20. bölüm · Savunmasız Kalpler

16. Bölüm - Maskelerin Düşüşü

Lotus Cicegi

Merhabalar! Yeni bölüme hepiniz hoşgeldinizz

Bölüm şarkıları:
Dinle Beni Bi - Yüzyüzeyken Konuşuruz
Galata - Halil Sezai
Canımdan Can İste - Tüdanya
Aşkın Ertesi - Bahadır Tatlıöz

🥀

"Kaderin en garip yanı şudur; sizi yıkan fırtınanın ardından, sığınacağınız limanı da o getirir."

__________

"Başsavcı adliyeden çıkış yaptı komutanım."

Kulağımda bulunan mikro gizli kulaklıktan gelen sesle, başımı dürbünümden kaldırıp adliyenin girişine baktım. Başsavcı Taner Karahan, Uras'ın dediği gibi adliyeden çıkış yapmıştı.

Aydilge, bugün sabah babasıyla bir telefon görüşmesi yapmıştı. Ona çok önemli bilgilerinin olduğunu, ve acil görüşmeleri gerektiğini söylemişti. Bunları yaparken gayet profesyoneldi, bizi dinlemiş ve anlattıklarımızı eksiksiz bir şekilde iletmişti babasına.

Bir kaç günde, sanki on yıl yaşlanmıştı. Göz altları tamamen çökmüş, saçının bir tutamı beyazlamıştı. Getirdiğimiz yemekleri yememiş, ve günlerdir uyumamıştı.

Ona acımayı bırakmalıydım.

Odağımı arabasına doğru yürüyen Taner şerefsizine verdim, peşinden gelen korumalarına bir şeyler deyip sürücü koltuğuna geçmişti.

Tamda tahmin ettiğimiz gibi, korumalarına burada kalmaları gerektiğini söylemiş olmalıydı.

Kubilay, Emre, Boran ve Batu önden anlaştığımız yere gidip etrafı gözetlemeye başlamıştı. Atilla sürücü koltuğunda, bende hemen yanındaydım. Arkamızda oturan Göktay, büyük bir ciddiyetle Taner'i izliyordu.

Göktay'ın büyük dikkati sayesinde, Aydilge'nin telefonunun uzaktan patlatılabileceğini öğrenmiştik. O da boş durmamış, harekete geçmeden önce telefonu önüne alıp halletmeye çalışmıştı. Bu operasyonda en büyük görev, Uras ve Göktay'a düşmüş gibiydi.

Uras adliyeye girip her şeyin yolunda olduğunundan emin olmuştu, Taner yola çıktığı an koşar adımlarla yanımıza gelip arabaya bindi, biner binmez Göktay'a laf atmadan duramamıştı.

"Lan yana kaysana! Sıkıştım burda ayı!"

Göktay sabır dilercesine ona doğru döndü,

"Ne yapayım oğlum! Arabadan mı altayayım? Zor sığıyorum! hem sensin ayı!"

Atilla'nın tam bir şey diyeceğini fark ettiğim anda ondan önce davrandım, her an ceza verebilirdi,

"Sürekli kavga eden iki ergen erkek çocuğu gibisiniz! Aranıza oturayım isterseniz? Belki o zaman susarsınız!"

İkiside süt dökmüş kedi gibi mahçup bir şekilde önüne dönüp susmuştu.

Yoldayken bir yandan da Gökçe'yle iletişim halindeydik, havada Taner'in arabasını izleyen bir İHA'mız vardı. Sürekli onun raporunu veriyordu.

"Komutanım, Taner denen pislik şu anda söylediğimiz konumun ters yönüne doğru saptı."

Anında Atilla'ya doğru döndüm, işte bu iyi olmamıştı!

Atilla büyük bir sakinlikle,
"Tamam, onu izlemeye devam et astsubayım. Belki takip edilme riskine karşı böyle bir önlem alıyordur. Acele etmeyelim." Dedi.

"Emredersiniz komutanım, ben size dakika başı rapor veririm." Demişti Gökçe, kulağımızda ki kulaklıktan sesi kesik gelsede o ince ve tatlı sesinin önüne geçmiyordu.

"Dakika başı haber vermene gerek yok. Bir gelişme olunca haber ver yeter, Gökçe astsubayım."

Bunu diyen kişi, tam olarak Göktay'dı...
Tim içerisinde buz gibi çıkan sesi, Gökçe'yle konuşurken samimi ve içtendi. Gözümden kaçmamıştı onun bu halleri.

Göktay'ın aksine, Gökçe ciddi ve soğuk bir sesle "Anlaşıldı, Göktay komutanım." Deyip, Göktay'ın uyarısını dikkate alarak gelişme olmadıkça konuşmamıştı.

Yollar oldukça kabalıktı, bu işimize yarardı. Biz yolumuza devam ederken karşıdan karşıya geçmek için bekleyen küçük bir kız çocuğu gördüm, muhtemelen 8-9 yaşlarındaydı. Burası oldukça tehlikeli bir yoldu, Atilla durup çocuğa yol verince kız önce Atilla'ya bakıp kocaman gülümsemişti, ardından koşar adımlarla karşı tarafa geçip bize el sallamıştı.

Atilla'nın dudakları iki yana kıvrılmıştı, o da kıza el sallayıp arabayı sürmeye devam etmişti.

Derin bir nefes verip önüme dönmüştüm, ister istemez düşünmeye başlamıştım geleceği.

Fakat görev bilincinden anında bu düşünceleri durdurmuştum, aynı anda Gökçe de,

"Komutanım, dediğiniz gibi sanırım takip edilmediğinden emin olmak için başka bir yoldan gitti. Şu anda buluşma noktasına doğru gidiyor." Deyince rahatlamıştım.

Taner'i almak bizim için asla zor bir şey değildi. Bunu aslında görevden bile sayamazdım, onu almak ne kadar kolaysa, hainleri temizledikten sonra ki operasyonlarda bir o kadar zor olacaktı.

"Gökçe'yi duydunuz Kubilay, hazırlıklı olun." Diye uyardı Atilla.

Anlaştığımız konum, sivillerden uzak, dağ başında bir yerdi.

Taner'in arabasının gps konumunu göndermişti Gökçe bize, onu takip ederek aramızda mesafe bırakarak arkasından ilerliyorduk.

Aydilge'nin telefonu Kubilay'daydı. Eğer kızının konumunu takip ettirdiyse, konumun tam olarakta söylediği yerde çıkmasıyla başka düşüncelere girmemiş olurdu.

Tırmandıkça tırmanmıştık dağları, sonunda yaklaştığımızda Taner yavaşlamaya başlamıştı. Aramızda hâlâ baya bir mesafe vardı, fakat bizi farketmişti.

Belkide o an, yolun sonuna geldiğini anlamıştı.

Tam hızlanıp gitmeyi planlarken, tekerine iki el ateş edildi.

"Yakın temas kuruldu! İki el ateş ettim!"

Keskin nişancımız Kubilay'dan kaçmamıştı, Atilla gaza yüklenip ani bir şekilde tam arabasının arkasında durdu.

Taner arabasından inip koşmaya başladığı an, karşısında Emre'yi görünce durmak zorunda kalmıştı.

"Neler oluyor! Siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz!" Diye bağırdı bize doğru dönüp, keyfim yerine gelmişti. Bir kaç adımda tam önünde durup,

"Korkmana gerek yok ya, sana bilgi getirdik şerefsiz!" Diye haykırdım yüzüne, güçlü durmaya çalışıyordu ama etrafa attığı korku dolu bakışları onu ele veriyordu.

"Siz bittiniz! Hepinizi mahvedeceğim! Mesleğinizi unutun! Hepinizi ihraç ettireceğim!"

Atilla tam yanımda durdu,

"Duydunuz mu tim, bizi ihraç ettirecekmiş. Çok korktuk, sakın yapma böyle bir şey." Dedi gülüp, anında hepimiz sesli bir şekilde gülmeye başladık,

Emre "Korkumdan affedersiniz donuma edeceğim, o kadar yani!" Deyince Uras'ta ona eşlik edip,

"Taner bey, beni ihraç etmeden önce bir günlüğüne avukat yapabilir misiniz? Birine dava açıp ağzına sıçmam lazımda!" Dedi hem gülüp, hemde Göktay'a imalı bakışlar atıp.

"Yolun sonunda geldin, Taner. Seni göz altına alıyoruz." Atilla Batu'ya bir işaret verdiği anda Batu cebinden kelepçeleri çıkarıp Taner'e doğru ilerledi,

"Sakın yaklaşma! Beni asla göz altına alamazsınız!" Geri, geri yürümeye başlamıştı. Kaçmak için sürekli etrafına bakıyordu ama bizden kurtulamayacağını o da çok iyi biliyordu. Şu anda nasıl böyle bir tezgaha düştüğünü düşünüyor olmalıydı.

Batu ciddi bir sesle,
"İzle, ve gör." Dedikten hemen sonra Taner'in kolunu kavrayıp ters çevirmişti, Taner ağrıdan inleyince bacağına bir tekme savurup diz üstü düşmesini sağlamıştı.

Bordo bereli oldukları, yani bir zamanlar bordo bereli oldukları gerçekten belliydi. Evet işin lafındaydı ciddiyetsiz oldukları, Uras'ın son yaptıklarını saymazsak gerçekten saha içi performansları çok iyiydi. Komando tugayına atandıktan sonra kendilerini saldıklarını farkedebiliyordum, çünkü onları bir günden bir güne spor salonunda görmemiştim, eğitim alanında görememiştim.

"Gözlerinide bağla Boran."
Dedim keyifli bakışlarımı üzerinde gezdirip,
Boran anında dediklerimi yapmıştı.

"Bu yaptıklarınızın bedelini ödeyeceksiniz, anladınız mı!" Diye bağırmaya devam etmişti.

Ona doğru bir adım atıp, yanına çömeldim,

"Hatırlıyor musun, sana çok anlamlı bir söz söylemiştim zamanında. 'Adalet işlemiyorsa eğer, hesap soracak birileri mutlaka çıkar.' Nereye kadar kurtaracaktın orospu çocuğu!"

Küfür sevmem demiştim değil mi? Bu şerefsizlere söyleyecek başka lafım yoktu. Her bir küfürü hakkediyorlardı.

"Siz neyden bahsediyorsunuz! Hiç bir şey anlamıyorum! Aydilge nerede!"

"Valla Oscarlıksın, bu oyunculuk Hollywood'da bile yoktur. O kadar diyorum!"
Atilla, Uras'a öyle bir bakmıştı ki, anında susmuştu.

"Arabaya götürün, daha fazla vakit kaybetmeyelim."

