12. bölüm · Savunmasız Kalpler
11. Bölüm - Ölümle Yaşam Arasında
Merhabalarrr, yeni bölüme hepiniz hoşgeldiniz!
Sizi bölüme almadan önce bir konuda danışmam lazım, sizce Devin ve Atillanın modeli kim olmalı? Önerilerinizi bekliyorum!
(Yazım hatalarım varsa şimdiden özür diliyorum)
(Sınır: 100 oy, 400 yorum)
Bölüm şarkıları:
Ölümle Yaşam Arasında - Mavi gri
Öyle dertli - Duman
Beni Aşka İnandır - Kolpa
🥀
"Yanında olduğu sürece güçlüydü; en büyük korkusu onsuz kalmaktı."
__________
Boran vurulmuştu.
Tüm anılarım önümden film şeridi gibi geçti, o patlama, Görünmez timi...
Kaybetme korkusu.
Atilla'nın bağırışıyla kendime geldim,
"Devin! Kendine gel!"
Hemen "Koruma ateşi açın! Boranın yanına gidiyorum!" Diyip ayaklandım,
Yaşayacaktı.
Bir askerimi daha şehit vermeyecektim.
Atilla "Şimdi!" Dedikten sonra hızla yerimden fırladım, tam o sırada namlusunu ucunu bana doğru çeviren teröristi fark ettim, saniyeler sonrasında yere yığıldı.
Bir yandan koşuyor, bir yandan da tabancamla etrafa ateş ediyordum.
Boran'ın yanına varınca gördüğüm manzara çok kötüydü.
Boranın yüzü bembeyaz olmuştu, her yeri kan içindeydi.
"Komutanım! Yarasına tampon yaptım ama kanama durmuyor! Kurşun karın boşluğuna denk gelmiş olabilir!" Dedi Batu telaşla,
Hemen yere çömelip çantamı çıkardım,
"Boran! Beni duyuyor musun!" Dedim bir yandanda bilincini kontrol edip,
"K-komutanım." Dedi zorlukla,
"Efendim astsubayım." Dedim hemen,
Gözleri yavaş, yavaş kapanıyordu,
"Boran! Bende kal!"
Hemen intercomdan,
"Acil helikopter lazım, Boranın durumu kötü! Bir an önce hastaneye yetiştiremezsek..." son kelimeyi söylemeye dilim varmadı.
Hemen müdahale etmem lazımdı, bu şartlarda en doğru kararı vermeliydim.
"Batu, al şu şırıngayı. Kanı çek, kanamanın tam olarak nereden geldiğini görmem lazım!" Dedim hızla çantamı Batu'ya fırlatıp, bir yandan da yaraya tampon yapıyordum.
Batu dediklerimi aynı tarif ettiğim şekilde yaptıktan sonra kurşunun isabet ettiği yeri buldum.
Tam karın boşluğuna denk gelmişti, ve bu demek oluyordu ki eğer şu anda müdahale etmezsem Boran'ı kaybedecektik.
"Kurşun büyük bir ihtimalle içeride, çıkış deliği yok. En fazla 1 saat içinde kurşunun çıkması lazım, iç kanama riski var." Dedim bir yandan elime eldivenlerimi takıp.
"Durumu nasıl Devin!"
Atilla telsizden konuşmuştu, bir yandan müdahale ediyor, bir yandan da onlarla iletişim kurmaya çalışıyordum.
"Komutanım iç kanama riski var, en geç 1 saat sonra hastaneye yetiştirmemiz lazım yoksa yaşamaz!"
"Buradan bir saatte çıkmamız imkansız! Gittikçe çoğalıyorlar, sivil halk tehlike altında!"
"Destek tim geliyor mu?" Diye sordum, o anda tampon yapma görevini Batu'ya verip damar yolu açmak için elime iğneyi aldım.
Boranın elleri soğuk olmaya başlamıştı, cildi tamamen solgun bir hale gelmişti. Damarları çöktüğü için damar yolunu zor açmıştım, açar açmaz serumu takmıştım.
"Destek tim gelmek üzere, onlar geldikten sonra sizi arkadan çıkaracağız! Boran'ı yaşat Devin!"
Yaşatacaktım.
"Ü-ü-şüyorum." Boranın zorla söylediği kelimeden sonra gözleri kapanmaya başlamıştı,
"Boran bana bak!"
Korktuğum başıma gelmişti, iç kanama geçiriyordu!
"Hemen çantandan termal battaniyeyi çıkar Batu!" Dedim, gerçekten sahada yapabildiklerim kısıtlıydı.
Bu gibi durumlarda kimseyi kurtarmazsınız, sadece yaşatmaya çalışırsınız.
Hemen termal battaniyeyi Boran'a sardık, bu böyle olmayacaktı. Bir damar yolu daha açmam lazımdı.
Ama damarları o kadar çökmüştü ki, belli olmuyordu bile.
Başka çarem yoktu.
Parmaklarımla bastırıp damarları hissetmeye çalıştım, o sırada başımın üzerinden geçen mermiyle kenara savruldum.
"Mevzi al Batu!" Diyip Boran'ı korumak için önüne siper oldum, Batu'da aynısını yapmıştı.
İkimizde onu korumak için canımızı hiçe sayıyorduk, her Türk askerinin yapması gerektiği gibi.
Hemen tabancamı çıkarıp bir el ateş ettim, ateş etmemle üzerimize gelen mermilerin son bulması bir olmuştu.
Hemen müdaheleye devam ettik, yeniden parmak uclarımla koluna bastırdım, elime iğneyi aldım.
Düşünmeden, kendime güvenerek iğneyi batırdım, iğne geri çıkmamıştı. Ya damarı bulmuştum, ya da yanlış yere saplamıştım iğneyi.
Bunun öğrenmenin tek yolu damar yolundan kan gelmesini beklemekti, ve hala kan gelmiyordu.
Batu korku dolu gözlerle beni izliyordu,
"Komutanım, hala kan gelmedi..." dedi sessizce,
O sırada gelen koyu kırmızı sıvıyla derin bir nefes aldım, ikinci damar yolunu açtıktan sonra Boranın nefes alış verişleri düzenli olmaya başlamıştı.
Hala iç kanama devam ediyordu,
"Atilla! Sizi burdan çıkaracağız, adamı alıp gidin! Çevrede olan MİT timi desteğe geliyor, gerisini biz hallederiz!" Bu sessiz dalga denen adamdı, telsizden konuşmuştu.
"Batu sedyeyi çıkar!" Dedim hemen Batu'ya, Boran'ı bir an önce hastaneye yetiştirmemiz gerekiyordu.
"Helikopter yolda Devin, Boran'ın durumu nasıl!" Diye sordu Atilla,
"Durumu kötü komutanım, ilk müdahaleyi yaptım. Elimden daha fazla bir şey gelmiyor, bir an önce hastaneye yetiştirmemiz lazım, zaman yok!" Dedim anında.
"Uras, sen şu serefsizin yanında kal. Emre, destek ateşi açıyorum, Devin ve Batu'yla birlikte Boran'ı helikopterin ineceği yere götürün!"
Emre Atilla'nın dediklerini onayladı, nerede olduğunu göremiyordum, ama çok sürmeden gelen koşma sesiyle görüş açıma girdi.
Boran'ı görür görmez bir anlığına duraksadı,
"K-komutanım yaşayacak değil mi?" Dedi fısıltı gibi çıkan sesiyle,
"Yaşayacak! Hadi sedyeye taşıyacağız! Dikkatli olun!" Dedikten sonra Boran'ı dikkatlice sedyeye koyduk.
"Biz hazırız, işaretinizle mevzimizden çıkacağız komutanım." Dedim telsizden,
Atilla "Sessiz dalga, koruma ateşi!" Deyince elimle 'gidiyoruz' işareti yapıp hızla yürümeye başladım, bir yandan silahımla etrafı tarıyordum, ama mermim kısıtlıydı.
Kubilay,
"Komutanım, 10 kişi kaldılar." Demişti.
Umarım destek tim bir an önce gelirdi, çünkü bu şerefsizler durmazdı.
Emre ve Batu arkamdan geliyordu, köylülerin hepsi evlerine kaçmıştı. Zırhlı araçları bıraktığımız yere yaklaşmıştık, kısa bir mesafeyi arabayla gitmek zorundaydık. O sırada Atilla'nın telsizden yaptığı konuşma beni sinirlendirdi,
"Uras, sizde gidiyorsunuz onlarla." Demişti.
Anında telsizi çıkardım,
"Sizi burda yalnız bırakamam!" Dedim, onu ve Kubilayı yalnız bırakamazdım, bırakamazdık!
O sırada üzerimize tutulan mermi yağmurundan korunmak için bulduğumuz ilk sokağa girip bekledik,
"Devin! Burdan beraber çıkmamız imkansız! Biz size koruma ateşi açıyoruz, bundan sonra emir komuta sende! Bir an önce Boran'ı hastaneye yetiştirin! Anlaşıldı mı asker!" Deyince duraksadım.
Emir komuta bendeydi.
Askerim ağır yaralıydı.
Tekrar aynı şeyleri yaşamayacaktım. Olmayacaktı.
Benden ses çıkmayınca son kez,
"Emrediyorum Devin!" Dedi.
"Dikkatli olun komutanım, Atak'ın size ihtiyacı var!" Diyip zırhlı aracın kapısını açtım, tam o sırada tam yanımdan geçen mermiyle,
"Herkes mevzilensin!" Diye bağırdım, hemen silahımı elime alıp merminin az önce geldiği yere doğru ateş etmeye başladım, Boran'ı arabanın arkasında çektiler, mermi sesi kısa bir süreliğine durunca,
"Hadi, Boran'ı dikkatlice içeri alın!" dedim. Atak, komutla aracın kapısını açarken, ben gözlerimi çevrede gezdirip tehlikeleri taradım.
Uras, Aron'u güvenle zırhlıya taşıdı; ben ise ateş hattını kontrol ediyordum.
Bir an için göz göze geldiğim teröriste kısa bir işaret verdim, sağımda kalan yıkık duvarın arkasına sürüklendi. Ardından elimi hızlıca yerdeki bir enkaza uzattım, geçici bir patlayıcı yapıp düşmanın dikkatini dağıttım. Patlama sesiyle beraber hedef şaşırdı, ateşi kesildi.
"Şimdi!" diye bağırdım. Boran'ı son bir hamleyle aracın içine yerleştirdik.
Ardından kendimi araca attıktan sonra herkesin bindiğinden emin oldum, Uras hızla zırhlıyı çalıştırıp gaza bastı.
Bir yandan karargahla iletişime geçmeye çalışıyordum, destek tim gelmemişti.
Sessiz dalganın bahsettiği MİT timi umarım bir an önce gelirdi.
"Yuva, Atak 2 konuşuyor." Dedim.
"Dinlemedeyim Devin!" Dedi albay,
"Komutanım, Boran'ın durumu kötü. Biz helikoptere doğru gidiyoruz, Atilla komutanım ve Kubilay hala köyde!"
"Ne demek hala köyde!"
"Yoğun ateş altındaydık, Boran böyle giderse daha fazla yaşayamaz! Bir an önce hastaneye yetişmemiz lazım komutanım! Destek tim ne zaman köyde olacak!"
"Tim varmak üzere, Boran'ı yaşatın!"
Telsizi bir kenara koydum,
"Batu, damarları ne durumda." Diye sordum arkama dönüp,
"Aynı komutanım."
Az kalmıştı.
Helikopterin indiği alan göz açımıza girmişti, her taraf toz duman içerisindeydi.
Uras aracı durdurduktan hemen sonra vakit kaybetmeden Boran'ı helikoptere doğru taşıdık, helikopterde ki astsubay sedyenin bir tarafını tuttu. Hemen peşinden binip açtığım damar yolunu kontrol ettim.
Herkes helikoptere bindi, kapılar kapandı.
Yol boyunca çaresizce Boran'ın başında bekledik, yüzü bembeyaz olmuştu.
Aklımda canlanan anılarla kafamı iki yana salladım, eğer düşünürsem...
Düşünürsem en başa dönerdim. İyileşmiştim.
Düşünmemem gerekiyordu.
Boran şehit olmamıştı, yaşıyordu.
"Atak, Şırnak hava sahasına girdik. İniş için son 2 dakika."
Pilotun yaptığı anonsla kendime geldim, yetişmişti. Yetişecekti.
Helikopterin tekerleri yere değer, değmez Batu kapıyı bir hışımla açtı.
Hemen Boran'ı hazırda bekleyen sedyeye aldık, her şey o kadar çabuk gelişiyordu ki ekipte kimlerin olduğuna bakmadan tüm bilgileri vermiştim,
"Penetran abdominal yaralanma! İç kanaması var, ilk müdahaleyi yaptım! Nabız zayıf! Şoka girdi!"
Doktor "Gerisi bizde!" Dedikten sonra ekibiyle koşar adımlarla asansöre bindi.
"Uras, Batu, Emre! Helikopterle karargaha gidin, şu şerefsizi teslim ettikten sonra sivil kıyafetlerinizi giyip gelin! Anlaşıldı mı!" Dedim hemen, bu şekilde hastanede dolaşamazlardı.
Aron şerefsizi gözleri ve ağzı bağlı bir şekilde oturuyordu, lafımı ikiletmeden tekrardan helikoptere bindiler.
Bende koşarak kırmızı alana doğru gittim, Boran'ı acil ameliyata almışlardı.
Derin bir nefes aldım, sonra üzerimdeki kıyafetten kurtuldum.
Altıma sivil kıyafetlerimi giymiştim, acil bir durum olursa diye.
Olmuştu.
Saatlerce öylece sağa sola yürüyüp durmuştum koridorda, bir yanımız o köyde, bir yanımızda ameliyattaydı.
"Boran! Boranım! Oğlum!"
Koridorun başından gelen bağırışla hemen kafamı o yöne çevirdim, Boran'ın ailesi gelmiş olmalıydı.
Kadın koşarak yanıma geldi, arkasından gelen kalabalık toplulukta pek iyi gözükmüyordu. Hepsi benim sözlerimi bekliyordu.
"Kızım sen Boranımın komutanımısın?" Diye sordu ağlamalarının arasında,
"Evet, komutanıyım." Dedim.
"Durumu nasıl? Yaşayacak mı oğlum!" Kadın bayılacak gibi olunca hemen tutup sandalyelerden birine oturttum,
"Boran iyi olacak, lütfen sakin olun." Dedim ellerini tutarak,
"Ah benim güzel oğlum! Yaktın bizi oğlum!"
Televizyonlarda göstermedikleri yanı buydu, yaralanan, şehit düşen askerlerin aileleri.
Ben nasıl davranmam gerektiğini bilemeyince imdadıma Atak yetişti, gelmişlerdi.
Koşarak yanımıza geldiler, Uras, Boranın annesini önüne çöküp,
"Yeşim annem, Boran iyi olacak. Çok güçlü o, sen tanımıyor musun oğlunu? Hemencicik kalkar ayağa." Dedi,
"Sen gördün mü onu Urasım? Nasıldı? Neresinden vuruldu?"
Bu soruya ben cevap verdim,
"Merak etme Yeşim teyze, ben doktorum. İlk müdahalesini ben yaptım, hastaneye geldiğinde durumu iyiydi." Demekten başka çarem yoktu.
Emre Boranın babasının yanındaydı, babası sessizdi. Bir duvara çökmüş bir şekilde oturuyordu.
Saatler öyle geçti, bir ara kantine inip yiyecek bir şeyler getirdim. Ama yemediler, oğulları ameliyat masasında yatarken boğazlarından hiç bir şey geçmedi.
Bir süre sonra kısık bir sesle,
"Atilla komutanım ve Kubilaydan haber var mı?" Diye sordum Emre'ye.
"Yok komutanım, telsizleri kapalıymış." Demişti o da sessizce.
İçime bir huzursuzluk dolmuştu,
"Ne demek telsizleri kapalı? Destek tim gelecekti?" Dedim sinirle, bir yandan da sesimi yükseltmemeye çalışıyordum.
"Destek tim gittiğinde köyün boş olduğunu, ve bizden kimsenin olmadığını söylemiş komutanım. Ne yapıyorlar bilmiyorum ama köyde değiller."
Atilla'nın bir planı olmalıydı.
Onu tanıyordum.
Ama ya yanılıyorsam? Ya onlara bir şey olduysa?
Bir Türk askeri asla esir düşmezdi, ya esir düşmemek için son mermilerini...
Geri kalanını düşünmek istemedim.
Bir yandan Boran, bir yandan onlar...
Elim kolyeme gitti, sakin kalmaya çalışıyordum.
Atilla geliyordu aklıma. Onu ilk gördüğümde ilgimi çeken tek şey liderliğiydi, görevine verdiği değerdi, timine verdiği değerdi.
Bana verdiği değer, fazla gelmişti.
İstemediğimden değil, etkilenmediğimden değil.
Sadece artık Bige değil, Devin olduğum içindi bu tavırlarım.
Kendime çizdiğim bu karakter güçlüydü, duygusuzdu, aşk nedir bilmezdi. Tek derdi intikamdı.
Ama Bige, o sevgi doluydu. Hassastı, güçsüzdü. Deli doluydu, hayattan zevk alan bir genç kızdı.
Olduğum kişiden memnun musun diye sorarsanız, muhtemelen evet derdim.
Fakat derine inecek olursak, bunların hiç yaşanmamasını. Ve hep 'Bige' kalmayı tercih ederdim.
Ben düşüncelere dalmışken Batu yanıma gelip, "Komutanım, artık oturun. Çok yoruldunuz." Demişti ki ameliyathanenin kapısı açıldı, hepimiz koşar adımlarla doktorun yanına gittik.
O an farketmiştim.
Bu Bülentti.
Beni görünce bir anlığına duraksadı,
Yeşim teyze hemen
"Durumu nasıl doktor!" Dedi,
"Ameliyat başarılı geçti. İlk müdahale hayatını kurtardı. Fakat iç organları çok kötü bir haldeydi. Yaşaması bir mucize, önümüzdeki 1 hafta kritik, yoğum bakıma alacağız. Hayati tehlikesi devam ediyor."
"Yaşayacak ama değil mi! Yaşayacak değil mi doktor!" Diye sayıkladı babası,
Bülent "Elimizden beklemekten başka bir şey gelmiyor, üzgünüm." Diyip gidince peşinden koştum,
"Ameliyat esnasında gelişen bir komplikasyon oldu mu? Askerlik yapmasına mani bir şey var mı?" Dedim hemen.
"Bir dakika Devin, senin bunların içinde ne işin var? Yanlış anlama, ama seni birden o Askeri helikopterde görünce neler hissettim sen biliyor musun? Ameliyat raporunu sana yollarım birazdan. Öğrenirsin." Diyip arkasına bakmadan gitti.
Neyin triplerine girmişti bu şimdi.
Sanki çok bir samimiliğiniz varmış gibi birde ne hissettiğimi biliyor musun diye soruyordu.
