabilirim?" Diye sordu Batu.

"Önümüzdeki dört gün buralardasın Batu, daha sonrasında taburcu olsan bile raporlu olacaksın."
Dedim son saatlerde ölcülen değerlerini incelerken.

"Yapmayın hocam! Ben iyiyim, rapora falan hiç gerek yok! Görevime geri döneyim iyileşeceğim!"

"Batu, doktor hanım haklı. Sen nasıl bir ameliyat geçirdiğinin farkında değilsin herhalde." Dedi Yüzbaşı.

"Allahım nerden atladım o merminin önüne..." dedi Batu çaresizce.

"E atlamasaydın kardeşim, ne güzel neredeyse şehit oluyordum!" Dedi aralarından bir başkası,

"Delisin sen oğlum, deli!"

"Beyler! Hastayı yormayın! Ziyaret saati bitmek üzere, refakatçi olarak kalacak olan var mı?" Diye sordum.

"Hocam, biz yarın uzun bir süreliğine buralarda değiliz. Batu kardeşim bugün yalnız kalacak, yarın kardeşi gelecek."

"Anladım, beş dakika sonra ziyaret saati bitiyor. Biz sizi yalnız bırakalım." Dedikten sonra hep birlikte odadan çıktık.

"Arkadaşlar, herkes evine gitsin. Yarın sabah erkenden burada olacağız, başhekimi duydunuz."

"Tamam hocam, hepinize iyi akşamlar."

Hepsiyle vedalaştıktan sonra evime geçtim, her yer her yerdeydi. Derin bir nefes aldıktan sonra evi temizlemeye başladım. Bir hafta eve gelmeyecektim, temiz olması lazımdı.

Evin tozunu alıp silip süpürdüm, mutfağıda temizledikten sonra odama geçip kendime küçük bir sırt çantası hazırladım. İçerisine ihtiyacımın olacağı eşyaları koyup sonunda kendimi yatağıma bıraktım...

-

Saat sabah beş buçuktu, karargaha giriş yapmıştık. Bizimle beraber gelecek olan tim helikopter hareket alanında dizili bir şekilde bekliyordu, uzakta oldukları için yüzleri belli değildi. Ellerimizdeki kolileri bir kaç astsubayın yardımıyla helikoptere doğru getirirken askerlerin karşılarında duran komutanları bize doğru döndü,

"Şırnak 23'üncü Piyade Tümenine hoşgeldiniz, sizlere Irak'ta kalacağınız süre boyunca Atak timi eşlik edecek. Herhangi bir problem olursa onlara söylemekten çekinmeyin."

Ekibim adına bir adım öne çıktım,

"Hoşbulduk komutanım. Sağolun."

"Helikopterimiz kalkışa hazır, Atak timi, kolileri helikoptere taşıyın." Diye emretti komutan.

Aynı anda "Emredersiniz komutanım!" Diyip bize yaklaşmaya başlayınca yüzleri tanıdık gelmeye başladı, bunlar dün hastanede gördüğümüz askerlerdi!

Askerler bize bakmadan önümüzde duran kolileri tekte kaldırıp kısa bir sürede helikoptere yüklediler. Bu kadar tesadüf olamazdı.

En sonunda o kişi yanıma geldi,
"Buyurun Devin hanım, hanımlar önden."
Yüzbaşı Atilla Alphan Atabey...

-
-1. BÖLÜM SONU-

❤️🩹