Batu, Taner'e iğrenerek bakıp zorlanmadan yerden kaldırdı, tam arabaya götürecekken Atilla onu durdurmuştu,

"Dur Batu, şimdi bunun dırdırından durulmaz."

Ani bir şekilde yumruğunu Taner'in yüzüne geçirince, başı yana düşmüş ve hareketsiz kalmıştı.

Bayıldığını anlamak zor değildi, artık alışmıştım Çelik bilek'in ikonik yumruklarına. Benim bakışlarım Atilla'nın yumruğu attığı ellerindeydi. Elini kırabilirdi, yaralayabilirdi ki eli şu anda kanıyordu. Ama pekte umrunda değildi.

"Boran al götür şunu, Batu sende komutanın eline bak, kanıyor." Dedim dayanamayıp, mesafeli gözükmek adına 'komutan' demiştim, benim mesafeli bir şekilde söylediklerimden sonra Emre ve Uras kısa bir süreliğine bakışmıştı, ne düşündüklerini bilmiyordum ama sanırım rölümü çok iyi oynuyordum.

Atilla eline bakıp, kanı cebinden çıkardığı peçeteye sildi.

"Sıkıntı yok Batu, daha fazla vakit kaybetmeden karargaha geçelim."

Arabaya doğru yürüyünce el mecbur dediklerini yapmıştık, Batu ve Kubilay Taner'i bagaja taşımıştı.

Bizde Atilla'nın arabasına doğru ilerlerken Uras hızla önden giden Atilla'ya yetişip,
"Arabayı ben sürerim komutanım, eliniz kötü duruyor." Demişti.

Atilla ona bakmadan mesafeli bir şekilde

"Arkaya geç Uras." Deyince Uras'ın yüzü anında düşmüştü. Yavaşlayıp öylece önüne bakıyordu, dayanamıyordum ona. Yanına gidip elimi omuzuna koydum,

"Hadi geç arabaya Uras, kafana takma, akıllandığını kanıtla." Dedim kısık bir sesle.

Uras bir şey demeden arabaya bindiğinde, bende Atilla'nın yanında ki yerime geçtim.

Daha fazla vakit kaybetmeden yola çıkıp, Karargaha gelmiştik.

Tabikide başsavcıyı öylece karargaha sokamazdık, o yüzden onu dışarıda ki depolardan birine götürüp bir sandalyeye bağladık.

Tümgenerale gerekli gelişmeleri bildirmiştik, şimdi ise Taner'in kendine gelmesini bekliyorduk.

Aradan yaklaşık iki saat geçmişti ve hâlâ uyanmamıştı.

Baş başa olmamızın verdiği cesaretle,

"Alphan, bari gücünden birazcık kıssaydın! Kaç saat oldu hâlâ uyanmadı bu!" Dedim sitem edercesine,

Atilla ukala bir şekilde kaslarına bakıp,

"Bu en hafif yumruklarımdan biriydi, üsteğmenim. Eğer kaslarımın tamamını kullanırsam, bir gün boyunca uyanamaz."

Kasları, gerçekten çok çekiciydi. Asker yeşili tişörtü yine kolunu sıkmıştı. Böylelikle tüm kasları ortadaydı, şanslıydık ki Tugayda fazla kadın yoktu. Yoksa üç beden büyük bir tişörtle gezmek zorunda kalacaktı, bu kadar kıskanç olduğumu bende bilmiyordum. Ama olması gereken buydu, benden başka hiç bir kadın bakamazdı kaslarına.

Yanı başımızda bir hareketlilik hissedince, Taner'in sonunda uyandığını fark ettim.

Gözleri hâlâ kapalıydı, yerinde kıpırdanıp duruyordu.

Yanımda duran, sıcak su dolu olan kovayı aldığım gibi üzerine fırlattım.

Öyle bir bağırmıştı ki, ağzına bağlı olan bez parçası bile engelleyememişti sesini.

Atilla yavaş adımlarla yanına gidip gözlerini açtı, Taner'ın nefes alıp verişleri hızlanmıştı, korkusunu çok güzel gizliyordu.

Atilla tam karşısında durup,
"Artık yolun sonuna geldin, Taner. Akıllı ol, sorduğumuz soruların hepsine cevap ver. Eğer dediklerimizi yapmazsan," dedikten hemen sonra yanında duran baltayı işaret etti,

"Sağ kolundan başlayabilirim." Dedi büyük bir keyifle. O an bakışlarım yanımda duran küçük imalat çantasına benzer çantayı buldu, benim çok daha güzel işkence şeklim vardı. Uzun zamandır kullanamıyordum damgamı.

Taner'in bakışları birden beni buldu, ve gülmeye başladı.

"Zavallı Devin. Tüm bu yaşadıklarının sorumlusu senin, biliyorsun değil mi? Eğer ailenle beraber geberip gitseydin, kimseye zarar vermemiş olurdun."

Söyledikleri bende herhangi bir etki bırakmamıştı. Alışmıştım artık, kanmazdım.

Derin bir nefes alıp, gayet rahat bir tavıra bürünüp sesli bir şekilde güldüm,

"Çok komiksin ya, bir teröristin iki üç lafına takılacağımı mı düşünüyorsun? Adam ol, her şeyi anlat."

Yüzünde o iğrenç gülümseme belirmişti yine.

"Sen hâlâ ailenin neden öldüğünü düşünüyor musun Devin?"

Atilla anında sertleşti, yüksek bir sesle "Konuyu değiştirme!" Diye bağırdı fakat Taner ona hiç aldırış etmedi.

"Sana bir şey söyleyeyim mi?"

Bakışlarını üzerime kilitledi.

"O gün seni kurtarmasaydık çoktan ölmüştün."

Yumruk yaptığım ellerim titremeye başlamıştı.

Atilla'nın sesi buz gibiydi,

"Taner."

"Ne?"

"Bize ya doğru bilgileri verirsin, yada geberip cehennemin dibine gidersin!"

"Beni burada öldürsenizde, konuşmam. Boşa uğraşmayın, ama Devin'cim, sana bir kaç şey anlatabilirim. Spoiler gibi düşün,"

Atilla bana kısa bir bakış attı, konuşmasına gerek yoktu. Gözlerinden anlamıştım ne demek istediğini, onu susturabilirim diyordu. Gözlerimi 'her şey yolunda' dercesine kısa bir süreliğine kırpmıştım,

Taner Kahkaha atıp devam etti,

"Dur sana anlatayım, Baban olacak adam, Otis'in babasını öldürdü! Bunu yanınıza bırakmayacaktık tabi, düşündük taşındık, baktık kardeşin daha küçük. Seni seçtik. O savaş alanından kurtulman imkansızdı, seni biz çıkardık. Aydilge'yle tanışman tesadüf değildi, hepsi bizim planımızın bir parçasıydı. Seni Kenan'ın timine bilerek seçtik, en başından belliydi timinin öleceği. Anlayacağın, hepsi senin yüzünden oldu. Bu vicdan azabı sana yeter." Deyip keyifle gülmeye devam etti.

Ne ara yumruk yaptığım ellerime baktığımda, yutkundum.

Çünkü, başım dönmeye başlamıştı. Ellerim titriyordu. Bundan nefret ediyordum! Krizlerden nefret ediyordum!

Atilla bana doğru dönüp,

"Dışarıya çık." Deyince başımı kaldırıp ona baktım, asla işimi yarım bırakmazdım.

Derin bir nefes aldım, aklıma geçirdiğim tüm seanslar geldi, sakin kal, derin bir nefes al, düşüncelerini sustur.

Yüzüme baktığınızda, içimde yaşadığım bu çatışmayı anlayamazdınız.

Derin bir nefes aldım, aklımdakileri susturmak için yapabileceğim tek bir şey vardı.

Gözlerimi, Atilla'nın gözlerine kitleyip kısa bir süre baktıktan sonra yutkunarak önüme döndüm.

"Biz dediğin kim? Senin bu mallıkla tek başına operasyon yürüttüğüne inanacağımı düşünmedin değil mi?"

Sakin çıkan sesim Taner'i oldukça şaşırtmıştı. Damarıma basıp, kriz geçirmemi istiyordu ama bu yaşanmayacaktı.

Atilla endişeli olsada Taner'in yanında belli etmiyordu, onu sürekli endişelendirdiğim için kendime kızgın olsamda düşüncelerimi bir kenara bıraktım.

Çantadan çıkardığım Hesna damgasını elime alıp bir siyah-beyaz çakmak yardımıyla demirlerini ısıtmaya başladım.

Atilla, elimde ki damgaya baktığında ne yapacağımı anlamıştı. Bakışlarını üzerimden çekip Taner'e kitledi.

Taner,
"Daha fazla bilgi yok üsteğmen. Yaşlılıktan mı bilmiyorum, ama unuttum galiba." Demişti ciddi bir şekilde.

"Unuttun? Öyle mi, o zaman sana asla unutmayacağın bir iz bırakmalıyım." Deyip elime aldığım ısınmış demir parçasını açıkta kalan koluna bastırdım, Taner altımda acıdan kıvranıyor, bağırıyor- hatta haykırıyordu. Atilla elinde ki bez parçasıyla ağzını kapatıp sesin dışarıya gitmesini önledi. Pek işe yaramasada, sesi en azındam boğuk bir şekilde çıkıyordu.

Aileme yaptıkları aklıma geldikçe üzerine benzini döküp, cayır cayır yakmak istedim.

Her şeyi boşverip, onu öldürmek istedim.

Elimde ki demiri daha da çok bastırdım,

"BIRAK!" Diye bağırdı.

Kolu o kadar yanmıştı ki, cildi tamamen soyulmuştu.

Demiri kaldırdıktan sonra Atilla, kalan az bir miktarda sıcak suyu, yarasının üzerine fırlattı.

"İş birliği yaptığın General kim! Hepsini tek, tek anlatacaksın! Anladın mı!"

Taner yerinde titriyordu, koluna bakamıyordu. Eğer müdahale edilmezse burada geberecekti, o yüzden hemen telefonumu çıkarıp Kubilay'a mesaj attım;

Şu revirin doktorunu buraya getir çabuk. Yanık vakası de.

Bu şerefsizi iyi etmek için kılımı kıpırdatamazdım. O yüzden Sarp denen doktoru çağırmıştım.

Taner zorlukla nefes alıyordu, Yanık kokusu deponun içerisine yayılmıştı. Deponun kapısı açıldıktan sonra önde Sarp olmak üzere timin geri kalanı girdi içeriye. Doktor önce yüzünü buruşturarak Taner'in koluna baktı, iğrenc gözüküyordu. Sarp koluna müdahale etmeye çalışırken gözlerini sıkıca kapatmış, dişlerini birbirine kenetlemişti.