Sabır çekip bizimkilerin yanına gittim,
"Ben karargaha geçiyorum. Atilla ve Kubilaydan haber var mı diye bakacağım, sizde evlerinize gidin. Boran yoğum bakıma alınacak, yapabileceğimiz bir şey yok." Dedim.
Aynı zamanda da Aron şerefsizinin sorgulanması gerekiyordu, şimdilik onu bekletiyorduk.
Emre "Olsun. Boran'ı yalnız bırakmayız komutanım. Biz burdayız, eğer bir haber olursa komutanlarımdan bizede haber verin komutanım." Deyince,
"Veririm, bari gidip bir şeyler yeyin. İyi gözükmüyorsunuz." Dedikten sonra hastaneden çıkıp bulduğum ilk taksiye binip karargaha doğru yola çıktım.
İlk yaptığım şey üniformamı giymek olmuştu, daha sonra da harekat odasına doğru gitmiştim.
Personel kartımla kapıyı açtım, içeride yoğun bir çalışma vardı.
İçeride gördüğüm kadın astsubay bir anlığına beni şaşırttı, bugüne dek tugayda ki tek kadın asker bendim. Kadın astsubayı görmek beni bir anlığına gülümsetmişti, yeni atanmış olmalıydı.
Benim ona baktığımı fark etmiş olacak ki hemen ayağa kalktı,
"Komutanım," dedi,
"Rahat astsubayım, Atak timinden haber var mı?" Diye sordum. Burada bir çok görevi birden takip ediyorlardı, o yüzden timimizin ismini vermiştim.
"Yok komutanım, İHA'larımız şu anda çevrede uçuş icra ediyor. Fakat herhangi bir ize rastlanmadı." Dedi ekranda ki canlı İHA görüntülerini göstererek.
Hemen yanına bir sandalye çekip oturdum,
"Bana bir harita verir misin." Dedim, anında çekmeceden haritayı çıkardı.
"Köyün bulunduğu yer burası," parmağımla işaret etmiştim bölgeyi,
"Aradan yaklaşık 10 saat geçti, iki seçecek var. Ya rotanın üzerinden devam ettiler, ya da..."
Yine sustum.
"Esir düşmüş olamazlar. Geri dönüş yoluna geçtiklerini sanmıyorum, yoksa telsizleri kapatmazlardı." Diyip düşünmeye başladım, 10 saatte en fazla ne kadar yürüyebilirlerdi? Ya da arabayla gittiyseler nereye gitmiş olacaklardı?
Göreve çıkmadan önce, Atilla ve Kubilay
"Kubilay, o bölgeyi en iyi sen biliyorsun. Kalabalık bir şekilde gidemeyiz. Dikkat çekeriz."
"Haklısınız komutanım, ama o köyde ki siviller normal halka benzemez. Teröristlere en çok desteği onlar veriyor. Aralarına sızmamız imkansız."
"Sessiz dalga. Orada..."
Şimdi anlamıştım! Konuştukları görev bizim gittiğimiz görev değildi!
Nasıl böyle bir şeyi bizden saklardı!
Aklımda bir yer vardı, bu köy Irakta bulunuyordu. Hatta Kenan şerefsizinin çokça bahsettiği bir köydü,
Hemen "İHA'yı Irakta bulunan Habbaniyah köyüne yönlendirin hemen. Koordinatları söylüyorun." Diyip koordinatları verdim,
Gözümü kırpmadan ekranı izliyordum, İHA'nın oraya ulaşması biraz zaman almıştı, fakat hava sahasına girdikten sonra alçaldı.
Köy havadan çok sakin gözüküyordu, arada geçen araçlar ve bir kaç insan haricinde hiç bir şey yoktu.
"Komutanım, emin misiniz burda olduklarından? Köy çok sessiz, sakin bir yere benziyor?" Dedi yanımdaki astsubay, soy adını şimdi okuyordum. Ökten.
"Emin değilim Ökten astsubayım, sadece tahmin." Dedim ekrana bakmaya devam ederek, o sırada göz açımıza giren iki tane siluet vardı, siluet diyordum çünkü kararan havadan dolayı net bir görüş yoktu.
"İHA'yı yakınlaştırın." Dedim,
Aynı anda görmüş olduğumuz siluet bizi görmüş gibi tam İHA'nın olduğu yere bakıp eliyle bir işaret verdi.
Bu bizim aramızda anlaştığımız bir işaretti, bunlar Atilla ve Kubilaydı!
"Burdalar!" Dedim hemen ayağa kalkıp,
"Git hemen albayı çağır!" Dedim kapıda bekleyen çavuşa,
Atilla baş ve işaret parmağını kaldırıp askeri selamı vermişti, bunu çok önceden anlatmışlardı. Aralarında bir şifreydi.
Albay geldikten sonra görüntülere tekrar baktı,
"Doğru, Atak'ın arasında bir şifre bu." Dedi beni onaylayıp,
"Komutanım, şimdi ne yapacağız?" Diye sordum, onları oradan almamız gerekiyordu.
"Bekleyeceğiz Devin. Çevik bilek ne yapacağını çok iyi bilir, bir planı yoksa bu kadar insiyatif almaz. Siz onları takip etmeye devam edin, eğer acil bir durum olursa hemen haber edin." Dedikten sonra harekat merkezinden çıktı.
Bende "Ben birazdan geleceğim, eğer şüpheli bir durum olursa bana ulaşın." Diyip peşinden çıktım.
Atak'la görüşmem lazımdı.
Telefonumu çıkarıp Emre'yi aradım, anında açtı,
"Komutanım! Bir haber mi var!" Dedi,
"Sakin ol Emre, herkesi topla karargaha gel."
Emre "Emredersiniz komutanım!" Dedikten sonra telefonu kapattım.
Toplantı odasına geçip az önce gördüğüm görüntüleri ekrana yansıttım, gelince gösterecektim bizimkilere.
Yaklaşık bir yarım saat sonra geldiler,
"Oturun." Dedim hemen.
"Boran nasıl?" Diye sordum,
"Aynı komutanım, az önce nişanlısı ve onun ailesi geldi. O yüzden geciktik. Neden bizi çağırdınız bu arada? Bir gelişme mi var?"
"Evet," dedim tam ekranın önüne geçip.
"Göreve gitmeden önce Atilla komutanımın ve Kubilayın konuşmalarını duydum. Bir köyden bahsettiler, oraya kalabalık gidemeyiz dediler. Fakat gideceğimiz köy hakkında konuştuklarını düşünüp sorgulamadım," diyip devam ettim,
"Ama böylesine önemli bir görevde yaptığı şey akıl alınmaz bir şey. Planı olmadan böyle bir karar vereceğini sanmıyorum, duyduklarım doğrultusunda hangi köy olduğunu az çok anladım. İHA'larımız bölgeyi havadan gözetledi,"
Elimde ki komandoyla görüntüyü oynattım,
"Tam o anda, karanlıkta görünen bir siluet İHA'nın uçtuğu yere bakıp bir işaret verdi."
"Bu bizim aramızda anlaştığımız acil durum işareti..." dedi Uras kısık bir sesle,
"Aynen öyle Uras." Dedim.
"Telsizleri kapalı olduğuna göre, teröristlerin telsize sızması, ya da yerlerini tespit etmelerine mani olmak içindi. Yinede yaptıkları çok yanlış!" Birden sinirlenmiştim,
"Takım halinde hareket edelim diyen komutanımız bizimle konuşmadan kafasına göre görev uzatıyor!" Diyip önümde ki sandalyeyi sertçe çekip oturdum.
"Ne yapacağız şimdi komutanım?" Diye sordu Batu.
"Bilmiyorum." Dedim.
"Albayın emrini bekliyorum,"
Tam o sırada toplantı odasının kapısı bir anda açıldı. Kapının açılmasıyla Aydilge'yi görmem bir olmuştu.
"Hoop! Bu ne cüret!" Dedim, hemen ayağa kalktım. Yanımdaki Emre'ye attığım bakışla ne yapması gerektiğini anlamıştı, ekrandaki görüntüyü kapattı.
"Asıl sana bunu benim sormam gerekiyor üsteğmenim! Senden kıdemli olan benim!"
Utanmadan üste çıkmaya çalışıyordu.
"Atilla nerede?" diye sorunca delirmemek için kendimi zor tuttum,
"Sanane Aydilge? Kos koca yüzbaşı, işi vardır, karargahta onu rahatsız eden BAZI insanlardan uzak kalmak istemiştir? Kim bilir." Dedim sahte bir gülümsemeyle.
"Bakıyorum, hemen timin başına geçmişsin. Aman diyim yalnız göreve falan çıkma. Başlarına bişey gelsin istemem."
Bu dediklerinden sonra bende ona karşı olan sabırımı taşırmıştı, tam sinirle yanına giderken Emre beni durdurdu,
"Sakin olun komutanım."
"Bırak Emre!" dedim hemen, ardından Aydilge'ye döndüm,
"Bana bak, babanın torpiliyle kazandığın o hukuk fakültesini bile kendi başarınla bitirmemiş bir insansın sen! Benim ağzımı açtırma! Eğer bir daha şehit düşen timim hakkında en ufak bir imada bulunursan, seni doğduğuna pişman ederim Aydilge! Şimdi git işine!"
Yüzünde bir anlığına üzgün bir ifade belirdi, ama hemen kayboldu.
"Atilla'nın senin gibi bir ruh hastasına bakmasının imkansız olduğunu görmüş oldum. Ben boşuna telaşlanmışım, benim gibi bir savcı varken sana bakacak değildi."
Sinsice gülümsedi, karşımda liseli, kavga arayan bir ergenden farkı yoktu.
Çok komik, ve acınası bir durumdaydı.
"Senin aksine, vatanımızı, milletimizi korumak için buradayız biz. Tek davamız vatan, senin bugüne kadar olan tek davan Atilla komutanımla aranda olan, hatta olamayan bir şey. Buna rağmen ortada savcıyım diye geziniyorsun, daha çok tez yazman gerekecek bu mesleği öğrenebilmen için. Şimdi daha fazla konuşmadan odadan çık."
Aydilge "Gidiyorum! Ama sen söylediğin için değil!" Diyip kapıyı çarparak çıktı.
Emre hemen ardından "Komutanım, hani derler ya, bazı yetişkinler hala ergenlik çağından çıkamamış diye. En büyük örnek burada." Dedi,
"Öyle, böylesine gerizekalı bir insanla bir konuşma içerisine girip kendini yoramam bir daha. Savcıymış, ne günlere kaldık."
"Şu an bundan daha büyük bir problemimiz var, ekranda ki görüntüyü gördü." Dedim.
"Ama hemen kapattım komutanım, baksa bile anlamamıştır."
"Biz şimdi gerçekten ne yapacağız ya! Boranın durumu kötü! Atilla komutanımla Kubilay komutanımın ne yaptığı belli değil! Elimiz kolumuz bağlı öylece oturuyoruz!" Dedi Uras sinirle,
"En az senin kadar sinirliyim Uras! Dua edin sağ salim dönsünler!" Diyip ayaklandım, o sırada kapı çaldı. Bu sefer biri çat kapo girmemişti en azından!
"Gel!" Dedim hemen, içeriye bir astsubay girdi,
"Komutanım, Atilla komutanımın kız kardeşi geldi. Kendisi çok endişelenmiş bir durumda, nizamiyede bekliyor."
"Sağol astsubayım, gidebilirsin." Dedikten sonra Efsun'un yanına gitmek için hareketlendim, zaten sinirliydim, birde Urasın peşimden geldiğini görünce sinirle bağırdım,
"Hem aşkının arkasında duramıyorsun, hemde utanmadan kızın yanına mı gidiyorsun Uras! Otur oturduğun yerde!"
Uras başını yere eğip geri koltuğuna oturdu,
"Gidin dinlenin, yorgunsunuz. Eğer ani bir görev çıkarsa dinç olun." Diyip hızla nizamiyeye gittim.
Efsun durgun bir şekilde oturuyordu, beni görünce hemen koşarak yanıma geldi,
"Devin! Abim nasıl!" Dedi,
"Merak etme Efsun, abin iyi." Dedim içini rahatlatmak için,
"Telefonlarımı açmıyor? Nerede? Annem çok endişelendi, rüyasında abimi görmüş. Bir şey olacak diyip duruyor. İyiyse nerde? Yanına gideyim?" Arka arkaya söylediği sözlerden sonra destek vermek için kolunu sıvazladım,
"Abin görevde Efsun, ama merak etme durumu iyi. Endişelenecek hiç bir şey yok, tamam mı?" Dedim.
"Çok korkuyorum abime bişey olacak diye."
Gözünden bir damla yaş aktı,
"Bir abimi kaybettim, bir abimi daha kaybedemem Devin."
"Öyle bir şey olmayacak!" Diyip ona sarıldım,
"Abim yoksa, ben varım. Ablan sayılırım?" Dedim kendimden beklemediğim bir şekilde,
"Abin gelene kadar benimle idare et küçük hanım, merak etme yakında gelecek zaten." Diyip azda olsa içine rahatlatmak istedim.
"Hadi gel, sana kantinden bir şeyler ısmarlayayım." Dedim gülümseyerek,
"Olur." Dedi o da tebessümle, beraber kantine doğru yürürken etrafa meraklı bakışlar atıyordu.
"Hep askeriyenin içinde büyüdüm, hatta babam beni bazen yanında götürürdü. Hayrandım ona." Dedi sonlara doğru durgunlaşan sesiyle,
"Psikolog olmaya nasıl karar verdin." Diye sordum konu olsun diye.
Efsuna belli etmemek için normal davranmaya çalışıyordum, Boranın hala hayati tehlikesi vardı, Atilla ve Kubilay ne yapıyor bilmiyorduk. Meraktan, onlara bir şey olacak korkusundan aklım yerinden çıkacak gibiydi.
Efsunun neşesi hemen yerine geldi, mesleğini çok seviyordu herhalde.
"Küçüklükten beri hayalimdi! Hatta abimle hep psikologculuk oynardık! Tabi ben onu zorla ikna ederdim oynaması için, o da beni kıramazdı. Sabah - akşam başının etini yerdim, o yüzden çok sabırlı bir insandır." Dedi gülerek, bir yandan da kantine gelmiştik. Hemen ikimizde tost ve çay söyleyip boş olan masalardan birine geçtik.
"Sen asker olmaya nasıl karar verdin?" Diye sordu o da,
"Benimde babam askerdi, biliyorsun psikolog hanım." Dedim gülerek, tüm hayat hikayemi biliyordu sonuçta.
"Bende ona hayrandım. En başından beri biliyordum asker olmak istediğimi."
"Askerî doktor mu olmak istedin hep?"
"Hayır. Kara Harp Okulunda okumak en büyük hayalimdi, fakat annem hep doktor olmamı istemişti. Böylelikle GATA'da okudum. Ama biz son tabip subaylarız, askeri hastaneler kapandığı için artık sadece sivil doktor olarak mezun oluyorlar." Dedim ardından çayımdan bir yudum alıp,
"Tayinim buraya çıkmadan önce Milli Savunma Üniversitesinde ki sözlü mülakatlarda psikolog olarak görevliydim. Gerçekten o kadar güzel bir şey ki asker olmak için, vatanımız için çabalayan gençlerimizi görmek. Elenenlere bile içimden gelmeyerek red verdim."
"Sahi, kpssden yüksek bir puan aldığın için Ankarada görev yapabilirmişsin duyduğuma göre? Neden Şırnak?" Diye sordum,
"Kesin abim şikayetlenmiştir. Şırnak'ı seviyorum. Kulağa ilginç gelebilir, ama gerçekten seviyorum. O yüzden burada yaşamak istedim, burada olmak istedim."
"İlginç değil, bende Şırnak'ı çok seviyorum. Memleketim Sivas, ama burası daha çok memleketim gibi oldu." Dedim,
"Ay Sivaslı mısın! Kangallar ne kadar korkunç ya! Ben çok korkarım köpekten!"
"Korkmana gerek yok, bir şey yapmıyorlar."
"Ya geçen sene Uras'la Sivasa gitmiştik günü birlik, ikimizede kangal saldırınca ilk ve son oldu!" Uras'tan bahsedince istemsizce morali bozuluyordu, tam o sırada kantine giriş yapan Uras, Efsun'u görür görmez olduğu yerde kaldı.
Efsun "Geldi yine, salak." Deyip önüne döndü.
Uras sonunda kendine gelip yanımıza doğru yürüyünce ona 'sen akıllanmazsın' dercesine kafamı iki yana salladım,
"Komutanım, sanırım hareket merkezinden çağrılıyorsunuz."
Buraya girerken hiçte beni arıyormuş gibi durmuyordu.
"Öyle mi astsubayım?" Dedim imalı bir şekilde,
"Emin olmamakla birlikte, öyle olduğunu düşünüyorum komutanım."
Anlık bir şekilde Efsun'a baktım,
"Ben hemen geliyorum, istersen odamda bekleyebilirsin." Dedim.
Efsun "Burada beklerim, benim için sıkıntı yok." Deyince ayaklandım, Uras bir şeyleri düzeltmeye çalışıyor gibiydi. Denemesine izin verdim.
Uras - Efsun (Efsunun ağzından)
Uras tam karşıma geçip oturmuştu.
"Nasılsın." Diye sordu,
"Ciddi misin?" Dedim,
"Nasıl olduğumu mu soruyorsun birde utanmadan?"
"Evet soruyorum! Çünkü seni merak ediyorum, endişeleniyorum!"
Birden çıkışması beni şaşırtmıştı,
"Ne hakla!" Dedim bende,
"Efsun! Sen konunun korkaklık olduğunu mu düşünüyorsun! Sen beni hiç mi tanımadın Efsun!"
Uras sesini yükseltince kantinde ki tüm gözler bizi bulmuştu,
"Demek ki tanıyamamışım Uras!" Dedim kısık bir sesle,
O da sesini sonunda alçaltıp,
"Korktum evet! Abine, abime seni ne kadar çok sevdiğimi söylemekten değil, aşkımı söylemekten değil! Abisiz kalmaktan korktum anladın mı! Bir kardeşimi daha kaybederim diye korktum!"
Urasın son söylediklerinden sonra aklım bir kaç yıl öncesine gitti...
Urasın kardeşi intihar etmişti.
Uras o kadar kötü bir durumdaydı ki, kendine bişey yapacak korkusuyla onu bir an olsun yalnız bırakmamıştım.
Hep yanında olmuştum.
Abime, anneme yalan söyleyip okula değil, onun yanına gitmiştim.
Yaralarını sarmıştım.
Onu anlamıştım!
Tüm bunların karşılığını, abimin kim olduğunu öğrendikten sonra benden ayrılmasıyla vermişti.
Bu kadar kolay mıydı onca yıllık sevgiden, emekten vazgeçmek?
"Uras, sence abim senin beni sevdiğini öğrenseydi kızar mıydı! Bizi ayırmaya çalışır mıydı! Abim öyle biri mi!" Dedim gözlerimin dolmasına mani olamadan,
"Ama biliyor musun, iyiki seni abime hiç anlatmamışım. Gerçek yüzünü gördüm." Diyip hızla ayağa kalktım ve kantinden çıktım, Urasın peşinden geldiğini hissediyordum.