"Ellerinize sağlık, ne de güzel yakmışsınız şerefsizin kolunu." Dedi bir yandan da koluna damar yolu açıp. Az önce tırsmış bir şekilde bakarken bunun bir terörist olduğunu anlaması fazla sürmemişti.

Bir şey demeden yan yana dizilmiş Atak timine baktım, Hesna'nın damgasını görmeyeli çok olmuştu. Kubilay ilk çıktığımız görevde damgamı göremediği için üzülmüştü, ilk kez görmenin verdiği hayranlıkla keyifli bir şekilde izliyordu Taner'i.

Bir nebzede olsun kendine gelen şerefsiz
"A-anlamadım, g-gelde anlat." Demeye güç bulmuştu.

Taner'in yüzündeki ifadeyi görünce içime kötü bir his çöktü.

Korkmuyordu.

Bu kadar acı çekmesine rağmen korkmuyordu.

Atilla da fark etmiş olacak ki gözlerini kısmıştı.

"Ne bu rahatlık lan piç kurusu!"

Taner gözlerini ona çevirdi.

"B-beni öldürseniz bile, hiçbir şeyi değiştiremeyeceksiniz. O-ondan bu rahatlık." Konuşmaya mecali kalmamıştı şerefsizin, ama hâlâ onları korumaya devam ediyordu.

"Bunu sana düşündüren ne." Dedim ona küçümser bir bakış atıp,

Taner derin bir nefes aldı, koluna bakamıyordu. Bakışlarını kolundan uzak tutup,
"Ç-çünkü oyun benden ibaret değil." Dedi.

İşte beklediğimiz cümle buydu.

Bir adım öne çıktım.

"Kimler var?"

Taner güldü, Bu sefer kahkahası daha yüksekti.

"D-dünyanın e-en komik şeyi ne, b-biliyor musunuz?"

"H-hainin kim olduğunu bulduğunuzu sanmanız..."

Depoda büyük sessizlik oluşmuştu, bende kaşlarımı istemsizce çatmıştım.

Taner keyifle gülmeye devam etti. Onun o gülüşünü sevecektim, az kalmıştı.

"A-aylarca haini b-bulmaya çalıştınız,"

Bir an durdu.

"A-ama asıl oyuncunun gölgesine bile yaklaşamadınız."

"Ne demek istiyorsun?"

Taner başını yana eğdi.

"Ş-şunu d-demek istiyorum yüzbaşım..."

Gözleri tek tek hepimizin üzerindi gezindi.

"Siz o-oyunun bittiğini sanırken, o-oyun daha yeni başlıyor..."

Atilla'nın bakışları değişmişti.

Ben de aynı şeyi düşünüyordum.

Taner bize bilerek bir şey söylüyordu.

Ama ne?

Atilla yavaşça eğildi.

"Devam et."

Taner sustu.

Atilla'nın gözlerinin içine baktı.

Sonra alçak sesle konuştu,

"Bu b-bir y-yüzbaşı değil," hâlâ titriyordu,

"Bir a-albay değil,"

"B-bir tuğgeneral de değil."

Atilla'nın çenesi gerilmişti,

Taner keyifle gülümsedi.

"Şimdi d-düşünmeye başlayın."

"Çünkü, s-sizin u-ulaşamayacağınızı s-sandığınız yerde o-oturuyor!"

Sarp bile elindeki işi bırakıp ona dönmüştü. Bunada güvenmek istemezdim ama bizimkiler güvenilir olmasaydı onu buraya getirmezdi, emretsem bile.

Atilla hiç tepki vermedi.

Bu her zaman kötüye işaretti.

"İsim ver."

Taner başını iki yana salladı,

"Hayır."

Atilla'nın sesi sakinleşmişti, tehlikeli derecede sakinleşmişti.

"İsim, vereceksin."

"H-ha-ayır." Neyine güveniyordu bu orospu çocuğu!

Atilla ona birkaç saniye baktı.

Sonra arkasını dönüp yürümeye başladı.

Ben bile şaşırmıştım, Bu kadar mıydı? Atilla çıkıp gitmeyecekti, onu çok iyi tanıyordum.

Tam kapıya yaklaşmıştı ki durdu,
"O zaman sen burada çürümeye devam edeceksin."

Taner'in yüzündeki gülümseme ilk kez kayboldu.

Atilla konuşmaya devam etti,

"Konuşana kadar kimse seni kurtarmayacak."

"Batu, Emre. Yakın depoyu."

Sarp gözlerini fal taşı gibi açmıştı, hemen Taner'den uzaklaştı.

"Boran, Sarp'ı dışarıya çıkar." Atilla'nın emriyle, Boran Sarp'ın yanına gidip onu buradan çıkarmıştı.

Bende şaşkındım çünkü Atilla oldukça ciddi duruyordu bunları söylerken, ateş sevmezdim. Kod adı Ateş olan babamı, Ateşle yakmışlardı. Ve bu şerefsiz aileme olanları büyük bir keyifle anlatmıştı, o yüzden Ateş sevmesemde onunda cayır cayır yanmasını istedim.

Benim aksine diğerleri gayet rahattı,

"Batu, sen şu bir kaç kartonu dışarıya çıkar. Yanmasın bu lağım faresiyle birlikte." Dedi Emre bir yandan da nereden bulduğunu bilmediğim benzini Taner'in etrafına dökerek,

Batu, Taner'e küçümseyici bir gülüş sunup içeride duran bir kaç koliyi zorlanmadan deponun dışına çıkarmıştı.

Göktay iç çekerek,
"Komutanım, benim evde el yapımı bir bombam var. Onu bu şerefsizin üzerinde test etmek isterdim." Deyince, yanında duran Uras,

"O bomayı alıp senin götünde patlatmak tercihimdi, ama neyse artık buna nasipmiş. Getirde deneyelim." Deyip Taner'e tiksinerek bakmıştı.

Taner yine korkusuz, ve sakin duruyordu. Bizim blöf yaptığımızdan emindi.

Benim kafama takılan şey şu olmuştu, bize hiç kızını sormamıştı. Babası olarak onun için endişelenmesi gerekirken hiç umrunda bile olmamıştı.

Emre elinde ki benzini onun üzerine dökünce Sarp'ın az önce yaptığı tedavi boşa gitmiş gibiydi, bir kez daha acıdan inlediğinde artık dayanamıyordu bu acıya.

"B-blöf, y-yapmayın..." dedi kısık bir sesle,

"Lan şu haline bak, gebermene ramak kalmış daha blöf diyor! Kapa la çeneni!" Atilla'nın uyarısından sonra gözlerinde sonunda o korkuyu görmüştüm, artık gizleyemiyordu.

Atilla eğer bu depoyu yakarsa başımız büyük belaya girerdi, üslerimiz bunu hiç hoş karşılamazdı. O yüzden temennim Taner'in bir an önce ötmesi, ve deponun sağlam bir şekilde durmasıydı.

Atilla tam "Herkes çıksın, Batu çakmağı atıp gelirsin." Deyip çıkacakken, arkasından seslenen Taner'i duyunca olduğu yerde durup, yavaş hareketlerle ona doğru döndü.

"S-söyleyeceğim..." dedi Taner, kelimeler ağzından zor çıkıyordu.

Ona doğru bir adım attım,

"Söyle!"

Bakışları beni bulduğunda yutkunmak zorunda kalmıştı,

"B-bir ş-şartım v-var..."

Daha şartım var diyordu!

"Sen bizimle pazarlık yapacak durumda değilsin! Ya konuşursun, ya da yanarsın!" Dedim sesimi yükselterek, kısa bir süreliğine sustu.

Düşünüyordu, çektiği tüm bu işkenceler, koruduğu kişiler için değer miydi?

"O-orgeneral..."
Nefesi kesiliyordu,

"Devam et!" Dedim sinirle, gözleri kapanmak üzereydi! İsim vermeden geberemezdi!

"O-orgeneral İlyas Adar..."

Bu, Kara Kuvvetler Komutanıydı!

Atilla'yla göz göze geldiğimizde, başımızda ne kadar büyük bir sorunun olduğunu bir kez daha fark ediyorduk. O adam, generallerin en yüksek rütbesine sahipti! Ve tahtından indirmek, çok zor olacaktı.

Taner'in gözleri tamamen kapanınca hemen Batu'ya,

"Çabuk sedye getirip onu kullanılmayan eski revire götürün!" Dedim, bundan sonra onunla işimiz bitmişti. Fakat yaşaması lazımdı, eğer ölürse bu bizim sonumuz olurdu çünkü henüz yargılanmamıştı, hain olduğu ortaya çıkmamıştı.

Yarası çok kötüydü, evet. Ama ölmezdi. Ölmeyeceği, ama çok acı çekeceği bir hamle yapmıştım.

Atilla hızla emirleri dağıttı,

"Uras, Kara Kuvvetler komutanı Orgeneral İlyas Adar, hain bu. Yakında Hava Kuvvetleri komutanı ve Deniz kuvvetleri komutanı ile bir araya gelecek diye biliyorum, araştır bakalım nerede olacak bu toplantı." Dedi, Uras hemen "Emredersiniz komutanım." Deyip aramızdan ayrılmıştı,

"Kubilay ve Emre, siz harekat merkezine gidip Otis'in mekanını bulmuşlar mı, sessiz dalga ne durumda öğrenin. Göktay, sende yeni gelen bomba imha ekipmanlarını kontrol et. Yeni çıkan mayın tipleri işimizi zorlaştıracak gibi, onlarla ilgililen. Devin, hain generali hapise attırmak için kurula sunacağımız dosyayı hazırla," son olarak Boran'a doğru döndü,

"Boran, senin aslında bu göreve bile gelmen yasaktı. O yüzden, soran olursa göreve gelmedin, evinde güzelce dinleniyordun anlaşıldı mı?"

Hepimiz esas duruşa geçip,

"Emredersiniz komutanım!" Dedikten hemen sonra baş selamı verip dağıldık.

Gitmeden Atilla'yla kısa bir süreliğine göz göze gelmiştik, bakışlarını ilk çeken ben olmuştum.

Koridorda yürürken düşündüğüm tek şey, hayatımın o şerefsizler tarafından yönetilmiş olmasıydı. Babam, hangi görevlere katılmıştı? Onun bu hikayede ki rölü neydi?

Ellerim, annemin kolyesine gitti. Kendimi huzursuz hissettiğim anlarda bunu sık, sık yapardım. Annem yanımdaymış gibi hissediyordum çünkü.

Odamın önünde durduğumda derin bir nefes alıp kendime geldim, anahtarımı çıkarıp içeriye girdim ve hemen bilgisayarımın karşısına geçip sisteme giriş yaptım.

Taner'in bugün anlattıkları, tam olarak kanıt sayılmazdı. Bunu sadece bizim iddialarımızı, ve hain oldukları gerçeğini güçlendirmek için kullanacaktım. Yüce Divan'a sunacağımız her bir delil, her bir kanıt hakimlerin bizim yanımızda olması için lazımdı. Ama bu olukça zordu, nasıl bir işe başladığımızı bende bilmiyordum. Haini bulacağız diye çıktığımız bu yolda, Türk Silahlı Kuvvetlerinde çok önemli bir rolü üstlenen Orgeneral İlyas Adar'ın aradığımız hain çıkması hepimiz için beklenmedikti.

Onca yıl hizmet etmişti bu ülkeye, general olmak kolay değildi. Nasıl yapmıştı bu kalleşliği?

Bir an düşündüm, acaba Taner iftira atıyor olabilir miydi?

Bu sorunun cevabını, MİT'in araştırmaları sonucunda öğrenecektik. Ben, bana verilen emiri yerine getirmek adına görev dosyalarına bakarak içinde işimize yarayacak bilgileri, fotoğrafları bir kenara koydum.

O an görmüştüm Gökçe'nin yazdığı raporu. Kenan'ın arabasının ses kayıtlarını da eklemişti.

Ses kayıtlarını daha önce dinleyememiştim, o yüzden derin bir nefes alıp kayıdı başlattım,

Sonunda uyanabildin! Ne yapacağız lan? Bizi resmen zayıf bir konuma düşürdün! Aptal!

Büyük bir ihtimalle Kenan'ın o gün yanında getirdiği şerefsizdi bu.

Ne bekliyordun? Türk askeri onlar. Bizden daha iyiler. Ve, eğer bir daha benim işlerime burnunu sokarsan seni bin parçaya böler gömerim orospu çocuğu!"

Kenan yediği yumruktan ayılabilmiş gibi değildi, sesi oldukça yorgun çıkıyordu.

"Planın ne ki senin? Sen kimse güveniyorsun! Sürekli Türk askeri bizden iyi deyip duruyorsun, o zaman taraf değiştirmeseydin!"

Kısa bir sessizlik oluşmuştu,

"Güvendiğimiz dağlara karlar yağdı. Taner ve İlyas şerefsizi, bunun bedelini çok ağır ödeyecek..."

Sinirle kayıdı kapattım, şerefsiz Kenan tabikide arabasına ses kayıt cihazı yerleştirdiğimizi biliyordu!

O isimleri bilerek vermişti, amacı neydi bunun! Haindi, orası kesin. Ve akıllıydı, bunu inkar edemezdim.

Ama açıkça isimlerini söyleyip, elimize güçlü bir kanıt vermişti.

Bir an düşündüm, 'acaba ses kayıt cihazını farketmemiş olabilir mi?' Diye, ama öyle olsaydı kayıt buraya kadar sürmezdi. Devam ederdi!

Sinirlerime hakim olmaya çalışıp, her şeye rağmen uzun bir dilekçe yazdım.

İçinde ses kayıdının önemli kesitlerini vurgulayarak, Orgeneral İlyas Akar'ın bir hain olduğunu ve görevinin son bulup cezasını çekmek üzere hakim karşısında çıkması gerektiğini yazdım.

Hemen ardından, hızla odamdan çıkıp Tümgeneralin yanına gittim. Alışık değildim çat kapı bir generalin odasına gitmeye, ama Cihangir albayın yerine hâlâ kimse gelmemişti ve bize en iyi akıl verecek kişi Tümgeneral Orhan Karaçelik'ti.

Postası yoktu, fakat generalin burada olduğunu biliyordum. Kapısını çaldıktan sonra 'gir' emri verince içeriye girip kapıyı arkamdan kapattım.

Baş selamı verip tam karşısında durdum,

General masasının başındaydı, kaşlarını havaya kaldırıp,
"Rahat, üsteğmen. Az önce tim komutanın buradaydı, her şey yolunda dedi. Bir şey mi oldu?" Diye sordu,

"Komutanım, az önce Kenan'ın aracına attığımız ses kayıt cihazında ki kayıdı dinledim. Kenan, açıkça hainlerin ismini söyleyip elimize çok büyük bir koz verdi. Eğer bana sorarsanız, Kenan ses kayıt cihazını fark etti ve bunları bilerek söyledi. Bizi maalesef ki çok iyi tanıyor. Hainleri bulacağımızdan emindi, o yüzden üstünlük kurmak için böyle bir şey yaptığını düşünüyorum." Dedim kendimden emin bir şekilde,

Ardından devam ettim,

"Aynı zamanda da Yüce Divan'a sunacağımız evrakları hazırladım komutanım. Emrinizle emniyete haber verip, hainlerin yargılanma sürecini başlatacağız."

General kısa bir süreliğine düşündü,

"Kenan'ı hafife almayın, ama kafanızda çok ta büyütmeyin. Kendini vazgeçilmez sanan şerefsizin teki. Sizin, onu alttan almamanız için yapmış olduğu bir hamle olabilir. Bundan sonra sizin yapabileceğiniz hiç bir şey yok, Devin. Ben bu konuyu, bu yolda güvenebileceğimiz tek generalle konuşacağım. İlyas şerefsizine öyle bir oyun kuracağız ki, hiç bir şey anlamayacak. Taner'in tedavisi bitsin, hücreye alacağız. Kızıyla birlikte yargılanmayı bekleyecekler."

Dedikleri doğruydu, bundan sonrası bizi aşardı. Bir generali tutuklamaya bizim gücümüz yetmezdi, o yüzden bunu güvenebileceği bir general yardımıyla yapmamız lazımdı. Peki bu general kimdi?

Peki ya sorgusu? Sorgusunu başarılı bir şekilde yapabilmek için süreci en başından beri takip etmen gerekirdi, generalin sözünün üzerine söz söylemek istemesemde,

"Komutanım, peki onu aldıktan sonra sorgusunu kim yapacak? Atak timi olarak sorguda bulunup, gerekirse bizzat sorguya girmek istediğimizi arz etmek isterim." Demiştim timimi temsilen.

Generalin yüzünde bir gülümseme oluştu,

"Cesurluğunuz takdire şayan üsteğmenim, bu akşam toplantımız var, Orgeneral Ahmet Atabey'in yardımıyla o haini tahtından indireceğiz. Siz benim emrimi bekleyin, yarın erkenden karargahta olun."

Atilla'nın babası, operasyonumuzun bir parçası olacaktı...

Esas duruşa geçip, başımı dik tuttum,

"Emredersiniz komutanım!"

"Çıkabilirsin, o deli komutanına da söyle bir daha depoyu yakmaya kalkışmasın. Benzin kalıntılarını da temizleyin."

Bu dediklerine karşı kendimi gülmemek için zor tutup tekrardan,
"Emredersiniz komutanım." Deyip baş selamı verdikten sonra odadan çıkmıştım.

Koridorda yürümeye başladığımda, karşımda Göktay'ın, yanında daha önce hiç görmediğim bir sivil erkekle koridorda yürüdüğünü fark ettim. Esmerdi, boyu Göktay'dan bir kaç santimetre kısaydı.

"Oğlum, kızı görmek için zorla harekat merkezine girilir mi? Delirdin mi sen!" Demişti yanında ki kişi,

"Lan sus! Biri duyacak! Hem onu görmek için girmedim, Kubilay komutanım içeride bir şeyle uğraşıyordu ona yardımcı olacaktım!" Dedi Göktay hemen panikle, o kadar dalmışlardı ki beni hâlâ fark etmemişlerdi.

"Bari bana yalan söyleme kardeşim, kızı seviyorsun işte! Ben seni gözlerinden anlarım, Böylede iyi bir dostum işte, değerim bilinmeli." Bahsettikleri kişi Gökçe miydi?

Beni fark etmeleri adına boğazımı temizleyince bakışları beni buldu, Göktay anıda olduğu yerde durup esas duruşa geçmişti, yanında ki adamın bakışları ise bendeydi. O an fark etmiştim gözlerinin mavi olduğunu.

Yanlarına gidip, tam karşılarında durdum.

"Rahat Göktay, içeriye sivil mi sokuyorsun?" Dedim sorgular gibi, yanında duran kişi yerinde dikleşip,

"Kara Pilot Teğmen, yakında Üsteğmen Kutay Kaan Cesur. Bu tugaya helikopter pilotu olarak görevlendirildim, komutanım." Deyince aydınlanmıştım, yeni pilotların geleceğini duymuştum ama bunun tam olarak ne zaman olacağı belirsizdi.

"Hoşgeldin Kutay. Kıdemli Üsteğmen Devin Bige Alkım." Dedim elimi ona doğru uzatıp, tam elimi kavrayacakken arkamızdan yükselen sesle gerilemek zorunda kalmıştı,

"Göktay, kim bu arkadaş?"
Atilla, kaşlarını çatmış bir şekilde bize bakıyordu. Daha çok Kutay'a...

Göktay, "Kutay Helikopter pilotu komutanım, aynı zamanda da kendisi benim en yakın arkadaşım olur. Personel şubesine götürüyordum onu." Deyince, neden yan yana oldukları anlaşılmıştı.

Atilla gereğinden fazla kıskançtı, tanımadığı bir yüz görünce gelmişlerdi yine ona.
(O sırada benden başka hiç bir kadın Atilla'nın kaslarına bakamaz diyen Devin)

Atilla "Demek yeni pilot sensin, hoşgeldin. Siz işinize bakın, Göktay bugün Uras'la birlikte nöbetçisin unutma." Dedikten sonra, Göktay "emredersiniz komutanım." Deyip Kutay'la birlikte gitmişti.

Ben ise onun yüzüne bile bakmadan,

"Size arz etmem gereken bir konu var komutanım." Dedim, son derecede bir soğuklukla.

Atilla'nın yüzü yumuşamıştı,
"Soğukluğunuz karşısında dondum, üsteğmenim. Görüşebiliriz, buyurun odama geçin."

Odasına girdiğimiz anda,

"Bu kadar kıskançlığa gerek yok Atilla. Yersiz bir çıkıştı." Demiştim kendimi tutamayıp, Atilla anında suçunu kabul etmişçesine sıkıntılı bir nefes verdi,

"Haklısın, özür dilerim. Sadece, elini ben bile tam olarak tutmamışken onun tutması saçmalık!"
Sonlara doğru yükselince ona 'ciddi olamazsın!' Dercesine bakmıştım,

Atilla kendi yerine otururken, bende karşısında yerimi alıp, asıl gelme nedenimi anlatmıştım.