Birden kolumu tuttu, gözlerini uzun zaman sonra ilk kez bu kadar yakından görüyordum.
"Sen beni sevmesende, benim sana olan aşkım asla bitmeyecek Efsun. Boran hastanede, yaralı. Atilla abim görevde, bana biraz zaman ver. Her şeyi yoluna koyacağım, bana son defa güven."
"Boran yaralı mı!"
Neler oluyordu!
Abim timini neden yalnız bırakmıştı!
Uras söylediğine pişman olmuş gibiydi,
"Ameliyattan çıktı, hayati tehlikesi devam ediyor. Ailesi ve Nişanlısı onun yanında."
"Ben hemen hastaneye gidiyorum, Devine haber edersin!" Deyip koşar adımlarla arabama doğru gidip yola çıktım.
Urası düşünmenin zamanı değildi.
Onu hala seviyordum. Hemde çok.
Nasıl sevmeyeyim? Son dört yılımın en güzel anları onunla olduğum anlardı.
En çok sevildiğimi hissettiğim, güvendiğim kişi oydu.
Ama bazen, sevgidende ağır basan bir duygu olurdu.
Saygı.
Kendime olan saygımdan, onu asla affetmeyeceğim.
Aşkından ölsemde, delirsemde asla, affetmeyeceğim.
Devinin ağzından
Harekat merkezine gelir gelmez İHA'nın çektiği görüntülerden Atilla ve Kubilayın şimdi ki konumunu kontrol ettim, hâlâ girdikleri evden çıkmamışlardı.
Bu bilinmemezlik, her aklıma geldiğimde sinirlerime hakim olamıyordum.
Bunun hesabını onlar geldikten sonra soracaktım, tek isteğim sağ salim gelmeleriydi.
Ama bekledikçe zorlaşıyordu işler.
O yüzden birden aklıma esen şeyle albayın odasına gittim, kapıyı çalıp 'gir' emri aldıktan sonra içeriye girip baş selamı verdim.
"Rahat üsteğmenim, bir gelişme mi var?"
"Yok komutanım, fakat ben daha fazla bekleyemeyeceğim. İzin verin, timle sahaya çıkalım. "
Albay uzun bir süre sessiz kaldı,
"Devin," dedi,
"Atilla ve Kubilay MİT'le birlikte şu anda bulundukları köyden bilgi almak için aralarına sızdı. Bu köy, örgüt için çok önemli bir yer."
"Komutanım, bu gizemin nedeni ne? Bana neden söylenmiyor tüm bu olanlar?" Dedim sakin kalmaya çalışarak,
"Tehlikedesin Devin! Güvende değilsin! Haini bulana kadar bu durum böyle devam edecek, hem senin, hemde operasyonun güvenliği için."
"Eski Hesna, tehlikenin ta kendisi olurdu komutanım."
"Sen hala tehlikenin ta kendisisin, Hesna. Zamanı gelince tekrardan o eski Hesna olacaksın, o gün gelene kadar sabret, tim komutanına destek ol."
"Emredersiniz komutanım." Diyip çıktım.
Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum, şeytan 'topla timi, çık sahaya' diyordu. Ama eğer bu gizli bir görevse, yaptığım sadece saçmalık ve acemilik olurdu.
O yüzden oturup bekleyecektik.
Efsun ortalıkta görünmüyordu, o yüzden dinlenme odasına gittim. Uras buradaydı.
Burada oturup birde Urasın aşk hayatını konuşmayacaktım.
"Efsun gitti mi." Dedim oturup, Uras evet anlamında başını salladı.
Hepimizin morali bozuktu.
Boranın durumu hala ağırdı.
"Kalkın, Boranın yanına gidelim." Dedim.
"Göreve çıkmayacak mıyız komutanım?" Diye sordu Emre,
"Hayır, çıkmayacağız. Hadi hazırlanın." Diyip kalktım,
"Beş dakikaya kapıda olun, benim arabamla gideriz." Diyip giyinme odasına geçtim.
Üniformamı özenle çıkarıp dolabıma astım, ardından üzerime bişeyler geçirdikten sonra odama gidip kapısının kilitli olduğundan emin oldum.
Gözlerim bir anlığına Atilla'nın odasına kaydı.
Onsuz olmuyordu. Ona alışmıştım, eğer başına bir şey gelirse...
Düşünmek bile istemiyordum, o yüzden hemen kendime geldim.
Çok geçmeden hastaneye varmıştık.
Gelen karmaşa sesiyle bir birimize baktık,
Yaklaştıkça sesler netleşiyordu,
"Ben kızımı bir askere vermem! Bu iş burada bitmiştir!"
Boran'ın babası, ve tahminimce nişanlısının babası kavga ediyordu, nişanlısı olduğunu düşündüğüm kız yere çömelmiş bir şekilde otururken ayağa kalktı, Efsun'da buradaydı, o da kalkıp hemen yanında durdu.
"Ne diyorsun sen baba! Boran bu durumdayken nasıl söylersin bunları?" Dedi ağlamalarının arasında,
"Boran falan yok! Unut artık onu! Hadi gidiyoruz!"
Olanları Boran'ın annesinin yanında izleyen kadın hızla adamın yanına geldi,
"Kendine gel Mustafa! Sen ne diyorsun utanmadan! Görmüyor musun ne haldeyiz? Boran bizimde oğlumuz sayılır, elimizde büyüdü! Sen ne kadar acımasız bir adam oldun! Defol git, biz gelmiyoruz!"
Adam birden kızının kolundan tutup çekiştirmeye başladı,
"Baba bırak beni!"
Burada kendimi tutamadım, hızla yanlarına gidip kızı kolundan tutup kendi tarafıma çektim,
"Beyefendi siz ne yapıyorsunuz! Askerim orada can çekişiyor, hiç mi saygınız kalmadı!" Dedim, belki haddimi aşmış olabilirdim. Fakat Boran bu haldeyken ne cüretle o cümleleri kurmuştu?
"Askerin mi? Şimdi belli oldu Boranın neden vurulduğu! Komutanı kadınmış, yıllardır söyleniyor! Kadınların orduda yeri yoktur!"
Sinirle yutkundum, içimden neler geçti.
Ama sustum.
Boranın ailesine olan saygımdan sustum.
"Zorluk çıkarmayın. Aksi takdirde güvenlik çağırmak zorunda kalacağım." Dedim.
Adam "Ne haliniz varsa görün!" Diyip gitmişti.
Kız hıçkırarak ağlıyordu,
"Batu, su alıp gelsene." Diyip bir yandan da onu sandalyeye oturttum.
"İsmin ne?" Diye sordum,
"Bahar." Dedi hıçkırıklarının arasında,
"Sakin ol Bahar, Boran iyi olacak."
"Neresinden vuruldu? Çok acı çekti mi?" Sorularına bir cevap bekliyordu.
"Karnından vuruldu. Bende doktorum, hemen müdahale ettik. O yüzden için rahat olsun." Dedim, o sırada Batu su getirmişti. Ona verip Boranın annesinin yanına gittim, Efsun hemen sarılmıştı Bahar'a, o kadar iyilik dolu biz kızdı ki...
"Bir şeye ihtiyacın var mı Yeşim teyzem? Çok yoruldunuz, isterseniz biraz dinlenin."
Kadın nasıl dinlenecekti ki oğlu orada yatarken? Yinede sormuştum.
"Sağol kızım, ama oğlum oradayken ben nasıl dinleneyim? Yanına girsem olmaz mı?"
Uzun bir süre düşündüm, yanına sokabilirdim aslında.
"Ben hemen geliyorum." Diyip yanından kalktım, ilk işim Bülenti bulmak olmuştu.
Odasının kapısını çaldım, içeride hasta olabilirdi.
Gel deyince içeriye girdim, beni görünce kaşları havaya kalktı,
"Merak etme, raporu göndereceğim birazdan." Dedi.
"Onun için gelmedim Bülent. Askerimin annesi, yanına girmek istiyor."
"Asla olmaz." Deyince tam karşısına geçip oturdum,
"Sadece bir kaç dakika, bu gibi durumlarda insiyatif alıyoruz. Doktorluğunu yap, ve izin ver."
"Artık bu hastanenin doktoru değilsin, söz hakkın yok. Sen artık doktor bile değilsin anlaşılan, o yüzden daha fazla tartışma istemiyorum. Çık odamdan."
Birden gülmeye başladım, çok komikti çünkü. Ben burada görevliyken anca beni asiste eden bir doktordu kendisi. Boranın ameliyatını da baş hekimimiz ile yapmıştı büyük bir ihtimalle, şimdi gelmiş bana yukardan bakıyordu.
"Ne bu haller Bülent? Bir kaç ay öncesine kadar beni asiste eden doktordan başka vasıfın yoktu, ne oldu ben gittikten sonra sana bir cesaret mi geldi? Formaliteden geldim yanına, kendim hallederim." Diyip hızla odadan çıktım, arkamdan seslensede duymamazlıktan geldim.
Eylül yoğum bakımdan sorumluydu, onu bu katlardan birinde bulacağımdan emindim.
Hemşire odasına geldiğimde içeriden gülüşme sesleri geliyordu, kapıyı açtım.
Hemen tüm gözler beni buldu,
"Aa Devin hocam, bir sorun mu var?" Dedi içlerinden biri. Hala burada çalıştığımı mı düşünüyordu galiba.
Eylülü görünce,
"Eylül, bir bakar mısın." Dedim, hemen ayağa kalktı,
"Hoşgeldin Devin hocam! Seni çok özledik!" Diyip yanıma geldi.
"Eylül, yoğum bakımda ki sonuncu odada kalan hasta çok yakından tanıdığım biri. Annesi yanına girmek istiyor, ona yardımcı olur musun."
Uzun bir süre düşündü,
"Tabikide olurum hocam, ama Bülent hoca izin verdi mi?"
Kafamı iki yana salladım,
"Vermedi."
"Az sonra ameliyatı var zaten, ben o fark etmeden sokarım annesini içeriye. Beş dakikaya geliyorum." Deyince teşekkür edip bizimkilerin yanına döndüm,
"Yeşim teyze, birazdan hemşire arkadaşlar seni hazırlayacak. Boranın yanına gireceksin."
Ben ona bu haberi verdikten sonra çok sevindi,
"Allah senden razı olsun kızım, oğlum senin sayende hayatta. Allahın izniyle iyileşecek, uyanacak. Annesini yalnız bırakmaz benim oğlum." Dedi, nişanlısı ise sessizce izliyordu bizi.
Biliyorum, o da girmek istiyordu yanına, görmek istiyordu onu.
Ama şimdilik sadece bir kişi alabilirdik içeriye.
Kısa bir süre sonra Eylül yanımıza geldi, Yeşim teyzenin üzerine özel bir kıyafet verdikten sonra içeriye girdiler.
Uras ve Batu Boran'ın babasının yanındaydı, Emre başını ellerinin arasında almış bir şekilde bekliyordu.
Beklemekten başka yapacak hiç bir şeyimiz yoktu.
O sırada telefonum çalmaya başladı, hemen cebimden çıkardım.
Bilinmeyen bir numara arıyordu, Atilla olabilirdi!
Hemen oradan uzaklaşıp açtım, ama konuşmadım. Kimin aradığını bilmiyordum, beni test etmek için olabilirdi.
"Devin!" Atilla.
Sesini duymuştum,
Yaşıyordu. Yaşıyordu.
"Atilla! Nerdesiniz siz! Durumunuz ne!" Dedim telaşla,
"Sakin ol Devin, biz iyiyiz! Şuan Suriye sınırındayız, elimizde çok önemli belgeler var ama peşimizdeler! Acil timi topla, size ihtiyacımız var!" Arkadan çatışma sesleri duyuyordum, elinde ki belgeler çok önemli olmalıydı!
"Hemen geliyoruz, dayanın!" Diyip telefonu kapattım, kimseye belli etmemem lazımdı.
Hızlı adımlara bizimkilerin yanına gittim,
"Atak, biz artık gidelim. Bu bir emirdir."
Ben bu bir emirdir dedikten sonra anında ayaklandılar,
Batu "Amca, biz şimdi gidiyoruz ama yine geleceğiz. Kendine dikkat et." Diyip Boran'ın babasıyla vedalaştı, tam önümüze döndükten sonra fısıldayarak,
"Acil görev emri geldi, çabuk karargaha!" Dedim, hızlı adımlarla arabaya ulaşıp son gaz karargaha bastım, hemen üzerimize üniformamızı geçirip malzeme odasına gittik, Batu bir yandan haritadan koordinatları kontrol ederken bende,
"Atak! Atilla komutanım ve Kubilayın elinde çok önemli bilgiler var, teröristler peşlerinde! Onları kurtarmadan gelmeyeceğiz anladınız mı!" Dedim bir yandan da ekipmanlarımı alıp,
"Emredersiniz komutanım!" Dediler aynı anda, biz helikopter pistine ilerlerken albayda gelmişti.
"Atak, askerlerimi sağ salim getirmeden gelmeyin! Kazamız mübarek olsun!" Dedikten sonra vakit kaybetmeden,
"Atak, helikopter bin!" Dedim.
Tüm bunlar 15 dakika içerisinde olmuştu.
Helikopterdeyken bir an önce tekerlerin yere değmesini beklemiştik, o sırada düşüncelerimi saran tek bir şey vardı.
Yine komutanımın olmadığı bir görev.
Yine ben, ve timin.
Aynı şeyleri tekrardan yaşamazdım değil mi?
Bir kayıba daha yüreğim dayanmazdı.
Gözlerimi kapatıp düşünmemeye çalıştım.
"Komutanım, iyi misin?" Diye sordu yanımda oturan Uras.
Ona bakmadan,
"İyiyim, göreve odaklanın." Dedim.
Derin bir nefes aldım, güçlü olmam lazımdı.
Bir kere yaşandı, bir daha yaşanmayacak.
Helikopter bizi verilen koordinatların yakınına bıraktı, temkinli olmamız gereksede koşar adımlarla ilerledik. Bir an önce yetişmemiz lazımdı.
Bölgeye yaklaştığımızda gelen çatışma sesleriyle nerede olduklarını anlamamız çok sürmemişti, yokuşun tam üstüne doğru gidiyorduk, verilen koordinatları burayı gösteriyordu.
"Koş Atak, koş!" Diyip hızla ilerledim, burdalardı! Atilla en öndeydi, bizi görünce bir anlığına arkasına yaslandı. Çok bitkin gözüküyordu, Kubilay onun az gerisindeydi, 2 tane MİT personeli vardı.
Üzerimize yağan mermi yağmuruyla,
"Atak mevzilen!" Diye bağırıp kendimi bulduğum ilk kayalığın arkasına attım,
"Atilla! Kubilay İyi misiniz!" Diye bağırdım, o an Atillaya komutanım demek aklıma gelmemişti.
Çünkü onu bir askeri olarak değil, bir...
Neyi olarak merak ediyordum ki?
"Biz iyiyiz! Zamanında geldiniz!" Diye bağırmaya çalıştı, sesi tam duyulmuyordu.
Karşıdan gelen ateşten kafamızı çıkarmaya zamanımız olmuyordu,
"Atak, emrimle!" Dedim intercomdan,
Doğru anın geldiğini hissettiğimde,
"Şimdi!" Diye bağırıp karşı ateş açmaya başladım, attığım her bir kurşun yerini buluyordu.
Hesna mermi harcamazdı, duyardı, tespit ederdi, ve bir el ateş edip sonuçtan emin olurdu.
"Atilla komutanım! Siz geriye çekilin! Yorgunsunuz, biz hallederiz!" Dedim bir yandan,
"Timimi yalnız bırakmam!" Deyince bir anlığına ona içimden sövdüm, sanki bir kaç gün önce timini yalnız bırakan kişi o değilmiş gibi.
MİT mensubu olduğu belli olan kişi sırtını kayalığa yaslanıp "Geri çekiliyorlar!" Dedi, hemen dürbünü elime aldım,
Gerçektende öyleydi, arabalarına binip gitmişlerdi.
Bu neydi şimdi? Bu kadar kolay mıydı?
"Atak! Gittiklerinden emin olmamız lazım!"
Atillanın söylediklerinden sonra telsizi çıkarıp karargahla irtibata geçtim,
"Astsubay Gökçe Ökten, dinlemedeyim komutanım."
"Astsubayım, teröristler geri çekildi! Bunun doğruluğunu tespit edebilir misin!" Dedim,
Kısa bir süre sessizlik oluştu,
"Evet komutanım, gidiyorlar."
"Tamam! Eğer bir gelişme olursa haberdar et!" Diyip telsizi geri yerine koydum,
"Etraf temiz, çıkabilirsiniz." Dedikten sonra ilk işim Atilla'nın yanına gitmek olmuştu,
"Bunu nasıl yaparsınız!" Dedim,
"Hani timini asla yalnız bırakmazdın! Hani hiç sır saklamazdın! Bu ne şimdi!" Sinirden gözüm dönmüştü, ama o an Atilla'nın üzerinin kanla dolu olduğunu görünce gözlerimi kocaman açtım,
"Yaralandın mı sen!" Hemen kolundan tuttum,
"Oturur musun şuraya, bakmam lazım!" Dedim kayalığı gösterip, usulca dediğimi yaptı,
İlk sorduğu şey Boran olmuştu,
"Boranın durumu nasıl Devin?"
"Ameliyattan çıktı, yaşıyor. Ama durumu ağır." Dedim fısıldar gibi çıkan bir sesle.
Batu o sırada Kubilay'ın yanına gitmişti, o da oldukça yorgun gözüküyordu.
"Yaşayacak değil mi?"
Endişeliydi, bizim gibi.
"Başka şansı yok." Diyip medikal setimi çıkardım çantamdan,
"Eğer timine haber vermeden göreve gitmeseydin Boranın durumunun ne olduğunu bilirdin."
"Bunları döndükten sonra konuşalım Devin, sırası değil. Vakit kaybetmeden dönmemiz lazım, elimizde ki deliller çok önemli." Dedi yanında ki çantayı gösterip.
Ben o sırada tişörtünü yukarıya doğru kaldırdım, karnı yara içindeydi! Bıçak yarasına benziyordu, fazla derin olmasada uzun bir iz vardı,
"Sıcak temasa mı girdiniz!"
Bir yandan şikayetleniyor, bir yandan da hızlı bir şekilde pansumanını bitirmeye çalışıyordum.
Bir an önce gitmemiz lazımdı, Atilla'nın dönünce hastaneye gitmesi şarttı!
"Bu yoldan gidemeyiz, erken çekilmemelerinin nedeni önümüzü kesmek istedikleri için." Dedim kendimden emin bir şekilde.
"Haklısın. Helikopterin buraya inmesi tehlikeli olur, bildiğim kestirme bir yol var. Yokuşu atlatalım, sonra duruma göre helikopteri çağırırız."
Atilla'nın söylediklerinden sonra etrafa dikkatlice baktıktan sonra yola çıktık, dediği gibi çalılıkların arasında kestirme bir yol vardı.
Bizi izleme ihtimalleri yoktu, karargahdan bilgi geliyordu.
O yüzden hızlıca o yola girip yürümeye devam ettik, Atilla hemen yanı başımdaydı. Uras hemen yanında ki çantayı ve silahını almıştı ağırlık yapmaması için. O da en az benim kadar telaşlanmıştı.
Atilla'nın Ağrısı olduğu belliydi.
"İyi misin komutanım?" Diye sordum,
"Hiç olmadığım kadar." Diye cevapladı.
İstemsizce gülümsediğimi fark edince hemen kendime geldim, ve yüzüm sert haline büründü.
MİT mensuplarının yüzü tamamen kapalıydı.
Doğru düzgün sesleri çıkmıyordu.
Telsizden gelen konuşmalardan sonra Atilla'ya dönüp,
"Helikopter nereye insin komutanım?" Dedim.
"İnsiyatif almalarına gerek yok, güvenli bir alana insinler."
"Atilla! Bir an önce yuvaya dönün evlat!"
Dedi albay telsizden, telsizi onun için tuttum konuşabilmesi için.
Yormayalım komutanımızı.
"Emredersiniz komutanım."
Az daha ilerledikten sonra helikoptere yaklaşmıştık, hala bir tehlike olmamıştı.
Helikopterin ineceği alana geldiğimizde oldukça temkinliydim, burası boş bir alan olduğu için açık hedefteydik.
Birden izleniyormuşuz gibi hissettim, hislerim kuvvetliydi. Fakat biraz bekleyip etrafa baktım, uzakta hareket eden bir cisim fark edince,
"Sakın belli etmeyin, izleniyoruz. Yavaşça yürümeye devam edin." Diyip silahımın emniyetini açtım, yerini tespit edebilmem için zaman lazımdı.
Açık alana ayak basmadan etrafa dikkatlice baktım, ileride gördüğüm roket atarım ucuyla hemen silahımı elime alıp bir el ateş ettim.
"Ne oluyor!" Dedi MİT'cilerden biri,
Atilla bana doğru dönüp,
"Roketatar." Dedi.
O da görmüştü.
"Evet komutanım, siz burada bekleyin. Ben Uras ve Batu'yla gidip bakayım izininiz olursa." Dediğimde Atilla,
"Bu senin görevin komutan hanım, emir komuta sende. Sormana bile gerek yok." Diyip geriye çekildi.
Uras ve Batuya işaret verince kenardan gitmeye başladık, çalılıkların arasından geçip az önce ateş ettiğim yere geldik.
Yerde yatan bir şerefsiz, ve hemen yanında da bir roket atar vardı. Hatta roketi ateşlemişti ama tam o sırada vurulduğu için mühimmat yere saplanmıştı.
Bu tür roketler belirli bir irtifayı aşmadan patlamazdı.
Hemen karargaha haber verdim, bir bomba imha uzmanı mutlaka gelip bakmalıydı.
Tehlikeli olmasada bu bölgede görevlerimiz çoktu, güvenlik açısından bakılmalıydı.
Teröristin yüzünü açıp fotoğrafını çektik,
"Tipini sevdiğim şerefsiz." Diye mırıldandım kendi kendime,
Uras hemen duymuştu.
"sonuna kadar katılıyorum komutanım."
Ben "Hadi, bir an önce dönelim." Deyince ordan ayrıldık,
İntercomdan "Emre, Atilla komutanıma söyle helikoptere geçsinler. Geliyoruz." Dedim.
Helikopter daha yeni iniyordu.
Daha fazla vakit kaybetmeden helikoptere binip havalanmıştık.
Görev başarılıydı.
Atilla karşımdaydı, ve yarasını tutuyordu.
"Komutanım, gerçekten aklımız gitti size bir şey olacak diye." Dedi Emre,
"Telsizi kapatmak zorunda kaldık, Devinin dikkati sayesinde yinede size haber yollayabildik." Bunu derken bana bakıyordu,
"Hesna olduğunu bir kez daha belli etti komutanım."
Uras bunu dedikten sonra mitcilerden biri,
"Hesna sen misin!" Dedi,
Ona doğru dönüp,
"Evet?" Dedim.
Maskesini çıkarttı, yüzüne fazla dikkat etmedim. Gözüm bir yandan Atilladaydı, yarasındaydı.
"Tanıştığımıza memnun oldum, ben Fetih. Kadın olduğunu bilmiyordum, gurur duydum." Diyip elini uzattı, bende elini sıkıp,
"Memnun oldum." Dedim.
Yol bitmek bilmemişti.
Helikopter inişe geçti, tekerleri yere değer değmez kapısını açıp hepimiz arka arkaya helikopterden indik ve bizi karşılayan albayın tam önünde durduk, yanında ise o kadın astsubay vardı.
MİT personelleri inmemişti, helikopter tekrardan havalanıp onları başka bir yere götürmüştü.
Bir adım öne çıktım,
"Atak timi görevini başarıyla tamamlamıştır komutanım! Arz ederim!" Diyip geri yerime geçtim.
Emir komuta bendeydi, öyle demişti.
"Hoşgeldiniz çocuklar!"
"Sağol!" Dedik.
Albay astsubaya "Kızım, sen çantayı al. Harekât merkezine götür, ben geliyorum." Deyince kız Batu'nun elinden çantayı alıp gitti.
"Komutanım, ona güvebilirmiyiz?" Diye sordum,
"Şehidimizin emaneti, sonuna kadar güvenebiliriz." Diye cevaplayınca içimde hiç bir kuşku kalmamıştı.
O da şehit kızıydı demek ki.
Albay son olarak "Biz getirdiğiniz bilgileri inceleyip size haber edeceğiz. Çok yoruldunuz, bugünlük evinize gidin. Yarın size çok önemli bir haberim olacak, sabah karargahda olun." Diyip gitti, Atilla ve Kubilay hemen,
"Boranın yanına gidelim!" Dedi.
Bunu sormakta haklılardı, tabikide gidecektik.
Ama ondan önce Atilla'nın bir revire uğraması gerekiyordu, üzerlerini değiştirmeleri gerekiyordu.
Bu şekilde gidemezlerdi.
"Komutanım. Önce revire uğramanız gerek, yaralısınız." Dedim.
Atilla "Yara denilmeyecek kadar küçük bir şey üsteğmenim, beş dakikaya çıkalım." Diyip karargaha doğru yürüyünce peşinden gittim,
"Ben yaralandığımda kendini düşün diyordunuz komutanım, şimdi sen kendini düşünmüyorsun!"
"Sen vuruldun Devin! Aynı şey değil." Diyip yoluna devam etti.
Pes etmeden peşinden ilerlemeye devam ettim.
"Aynı şey, acıdığını biliyorum. Yüzünden belli!"
Bir yandan resmi konuşmaya çalışırken diğer yandan 'sen' diye hitap ediyordum,
"Bana bu kadar dikkat ettiğini bilmiyordum Üsteğmenim. Müsadenle, üzerimizi değiştireceğim."
O diyene kadar giyinme odasının önüne geldiğimizi fark etmemiştim bile, salak Devin!
Hemen bir adım geriye gittim,
"Beş dakikaya görüşürüz."
Diyip hemen karşısında ki giyinme odasına girdim.
Önce mühimmat odasına gitmem gereksede gelmiş bulunduğum için ilk önce üzerimi değiştirdim, daha sonra silahımı mühimmat odasına bırakıp karargahın önünde beklemeye başladım.
İlk Kubilay gelmişti,
"Kubilay, iyisin değil mi? Hiç sesim çıkmadı?" Dedim, çok suskundu.
"İyiyim komutanım, ama Atilla komutanım benim yüzümden neredeyse ağır yaralanacaktı. Yaptığım hatayı kendime yediremiyorum."
Şimdi anlaşılmıştı derdi,
"Kafana takmana değmez Kubilay, bak şimdi ikinizde iyisiniz, yaşıyorsunuz. Bir dahakine daha dikkatli ol, yaptığımız işte hataya yer yok. Biliyorsun. Bu konuyu kafana takip yine suskunlaşırsan bozuşuruz bak!" Dedim sonlara doğru sahte bir sinirle, buruk bir gülümseme oluştu yüzünde.
Diğerleride geldikten sonra iki araba olmak üzere yola çıktık, Atilla hariç hepsinin ortak aldığı arabayı süren kişi Urastı, Emre ve Atilla oraya bindi. Batu ve Kubilayda benim arabama geçti.
Böylelikle hastaneye vardık, umarım iyi gelişmeler olurdu...
Koridor sessizdi.
Bekleme alanı göz açımıza girer girmez gördüğümüz manzara bitkin bir aileydi.
Hepsi yorgun, ve bitmiş bir halde oturuyordu.
Bizden gelen sesleri duyunca kafalarını bu tarafa doğru çevirdiler, Yeşim teyze ve İrfan amca koşar adımlarla Atilla'nın yanına geldi, Efsun ayaklansada onları görünce kendini geri çekip saygıyla bekledi.
"Atilla! Nerelerdeydin sen oğlum! Boranım sana emanetti, neden onu yalnız bıraktın?"
Asker annesi, babası olmak kolay değildi.
Her an içinde bir sıkıntı olurdu.
Atilla başını yere eğdi,
"Özür dilerim Yeşim teyze, ne desen haklısın. Onlar bana emanet, özür dilerim."
Yeşim teyze yaklaştı,
"Başını eğme oğlum, Boranım yaşayacak. Sende emanetimi bir daha yalnız bırakmayacaksın." Diyip sıkıca sarıldı.
O an aklıma gelmişti, Bülent ameliyat raporunu yollamıştı.
Telefonumu çıkarıp onu detaylıca okumaya başladım,
Kurşun sağ kaburganın altından girmiş, karaciğerin üst kısmını sıyırıp geçmiş. İçeride ciddi bir kanama oluşmuş, fakat ana damara ulaşmamıştı. Bu çok iyi bir haberdi, ameliyatta kanayan bölge dikilmişti. Fakat karaciğerinin bir kısmı alınmıştı.
İşte bu, askerlik hayatı için son denilebilecek bir şeydi.
Sevinmeliydim, Boran yaşayacaktı.
Ama, tekrardan aramıza katılması aylar sürecekti, hatta katılabilecek mi orası belli değildi.
Bu haberi ailesine vermeliydim, yüksek bir sesle konuştum, herkes duysun diye.
"Ameliyat raporunu okudum, hayati tehlikesi devam etsede Boran yaşayacak." Dedim.
Annesi derin bir "oh' çekip yerine sindi,
"Allahım sana şükürler olsun..." diye sayıkladı.
Babasıda aynı şekilde.
Efsun hala Baharın yanındaydı, kız sonunda mutlulukla derin bir nefes aldı.
Bizimkilerde rahatlamıştı,
"Boran bizi asla bırakmaz!" Dedi Batu mutlulukla, Boran ve Batu ikilisi ayrıydı. Hem devre, hemde dosttan öte kardeş gibilerdi.
Onun için Boranın yaralanması çok ayrı bir acıydı.
Ne kadar hepimiz üzülsekte, Batu bunun daha derinden hissetmişti.
Atilla ayaklanıp Yeşim teyzenin yanına gitti,
"Teyzem, hadi gelin kantinden bir şeyler yiyelim. Bak duydun, Boran iyi olacak. Uyanınca seni böyle görürse ne düşünür?"
Sonunda onları ikna etmişti, hep beraber kantine inmiştik.
Efsun abisinin yanına gidip sıkıca sarılmıştı,
"Abi, çok korktum sana bir şey olacak diye." Dedi üzüntülü bir şekilde,
"Ben iyiyim prensesim, korkmak yok. Senin abin o kadar başarılı bir asker ki, ona asla bir şey olmaz." Sonlara doğru söylediklerinden sonra Efsunu güldürmüştü.
Efsunun gülüşünü duyan Uras anında kafasını onlara doğru çevirmişti, öyle bir bakıyordu ki dürtmek zorunda kalmıştım,
"Uras! Önüne dön çabuk!" Diye fısıldadım.
Yanıma oturan Yeşim teyze "Çocuklar, her şey için çok teşekkür ederim. İyiki varsınız." Demişti, hemen ardından ellerimi tutup,
"Kızım, sende lütfen kusurumuza bakma. Mustafa sana o kadar şey söyledi..." dedi.
"Olur mu hiç öyle şey Yeşim teyze, özür dileneme bile gerek yok." Dedim içten bir gülümsemeyle.
Uzun bir süre sonra kendilerine gelmişlerdi, ama içleri hala rahat değildi.
Yemeklerimizi yedikten sonra tekrardan yoğum bakıma çıkmışlardı, biz aşağıda kalmıştık.
"Komutanım, siz Kubilayla gidin. Dinlenin, günlerdir operasyondasınız. Dinlenin ve bir an önce bize bir açıklama yapın!"
Sinirim tekrardan kendini belli etmişti.
Atilla "Sadece biz değil, hepinizin dinlenmesi lazım. Eminim ki hiç birinizin gözüne uyku girmemiştir. Boranı burda bırakıp gitmek benimde içimde sinmiyor, ama bu şekilde göreve çıkamayız." Deyince ona hak verdim.
Göz altlarımız çökmüştü, uykusuzluktan başım dönüyordu.
"Bakın, durum sandığımızdan ciddi. Yarın sabah karargahda buluşalım."
İstemeye, istemeye lojmana dönmüştük. Ben önce Efsunu evime bırakmıştım, konuşma şansımız olmamıştı ama bulduğum ilk zamanda onunla buluşacaktım.
Evimin anahtarlarını çıkardıktan sonra anahtarın deliğini zor bulmuştum yorgunluktan.
Evime gelmeyeli uzun bir süre olmuştu, kendi yatağımda uyumak nasıl bir his bazen unutuyordum.
O an aklıma Atilla'nın yaraları geldi, onu o halde bırakmıştım.
Bir anlık aklıma esen bir düşünceyle medikal setimi alıp hemen karşı dairemin, yani Atilla'nın kaldığı evin kapısını çaldım.
Eğer yarasına bakmazsam bu gece uyuyamazdım.
Kapı çok sürmeden üst kısmı çıplak bir şekilde olan Atilla tarafından açıldı, beklenmedik bir şekilde geldiği için anında bakışlarımı üzerinden çekip sadece gözlerine baktım.
"Bir sorun mu var Devin?" Dedi, birde soruyordu!
"Evet komutanım, var. Revire uğramadınız değil mi?"
Bir şey demeyince,
"Tam tahmin ettiğim gibi." Diyip yanından sıyrılarak içeriye girdim.
Kubilay ortalıkta gözükmüyordu,
"Oturursan, yarana bakacağım." Dedim.
Şaşırmıştı,
"Sen şimdi beni merak mi ettin?" Dedi birden,
"Komutanımı merak etmem normal, değil mi? Sonuçta tim arkadaşımsın?" Dedim, geçenlerde değişik tavırlara bürünüp bunu bana çok güzel bir şekilde söylemişti. Kendi laflarıydı.
"Bugün ilk kez bana Atilla dedin, o zaman komutanın değil miydim?"
Daha fazla konuşmasına dayanamayıp pansuman malzemelerini çıkardım, konuşmak istemediğimi anlayınca koltuğa oturdu.
Yanına yaklaştım, gözlerim istemsizce kaslarına kayıyordu!
Kendine gel.
Pamuğa döktüğüm batikonu yavaşca yarasına bastırdım, o an orada yaptığım pansuman pekte etkili olmamıştı.
"Nasıl oldu bu?" Diye sordum, o sırada karnında eskiden kaldığı belli olan derin bir yaranın izine takıldı gözüm, fakat bir şey demedim.
"Sıcak temasa girdik, on kişilerdi. Verdikleri maksimum hasar bu." Diyip güldü,
"Onların hasarı kalıcıydı galiba?" Dedim bende gülüp,
"Bilirsin, ben çelik bilek. Tek yumrukla nakavt."
Doğruydu, çelik bilekti o.
Karnında ki pansumanı bitirip sarmıştım,
"Bu kremi her akşam sür yaralarına." Diyip önüne bir krem bıraktım, o birden ayağa kalkınca çok yakınlaşmıştık, başımı yukarıya kaldırdım yüzünü görebilmek için, fazlasıyla yakındık.
"Beni düşünmen, hoşuma gitti." Dedi yutkunup, o sırada yanımızdan gelen öksürük sesiyle hemen geriye çekilip hızla eşyalarımı topladım,
"Ben gidiyorum!" Diyip çıktım ve koşarak kendi evime girdim.
Çok, ama çok yorucu bir gün olmuştu.
Aklıma az önce yaşananlar geldi, kalbim hala hızlı atıyordu. İtiraf etmesemde, hoşuma gidiyordu.
Bundan sonra ne olurdu bilmiyorum, ama o kadar yorgundum ki daha fazla düşünemedim.
İlk önce kısa bir duş alıp kendimi yatağa atmıştım.
-
Sabah soluğu karargahda almıştık.
"Hoşgeldiniz, umarım yeterince dinlenmişsinizdir."
Sabah saat 8'di, hepimiz toplantı odasındaydık.
Gözümüz boş kalan tek sandalyede takılı kaldı, Boranın yeri.
"Boranın durumu iyiye gidiyor, doktorundan raporu henüz almadım. Fakat uzun bir süre sahalarda olmayacağını düşünüyorum, o yüzden timinize yeni biri katılacak."
Atilla kaşlarını havaya kaldırdı,
"Anlamadım komutanım? Atak timine, benim timime yeni bir personel mi gelecek? Hemde böylesine önemli bir operasyonun ortasındayken!"
Albay yumruğunu masaya vurdu,
"Hesna gelmeden önce de aynı şeyleri söylüyordun Atilla! Kendine gel! Yeni tim üyeniz birazdan gelecek! Size düşünmeniz için vakit bile vermiyorum çünkü vakit yok!"
Çalan kapıyla hepimiz merakla içeriye girecek kişiyi bekledik, albay "gir!" Dedikten sonra kapı açıldı, uzun boylu, esmer biri yansıdı karşımıza.
"Bomba imha uzmanı, Astsubay Üstçavuş Göktay Ökmen!" Dedi, etrafına baktığında gözü Urasta takılı kaldı, aynı şekilde Urasta ona öyle bir bakıyordu ki, beklenmedik bir şekilde birden ayağa kalktı,
Sinirle "Senin burda ne işin var!" Demesi hepimiz için şaşırtıcı olmuştu.
-
-11. BÖLÜM SONU-
Vee bir bölümün daha sonuna geldik!
Sizce bölüm nasıldı?
Boranım...
Devin ve Atilla ikilisi nasıl ilerliyor sizce? Bu bölümden sonra baya bir gelişme oldu gibi
Göktayımız sonunda geldii
Artık karargahda ki tek kadın Devin değil, Gökçemizde var. Göktay ve Gökçe, isimleri çok uyumlu değil mi ya:)))
En çok spoiler veren yazarlardan biri olabilirim sjsjsjsj daha fazla spoi vermeden gideyim, Uras ve Göktay fena kavga ediyor onları ayırayım...