"Biz bence konumuza dönelim, komutanım,"

"Evraklar hazır, sana da yolladım. Bakabilirsin. Evrakları yazarken şu ses kayıtlarını dinledim, Kenan hainlerin ismini açıkça söyledi. Adım kadar eminim ki ses kayıt cihazını fark etti, kendince bize üstünlük kurmaya çalışıyor. Tümgenerale ilettim tüm bunları, yarın operasyon yapıp Orgenerali alıyoruz. Sorgusu bizde. Bir şekilde kabul ettirdim paşaya."

Atilla beni çok büyük bir dikkatle dinlemişti,

"Şu orgeneral, Otis için çalışıyor olmasın? Onu bitirmek istediğini hepimiz biliyoruz, Kenan sırf bu yüzden bile hainleri deşifre etmiş olabilir."

Dedikleri mantıklıydı,

"Olabilir, sorularımızın cevabını onu sorguladığımızda öğreneceğiz." Daha sonra

"Atilla," dedim bakışlarımı ona kitleyip,

"Tümgeneralden duydum, baban, yani Orgeneral Ahmet Atabey bize yardım edecekmiş. Haberin varmıydı?"

Hemen keyifi kaçmıştı,

"Var. Onunla karşılaşmak istediğim son şey bile değil, o yüzden umarım bizden uzakta kalarak eder yardımını. Maalesef ondan başka hiç kimseden yardım isteyemezdik, çünkü Orgeneral rütbesinde olan sayılı kişilerden biri."

Derin bir nefes aldım,

"Babandan nefret mi ediyorsun, yoksa kızgın mısın?" Diye sordum, belkide bu konuyu hiç açmamam lazımdı ama yinede benimle konuşmasını ve içini dökmesini istemiştim.

Bu sorum Atilla'yı düşündürtmüştü,

"Abimin intikamını almak için çıktığım yolda önüme engeller koyana kadar, onu çok seviyordum. Bunu neden yaptığını anlamıyorum, beni korumak için olduğunu söylesede onu asla affetmeyeceğim. Beni korumasının tek yolu, bir çok zorluklarla kazandığımız bordo berelerimizi elimizden almak değildi. O yüzden ona kırgın, ve kızgınım." Demişti dalgın bir şekilde,

"Hiç yüzleştim mi onunla? Döktün mü içindekileri?" Diye sordum.

"Ona söylediğim tek şey, bir oğlunu daha kaybetmemek için yaptığı onca şeye rağmen, beni kaybetmiş olmasıydı."

Bu çok ağır bir sözdü, ama başka ne diyebilirdi? Onca emek, çektiği onca zorluğu hiçe sayarak Atilla'yı bu duruma düşürmesi asla doğru değildi.

"Babanın yerinde olsaydın, ne yapardın?" Diye sormuş bulundum,

"Oğlumu korumak için elimden ne geliyorsa yapardım, ama bunu onu kırmadan ve incitmeden yapardım. Babamın beni özel kuvvetlerden atması, şehit olmamı önlemez. Ben hâlâ askerim, her an şehadet haberim gelebilir. Babamın istese beni tamamen meslekten attırabilirdi, ama bunu yapmadı. Buna sevineyim mi, üzüleyim mi bilmiyorum."
Asker olmanın gerçekleriydi bunlar, her an birimiz şehit olabilirdik. Bunun düşüncesi bile beni huzursuz ediyordu.

Buruk bir şekilde gülümsedim,

"Sevin. Çünkü aksi takdirde asla karşılaşamazdık, tanışamazdık."

"Hayır üsteğmenim, kader bizi yine bir türlü bir araya getirirdi." Deyip o sıcak gülümsemesini sundu.

Ne diyeceğimi bilemediğim için bakışlarımı kaçırmıştım, o an aklıma generalin söyledikleri gelince odunluğumu gizleyip,
"Ha bu arada, paşa 'o deli komutanına söyle, bir daha depoyu yakmaya kalkışmasın, dökülen benzinide temizleyin' dedi, haberin olsun."

Atilla konuyu değiştirdiğimi anlayıp güldü, arkasına yaslanıp,

"Bizimkiler halletti bile, depo eskisinden de temiz." Demişti. O an gözlerim yumruğu attığı ellerini buldu,

"Revire gidip baktırır mısın ellerine? Kıp kırmızı olmuş!" Dedim uyarıcı bir ses tonuyla, bu hallerim oldukça hoşuna gidiyordu.

"Benim doktorumda burda, ilacımda. Ne diye revire gidip zaman kaybedeyim?"

Başlamıştı yine romantikliğe! Donup kalıyordum işte, ne diyeceğimi bilmiyordum!

"Hemen revire gidiyorsun Atilla, ellerine baktır. Bir dahada öyle yumruk falan atma kimseye!"

"Sen beni boşver güzelim, Serpil teyze eve çıktı, istersen birazdan onu ziyarete gidelim." Deyince gözlerimi bir kaç saniyeliğine kapatmıştım.

Serpil teyzem...

Kesinlikle gitmeliydik, şuanda karargahda yapabileceğimiz fazla bir şey yoktu. Uras araştırıp bize haber verecekti, daha doğrusu generale çünkü akşam toplantıları vardı.

"Gidelim, şimdi gidelim mi? Onu çok yalnız bıraktık." Dedim sona doğru kısılan sesime mani olamadan,

"Benim küçük bir işim var, sen hazırlan ben on dakikaya gelirim. Göktay ve Uras'ın nöbetini geri çekeceğim, yârın görev çıkarsa yorgun olmasınlar. Zaten Uras'ın işi başından aşkın, istihbaratla ilgileniyor."

Böylede düşünceliydi işte.

Buruk bir şekilde gülümseyip ayağa kalktım,

"Kıyamıyorsun ona, onlara."

"Kıyamam." Demişti usulca.

Ah Atilla'm ah. Bunu fazla dile getirmesede Uras'ı gerçekten seviyordu. Uras ise Atilla'yı kaybettiğini düşünüp dertleniyordu, bilmiyordu ki abiler asla kardeşlerine küsmezdi.

"Devin, oturur musun bi kızım?"

Serpil teyzenin uyarılarına kulak asmadan evini süpürmeye devam ettim, yaklaşık bir saattir buradaydık. Atilla mutfakta yemek hazırlarken, ben temizliğe girişmiştim. Cihangir amca ise
alışveriş yapmaya gitmişti.

Geldiğimizde Serpil teyze hasta haliyle ev işleriyle uğraşmaya başlamıştı, bunu görünce hemen onu oturtup tüm işleri üstlenmiştik.

Süpürgeyi durdurup Serpil teyzeye doğru döndüm,

"Serpil teyzem, lütfen koltuğa oturup güzelce uzanır mısın? Hatta ben sana çay doldurayım." Deyip biten çay bardağını masadan alıp mutfağa geçtim, Atilla önünde duran tavuk parçasını kesmekle uğraşıyordu. Beni fark etmediği için kendi kendine şikayetleniyordu,

"La olum, şimdi bu ne kadar büyüklükte kesilecek? Tarifte ne büyük ne küçük diyor, santimetresini belirtsenize!"

İçeriye girip,

"Kolay gelsin canım, her şey yolunda mı?" Dedim gülüp,

Atilla hiç belli etmeden,

"Tabikide Bige'm, her şey yolunda. Sen sevgiline güven." Deyip göz kırpmıştı.

Tam yanında durup çaydanlığı elime alarak bardağa döktüm, bir yandan da tahtada duran Tavuk'a bakıp gülmemi tutmaya çalışarak,

"Fazla büyük kesmeyeceksin, elli kalibrelik Nato mermisi büyüklüğünde olsun."
Dedim, anladığı dilden konuşuyordum, başka türlü anlatamazdım.

Atilla bu dediklerime gülüp, bana doğru eğildi,
"Anlatma tarzına hayran kaldım." Dedi, yakınlığımızdan dolayı bir adım geriye atmak zorunda kalmıştım.

"Şöyle ani şeyler yapma, çayı dökecektim!" Dedim panikle,

"Heyecanlanma güzelim, bir şey yapmadım ki?" Dedi gayet rahat bir tavırla, koluna hafif bir şekilde vurup,

"Dalga geçme!" Dedim sinirle, arkamı dönüp hızla mutfaktan çıkıp Serpil teyze'nin çayını verdim.

Rengi yerine gelmişti sonunda, kemoterapiye ve akıllı ilaca başlayacaktı yakında. En azından hayat enerjisi yerine gelmişti.

Serpil teyze ayağa kalkıp,
"Çocuklar beni çok mahçup ettiniz şuan, zaten oldukça yoruluyorsunuz görevlerde. Birde benimle uğraşıyorsunuz!" Demişti mahçup bir şekilde,

"O nasıl söz öyle Serpil teyzem, tabikide sana yardımcı olacağız. Senin bana yaptıklarının yanında hiç bir şey bunlar, o yüzden daha fazla kendini mahçup hissetme, umarım Atilla yemekleri sağ salim yapar ve yeriz..."
Son dediklerimi kısık bir şekilde söylemiştim, buna karşılık ikimize gülmüştük.

Kapı açılma sesi gelince Cihangir amcanın geldiğini fark ettim, hemen yanına gidip ellerinde ki poşetleri almaya yeltendim, fakat beni durdurup,

"Ben götürürüm kızım." Deyip mutfağa götürmüştü ellerindekileri,

"Vay Yüzbaşım, sen yemek yapmasını bilir miydin?" Cihangir amcanın gülerek söyledikleri karşısında Atilla kısa bir süreliğine bana bakıp,

"Emir büyük yerden geldi komutanım, dışarıda emir komuta Devinde." Deyince gözlerimi kocaman açtım,

"Yalan! Kendisi dedi ben yaparım diye, ben hiç bir şey demedim!"

Cihangir amcanın yüzünde zafer gülüşü vardı,

"Sakin ol kızım, Atilla şimdiden hanım köylü oldu," elini Atilla'nın omuzuna koyup,

"Hanımlara itaat et, rahat et Atilla'm." Deyip gitmişti.

Onlara hayretler içinde bakmıştım, bakışlarım kesme tahtasını bulduğunda Atilla'nın tavukları tam olması gerektiği gibi kestiğini fark ettim.

"Hadi Atilla, bir an önce yapalım yemekleri yoksa yetişmeyecek."

"Emredersin güzelim, hemen çıkarıyorum tavayı."

O dolaptan tavayı çıkarırken bende baharatları tavukların üzerine döküp karıştırdım,

"Tavaya az yağ koyup bunu üzerine dök." Dedim bir yandan da çorba yapmak için malzemeleri dolaptan çıkarıp.

Biz mutfakta uğraşırken Serpil teyze yanımıza gelmişti,

"Atilla oğlum, sizinkileride çağırsan yemeğe? Uzun zamandır görüşemiyoruz çocuklarla. Efsun'da gelsin."