•
Doktor, ve hastası🙃
•
Merhabalarrr, yeni bölüme hepiniz hoşgeldiniz!
Sizi bölüme almadan önce bir konuda danışmam lazım, sizce Devin ve Atillanın modeli kim olmalı? Önerilerinizi bekliyorum!
(Yazım hatalarım varsa şimdiden özür diliyorum)
(Sınır: 100 oy, 400 yorum)
Bölüm şarkıları:
Ölümle Yaşam Arasında - Mavi gri
Öyle dertli - Duman
Beni Aşka İnandır - Kolpa
🥀
"Yanında olduğu sürece güçlüydü; en büyük korkusu onsuz kalmaktı."
__________
Boran vurulmuştu.
Tüm anılarım önümden film şeridi gibi geçti, o patlama, Görünmez timi...
Kaybetme korkusu.
Atilla'nın bağırışıyla kendime geldim,
"Devin! Kendine gel!"
Hemen "Koruma ateşi açın! Boranın yanına gidiyorum!" Diyip ayaklandım,
Yaşayacaktı.
Bir askerimi daha şehit vermeyecektim.
Atilla "Şimdi!" Dedikten sonra hızla yerimden fırladım, tam o sırada namlusunu ucunu bana doğru çeviren teröristi fark ettim, saniyeler sonrasında yere yığıldı.
Bir yandan koşuyor, bir yandan da tabancamla etrafa ateş ediyordum.
Boran'ın yanına varınca gördüğüm manzara çok kötüydü.
Boranın yüzü bembeyaz olmuştu, her yeri kan içindeydi.
"Komutanım! Yarasına tampon yaptım ama kanama durmuyor! Kurşun karın boşluğuna denk gelmiş olabilir!" Dedi Batu telaşla,
Hemen yere çömelip çantamı çıkardım,
"Boran! Beni duyuyor musun!" Dedim bir yandanda bilincini kontrol edip,
"K-komutanım." Dedi zorlukla,
"Efendim astsubayım." Dedim hemen,
Gözleri yavaş, yavaş kapanıyordu,
"Boran! Bende kal!"
Hemen intercomdan,
"Acil helikopter lazım, Boranın durumu kötü! Bir an önce hastaneye yetiştiremezsek..." son kelimeyi söylemeye dilim varmadı.
Hemen müdahale etmem lazımdı, bu şartlarda en doğru kararı vermeliydim.
"Batu, al şu şırıngayı. Kanı çek, kanamanın tam olarak nereden geldiğini görmem lazım!" Dedim hızla çantamı Batu'ya fırlatıp, bir yandan da yaraya tampon yapıyordum.
Batu dediklerimi aynı tarif ettiğim şekilde yaptıktan sonra kurşunun isabet ettiği yeri buldum.
Tam karın boşluğuna denk gelmişti, ve bu demek oluyordu ki eğer şu anda müdahale etmezsem Boran'ı kaybedecektik.
"Kurşun büyük bir ihtimalle içeride, çıkış deliği yok. En fazla 1 saat içinde kurşunun çıkması lazım, iç kanama riski var." Dedim bir yandan elime eldivenlerimi takıp.
"Durumu nasıl Devin!"
Atilla telsizden konuşmuştu, bir yandan müdahale ediyor, bir yandan da onlarla iletişim kurmaya çalışıyordum.
"Komutanım iç kanama riski var, en geç 1 saat sonra hastaneye yetiştirmemiz lazım yoksa yaşamaz!"
"Buradan bir saatte çıkmamız imkansız! Gittikçe çoğalıyorlar, sivil halk tehlike altında!"
"Destek tim geliyor mu?" Diye sordum, o anda tampon yapma görevini Batu'ya verip damar yolu açmak için elime iğneyi aldım.
Boranın elleri soğuk olmaya başlamıştı, cildi tamamen solgun bir hale gelmişti. Damarları çöktüğü için damar yolunu zor açmıştım, açar açmaz serumu takmıştım.
"Destek tim gelmek üzere, onlar geldikten sonra sizi arkadan çıkaracağız! Boran'ı yaşat Devin!"
Yaşatacaktım.
"Ü-ü-şüyorum." Boranın zorla söylediği kelimeden sonra gözleri kapanmaya başlamıştı,
"Boran bana bak!"
Korktuğum başıma gelmişti, iç kanama geçiriyordu!
"Hemen çantandan termal battaniyeyi çıkar Batu!" Dedim, gerçekten sahada yapabildiklerim kısıtlıydı.
Bu gibi durumlarda kimseyi kurtarmazsınız, sadece yaşatmaya çalışırsınız.
Hemen termal battaniyeyi Boran'a sardık, bu böyle olmayacaktı. Bir damar yolu daha açmam lazımdı.
Ama damarları o kadar çökmüştü ki, belli olmuyordu bile.
Başka çarem yoktu.
Parmaklarımla bastırıp damarları hissetmeye çalıştım, o sırada başımın üzerinden geçen mermiyle kenara savruldum.
"Mevzi al Batu!" Diyip Boran'ı korumak için önüne siper oldum, Batu'da aynısını yapmıştı.
İkimizde onu korumak için canımızı hiçe sayıyorduk, her Türk askerinin yapması gerektiği gibi.
Hemen tabancamı çıkarıp bir el ateş ettim, ateş etmemle üzerimize gelen mermilerin son bulması bir olmuştu.
Hemen müdaheleye devam ettik, yeniden parmak uclarımla koluna bastırdım, elime iğneyi aldım.
Düşünmeden, kendime güvenerek iğneyi batırdım, iğne geri çıkmamıştı. Ya damarı bulmuştum, ya da yanlış yere saplamıştım iğneyi.
Bunun öğrenmenin tek yolu damar yolundan kan gelmesini beklemekti, ve hala kan gelmiyordu.
Batu korku dolu gözlerle beni izliyordu,
"Komutanım, hala kan gelmedi..." dedi sessizce,
O sırada gelen koyu kırmızı sıvıyla derin bir nefes aldım, ikinci damar yolunu açtıktan sonra Boranın nefes alış verişleri düzenli olmaya başlamıştı.
Hala iç kanama devam ediyordu,
"Atilla! Sizi burdan çıkaracağız, adamı alıp gidin! Çevrede olan MİT timi desteğe geliyor, gerisini biz hallederiz!" Bu sessiz dalga denen adamdı, telsizden konuşmuştu.
"Batu sedyeyi çıkar!" Dedim hemen Batu'ya, Boran'ı bir an önce hastaneye yetiştirmemiz gerekiyordu.
"Helikopter yolda Devin, Boran'ın durumu nasıl!" Diye sordu Atilla,
"Durumu kötü komutanım, ilk müdahaleyi yaptım. Elimden daha fazla bir şey gelmiyor, bir an önce hastaneye yetiştirmemiz lazım, zaman yok!" Dedim anında.
"Uras, sen şu serefsizin yanında kal. Emre, destek ateşi açıyorum, Devin ve Batu'yla birlikte Boran'ı helikopterin ineceği yere götürün!"
Emre Atilla'nın dediklerini onayladı, nerede olduğunu göremiyordum, ama çok sürmeden gelen koşma sesiyle görüş açıma girdi.
Boran'ı görür görmez bir anlığına duraksadı,
"K-komutanım yaşayacak değil mi?" Dedi fısıltı gibi çıkan sesiyle,
"Yaşayacak! Hadi sedyeye taşıyacağız! Dikkatli olun!" Dedikten sonra Boran'ı dikkatlice sedyeye koyduk.
"Biz hazırız, işaretinizle mevzimizden çıkacağız komutanım." Dedim telsizden,
Atilla "Sessiz dalga, koruma ateşi!" Deyince elimle 'gidiyoruz' işareti yapıp hızla yürümeye başladım, bir yandan silahımla etrafı tarıyordum, ama mermim kısıtlıydı.
Kubilay,
"Komutanım, 10 kişi kaldılar." Demişti.
Umarım destek tim bir an önce gelirdi, çünkü bu şerefsizler durmazdı.
Emre ve Batu arkamdan geliyordu, köylülerin hepsi evlerine kaçmıştı. Zırhlı araçları bıraktığımız yere yaklaşmıştık, kısa bir mesafeyi arabayla gitmek zorundaydık. O sırada Atilla'nın telsizden yaptığı konuşma beni sinirlendirdi,
"Uras, sizde gidiyorsunuz onlarla." Demişti.
Anında telsizi çıkardım,
"Sizi burda yalnız bırakamam!" Dedim, onu ve Kubilayı yalnız bırakamazdım, bırakamazdık!
O sırada üzerimize tutulan mermi yağmurundan korunmak için bulduğumuz ilk sokağa girip bekledik,
"Devin! Burdan beraber çıkmamız imkansız! Biz size koruma ateşi açıyoruz, bundan sonra emir komuta sende! Bir an önce Boran'ı hastaneye yetiştirin! Anlaşıldı mı asker!" Deyince duraksadım.
Emir komuta bendeydi.
Askerim ağır yaralıydı.
Tekrar aynı şeyleri yaşamayacaktım. Olmayacaktı.
Benden ses çıkmayınca son kez,
"Emrediyorum Devin!" Dedi.
"Dikkatli olun komutanım, Atak'ın size ihtiyacı var!" Diyip zırhlı aracın kapısını açtım, tam o sırada tam yanımdan geçen mermiyle,
"Herkes mevzilensin!" Diye bağırdım, hemen silahımı elime alıp merminin az önce geldiği yere doğru ateş etmeye başladım, Boran'ı arabanın arkasında çektiler, mermi sesi kısa bir süreliğine durunca,
"Hadi, Boran'ı dikkatlice içeri alın!" dedim. Atak, komutla aracın kapısını açarken, ben gözlerimi çevrede gezdirip tehlikeleri taradım.
Uras, Aron'u güvenle zırhlıya taşıdı; ben ise ateş hattını kontrol ediyordum.
Bir an için göz göze geldiğim teröriste kısa bir işaret verdim, sağımda kalan yıkık duvarın arkasına sürüklendi. Ardından elimi hızlıca yerdeki bir enkaza uzattım, geçici bir patlayıcı yapıp düşmanın dikkatini dağıttım. Patlama sesiyle beraber hedef şaşırdı, ateşi kesildi.
"Şimdi!" diye bağırdım. Boran'ı son bir hamleyle aracın içine yerleştirdik.
Ardından kendimi araca attıktan sonra herkesin bindiğinden emin oldum, Uras hızla zırhlıyı çalıştırıp gaza bastı.
Bir yandan karargahla iletişime geçmeye çalışıyordum, destek tim gelmemişti.
Sessiz dalganın bahsettiği MİT timi umarım bir an önce gelirdi.
"Yuva, Atak 2 konuşuyor." Dedim.
"Dinlemedeyim Devin!" Dedi albay,
"Komutanım, Boran'ın durumu kötü. Biz helikoptere doğru gidiyoruz, Atilla komutanım ve Kubilay hala köyde!"
"Ne demek hala köyde!"
"Yoğun ateş altındaydık, Boran böyle giderse daha fazla yaşayamaz! Bir an önce hastaneye yetişmemiz lazım komutanım! Destek tim ne zaman köyde olacak!"
"Tim varmak üzere, Boran'ı yaşatın!"
Telsizi bir kenara koydum,
"Batu, damarları ne durumda." Diye sordum arkama dönüp,
"Aynı komutanım."
Az kalmıştı.
Helikopterin indiği alan göz açımıza girmişti, her taraf toz duman içerisindeydi.
Uras aracı durdurduktan hemen sonra vakit kaybetmeden Boran'ı helikoptere doğru taşıdık, helikopterde ki astsubay sedyenin bir tarafını tuttu. Hemen peşinden binip açtığım damar yolunu kontrol ettim.
Herkes helikoptere bindi, kapılar kapandı.
Yol boyunca çaresizce Boran'ın başında bekledik, yüzü bembeyaz olmuştu.
Aklımda canlanan anılarla kafamı iki yana salladım, eğer düşünürsem...
Düşünürsem en başa dönerdim. İyileşmiştim.
Düşünmemem gerekiyordu.
Boran şehit olmamıştı, yaşıyordu.
"Atak, Şırnak hava sahasına girdik. İniş için son 2 dakika."
Pilotun yaptığı anonsla kendime geldim, yetişmişti. Yetişecekti.
Helikopterin tekerleri yere değer, değmez Batu kapıyı bir hışımla açtı.
Hemen Boran'ı hazırda bekleyen sedyeye aldık, her şey o kadar çabuk gelişiyordu ki ekipte kimlerin olduğuna bakmadan tüm bilgileri vermiştim,
"Penetran abdominal yaralanma! İç kanaması var, ilk müdahaleyi yaptım! Nabız zayıf! Şoka girdi!"
Doktor "Gerisi bizde!" Dedikten sonra ekibiyle koşar adımlarla asansöre bindi.
"Uras, Batu, Emre! Helikopterle karargaha gidin, şu şerefsizi teslim ettikten sonra sivil kıyafetlerinizi giyip gelin! Anlaşıldı mı!" Dedim hemen, bu şekilde hastanede dolaşamazlardı.
Aron şerefsizi gözleri ve ağzı bağlı bir şekilde oturuyordu, lafımı ikiletmeden tekrardan helikoptere bindiler.
Bende koşarak kırmızı alana doğru gittim, Boran'ı acil ameliyata almışlardı.
Derin bir nefes aldım, sonra üzerimdeki kıyafetten kurtuldum.
Altıma sivil kıyafetlerimi giymiştim, acil bir durum olursa diye.
Olmuştu.
Saatlerce öylece sağa sola yürüyüp durmuştum koridorda, bir yanımız o köyde, bir yanımızda ameliyattaydı.
"Boran! Boranım! Oğlum!"
Koridorun başından gelen bağırışla hemen kafamı o yöne çevirdim, Boran'ın ailesi gelmiş olmalıydı.
Kadın koşarak yanıma geldi, arkasından gelen kalabalık toplulukta pek iyi gözükmüyordu. Hepsi benim sözlerimi bekliyordu.
"Kızım sen Boranımın komutanımısın?" Diye sordu ağlamalarının arasında,
"Evet, komutanıyım." Dedim.
"Durumu nasıl? Yaşayacak mı oğlum!" Kadın bayılacak gibi olunca hemen tutup sandalyelerden birine oturttum,
"Boran iyi olacak, lütfen sakin olun." Dedim ellerini tutarak,
"Ah benim güzel oğlum! Yaktın bizi oğlum!"
Televizyonlarda göstermedikleri yanı buydu, yaralanan, şehit düşen askerlerin aileleri.
Ben nasıl davranmam gerektiğini bilemeyince imdadıma Atak yetişti, gelmişlerdi.
Koşarak yanımıza geldiler, Uras, Boranın annesini önüne çöküp,
"Yeşim annem, Boran iyi olacak. Çok güçlü o, sen tanımıyor musun oğlunu? Hemencicik kalkar ayağa." Dedi,
"Sen gördün mü onu Urasım? Nasıldı? Neresinden vuruldu?"
Bu soruya ben cevap verdim,
"Merak etme Yeşim teyze, ben doktorum. İlk müdahalesini ben yaptım, hastaneye geldiğinde durumu iyiydi." Demekten başka çarem yoktu.
Emre Boranın babasının yanındaydı, babası sessizdi. Bir duvara çökmüş bir şekilde oturuyordu.
Saatler öyle geçti, bir ara kantine inip yiyecek bir şeyler getirdim. Ama yemediler, oğulları ameliyat masasında yatarken boğazlarından hiç bir şey geçmedi.
Bir süre sonra kısık bir sesle,
"Atilla komutanım ve Kubilaydan haber var mı?" Diye sordum Emre'ye.
"Yok komutanım, telsizleri kapalıymış." Demişti o da sessizce.
İçime bir huzursuzluk dolmuştu,
"Ne demek telsizleri kapalı? Destek tim gelecekti?" Dedim sinirle, bir yandan da sesimi yükseltmemeye çalışıyordum.
"Destek tim gittiğinde köyün boş olduğunu, ve bizden kimsenin olmadığını söylemiş komutanım. Ne yapıyorlar bilmiyorum ama köyde değiller."
Atilla'nın bir planı olmalıydı.
Onu tanıyordum.
Ama ya yanılıyorsam? Ya onlara bir şey olduysa?
Bir Türk askeri asla esir düşmezdi, ya esir düşmemek için son mermilerini...
Geri kalanını düşünmek istemedim.
Bir yandan Boran, bir yandan onlar...
Elim kolyeme gitti, sakin kalmaya çalışıyordum.
Atilla geliyordu aklıma. Onu ilk gördüğümde ilgimi çeken tek şey liderliğiydi, görevine verdiği değerdi, timine verdiği değerdi.
Bana verdiği değer, fazla gelmişti.
İstemediğimden değil, etkilenmediğimden değil.
Sadece artık Bige değil, Devin olduğum içindi bu tavırlarım.
Kendime çizdiğim bu karakter güçlüydü, duygusuzdu, aşk nedir bilmezdi. Tek derdi intikamdı.
Ama Bige, o sevgi doluydu. Hassastı, güçsüzdü. Deli doluydu, hayattan zevk alan bir genç kızdı.
Olduğum kişiden memnun musun diye sorarsanız, muhtemelen evet derdim.
Fakat derine inecek olursak, bunların hiç yaşanmamasını. Ve hep 'Bige' kalmayı tercih ederdim.
Ben düşüncelere dalmışken Batu yanıma gelip, "Komutanım, artık oturun. Çok yoruldunuz." Demişti ki ameliyathanenin kapısı açıldı, hepimiz koşar adımlarla doktorun yanına gittik.
O an farketmiştim.
Bu Bülentti.
Beni görünce bir anlığına duraksadı,
Yeşim teyze hemen
"Durumu nasıl doktor!" Dedi,
"Ameliyat başarılı geçti. İlk müdahale hayatını kurtardı. Fakat iç organları çok kötü bir haldeydi. Yaşaması bir mucize, önümüzdeki 1 hafta kritik, yoğum bakıma alacağız. Hayati tehlikesi devam ediyor."
"Yaşayacak ama değil mi! Yaşayacak değil mi doktor!" Diye sayıkladı babası,
Bülent "Elimizden beklemekten başka bir şey gelmiyor, üzgünüm." Diyip gidince peşinden koştum,
"Ameliyat esnasında gelişen bir komplikasyon oldu mu? Askerlik yapmasına mani bir şey var mı?" Dedim hemen.
"Bir dakika Devin, senin bunların içinde ne işin var? Yanlış anlama, ama seni birden o Askeri helikopterde görünce neler hissettim sen biliyor musun? Ameliyat raporunu sana yollarım birazdan. Öğrenirsin." Diyip arkasına bakmadan gitti.
Neyin triplerine girmişti bu şimdi.
Sanki çok bir samimiliğiniz varmış gibi birde ne hissettiğimi biliyor musun diye soruyordu.
Sabır çekip bizimkilerin yanına gittim,
"Ben karargaha geçiyorum. Atilla ve Kubilaydan haber var mı diye bakacağım, sizde evlerinize gidin. Boran yoğum bakıma alınacak, yapabileceğimiz bir şey yok." Dedim.
Aynı zamanda da Aron şerefsizinin sorgulanması gerekiyordu, şimdilik onu bekletiyorduk.
Emre "Olsun. Boran'ı yalnız bırakmayız komutanım. Biz burdayız, eğer bir haber olursa komutanlarımdan bizede haber verin komutanım." Deyince,
"Veririm, bari gidip bir şeyler yeyin. İyi gözükmüyorsunuz." Dedikten sonra hastaneden çıkıp bulduğum ilk taksiye binip karargaha doğru yola çıktım.
İlk yaptığım şey üniformamı giymek olmuştu, daha sonra da harekat odasına doğru gitmiştim.
Personel kartımla kapıyı açtım, içeride yoğun bir çalışma vardı.
İçeride gördüğüm kadın astsubay bir anlığına beni şaşırttı, bugüne dek tugayda ki tek kadın asker bendim. Kadın astsubayı görmek beni bir anlığına gülümsetmişti, yeni atanmış olmalıydı.
Benim ona baktığımı fark etmiş olacak ki hemen ayağa kalktı,
"Komutanım," dedi,
"Rahat astsubayım, Atak timinden haber var mı?" Diye sordum. Burada bir çok görevi birden takip ediyorlardı, o yüzden timimizin ismini vermiştim.
"Yok komutanım, İHA'larımız şu anda çevrede uçuş icra ediyor. Fakat herhangi bir ize rastlanmadı." Dedi ekranda ki canlı İHA görüntülerini göstererek.
Hemen yanına bir sandalye çekip oturdum,
"Bana bir harita verir misin." Dedim, anında çekmeceden haritayı çıkardı.
"Köyün bulunduğu yer burası," parmağımla işaret etmiştim bölgeyi,
"Aradan yaklaşık 10 saat geçti, iki seçecek var. Ya rotanın üzerinden devam ettiler, ya da..."
Yine sustum.
"Esir düşmüş olamazlar. Geri dönüş yoluna geçtiklerini sanmıyorum, yoksa telsizleri kapatmazlardı." Diyip düşünmeye başladım, 10 saatte en fazla ne kadar yürüyebilirlerdi? Ya da arabayla gittiyseler nereye gitmiş olacaklardı?
Göreve çıkmadan önce, Atilla ve Kubilay
"Kubilay, o bölgeyi en iyi sen biliyorsun. Kalabalık bir şekilde gidemeyiz. Dikkat çekeriz."
"Haklısınız komutanım, ama o köyde ki siviller normal halka benzemez. Teröristlere en çok desteği onlar veriyor. Aralarına sızmamız imkansız."
"Sessiz dalga. Orada..."
Şimdi anlamıştım! Konuştukları görev bizim gittiğimiz görev değildi!
Nasıl böyle bir şeyi bizden saklardı!
Aklımda bir yer vardı, bu köy Irakta bulunuyordu. Hatta Kenan şerefsizinin çokça bahsettiği bir köydü,
Hemen "İHA'yı Irakta bulunan Habbaniyah köyüne yönlendirin hemen. Koordinatları söylüyorun." Diyip koordinatları verdim,
Gözümü kırpmadan ekranı izliyordum, İHA'nın oraya ulaşması biraz zaman almıştı, fakat hava sahasına girdikten sonra alçaldı.
Köy havadan çok sakin gözüküyordu, arada geçen araçlar ve bir kaç insan haricinde hiç bir şey yoktu.
"Komutanım, emin misiniz burda olduklarından? Köy çok sessiz, sakin bir yere benziyor?" Dedi yanımdaki astsubay, soy adını şimdi okuyordum. Ökten.
"Emin değilim Ökten astsubayım, sadece tahmin." Dedim ekrana bakmaya devam ederek, o sırada göz açımıza giren iki tane siluet vardı, siluet diyordum çünkü kararan havadan dolayı net bir görüş yoktu.
"İHA'yı yakınlaştırın." Dedim,
Aynı anda görmüş olduğumuz siluet bizi görmüş gibi tam İHA'nın olduğu yere bakıp eliyle bir işaret verdi.
Bu bizim aramızda anlaştığımız bir işaretti, bunlar Atilla ve Kubilaydı!
"Burdalar!" Dedim hemen ayağa kalkıp,
"Git hemen albayı çağır!" Dedim kapıda bekleyen çavuşa,
Atilla baş ve işaret parmağını kaldırıp askeri selamı vermişti, bunu çok önceden anlatmışlardı. Aralarında bir şifreydi.
Albay geldikten sonra görüntülere tekrar baktı,
"Doğru, Atak'ın arasında bir şifre bu." Dedi beni onaylayıp,
"Komutanım, şimdi ne yapacağız?" Diye sordum, onları oradan almamız gerekiyordu.
"Bekleyeceğiz Devin. Çevik bilek ne yapacağını çok iyi bilir, bir planı yoksa bu kadar insiyatif almaz. Siz onları takip etmeye devam edin, eğer acil bir durum olursa hemen haber edin." Dedikten sonra harekat merkezinden çıktı.
Bende "Ben birazdan geleceğim, eğer şüpheli bir durum olursa bana ulaşın." Diyip peşinden çıktım.
Atak'la görüşmem lazımdı.
Telefonumu çıkarıp Emre'yi aradım, anında açtı,
"Komutanım! Bir haber mi var!" Dedi,
"Sakin ol Emre, herkesi topla karargaha gel."
Emre "Emredersiniz komutanım!" Dedikten sonra telefonu kapattım.
Toplantı odasına geçip az önce gördüğüm görüntüleri ekrana yansıttım, gelince gösterecektim bizimkilere.
Yaklaşık bir yarım saat sonra geldiler,
"Oturun." Dedim hemen.
"Boran nasıl?" Diye sordum,
"Aynı komutanım, az önce nişanlısı ve onun ailesi geldi. O yüzden geciktik. Neden bizi çağırdınız bu arada? Bir gelişme mi var?"
"Evet," dedim tam ekranın önüne geçip.
"Göreve gitmeden önce Atilla komutanımın ve Kubilayın konuşmalarını duydum. Bir köyden bahsettiler, oraya kalabalık gidemeyiz dediler. Fakat gideceğimiz köy hakkında konuştuklarını düşünüp sorgulamadım," diyip devam ettim,
"Ama böylesine önemli bir görevde yaptığı şey akıl alınmaz bir şey. Planı olmadan böyle bir karar vereceğini sanmıyorum, duyduklarım doğrultusunda hangi köy olduğunu az çok anladım. İHA'larımız bölgeyi havadan gözetledi,"
Elimde ki komandoyla görüntüyü oynattım,
"Tam o anda, karanlıkta görünen bir siluet İHA'nın uçtuğu yere bakıp bir işaret verdi."
"Bu bizim aramızda anlaştığımız acil durum işareti..." dedi Uras kısık bir sesle,
"Aynen öyle Uras." Dedim.
"Telsizleri kapalı olduğuna göre, teröristlerin telsize sızması, ya da yerlerini tespit etmelerine mani olmak içindi. Yinede yaptıkları çok yanlış!" Birden sinirlenmiştim,
"Takım halinde hareket edelim diyen komutanımız bizimle konuşmadan kafasına göre görev uzatıyor!" Diyip önümde ki sandalyeyi sertçe çekip oturdum.
"Ne yapacağız şimdi komutanım?" Diye sordu Batu.
"Bilmiyorum." Dedim.
"Albayın emrini bekliyorum,"
Tam o sırada toplantı odasının kapısı bir anda açıldı. Kapının açılmasıyla Aydilge'yi görmem bir olmuştu.
"Hoop! Bu ne cüret!" Dedim, hemen ayağa kalktım. Yanımdaki Emre'ye attığım bakışla ne yapması gerektiğini anlamıştı, ekrandaki görüntüyü kapattı.
"Asıl sana bunu benim sormam gerekiyor üsteğmenim! Senden kıdemli olan benim!"
Utanmadan üste çıkmaya çalışıyordu.
"Atilla nerede?" diye sorunca delirmemek için kendimi zor tuttum,
"Sanane Aydilge? Kos koca yüzbaşı, işi vardır, karargahta onu rahatsız eden BAZI insanlardan uzak kalmak istemiştir? Kim bilir." Dedim sahte bir gülümsemeyle.
"Bakıyorum, hemen timin başına geçmişsin. Aman diyim yalnız göreve falan çıkma. Başlarına bişey gelsin istemem."
Bu dediklerinden sonra bende ona karşı olan sabırımı taşırmıştı, tam sinirle yanına giderken Emre beni durdurdu,
"Sakin olun komutanım."
"Bırak Emre!" dedim hemen, ardından Aydilge'ye döndüm,
"Bana bak, babanın torpiliyle kazandığın o hukuk fakültesini bile kendi başarınla bitirmemiş bir insansın sen! Benim ağzımı açtırma! Eğer bir daha şehit düşen timim hakkında en ufak bir imada bulunursan, seni doğduğuna pişman ederim Aydilge! Şimdi git işine!"
Yüzünde bir anlığına üzgün bir ifade belirdi, ama hemen kayboldu.
"Atilla'nın senin gibi bir ruh hastasına bakmasının imkansız olduğunu görmüş oldum. Ben boşuna telaşlanmışım, benim gibi bir savcı varken sana bakacak değildi."
Sinsice gülümsedi, karşımda liseli, kavga arayan bir ergenden farkı yoktu.
Çok komik, ve acınası bir durumdaydı.
"Senin aksine, vatanımızı, milletimizi korumak için buradayız biz. Tek davamız vatan, senin bugüne kadar olan tek davan Atilla komutanımla aranda olan, hatta olamayan bir şey. Buna rağmen ortada savcıyım diye geziniyorsun, daha çok tez yazman gerekecek bu mesleği öğrenebilmen için. Şimdi daha fazla konuşmadan odadan çık."
Aydilge "Gidiyorum! Ama sen söylediğin için değil!" Diyip kapıyı çarparak çıktı.
Emre hemen ardından "Komutanım, hani derler ya, bazı yetişkinler hala ergenlik çağından çıkamamış diye. En büyük örnek burada." Dedi,
"Öyle, böylesine gerizekalı bir insanla bir konuşma içerisine girip kendini yoramam bir daha. Savcıymış, ne günlere kaldık."
"Şu an bundan daha büyük bir problemimiz var, ekranda ki görüntüyü gördü." Dedim.
"Ama hemen kapattım komutanım, baksa bile anlamamıştır."
"Biz şimdi gerçekten ne yapacağız ya! Boranın durumu kötü! Atilla komutanımla Kubilay komutanımın ne yaptığı belli değil! Elimiz kolumuz bağlı öylece oturuyoruz!" Dedi Uras sinirle,
"En az senin kadar sinirliyim Uras! Dua edin sağ salim dönsünler!" Diyip ayaklandım, o sırada kapı çaldı. Bu sefer biri çat kapo girmemişti en azından!
"Gel!" Dedim hemen, içeriye bir astsubay girdi,
"Komutanım, Atilla komutanımın kız kardeşi geldi. Kendisi çok endişelenmiş bir durumda, nizamiyede bekliyor."
"Sağol astsubayım, gidebilirsin." Dedikten sonra Efsun'un yanına gitmek için hareketlendim, zaten sinirliydim, birde Urasın peşimden geldiğini görünce sinirle bağırdım,
"Hem aşkının arkasında duramıyorsun, hemde utanmadan kızın yanına mı gidiyorsun Uras! Otur oturduğun yerde!"
Uras başını yere eğip geri koltuğuna oturdu,
"Gidin dinlenin, yorgunsunuz. Eğer ani bir görev çıkarsa dinç olun." Diyip hızla nizamiyeye gittim.
Efsun durgun bir şekilde oturuyordu, beni görünce hemen koşarak yanıma geldi,
"Devin! Abim nasıl!" Dedi,
"Merak etme Efsun, abin iyi." Dedim içini rahatlatmak için,
"Telefonlarımı açmıyor? Nerede? Annem çok endişelendi, rüyasında abimi görmüş. Bir şey olacak diyip duruyor. İyiyse nerde? Yanına gideyim?" Arka arkaya söylediği sözlerden sonra destek vermek için kolunu sıvazladım,
"Abin görevde Efsun, ama merak etme durumu iyi. Endişelenecek hiç bir şey yok, tamam mı?" Dedim.
"Çok korkuyorum abime bişey olacak diye."
Gözünden bir damla yaş aktı,
"Bir abimi kaybettim, bir abimi daha kaybedemem Devin."
"Öyle bir şey olmayacak!" Diyip ona sarıldım,
"Abim yoksa, ben varım. Ablan sayılırım?" Dedim kendimden beklemediğim bir şekilde,
"Abin gelene kadar benimle idare et küçük hanım, merak etme yakında gelecek zaten." Diyip azda olsa içine rahatlatmak istedim.
"Hadi gel, sana kantinden bir şeyler ısmarlayayım." Dedim gülümseyerek,
"Olur." Dedi o da tebessümle, beraber kantine doğru yürürken etrafa meraklı bakışlar atıyordu.
"Hep askeriyenin içinde büyüdüm, hatta babam beni bazen yanında götürürdü. Hayrandım ona." Dedi sonlara doğru durgunlaşan sesiyle,
"Psikolog olmaya nasıl karar verdin." Diye sordum konu olsun diye.
Efsuna belli etmemek için normal davranmaya çalışıyordum, Boranın hala hayati tehlikesi vardı, Atilla ve Kubilay ne yapıyor bilmiyorduk. Meraktan, onlara bir şey olacak korkusundan aklım yerinden çıkacak gibiydi.
Efsunun neşesi hemen yerine geldi, mesleğini çok seviyordu herhalde.
"Küçüklükten beri hayalimdi! Hatta abimle hep psikologculuk oynardık! Tabi ben onu zorla ikna ederdim oynaması için, o da beni kıramazdı. Sabah - akşam başının etini yerdim, o yüzden çok sabırlı bir insandır." Dedi gülerek, bir yandan da kantine gelmiştik. Hemen ikimizde tost ve çay söyleyip boş olan masalardan birine geçtik.
"Sen asker olmaya nasıl karar verdin?" Diye sordu o da,
"Benimde babam askerdi, biliyorsun psikolog hanım." Dedim gülerek, tüm hayat hikayemi biliyordu sonuçta.
"Bende ona hayrandım. En başından beri biliyordum asker olmak istediğimi."
"Askerî doktor mu olmak istedin hep?"
"Hayır. Kara Harp Okulunda okumak en büyük hayalimdi, fakat annem hep doktor olmamı istemişti. Böylelikle GATA'da okudum. Ama biz son tabip subaylarız, askeri hastaneler kapandığı için artık sadece sivil doktor olarak mezun oluyorlar." Dedim ardından çayımdan bir yudum alıp,
"Tayinim buraya çıkmadan önce Milli Savunma Üniversitesinde ki sözlü mülakatlarda psikolog olarak görevliydim. Gerçekten o kadar güzel bir şey ki asker olmak için, vatanımız için çabalayan gençlerimizi görmek. Elenenlere bile içimden gelmeyerek red verdim."
"Sahi, kpssden yüksek bir puan aldığın için Ankarada görev yapabilirmişsin duyduğuma göre? Neden Şırnak?" Diye sordum,
"Kesin abim şikayetlenmiştir. Şırnak'ı seviyorum. Kulağa ilginç gelebilir, ama gerçekten seviyorum. O yüzden burada yaşamak istedim, burada olmak istedim."
"İlginç değil, bende Şırnak'ı çok seviyorum. Memleketim Sivas, ama burası daha çok memleketim gibi oldu." Dedim,
"Ay Sivaslı mısın! Kangallar ne kadar korkunç ya! Ben çok korkarım köpekten!"
"Korkmana gerek yok, bir şey yapmıyorlar."
"Ya geçen sene Uras'la Sivasa gitmiştik günü birlik, ikimizede kangal saldırınca ilk ve son oldu!" Uras'tan bahsedince istemsizce morali bozuluyordu, tam o sırada kantine giriş yapan Uras, Efsun'u görür görmez olduğu yerde kaldı.
Efsun "Geldi yine, salak." Deyip önüne döndü.
Uras sonunda kendine gelip yanımıza doğru yürüyünce ona 'sen akıllanmazsın' dercesine kafamı iki yana salladım,
"Komutanım, sanırım hareket merkezinden çağrılıyorsunuz."
Buraya girerken hiçte beni arıyormuş gibi durmuyordu.
"Öyle mi astsubayım?" Dedim imalı bir şekilde,
"Emin olmamakla birlikte, öyle olduğunu düşünüyorum komutanım."
Anlık bir şekilde Efsun'a baktım,
"Ben hemen geliyorum, istersen odamda bekleyebilirsin." Dedim.
Efsun "Burada beklerim, benim için sıkıntı yok." Deyince ayaklandım, Uras bir şeyleri düzeltmeye çalışıyor gibiydi. Denemesine izin verdim.
Uras - Efsun (Efsunun ağzından)
Uras tam karşıma geçip oturmuştu.
"Nasılsın." Diye sordu,
"Ciddi misin?" Dedim,
"Nasıl olduğumu mu soruyorsun birde utanmadan?"
"Evet soruyorum! Çünkü seni merak ediyorum, endişeleniyorum!"
Birden çıkışması beni şaşırtmıştı,
"Ne hakla!" Dedim bende,
"Efsun! Sen konunun korkaklık olduğunu mu düşünüyorsun! Sen beni hiç mi tanımadın Efsun!"
Uras sesini yükseltince kantinde ki tüm gözler bizi bulmuştu,
"Demek ki tanıyamamışım Uras!" Dedim kısık bir sesle,
O da sesini sonunda alçaltıp,
"Korktum evet! Abine, abime seni ne kadar çok sevdiğimi söylemekten değil, aşkımı söylemekten değil! Abisiz kalmaktan korktum anladın mı! Bir kardeşimi daha kaybederim diye korktum!"
Urasın son söylediklerinden sonra aklım bir kaç yıl öncesine gitti...
Urasın kardeşi intihar etmişti.
Uras o kadar kötü bir durumdaydı ki, kendine bişey yapacak korkusuyla onu bir an olsun yalnız bırakmamıştım.
Hep yanında olmuştum.
Abime, anneme yalan söyleyip okula değil, onun yanına gitmiştim.
Yaralarını sarmıştım.
Onu anlamıştım!
Tüm bunların karşılığını, abimin kim olduğunu öğrendikten sonra benden ayrılmasıyla vermişti.
Bu kadar kolay mıydı onca yıllık sevgiden, emekten vazgeçmek?
"Uras, sence abim senin beni sevdiğini öğrenseydi kızar mıydı! Bizi ayırmaya çalışır mıydı! Abim öyle biri mi!" Dedim gözlerimin dolmasına mani olamadan,
"Ama biliyor musun, iyiki seni abime hiç anlatmamışım. Gerçek yüzünü gördüm." Diyip hızla ayağa kalktım ve kantinden çıktım, Urasın peşinden geldiğini hissediyordum.