Atilla kısa bir süreliğine düşünmüştü, muhtemelen Efsun ve Uras'ın aynı ortama girmesini istemiyordu. Uras'ın işi çoktan bitmiş olmalıydı.

"Sen istersinde çağırmaz mıyım Serpil teyzem, ben ararım onları şimdi." Demeyi tercih etmişti.

Serpil teyze gidince ona doğru döndüm,

"Ne yapacaksın?"

"Uras'a mesai saatinin sonuna kadar bulduğu bilgilerin raporlarını yazması gerektiğini söyleyeceğim." Dedi sakince tavukları tavaya koyup.

"Bu durum nasıl devam edecek Atilla? Sürekli karşılaşacaklar, çünkü ikiside senin ailen. Biri kanından, diğeri canından."

Karşılaşmamaları için Uras'a nöbet yazabilirdi, Efsun'un gelmemesine sağlayabilirdi ama bu bir ömür böyle devam edemezdi.

"Sen merak etme Devin, kardeşimi çok iyi tanıyorum. Unuttum desede aklındada kalbindede hâlâ Uras var. O kadar çok seviyor ki, Uras yaptığı tüm hatalar için özür dileyip çabalasa zaten affeder. Abisi olarak bu ilişkinin devam etmesini istemiyorum, çünkü kardeşimi çok üzdü ve psikolojik olarak zarar verdi. Ama eğer bir gün barışırlarsa da bana söz düşmez ve bunu kabullenmek zorunda kalırım. Umarım sonuncusu olmaz."

Herhangi bir yorumum yoktu, çünkü benim bu konu hakkında söz hakkım bile yoktu. Abi olarak kardeşini korumaya çalışıyordu sadece.

Efsun'un kalbine değil, hakkettiği sevginin ne olduğuna bakmalıydı. Eğer Uras, ona sadece hayal kırıklığı vermeye devam edecekse, ona hayal kırıklığı yerine sevgisini ve saygısını verecek birini bulmalıydı.

"Kubilay'ın aradığı kişi kim?"

Konuyu değiştirmek adına sormuştum bu soruyu.

"Eski sevgilisi." Diye cevapladı Atilla kısaca, bir yandan da sanırım bizimkilere yazıyordu.

"Neden onu arıyor ki? Adı üstünde eski sevgili."

Bunu çok merak ediyordum, çünkü Kubilay'ın sürekli sessiz ve ifadesiz hallerinin arkasında bir şeylerin olduğunu hissediyordum.

"Sanırım eski sevgilisi veda bile etmeden ortadan kaybolmuş, yani o yüzden eski sevgilisi bile diyemeyiz aslında. Sevgilisinin kaçırıldığını düşünüyor. Kubilay sevgilisinin onu bırakmayacağından çok emin. Aradan 4-5 yıl geçti neredeyse, hâlâ bir umut aramaya devam ediyor."

Tencereye bir yandan da su koyarken düşünceliydim, aradan o kadar zaman geçmişti, üstelik Uras istihbarat yardımıyla da aramıştı sanırım onu. Eğer buna rağmen bulunamadıysa, ölmüş olabilirdi. Başka türlü imkansızdı MİT'in bile onu bulamaması.

"Sevdiğini o kadar yıl beklemiş demekki. Her erkeğin yapabileceği bir şey değil, çok sevmiş belli ki." Dedim Atilla'ya bakıp,

"Sen beni bekler miydin, onca sene?"

Bu soruyu sormam onu afallatmıştı,

"Seni ömrümün sonuna kadar beklerdim, ama beklerken ölmekten beter olurdum, Devin. Değil bir yıl, bir gün sensiz kalamam. O yüzden Kubilay'ın yerinde olmayı hiç istemezdim."

Kendi kendime düşündüm, Atilla'sız yapabilir miydim?

Ona o kadar çok bağlanmıştım ki, onsuz bir hayat düşünemiyordum. Atilla benim sadece sevgilim değil, dert ortağım, düştüğümde ayağa kaldıranım, her şeyim olmuştu.

O yüzden bende değil 1 gün, 1 yıl bile Atilla'sız kalamazdım.

"Ölmüş olabilir mi? Uras'la konuşurlarken duydum, istihbarat bile bulamadıysa bunun başka bir yolu yoktur."

Atilla başını ağır ağır salladı,

"Kubilay bu gerçeği kabul etmek istemiyor. Yaşadığına inanıyor, o yüzden bizde bu konuyu hiç açmıyoruz tim içerisinde."

Görünen o ki, Kubilay'ın yarası çok derindi.

Saat akşam beşe geliyordu, vakit kaybetmeden yemekleri pişirmiştik, Cihangir amca ise bize yardım edip masayı hazırlamıştı. Kapı çalınca Serpil teyze ayağa kalkıp,

"Bari kapıyı açayım! İyice tembelleştim!" Deyip kapıyı açmaya gitmişti, Efsun elleri dolu bir şekilde kapıda bekliyordu...

"Selam Serpil teyzem! Bak sana en sevdiğin çiceklerden ve tatlıdan aldım, akşam beraber yeriz!"

Seviyordum bu kızı.

Serpil teyzeye sıkıca sarıldıktan sonra bakışları bizi bulmuştu,

"Yüzünüzü gören cennetlik valla, özlettiniz kendinizi ya! Hele sen abilik, seni anneme şikayet ettim seni gördüğü ilk yerde dövecek!"

Atilla kocaman gülümseyip,

"Annem bana kıyamaz." Dedikten sonra kolunu kardeşinin omuzuna atıp saçlarına bir öpücük kondurmuştu,

"Cihangir amca, yemekleri sen mi yaptın?" Diye sordu Efsun ardından, Cihangir amca gülümseyip başıyla Atilla'yı işaret etti,

"Abin yaptı, Devin'le birlikte."

Efsun şaşırmamış gibiydi,

"Bu arada abim gerçekten güzel yemek yapar, ama canı isterse! Normalde fazla mutfağa girmez."

"Bırakta, birazda ben sarılayım kardeşime." Dedim Atilla'ya sitem edercesine, ve evet Efsun benim kardeşim sayılırdı o yüzden ne kadar 'kardeşim' kelimesine alışık olmasamda istemsizce gelişen bir şeydi, Efsun büyük bir mutlulukla abisini bir kenara itip koşar adımlarla yanıma geldi ve bana sıkıca sarıldı,

"Ablam be!"

Bende onu tam olarak bir abla gibi sarmalamıştım, düşünmeden edemedim, eğer Bestegül yaşasaydı Efsun yaşlarında olacaktı.

Bu Efsun'a daha sıkı sarılmama sebep olmuştu, anlamsızca uzun sürmüştü sarılmamız.

Efsun beni anlamış gibiydi, psikoloğumdu ve hayat hikayemi herkesten iyi biliyordu.

Kulağıma kısık bir sesle fısıldamıştı,

"Kardeşinin yerini alamam, ama bundan sonra sen benim ablamsın."

İşte bu kelime, beni buruk bir şekilde gülümsetmişti. Nihayet birbirimizden ayrıldığımızla kapı bir kez daha çalmıştı, o an Efsun'un hafiften heyecanlandığını fark etmiştim, elini saçlarını düzeltmek için kaldırdığında kendini son anda dizginleyip bunu önlemişti. Kaşlarını çatmıştı, sanki iç sesiyle kavga ediyor gibiydi.

Atilla kapıya doğru ilerleyip açtığı anda, Emre birden tam önümüze düştü.

Acıyla inleyip bacağını tutuyordu,
"Allah senin belanı vermesin Göktay! Lan beni niye itiyorsun!"

Arkada duran Batu ve Boran kendini gülmemek için zor tutuyordu, Göktay kaşlarını havaya kaldırıp,

"Dengemi kaybettim, düşücektim neredeyse. Abartma sende kalk ayağaya!" Deyip Emre'yi kaldırmak için elini uzatmıştı, Emre elini tutmadan ayağa kalkıp üzerini düzeltti.

"Cihangir komutanım, çok özür dilerim az önce yaşananlar için. Sizin önünüzde saygısızlık oldu biraz böyle konuşmamız, kusurumuza bakmayın lütfen."

İstanbul beyefendisi Emre, güzelce özürünü dileyip içeriye girmişti.

Uras ise gerçekten yoktu.

Efsun umrumda değilmiş gibi davransada gözü Uras'ı arıyordu.

Herkes içeriye girdikten sonra direkt yemek masasına geçti, bugünki hizmetimiz Atilla'nın emriyle Kubilay ve Göktay'dan gelmişti.

Atilla'nın yaptığı, daha doğrusu benim sadece baharatlarını atıp geri kalanını Atilla'ya bıraktığım tavuklar gerçekten çok güzel olmuştu, yanına birde pilav yapmıştım hızlıca. Çorbama sözüm yoktu, bu işin vakko'su bendim.

Emre çatalını masaya bırakıp,
"Üff, yemekler harika olmuş! Uras'a da ayıralım komutanım, o acıkır şimdi." Demişti, hemende düşünürdü Uras'ı.

Atilla ona kısa bir bakış atıp,
"Uras yemekhanenin yemeklerinden yemiştir Emre, sen merak etme." Dedi.

"İclâl şefim bugün mantı yapmıştı, yemiştir afiyetle."

Mantı deyince Efsun bir şey diyecek gibi olmuştu, fakat bundan vazgeçmiş olacak ki geri önüne dönmüştü.

Göktay'dan beklenilmeyecek bir şekilde,
"Uras mantı sevmez. Kaç yıllık arkadaşısın, hiç mi tanımıyorsun onu?" Deyince hepimiz şaşırmıştık. Emre ise susmakla yetinmişti, Uras'ın eski arkadaşı tarafından düşürüldüğü konumu sevmemişti, halbuki her şeyini bilirdi Uras'ın.

Cihangir amca, bu olanlara kulak asmadan düşünceli bir şekilde Emre'ye bakıyordu. Onun düşündüğü şey çok farklıydı,

"Emre, İclâl'den uzak dur oğlum. Benden duymuş olmayın, ama yerime gelecek albay onun babası. Kendisini yakından tanırım, severim. Kızına çok düşkündür, o yüzden o kıza yaklaşıp, üzmeye tenezzül bile etmiyorsun anlaşıldı mı?"

Emre hafiften bir tırsar diye beklemiştim, ama onun yerine gayet yürekli bir tavır sergileyip,

"Demekki benim kayınbaba albay ha, bende ki şansa bak arkadaş. Neyse komutanım, eğer aranız iyiyse kız istemeye giderken yanımda gelip büyük bir faciayı önlemiş olursunuz." Demişti büyük bir keyifle.