Birden kolumu tuttu, gözlerini uzun zaman sonra ilk kez bu kadar yakından görüyordum.
"Sen beni sevmesende, benim sana olan aşkım asla bitmeyecek Efsun. Boran hastanede, yaralı. Atilla abim görevde, bana biraz zaman ver. Her şeyi yoluna koyacağım, bana son defa güven."
"Boran yaralı mı!"
Neler oluyordu!
Abim timini neden yalnız bırakmıştı!
Uras söylediğine pişman olmuş gibiydi,
"Ameliyattan çıktı, hayati tehlikesi devam ediyor. Ailesi ve Nişanlısı onun yanında."
"Ben hemen hastaneye gidiyorum, Devine haber edersin!" Deyip koşar adımlarla arabama doğru gidip yola çıktım.
Urası düşünmenin zamanı değildi.
Onu hala seviyordum. Hemde çok.
Nasıl sevmeyeyim? Son dört yılımın en güzel anları onunla olduğum anlardı.
En çok sevildiğimi hissettiğim, güvendiğim kişi oydu.
Ama bazen, sevgidende ağır basan bir duygu olurdu.
Saygı.
Kendime olan saygımdan, onu asla affetmeyeceğim.
Aşkından ölsemde, delirsemde asla, affetmeyeceğim.
Devinin ağzından
Harekat merkezine gelir gelmez İHA'nın çektiği görüntülerden Atilla ve Kubilayın şimdi ki konumunu kontrol ettim, hâlâ girdikleri evden çıkmamışlardı.
Bu bilinmemezlik, her aklıma geldiğimde sinirlerime hakim olamıyordum.
Bunun hesabını onlar geldikten sonra soracaktım, tek isteğim sağ salim gelmeleriydi.
Ama bekledikçe zorlaşıyordu işler.
O yüzden birden aklıma esen şeyle albayın odasına gittim, kapıyı çalıp 'gir' emri aldıktan sonra içeriye girip baş selamı verdim.
"Rahat üsteğmenim, bir gelişme mi var?"
"Yok komutanım, fakat ben daha fazla bekleyemeyeceğim. İzin verin, timle sahaya çıkalım. "
Albay uzun bir süre sessiz kaldı,
"Devin," dedi,
"Atilla ve Kubilay MİT'le birlikte şu anda bulundukları köyden bilgi almak için aralarına sızdı. Bu köy, örgüt için çok önemli bir yer."
"Komutanım, bu gizemin nedeni ne? Bana neden söylenmiyor tüm bu olanlar?" Dedim sakin kalmaya çalışarak,
"Tehlikedesin Devin! Güvende değilsin! Haini bulana kadar bu durum böyle devam edecek, hem senin, hemde operasyonun güvenliği için."
"Eski Hesna, tehlikenin ta kendisi olurdu komutanım."
"Sen hala tehlikenin ta kendisisin, Hesna. Zamanı gelince tekrardan o eski Hesna olacaksın, o gün gelene kadar sabret, tim komutanına destek ol."
"Emredersiniz komutanım." Diyip çıktım.
Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum, şeytan 'topla timi, çık sahaya' diyordu. Ama eğer bu gizli bir görevse, yaptığım sadece saçmalık ve acemilik olurdu.
O yüzden oturup bekleyecektik.
Efsun ortalıkta görünmüyordu, o yüzden dinlenme odasına gittim. Uras buradaydı.
Burada oturup birde Urasın aşk hayatını konuşmayacaktım.
"Efsun gitti mi." Dedim oturup, Uras evet anlamında başını salladı.
Hepimizin morali bozuktu.
Boranın durumu hala ağırdı.
"Kalkın, Boranın yanına gidelim." Dedim.
"Göreve çıkmayacak mıyız komutanım?" Diye sordu Emre,
"Hayır, çıkmayacağız. Hadi hazırlanın." Diyip kalktım,
"Beş dakikaya kapıda olun, benim arabamla gideriz." Diyip giyinme odasına geçtim.
Üniformamı özenle çıkarıp dolabıma astım, ardından üzerime bişeyler geçirdikten sonra odama gidip kapısının kilitli olduğundan emin oldum.
Gözlerim bir anlığına Atilla'nın odasına kaydı.
Onsuz olmuyordu. Ona alışmıştım, eğer başına bir şey gelirse...
Düşünmek bile istemiyordum, o yüzden hemen kendime geldim.
Çok geçmeden hastaneye varmıştık.
Gelen karmaşa sesiyle bir birimize baktık,
Yaklaştıkça sesler netleşiyordu,
"Ben kızımı bir askere vermem! Bu iş burada bitmiştir!"
Boran'ın babası, ve tahminimce nişanlısının babası kavga ediyordu, nişanlısı olduğunu düşündüğüm kız yere çömelmiş bir şekilde otururken ayağa kalktı, Efsun'da buradaydı, o da kalkıp hemen yanında durdu.
"Ne diyorsun sen baba! Boran bu durumdayken nasıl söylersin bunları?" Dedi ağlamalarının arasında,
"Boran falan yok! Unut artık onu! Hadi gidiyoruz!"
Olanları Boran'ın annesinin yanında izleyen kadın hızla adamın yanına geldi,
"Kendine gel Mustafa! Sen ne diyorsun utanmadan! Görmüyor musun ne haldeyiz? Boran bizimde oğlumuz sayılır, elimizde büyüdü! Sen ne kadar acımasız bir adam oldun! Defol git, biz gelmiyoruz!"
Adam birden kızının kolundan tutup çekiştirmeye başladı,
"Baba bırak beni!"
Burada kendimi tutamadım, hızla yanlarına gidip kızı kolundan tutup kendi tarafıma çektim,
"Beyefendi siz ne yapıyorsunuz! Askerim orada can çekişiyor, hiç mi saygınız kalmadı!" Dedim, belki haddimi aşmış olabilirdim. Fakat Boran bu haldeyken ne cüretle o cümleleri kurmuştu?
"Askerin mi? Şimdi belli oldu Boranın neden vurulduğu! Komutanı kadınmış, yıllardır söyleniyor! Kadınların orduda yeri yoktur!"
Sinirle yutkundum, içimden neler geçti.
Ama sustum.
Boranın ailesine olan saygımdan sustum.
"Zorluk çıkarmayın. Aksi takdirde güvenlik çağırmak zorunda kalacağım." Dedim.
Adam "Ne haliniz varsa görün!" Diyip gitmişti.
Kız hıçkırarak ağlıyordu,
"Batu, su alıp gelsene." Diyip bir yandan da onu sandalyeye oturttum.
"İsmin ne?" Diye sordum,
"Bahar." Dedi hıçkırıklarının arasında,
"Sakin ol Bahar, Boran iyi olacak."
"Neresinden vuruldu? Çok acı çekti mi?" Sorularına bir cevap bekliyordu.
"Karnından vuruldu. Bende doktorum, hemen müdahale ettik. O yüzden için rahat olsun." Dedim, o sırada Batu su getirmişti. Ona verip Boranın annesinin yanına gittim, Efsun hemen sarılmıştı Bahar'a, o kadar iyilik dolu biz kızdı ki...
"Bir şeye ihtiyacın var mı Yeşim teyzem? Çok yoruldunuz, isterseniz biraz dinlenin."
Kadın nasıl dinlenecekti ki oğlu orada yatarken? Yinede sormuştum.
"Sağol kızım, ama oğlum oradayken ben nasıl dinleneyim? Yanına girsem olmaz mı?"
Uzun bir süre düşündüm, yanına sokabilirdim aslında.
"Ben hemen geliyorum." Diyip yanından kalktım, ilk işim Bülenti bulmak olmuştu.
Odasının kapısını çaldım, içeride hasta olabilirdi.
Gel deyince içeriye girdim, beni görünce kaşları havaya kalktı,
"Merak etme, raporu göndereceğim birazdan." Dedi.
"Onun için gelmedim Bülent. Askerimin annesi, yanına girmek istiyor."
"Asla olmaz." Deyince tam karşısına geçip oturdum,
"Sadece bir kaç dakika, bu gibi durumlarda insiyatif alıyoruz. Doktorluğunu yap, ve izin ver."
"Artık bu hastanenin doktoru değilsin, söz hakkın yok. Sen artık doktor bile değilsin anlaşılan, o yüzden daha fazla tartışma istemiyorum. Çık odamdan."
Birden gülmeye başladım, çok komikti çünkü. Ben burada görevliyken anca beni asiste eden bir doktordu kendisi. Boranın ameliyatını da baş hekimimiz ile yapmıştı büyük bir ihtimalle, şimdi gelmiş bana yukardan bakıyordu.
"Ne bu haller Bülent? Bir kaç ay öncesine kadar beni asiste eden doktordan başka vasıfın yoktu, ne oldu ben gittikten sonra sana bir cesaret mi geldi? Formaliteden geldim yanına, kendim hallederim." Diyip hızla odadan çıktım, arkamdan seslensede duymamazlıktan geldim.
Eylül yoğum bakımdan sorumluydu, onu bu katlardan birinde bulacağımdan emindim.
Hemşire odasına geldiğimde içeriden gülüşme sesleri geliyordu, kapıyı açtım.
Hemen tüm gözler beni buldu,
"Aa Devin hocam, bir sorun mu var?" Dedi içlerinden biri. Hala burada çalıştığımı mı düşünüyordu galiba.
Eylülü görünce,
"Eylül, bir bakar mısın." Dedim, hemen ayağa kalktı,
"Hoşgeldin Devin hocam! Seni çok özledik!" Diyip yanıma geldi.
"Eylül, yoğum bakımda ki sonuncu odada kalan hasta çok yakından tanıdığım biri. Annesi yanına girmek istiyor, ona yardımcı olur musun."
Uzun bir süre düşündü,
"Tabikide olurum hocam, ama Bülent hoca izin verdi mi?"
Kafamı iki yana salladım,
"Vermedi."
"Az sonra ameliyatı var zaten, ben o fark etmeden sokarım annesini içeriye. Beş dakikaya geliyorum." Deyince teşekkür edip bizimkilerin yanına döndüm,
"Yeşim teyze, birazdan hemşire arkadaşlar seni hazırlayacak. Boranın yanına gireceksin."
Ben ona bu haberi verdikten sonra çok sevindi,
"Allah senden razı olsun kızım, oğlum senin sayende hayatta. Allahın izniyle iyileşecek, uyanacak. Annesini yalnız bırakmaz benim oğlum." Dedi, nişanlısı ise sessizce izliyordu bizi.
Biliyorum, o da girmek istiyordu yanına, görmek istiyordu onu.
Ama şimdilik sadece bir kişi alabilirdik içeriye.
Kısa bir süre sonra Eylül yanımıza geldi, Yeşim teyzenin üzerine özel bir kıyafet verdikten sonra içeriye girdiler.
Uras ve Batu Boran'ın babasının yanındaydı, Emre başını ellerinin arasında almış bir şekilde bekliyordu.
Beklemekten başka yapacak hiç bir şeyimiz yoktu.
O sırada telefonum çalmaya başladı, hemen cebimden çıkardım.
Bilinmeyen bir numara arıyordu, Atilla olabilirdi!
Hemen oradan uzaklaşıp açtım, ama konuşmadım. Kimin aradığını bilmiyordum, beni test etmek için olabilirdi.
"Devin!" Atilla.
Sesini duymuştum,
Yaşıyordu. Yaşıyordu.
"Atilla! Nerdesiniz siz! Durumunuz ne!" Dedim telaşla,
"Sakin ol Devin, biz iyiyiz! Şuan Suriye sınırındayız, elimizde çok önemli belgeler var ama peşimizdeler! Acil timi topla, size ihtiyacımız var!" Arkadan çatışma sesleri duyuyordum, elinde ki belgeler çok önemli olmalıydı!
"Hemen geliyoruz, dayanın!" Diyip telefonu kapattım, kimseye belli etmemem lazımdı.
Hızlı adımlara bizimkilerin yanına gittim,
"Atak, biz artık gidelim. Bu bir emirdir."
Ben bu bir emirdir dedikten sonra anında ayaklandılar,
Batu "Amca, biz şimdi gidiyoruz ama yine geleceğiz. Kendine dikkat et." Diyip Boran'ın babasıyla vedalaştı, tam önümüze döndükten sonra fısıldayarak,
"Acil görev emri geldi, çabuk karargaha!" Dedim, hızlı adımlarla arabaya ulaşıp son gaz karargaha bastım, hemen üzerimize üniformamızı geçirip malzeme odasına gittik, Batu bir yandan haritadan koordinatları kontrol ederken bende,
"Atak! Atilla komutanım ve Kubilayın elinde çok önemli bilgiler var, teröristler peşlerinde! Onları kurtarmadan gelmeyeceğiz anladınız mı!" Dedim bir yandan da ekipmanlarımı alıp,
"Emredersiniz komutanım!" Dediler aynı anda, biz helikopter pistine ilerlerken albayda gelmişti.
"Atak, askerlerimi sağ salim getirmeden gelmeyin! Kazamız mübarek olsun!" Dedikten sonra vakit kaybetmeden,
"Atak, helikopter bin!" Dedim.
Tüm bunlar 15 dakika içerisinde olmuştu.
Helikopterdeyken bir an önce tekerlerin yere değmesini beklemiştik, o sırada düşüncelerimi saran tek bir şey vardı.
Yine komutanımın olmadığı bir görev.
Yine ben, ve timin.
Aynı şeyleri tekrardan yaşamazdım değil mi?
Bir kayıba daha yüreğim dayanmazdı.
Gözlerimi kapatıp düşünmemeye çalıştım.
"Komutanım, iyi misin?" Diye sordu yanımda oturan Uras.
Ona bakmadan,
"İyiyim, göreve odaklanın." Dedim.
Derin bir nefes aldım, güçlü olmam lazımdı.
Bir kere yaşandı, bir daha yaşanmayacak.
Helikopter bizi verilen koordinatların yakınına bıraktı, temkinli olmamız gereksede koşar adımlarla ilerledik. Bir an önce yetişmemiz lazımdı.
Bölgeye yaklaştığımızda gelen çatışma sesleriyle nerede olduklarını anlamamız çok sürmemişti, yokuşun tam üstüne doğru gidiyorduk, verilen koordinatları burayı gösteriyordu.
"Koş Atak, koş!" Diyip hızla ilerledim, burdalardı! Atilla en öndeydi, bizi görünce bir anlığına arkasına yaslandı. Çok bitkin gözüküyordu, Kubilay onun az gerisindeydi, 2 tane MİT personeli vardı.
Üzerimize yağan mermi yağmuruyla,
"Atak mevzilen!" Diye bağırıp kendimi bulduğum ilk kayalığın arkasına attım,
"Atilla! Kubilay İyi misiniz!" Diye bağırdım, o an Atillaya komutanım demek aklıma gelmemişti.
Çünkü onu bir askeri olarak değil, bir...
Neyi olarak merak ediyordum ki?
"Biz iyiyiz! Zamanında geldiniz!" Diye bağırmaya çalıştı, sesi tam duyulmuyordu.
Karşıdan gelen ateşten kafamızı çıkarmaya zamanımız olmuyordu,
"Atak, emrimle!" Dedim intercomdan,
Doğru anın geldiğini hissettiğimde,
"Şimdi!" Diye bağırıp karşı ateş açmaya başladım, attığım her bir kurşun yerini buluyordu.
Hesna mermi harcamazdı, duyardı, tespit ederdi, ve bir el ateş edip sonuçtan emin olurdu.
"Atilla komutanım! Siz geriye çekilin! Yorgunsunuz, biz hallederiz!" Dedim bir yandan,
"Timimi yalnız bırakmam!" Deyince bir anlığına ona içimden sövdüm, sanki bir kaç gün önce timini yalnız bırakan kişi o değilmiş gibi.
MİT mensubu olduğu belli olan kişi sırtını kayalığa yaslanıp "Geri çekiliyorlar!" Dedi, hemen dürbünü elime aldım,
Gerçektende öyleydi, arabalarına binip gitmişlerdi.
Bu neydi şimdi? Bu kadar kolay mıydı?
"Atak! Gittiklerinden emin olmamız lazım!"
Atillanın söylediklerinden sonra telsizi çıkarıp karargahla irtibata geçtim,
"Astsubay Gökçe Ökten, dinlemedeyim komutanım."
"Astsubayım, teröristler geri çekildi! Bunun doğruluğunu tespit edebilir misin!" Dedim,
Kısa bir süre sessizlik oluştu,
"Evet komutanım, gidiyorlar."
"Tamam! Eğer bir gelişme olursa haberdar et!" Diyip telsizi geri yerine koydum,
"Etraf temiz, çıkabilirsiniz." Dedikten sonra ilk işim Atilla'nın yanına gitmek olmuştu,
"Bunu nasıl yaparsınız!" Dedim,
"Hani timini asla yalnız bırakmazdın! Hani hiç sır saklamazdın! Bu ne şimdi!" Sinirden gözüm dönmüştü, ama o an Atilla'nın üzerinin kanla dolu olduğunu görünce gözlerimi kocaman açtım,
"Yaralandın mı sen!" Hemen kolundan tuttum,
"Oturur musun şuraya, bakmam lazım!" Dedim kayalığı gösterip, usulca dediğimi yaptı,
İlk sorduğu şey Boran olmuştu,
"Boranın durumu nasıl Devin?"
"Ameliyattan çıktı, yaşıyor. Ama durumu ağır." Dedim fısıldar gibi çıkan bir sesle.
Batu o sırada Kubilay'ın yanına gitmişti, o da oldukça yorgun gözüküyordu.
"Yaşayacak değil mi?"
Endişeliydi, bizim gibi.
"Başka şansı yok." Diyip medikal setimi çıkardım çantamdan,
"Eğer timine haber vermeden göreve gitmeseydin Boranın durumunun ne olduğunu bilirdin."
"Bunları döndükten sonra konuşalım Devin, sırası değil. Vakit kaybetmeden dönmemiz lazım, elimizde ki deliller çok önemli." Dedi yanında ki çantayı gösterip.
Ben o sırada tişörtünü yukarıya doğru kaldırdım, karnı yara içindeydi! Bıçak yarasına benziyordu, fazla derin olmasada uzun bir iz vardı,
"Sıcak temasa mı girdiniz!"
Bir yandan şikayetleniyor, bir yandan da hızlı bir şekilde pansumanını bitirmeye çalışıyordum.
Bir an önce gitmemiz lazımdı, Atilla'nın dönünce hastaneye gitmesi şarttı!
"Bu yoldan gidemeyiz, erken çekilmemelerinin nedeni önümüzü kesmek istedikleri için." Dedim kendimden emin bir şekilde.
"Haklısın. Helikopterin buraya inmesi tehlikeli olur, bildiğim kestirme bir yol var. Yokuşu atlatalım, sonra duruma göre helikopteri çağırırız."
Atilla'nın söylediklerinden sonra etrafa dikkatlice baktıktan sonra yola çıktık, dediği gibi çalılıkların arasında kestirme bir yol vardı.