Atilla, Emre'ye hayretler içinde bakıp,
"Ne bu tavırlar lan? Kız yüzüne bakmıyor, üstelik senin ne olduğun ortada. Önce kötü alışkanlıklarından kurtul, kendinden emin ol öyle çık kızın karşısına." Demişti. Haklıydı, Emre iyi bir insandı. Ama çapkınlıkta üzerine yoktu.

"Yok abi, bence bu kimsenin karşısında falan çıkmasın. Mümkünse saklayın, hatta saklamanıza gerek yok, İclâl gibi akıllı bir kız zaten ona bakmaz." Efsun, Emre'yi sinir etmek için söylediklerinden sonra memnun bir şekilde suyundan bir yudum almıştı,

Emre kendini korumaya geçmek için bir kelime edecekken Kubilay onu durdurdu,

"Sakın bize artık hiç bir kızla konuşmuyorum deme, daha dün Tugaya arka arkaya iki tane kız gelip seni sordu. Üstelik İclâl bunların hepsini gördü, Cihangir komutanım affınıza sığınarak söylüyorum ama bu arkadaş gerçekten çapkın ve güvenilmez."

Emre kurşun yemiş gibiydi, dostları onu anında satmıştı.

"Çocuklar, bak yine komutanım demeye başladınız! Cihangir amca deyin, Cihangir deyin ama sivildeyken komutanım falan yok, anlaşıldı mı?"

Emir büyük yerdendi, Serpil teyzem uyarısını yapında hepimiz aynı anda,

"Emredersiniz komutanım!" Demiştik, bu onu güldürmeye yemişti. Cihangir amca, onun gülüşüne takılmıştı. Belkide son gülüşleriydi, karısının. Bu gerçek, onu içten içe bitirmeye yetsede elinden hiç bir şey gelmiyordu. Karısının bakışlarını hisettiği anda konuyu değiştirmek adına,

"Boran oğlum, hani nişanlın nerede? Düğün ne zaman?" Diye sormuştu.

Cihangir amcanın sorusunu duyan Boran, şikayetlenmeye hazırdı,

"Komutanım yemin ederim ben bir türlü evlenemiyorum! Bu seferde nişanlımın ailesi sıkıntı yapıyor, babası onu evden kovdu. O yüzden bir süredir burada, benimle. Artık babası asla müsade etmez bu evliliğe. Ben ne yapacağım komutanım." Omuzları düşmüştü,

"Ah be oğlum, sende çok uzattın nişanlılık dönemini. Geçen sene evlenecektiniz işte ne güzel."

Yani, bence nişanlılık dönemi fazla uzatılmamalıydı.

"Geçen sene dedesi vefat etti komutanım, o yüzden erteledik. Allah nasip ederse ölmeden evleneceğim." Deyip güldü Boran,

Atilla elini yanında oturan Boran'ın omuzuna koyup,
"Ortalık bir durulsun, söz düğününüz benden." Deyince, Batu sessizliğini bozup,

"Komutanım, düğün yapmak ne kadar pahalı siz biliyor musunuz? Salon fiyatları almış başını gidiyor." Demişti hareketli bir şekilde,

"Boran'ıma feda olsun."

Boran, Atilla'nın söylediklerine karşı mahçup bir şekilde,

"Allah razı olsun komutanım, iyiki varsınız." Demişti.

Göktay fırsat bu fırsat deyip,
"Evet komutanım, Allah sizden binlerce kez razı olsun. Lütfen beni Uras, Emre ve Batu üçlüsünden kurtarır mısınız? Evimi esir aldılar, üstelik bir misafirim daha var, gördünüz pilot arkadaşım geldi." Diyerek onlardan kurtulmanın bir yolunu arıyordu.

"Bahar isterse bende kalabilir. Böylelikle sizde eski düzeninize geri dönersiniz." Diye bir seçecek sunmuştum.

Boran hemen,
"Size rahatsızlık vermeyeceksek, çok güzel olur komutanım." Demişti.

"Ne rahatsızlığı, zaten evde fazla yokum. İstediği gibi takılabilir."

"Hadi yine iyisiniz, Atarlı güzel yaptı size bir iyilik. Komutanım, bunlar cimri oldukları için otele, veyahut ev kiralamaya para vermiyorlar. Aslında isteseler ordan oraya sürünmek yerine daha makul çözümler bulurlarda."

Emre hemen karşı çıkmıştı Kubilay'a,

"Biz cimri falan değiliz Kubilay, konfor alanımızın dışına çıkmayı sevmiyoruz diyelim biz ona. Haksız mıyım Serpil teyzem?"

Serpil teyze onların bu hallerine gülüp,

"Vallahi haksızsın Emre! Çocuğum siz zaten ileriye dönük bir yatırım yapmak istemiyorsunuz, maaşınızı süs olarak bankanızda bırakmaya niyetlisiniz." Demişti,

"Ya bir dakika ya, Boran kardeşim sen neden ayrı eve çıkmak yerine bizim evimize çöküyorsun? Hem evlenmeden beraber yaşıyorsunuz, haram! Biraz utanmanız olsun, değil mi Cihangir komutanım?" Emre destek almak istercesine Cihangir amcaya baktığında, dediklerinden pişman olmuş gibi ağır hareketlerle önüne dönmüştü.

"Bu adamların bir zamanlar bordo bereli olduğuna inanmak istemiyorum." Dedi Cihangir amca sadece, Göktay şaşırmış gibiydi. Tabi onun da şuan haberi oluyordu.

"Bordo bere demeyin komutanım, yüreğim sızlıyor." Batu'nun efkarlı bir şekilde söylediklerine karşı Atilla'nın yüzü düşmüştü.

Çünkü time anlatması gereken bir gerçek vardı, abisinin intikamı.

Hepsi Atilla'nın yüzünün düştüğünün farkındaydı,

"Bir şey diyeceğim komutanım, valla komando olmak daha rahat. Resmen rahatladık, kendimize geldik!"

Emre'nin bunları neden söylediğini biliyordum.

Konuyu daha fazla uzatmamak adına sağdan soldan konuşup yemeklerimizi yemiş, ve ortalığı toplamıştık.

Saat epey geç olmuştu, Efsun'um getirdiği tatlıları yeyip çayımızıda içmiştik. O yüzden daha fazla rahatsızlık vermeden Serpil teyze ve Cihangir amcayla vedalaşıp, kendi dairemize doğru yürümeye başlamıştık.

Efsun son zamanlarda oldukça durgundu, yarın ki görev saati belli değildi ama yinede Efsun'un bu gece bende kalmasında bir sorun yoktu. Sonuçta sabah gidecektik, o yüzden Efsun'un yanına yürüyüp koluna girmiştim,

"Bugün istersen bende kal, hasret gideririz. Uzun zamandır görüşemiyoruz." Dedim sakin bir sesle, Efsun başını bana doğru çevirdi,

"Sanırım yârın göreve gidecekmişsiniz, ben seni yormayayım..." demişti kısık bir sesle,

"Olur mu öyle şey? Ben alışığım merak etme, bunu bir evet olarak kabul ediyorum?" Dedim yüzümde bir tebessümle. Atilla'nın bizi yüzünde bir tebessümle izlediğinden emindim, arkamda olduğu için göremiyordum.

Biz evlerimize gelmişken Göktay daha siteyi çıkıp bayır yukarıya tırmanıp evine gidecekti. Maalesef Tugay çok ters bir yerdeydi ve buraya çıkan yollarda bir o kadar kötüydü, Emre ve Batu'yu gerisinde bırakarak gidince Emre yüksek bir sesle,

"Lan şerefsiz! Bizi ortada mı bırakacaksın!" Diye bağırmıştı.

Göktay onlara aldırış etmeden,

"Tugayda beleşe yatakhane var, gidin orada zıbarın." Deyip güvenlikleri aşarak görüş açımızdan kaybolmuştu.

"İnsafsız. Yürü Batu, Atilla komutanımızda bizi istemiyor. Biz üç gerizekalı oradan oraya sürükleniyoruz, Uras malına söyleyeyim de zengin anasıyla barışıp bize villa alsın." Emre bize kısa bir baş selamı verip yürümeye başlamıştı, Batu'da peşinde gidince daha fazla soğukta kalmayıp evlerimize çıkmıştık.

Boran üçüncü kata çıkarken biz kendi katımızdaydık, Atilla Efsun'a doğru döndü,

"Abim, seninle fazla ilgilenemiyorum. Bana kızma olur mu? Seni çok seviyorum."

Efsun'un hemen gözleri dolmuştu,

"Ya abiş, ben sana kırılır mıyım? Bende seni çoook seviyorum!" Deyip abisine bir öpücük atmıştı, iyi geceler dedikten sonra hepimiz evlerimize girmiştik.

Efsun sanırım ilk kez benim evime geliyordu, pek misafirim olmayacağını düşünsemde ekstradan bir kaç ev terliği almıştım. Efsun'a nasipmiş.

Girişte bulunan ayakkabı dolabımı açıp alta duran terlikleri işaret ederek,

"İstediğini seçebilirsin, hepsi yeni." Dedim gülümseyip, Efsun işaret ettiğim ev terliklerine baktığında parlayan gözlerle pembe, pamuklu terlikleri alıp,

"Ay bunlara bayıldım!" Dedi,

"Senin olabilir istersen." Dedim anında, ben zaten pek öyle renkli şeyleri sevmezdim. Bunlar tam Efsunluktu.

Birden "Ay vallahi ben seni öpeceğim yenge, çok tatlısın!" Deyip beni yanaklarımdan öpünce şaşkınlığımı gizleyememiştim,

"Ben ve tatlı olmak, doğru mu duyuyorum?" Dedim gülerek, bir yandan da daha fazla burda dikilmeyip oturma odasına geçmiştik.

"Sert kişiliğinin altında çok tatlı, temiz kalpli ve merhametli bir kadın yatıyor."

Ses tonu tam bir psikolog gibiydi,

"Psikolog hanım, kendimi bir seansta gibi hissetmeli miyim?" Dedim onun deyimiyle 'tatlı' benim deyimimle cana yakın bir şekilde.

"Kesinlikle hayır! Bu arada, abla, anlattıklarının hepsi bende sonsuza dek bir sır olarak kalacak. Lütfen için bu yönden rahat olsun, ben bunun için yemin ettim. Senin psikoloğun olduğumda henüz tam anlamıyla tanışmıyorduk, ama şuan benden çekinmeni istemiyorum." Birden ciddi bir mod'a girmişti.

"Bundan hiç şüphem olmadı Efsun, işini ne kadar çok sevdiğini ve bu mesleği en iyi şekilde icra ettiğini biliyorum. Ama yinede sen benin erkek arkadaşımın kardeşisin, aramızda bir bağ oluştu o yüzden kırılmanı istemiyorum fakat sanırım psikoloğum olmaya devam etmen pek uygun değil..."

Efsun'u artık sadece bir psikolog olarak göremezdim, onu yakından tanıyordum ve eğer seanslarıma onunla devam edersem kendimi pek rahat hissetmeyecektim. Diğer psikologların hepsi ifadesiz, ve duvara konuşuyormuşum hissi veriyordu, benimde aradığım şey tam olarak buydu.

Efsun'u kırmaktan korktum, hatta kendimi iyi ifade ettiğimden bile emin değildim. Ama o bana sıcak bir gülümseme sunup,

"Seni çok iyi anlıyorum, senin yerinde olsam bende aynı şekilde düşünürdüm. Biz artık bir psikolog ve danışmanından daha fazlasıyız, abla-kardeş gibiyiz. Bunu abime söyleme, ama hep bir ablam olsun istemişimdir. En azından kıyafet savaşı falan yapardık! Abim daha çok kıyafetlerime karışıyor!" Sonlara doğru sitem edercesine konuştuğunda, Atilla'nın kıyafet konusunda kısıtlayıcı olduğunu düşünmeye başlamıştım,

"Atilla, seni kısıtlıyor mu?" Diye sordum, belkide Atilla'yı fazla tanımıyordum. Hatta biz birbirimizi gerçekten daha tam olarak tanımıyor gibiydik. Mesela en sevdiği yemeği bilmiyor-

Hayır, biliyordum! Sarma severdi.

Efsun karşımda bağdaş kurup,
"Kısıtlamaz, ne giydiğime karışmaz ama tabikide çok kıskanç biri olduğu için rahatsız olduğunu bakışlarıyla belli eder, şakayla karışık kızar ve susar." Dedikten sonra gülmüştü,

"Dekolteli giydiğim zaman başına ağrılar girer, migreni olmadığı halde migreni olduğunu iddia edip başını ovuşturup durur!"

Bakalım bana bir şey diyecek miydi.

Normalde fazla dekolte sevmezdim, ama özel günlerde derin yırtmaçlı kıyafetler giymekten de çekinmezdim. İnce belimi ortaya çıkaran, vücudumu saran elbiseler favorimdi. Gerçi en son ne zaman elbise giydiğimi hatırlamıyordum bile, yinede dolabım bir güzine elbise ve topuklu ayakkabı doluydu.

Yavaş hareketlerle ayağa kalkıp,

"Ne içersin?" Diye sordum, Efsun birden ayaklandı,

"Sen otur, ben yapayım." Deyince sahte bir kızgınlıkla,

"Kız sen otursana. Kendi evimde başka birine hizmet ettirmem!" Demiştim.

"İyi bir görümce olmalıyım, arkamdan sövmemen için bütün bunlar!" Dedi ciddiyetsiz bir şekilde, bu hallerine gülmeden edememiştim,

"Merak etme, sanırım iyi niyetli, güzel ve merhametli olan tek görümce sensin. Ama görümcem değil, kız kardeşim gibi olmanı tercih ederim." Sonuna eklediğim sözler onu oldukça sevindirmişti, kız zaten sürekli gülen bir yapıya sahipti. Gülmek ona çok yakışıyordu.

"Türk kahvesi içeriz değil mi?" Dedim mutfağın yolunu tutup, "kesinlikle!" Deyip Türk kahvesini geri çevirememişti, hemen arından peşimden gelip mutfağımda bulunan küçük tabureye oturup beni izlemeye koyulmuştu.

Evde fazla olmamama rağmen her şeyim tamdı, bin bir çeşit bardak ve tabaklarım vardı. Diğer evimden taşınırken hepsini paketlemek, ve yerleştirmek ızdırap gibiydi! Ben bile fark etmemiştim ne kadar çok eşyamın olduğunu. Masraflı biri olduğumu o an anlamıştım, neyse ki arabam eski sayılırdı. Eğer onuda yenilersem bankamda eksiyi görebilirdim, o yüzden yeni bir arabama alma hayalini bir kenara bırakmam lazımdı. Onun yerine motorum keyifini çıkarmalıydım.

Kısa bir sürede kahveleri yapıp fincanlara koymuştum, balkona çıkmaya karar verip üzerimize birer şal aldıktan sonra ellerimizde fincanlarımızı balkonda bulunan tahta masaya bırakmıştık.

Balkonumu dekore etmek için fazla zamanım olmamıştı, idare etmek için iki tane tahta sandalye ve masa almıştım. Zaten fazla büyük değildi balkonum, yetiyordu.

Bakışlarım Efsun'u bulduğunda dalmış bir şekilde yanan loş, sarı sokak lambalarına bakıyordu. Dertliydi, her halinden anlıyordum bunu.

"Sen, nasılsın Efsun?"

Sorduğum soru, sıradan bir soru değildi. Gerçek anlamda nasıl olduğunu sormuştum.

Başını ağır hareketlerle bana doğru çevirdi,

"Ağır depresyondayım. Kendimi çok yalnız, işe yaramaz ve boş hissediyorum." Dedi tamamen değişen ruh haliyle, az önce içeride gülen o tatlı kızdan eser yoktu.

"Uras sürekli karşıma çıkıyor, hatta özür dileyip ayağıma bile kapandı. İnanabiliyor musun? Karşıma geçti ve ayaklarıma kapanarak ağladı. Onu öyle görünce, kendimi suçlamaya başladım. Ona haksızlık yaptığımı düşündüm," sesi gittikçe kısılıyordu,

Birden yükseldi,

"Ama hayır! Tam olarak beni haklı olmama rağmen bu düşüncelere soktuğu için ondan nefret..."

Gerisi gelmedi.

"Edemiyorum. Allahım cezası Uras'tan nefret falan edemiyorum!"

Ne olacaktı onların bu hali?

"Sen ne istiyorsun Efsun'um? Uras'ı affetmek mi, yoksa tamamen ondan uzaklaşıp hayatından silmek mi?"

Derin düşüncelere dalmış gibiydi, uzun bir süre sesi çıkmamıştı.

"Kalbime sorsan, onu hemen şuan affedip her şeyi geride bırakır ve mutlu olurdum. Uras'ın neden böyle davrandığını biliyorum, abimi gerçekten abisi olarak görüyordu ve onun bir ailesi yoktu. Ailesini, abimi ve tim içerisinde ki yerini kaybetmek istemedi." Buraya kadar sakindi, fakat yine ani bir şekilde sinirlenmişti,

"Yinede bu, beni üzdüğü ve yarı yolda bıraktığı gerçeğini değiştirmiyor! Aşağılık herif! Allah belasını versin! Umarım bir gün çok sert bir şekilde yere çakılıp bir yerlerini kırar!"

Sinirle kahvesinden bir yudum aldı,

"En kötüsüde ne biliyor musun? Önüme gelen hiç bir erkekten etkilenmemem! Yunan tanrıçası gibi bir çocuk vardı, 188 boylarında, esmer ve mavi gözlü. Kaslıydı da, ama hiç ilgimi çekmedi! Hepsi o dağ ayısı Uras yüzünden. Sen doktorsun, kalbimden alıp söker misin şunu?" Umutla bana baktığında,

"Maalesef, sevda denen şeyi bir doktor bile kalbinden söküp alamaz." Dedim yarım bir şekilde gülümseyip.

"İçini dök, ve rahatla Efsun. Kafanın dolu olduğunu, ve kötü bir dönemden geçtiğini görüyorum. Kendime yüklenme, akışına bırak. Ben her zaman senin arkandayım, nasıl mutlu olacaksan öyle devam et. Ama eğer Uras'la barışmak istemiyorsan, hayatına bak güzelim. Gençsin, güzelsin. Başkalarını sevebilirsin, belkide bir gün tekrardan aşkı tadarsın?"

Efsun umutsuz gözlerle bakıyordu,

"Sanmıyorum. O kadar güvenim kırıldı ki, ne ona tekrardan güvenebilirim, ne de bir başkasına."

Gözleri dolduğumda benimde burnumun direği sızlamıştı. Birinin karşımda ağlamasına dayanamıyordum. Sandalyemi kaldırıp tam yanına oturdum, ve kolumu omuzuna atarak başını bana yaslamasını sağladım.

Ellerim istemsizce saçlarına gittiğinde, onu gerçek bir abla gibi sevmiş, kanatlarımın altına almıştım.

Bu noktada, kardeşimle yaşayamadığım bir çok anı birer göz yaşına dönüştü. Ne ben konuştum, ne de Efsun.

Yaşlar gözümden akıp giderken, Efsun'u gerçekten de kardeşim yerine koyup, kardeşime yapamadığım ablalığı yaptığımı fark etmiştim.

Atabey ailesi, her anlamda tüm eksiklerimi tamamlıyordu. Onlar Allah'ın bana bir hediyesi, dualarımın kabulü, yalnızlığımın çaresi, derdimin ise dermanıydı.

"Sana aşk olsun Devin, bana bir gün olsun böyle sarılmadın!" Yan tarafta duyduğumuz huysuz sesle bu kasvetli hava bir son bulmuştu.

Atilla bugün gerçekten kimi kıskanacağını şaşırmıştı, daha benim elimi doğru düzgün tutmadın deyip yeni gelen pilotu kıskanmıştı, şimdi ise ona böyle sarılmadığımı söyleyip kıskançlığını sürdürüyordu.

"Abartma Alphan! Hem sen daha uyumadın mı? Kubilay duyacak!" Dedim yerimde dikleşip, Efsun'un hareket etmediği fark edince uyuduğunu anlamıştım, bu kadar çabuk uykuya daldığına göre onun için yorucu bir gün olmuş olmalıydı.

"Sen Kubilay'ı boşver, o kendi aleminde." Bakışları kardeşini buldu, derin bir nefes aldı,

"Teşekkür ederim."

Neden teşekkür ediyordu?

"Niye teşekkür ediyorsun, canım?" Diye sorduğumda,

"Canımın canı, Kardeşime ablalık yapıp sahip çıktığın, ve benim ona yetemediğim konularda yardımcı olduğun için sana teşekkür ederim."

Bana, canımın canı demişti...

Bakışlarım o kaybolmayı sevdiğim gözlerini bulduğunda, tenimin yandığını hissetmiştim. Aşkın ateşi, böyle bir şeydi demekki.

"Alphan." Diye seslendim fısıldar gibi,

"Seni seviyorum."

-
-16. BÖLÜM SONU-

Bölümü nasıl buldunuz?

Kutay'da geldiğine göre, başlasın savaşlar:)

Orgeneral Ahmet Atabey'le tanışmaya hazır mısınız?

Teorileriniz 👉🏼

Eğer sorularınız olursa her zaman sorabilirsiniz, bir sonraki bölümde görüşmek üzere!❤️

-❤️🩹