Bizi izleme ihtimalleri yoktu, karargahdan bilgi geliyordu.
O yüzden hızlıca o yola girip yürümeye devam ettik, Atilla hemen yanı başımdaydı. Uras hemen yanında ki çantayı ve silahını almıştı ağırlık yapmaması için. O da en az benim kadar telaşlanmıştı.
Atilla'nın Ağrısı olduğu belliydi.
"İyi misin komutanım?" Diye sordum,
"Hiç olmadığım kadar." Diye cevapladı.
İstemsizce gülümsediğimi fark edince hemen kendime geldim, ve yüzüm sert haline büründü.
MİT mensuplarının yüzü tamamen kapalıydı.
Doğru düzgün sesleri çıkmıyordu.
Telsizden gelen konuşmalardan sonra Atilla'ya dönüp,
"Helikopter nereye insin komutanım?" Dedim.
"İnsiyatif almalarına gerek yok, güvenli bir alana insinler."
"Atilla! Bir an önce yuvaya dönün evlat!"
Dedi albay telsizden, telsizi onun için tuttum konuşabilmesi için.
Yormayalım komutanımızı.
"Emredersiniz komutanım."
Az daha ilerledikten sonra helikoptere yaklaşmıştık, hala bir tehlike olmamıştı.
Helikopterin ineceği alana geldiğimizde oldukça temkinliydim, burası boş bir alan olduğu için açık hedefteydik.
Birden izleniyormuşuz gibi hissettim, hislerim kuvvetliydi. Fakat biraz bekleyip etrafa baktım, uzakta hareket eden bir cisim fark edince,
"Sakın belli etmeyin, izleniyoruz. Yavaşça yürümeye devam edin." Diyip silahımın emniyetini açtım, yerini tespit edebilmem için zaman lazımdı.
Açık alana ayak basmadan etrafa dikkatlice baktım, ileride gördüğüm roket atarım ucuyla hemen silahımı elime alıp bir el ateş ettim.
"Ne oluyor!" Dedi MİT'cilerden biri,
Atilla bana doğru dönüp,
"Roketatar." Dedi.
O da görmüştü.
"Evet komutanım, siz burada bekleyin. Ben Uras ve Batu'yla gidip bakayım izininiz olursa." Dediğimde Atilla,
"Bu senin görevin komutan hanım, emir komuta sende. Sormana bile gerek yok." Diyip geriye çekildi.
Uras ve Batuya işaret verince kenardan gitmeye başladık, çalılıkların arasından geçip az önce ateş ettiğim yere geldik.
Yerde yatan bir şerefsiz, ve hemen yanında da bir roket atar vardı. Hatta roketi ateşlemişti ama tam o sırada vurulduğu için mühimmat yere saplanmıştı.
Bu tür roketler belirli bir irtifayı aşmadan patlamazdı.
Hemen karargaha haber verdim, bir bomba imha uzmanı mutlaka gelip bakmalıydı.
Tehlikeli olmasada bu bölgede görevlerimiz çoktu, güvenlik açısından bakılmalıydı.
Teröristin yüzünü açıp fotoğrafını çektik,
"Tipini sevdiğim şerefsiz." Diye mırıldandım kendi kendime,
Uras hemen duymuştu.
"sonuna kadar katılıyorum komutanım."
Ben "Hadi, bir an önce dönelim." Deyince ordan ayrıldık,
İntercomdan "Emre, Atilla komutanıma söyle helikoptere geçsinler. Geliyoruz." Dedim.
Helikopter daha yeni iniyordu.
Daha fazla vakit kaybetmeden helikoptere binip havalanmıştık.
Görev başarılıydı.
Atilla karşımdaydı, ve yarasını tutuyordu.
"Komutanım, gerçekten aklımız gitti size bir şey olacak diye." Dedi Emre,
"Telsizi kapatmak zorunda kaldık, Devinin dikkati sayesinde yinede size haber yollayabildik." Bunu derken bana bakıyordu,
"Hesna olduğunu bir kez daha belli etti komutanım."
Uras bunu dedikten sonra mitcilerden biri,
"Hesna sen misin!" Dedi,
Ona doğru dönüp,
"Evet?" Dedim.
Maskesini çıkarttı, yüzüne fazla dikkat etmedim. Gözüm bir yandan Atilladaydı, yarasındaydı.
"Tanıştığımıza memnun oldum, ben Fetih. Kadın olduğunu bilmiyordum, gurur duydum." Diyip elini uzattı, bende elini sıkıp,
"Memnun oldum." Dedim.
Yol bitmek bilmemişti.
Helikopter inişe geçti, tekerleri yere değer değmez kapısını açıp hepimiz arka arkaya helikopterden indik ve bizi karşılayan albayın tam önünde durduk, yanında ise o kadın astsubay vardı.
MİT personelleri inmemişti, helikopter tekrardan havalanıp onları başka bir yere götürmüştü.
Bir adım öne çıktım,
"Atak timi görevini başarıyla tamamlamıştır komutanım! Arz ederim!" Diyip geri yerime geçtim.
Emir komuta bendeydi, öyle demişti.
"Hoşgeldiniz çocuklar!"
"Sağol!" Dedik.
Albay astsubaya "Kızım, sen çantayı al. Harekât merkezine götür, ben geliyorum." Deyince kız Batu'nun elinden çantayı alıp gitti.
"Komutanım, ona güvebilirmiyiz?" Diye sordum,
"Şehidimizin emaneti, sonuna kadar güvenebiliriz." Diye cevaplayınca içimde hiç bir kuşku kalmamıştı.
O da şehit kızıydı demek ki.
Albay son olarak "Biz getirdiğiniz bilgileri inceleyip size haber edeceğiz. Çok yoruldunuz, bugünlük evinize gidin. Yarın size çok önemli bir haberim olacak, sabah karargahda olun." Diyip gitti, Atilla ve Kubilay hemen,
"Boranın yanına gidelim!" Dedi.
Bunu sormakta haklılardı, tabikide gidecektik.
Ama ondan önce Atilla'nın bir revire uğraması gerekiyordu, üzerlerini değiştirmeleri gerekiyordu.
Bu şekilde gidemezlerdi.
"Komutanım. Önce revire uğramanız gerek, yaralısınız." Dedim.
Atilla "Yara denilmeyecek kadar küçük bir şey üsteğmenim, beş dakikaya çıkalım." Diyip karargaha doğru yürüyünce peşinden gittim,
"Ben yaralandığımda kendini düşün diyordunuz komutanım, şimdi sen kendini düşünmüyorsun!"
"Sen vuruldun Devin! Aynı şey değil." Diyip yoluna devam etti.
Pes etmeden peşinden ilerlemeye devam ettim.
"Aynı şey, acıdığını biliyorum. Yüzünden belli!"
Bir yandan resmi konuşmaya çalışırken diğer yandan 'sen' diye hitap ediyordum,
"Bana bu kadar dikkat ettiğini bilmiyordum Üsteğmenim. Müsadenle, üzerimizi değiştireceğim."
O diyene kadar giyinme odasının önüne geldiğimizi fark etmemiştim bile, salak Devin!
Hemen bir adım geriye gittim,
"Beş dakikaya görüşürüz."
Diyip hemen karşısında ki giyinme odasına girdim.
Önce mühimmat odasına gitmem gereksede gelmiş bulunduğum için ilk önce üzerimi değiştirdim, daha sonra silahımı mühimmat odasına bırakıp karargahın önünde beklemeye başladım.
İlk Kubilay gelmişti,
"Kubilay, iyisin değil mi? Hiç sesim çıkmadı?" Dedim, çok suskundu.
"İyiyim komutanım, ama Atilla komutanım benim yüzümden neredeyse ağır yaralanacaktı. Yaptığım hatayı kendime yediremiyorum."
Şimdi anlaşılmıştı derdi,
"Kafana takmana değmez Kubilay, bak şimdi ikinizde iyisiniz, yaşıyorsunuz. Bir dahakine daha dikkatli ol, yaptığımız işte hataya yer yok. Biliyorsun. Bu konuyu kafana takip yine suskunlaşırsan bozuşuruz bak!" Dedim sonlara doğru sahte bir sinirle, buruk bir gülümseme oluştu yüzünde.
Diğerleride geldikten sonra iki araba olmak üzere yola çıktık, Atilla hariç hepsinin ortak aldığı arabayı süren kişi Urastı, Emre ve Atilla oraya bindi. Batu ve Kubilayda benim arabama geçti.
Böylelikle hastaneye vardık, umarım iyi gelişmeler olurdu...
Koridor sessizdi.
Bekleme alanı göz açımıza girer girmez gördüğümüz manzara bitkin bir aileydi.
Hepsi yorgun, ve bitmiş bir halde oturuyordu.
Bizden gelen sesleri duyunca kafalarını bu tarafa doğru çevirdiler, Yeşim teyze ve İrfan amca koşar adımlarla Atilla'nın yanına geldi, Efsun ayaklansada onları görünce kendini geri çekip saygıyla bekledi.
"Atilla! Nerelerdeydin sen oğlum! Boranım sana emanetti, neden onu yalnız bıraktın?"
Asker annesi, babası olmak kolay değildi.
Her an içinde bir sıkıntı olurdu.
Atilla başını yere eğdi,
"Özür dilerim Yeşim teyze, ne desen haklısın. Onlar bana emanet, özür dilerim."
Yeşim teyze yaklaştı,
"Başını eğme oğlum, Boranım yaşayacak. Sende emanetimi bir daha yalnız bırakmayacaksın." Diyip sıkıca sarıldı.
O an aklıma gelmişti, Bülent ameliyat raporunu yollamıştı.
Telefonumu çıkarıp onu detaylıca okumaya başladım,
Kurşun sağ kaburganın altından girmiş, karaciğerin üst kısmını sıyırıp geçmiş. İçeride ciddi bir kanama oluşmuş, fakat ana damara ulaşmamıştı. Bu çok iyi bir haberdi, ameliyatta kanayan bölge dikilmişti. Fakat karaciğerinin bir kısmı alınmıştı.
İşte bu, askerlik hayatı için son denilebilecek bir şeydi.
Sevinmeliydim, Boran yaşayacaktı.
Ama, tekrardan aramıza katılması aylar sürecekti, hatta katılabilecek mi orası belli değildi.
Bu haberi ailesine vermeliydim, yüksek bir sesle konuştum, herkes duysun diye.
"Ameliyat raporunu okudum, hayati tehlikesi devam etsede Boran yaşayacak." Dedim.
Annesi derin bir "oh' çekip yerine sindi,
"Allahım sana şükürler olsun..." diye sayıkladı.
Babasıda aynı şekilde.
Efsun hala Baharın yanındaydı, kız sonunda mutlulukla derin bir nefes aldı.
Bizimkilerde rahatlamıştı,
"Boran bizi asla bırakmaz!" Dedi Batu mutlulukla, Boran ve Batu ikilisi ayrıydı. Hem devre, hemde dosttan öte kardeş gibilerdi.
Onun için Boranın yaralanması çok ayrı bir acıydı.
Ne kadar hepimiz üzülsekte, Batu bunun daha derinden hissetmişti.
Atilla ayaklanıp Yeşim teyzenin yanına gitti,
"Teyzem, hadi gelin kantinden bir şeyler yiyelim. Bak duydun, Boran iyi olacak. Uyanınca seni böyle görürse ne düşünür?"
Sonunda onları ikna etmişti, hep beraber kantine inmiştik.
Efsun abisinin yanına gidip sıkıca sarılmıştı,
"Abi, çok korktum sana bir şey olacak diye." Dedi üzüntülü bir şekilde,
"Ben iyiyim prensesim, korkmak yok. Senin abin o kadar başarılı bir asker ki, ona asla bir şey olmaz." Sonlara doğru söylediklerinden sonra Efsunu güldürmüştü.
Efsunun gülüşünü duyan Uras anında kafasını onlara doğru çevirmişti, öyle bir bakıyordu ki dürtmek zorunda kalmıştım,
"Uras! Önüne dön çabuk!" Diye fısıldadım.
Yanıma oturan Yeşim teyze "Çocuklar, her şey için çok teşekkür ederim. İyiki varsınız." Demişti, hemen ardından ellerimi tutup,
"Kızım, sende lütfen kusurumuza bakma. Mustafa sana o kadar şey söyledi..." dedi.
"Olur mu hiç öyle şey Yeşim teyze, özür dileneme bile gerek yok." Dedim içten bir gülümsemeyle.
Uzun bir süre sonra kendilerine gelmişlerdi, ama içleri hala rahat değildi.
Yemeklerimizi yedikten sonra tekrardan yoğum bakıma çıkmışlardı, biz aşağıda kalmıştık.
"Komutanım, siz Kubilayla gidin. Dinlenin, günlerdir operasyondasınız. Dinlenin ve bir an önce bize bir açıklama yapın!"
Sinirim tekrardan kendini belli etmişti.
Atilla "Sadece biz değil, hepinizin dinlenmesi lazım. Eminim ki hiç birinizin gözüne uyku girmemiştir. Boranı burda bırakıp gitmek benimde içimde sinmiyor, ama bu şekilde göreve çıkamayız." Deyince ona hak verdim.
Göz altlarımız çökmüştü, uykusuzluktan başım dönüyordu.
"Bakın, durum sandığımızdan ciddi. Yarın sabah karargahda buluşalım."
İstemeye, istemeye lojmana dönmüştük. Ben önce Efsunu evime bırakmıştım, konuşma şansımız olmamıştı ama bulduğum ilk zamanda onunla buluşacaktım.
Evimin anahtarlarını çıkardıktan sonra anahtarın deliğini zor bulmuştum yorgunluktan.
Evime gelmeyeli uzun bir süre olmuştu, kendi yatağımda uyumak nasıl bir his bazen unutuyordum.
O an aklıma Atilla'nın yaraları geldi, onu o halde bırakmıştım.
Bir anlık aklıma esen bir düşünceyle medikal setimi alıp hemen karşı dairemin, yani Atilla'nın kaldığı evin kapısını çaldım.
Eğer yarasına bakmazsam bu gece uyuyamazdım.
Kapı çok sürmeden üst kısmı çıplak bir şekilde olan Atilla tarafından açıldı, beklenmedik bir şekilde geldiği için anında bakışlarımı üzerinden çekip sadece gözlerine baktım.
"Bir sorun mu var Devin?" Dedi, birde soruyordu!
"Evet komutanım, var. Revire uğramadınız değil mi?"
Bir şey demeyince,
"Tam tahmin ettiğim gibi." Diyip yanından sıyrılarak içeriye girdim.
Kubilay ortalıkta gözükmüyordu,
"Oturursan, yarana bakacağım." Dedim.
Şaşırmıştı,
"Sen şimdi beni merak mi ettin?" Dedi birden,
"Komutanımı merak etmem normal, değil mi? Sonuçta tim arkadaşımsın?" Dedim, geçenlerde değişik tavırlara bürünüp bunu bana çok güzel bir şekilde söylemişti. Kendi laflarıydı.
"Bugün ilk kez bana Atilla dedin, o zaman komutanın değil miydim?"
Daha fazla konuşmasına dayanamayıp pansuman malzemelerini çıkardım, konuşmak istemediğimi anlayınca koltuğa oturdu.
Yanına yaklaştım, gözlerim istemsizce kaslarına kayıyordu!
Kendine gel.
Pamuğa döktüğüm batikonu yavaşca yarasına bastırdım, o an orada yaptığım pansuman pekte etkili olmamıştı.
"Nasıl oldu bu?" Diye sordum, o sırada karnında eskiden kaldığı belli olan derin bir yaranın izine takıldı gözüm, fakat bir şey demedim.
"Sıcak temasa girdik, on kişilerdi. Verdikleri maksimum hasar bu." Diyip güldü,
"Onların hasarı kalıcıydı galiba?" Dedim bende gülüp,
"Bilirsin, ben çelik bilek. Tek yumrukla nakavt."
Doğruydu, çelik bilekti o.
Karnında ki pansumanı bitirip sarmıştım,
"Bu kremi her akşam sür yaralarına." Diyip önüne bir krem bıraktım, o birden ayağa kalkınca çok yakınlaşmıştık, başımı yukarıya kaldırdım yüzünü görebilmek için, fazlasıyla yakındık.
"Beni düşünmen, hoşuma gitti." Dedi yutkunup, o sırada yanımızdan gelen öksürük sesiyle hemen geriye çekilip hızla eşyalarımı topladım,
"Ben gidiyorum!" Diyip çıktım ve koşarak kendi evime girdim.
Çok, ama çok yorucu bir gün olmuştu.
Aklıma az önce yaşananlar geldi, kalbim hala hızlı atıyordu. İtiraf etmesemde, hoşuma gidiyordu.
Bundan sonra ne olurdu bilmiyorum, ama o kadar yorgundum ki daha fazla düşünemedim.
İlk önce kısa bir duş alıp kendimi yatağa atmıştım.
-
Sabah soluğu karargahda almıştık.
"Hoşgeldiniz, umarım yeterince dinlenmişsinizdir."
Sabah saat 8'di, hepimiz toplantı odasındaydık.
Gözümüz boş kalan tek sandalyede takılı kaldı, Boranın yeri.
"Boranın durumu iyiye gidiyor, doktorundan raporu henüz almadım. Fakat uzun bir süre sahalarda olmayacağını düşünüyorum, o yüzden timinize yeni biri katılacak."
Atilla kaşlarını havaya kaldırdı,
"Anlamadım komutanım? Atak timine, benim timime yeni bir personel mi gelecek? Hemde böylesine önemli bir operasyonun ortasındayken!"
Albay yumruğunu masaya vurdu,
"Hesna gelmeden önce de aynı şeyleri söylüyordun Atilla! Kendine gel! Yeni tim üyeniz birazdan gelecek! Size düşünmeniz için vakit bile vermiyorum çünkü vakit yok!"
Çalan kapıyla hepimiz merakla içeriye girecek kişiyi bekledik, albay "gir!" Dedikten sonra kapı açıldı, uzun boylu, esmer biri yansıdı karşımıza.
"Bomba imha uzmanı, Astsubay Üstçavuş Göktay Ökmen!" Dedi, etrafına baktığında gözü Urasta takılı kaldı, aynı şekilde Urasta ona öyle bir bakıyordu ki, beklenmedik bir şekilde birden ayağa kalktı,
Sinirle "Senin burda ne işin var!" Demesi hepimiz için şaşırtıcı olmuştu.
-
-11. BÖLÜM SONU-
Vee bir bölümün daha sonuna geldik!
Sizce bölüm nasıldı?
Boranım...
Devin ve Atilla ikilisi nasıl ilerliyor sizce? Bu bölümden sonra baya bir gelişme oldu gibi
Göktayımız sonunda geldii
Artık karargahda ki tek kadın Devin değil, Gökçemizde var. Göktay ve Gökçe, isimleri çok uyumlu değil mi ya:)))
En çok spoiler veren yazarlardan biri olabilirim sjsjsjsj daha fazla spoi vermeden gideyim, Uras ve Göktay fena kavga ediyor onları ayırayım...
•
Doktor, ve hastası🙃
•
