2. bölüm / 11
~SARTE~KAPRİSLİ BİR ŞEHİR
Bölümler 11Şu an: KAPRİSLİ BİR ŞEHİR
- 1 GEVEZE PAPAĞAN110 kelime
- 2 KAPRİSLİ BİR ŞEHİR1.349 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 NOKSANLIĞIN KEŞFİ1.061 kelime
- 4 SERİN TOPRAKLAR1.437 kelime
- 5 APTAL FARE1.215 kelime
- 6 HAYALETİN ADALETİ1.600 kelime
- 7 ZİHİNLERDEKİ ZİNCİR1.314 kelime
- 8 ŞAHSİ İSTEKLER1.430 kelime
- 9 KERHEN1.188 kelime
- 10 Acemi Çoban...821 kelime
- 11 KETUM934 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
◍✧*。İsmini şehirler değil, insanlar unuttu Evlat. Önce en sevdiklerin ardından en çok sevenler... ◍✧*。
︶˘✧︶˘ 🍂 ︶˘✧︶˘
" Dörtşehrin birden fazla yüzü vardır. Yalancıdır ve kaprislidir..."
Bakışlarını kavurucu gökyüzünden yere indirdi. Bu kadar yoğun sıcağa alışkın değilken birden aklına gelen söz ise sadece duygularını körüklüyordu.
Kahrolası ateş topu yüzünden nefes almak zor, ilerlemek ise cehennem gibiydi. Önündeki şehre ulaşabilmek için iki haftadan fazladır yollardaydı.
Başında ki örtü ter yüzünden alnına yapışmışken kolu ile sildi. " Hiç kitaplardaki gibi olmuyor." Diye söylendi.
Bu merak ettiği yerden bir kaçak ve hain olarak gelip geçeceği kimin aklına gelirdi! Hayalleri bundan daha farklıydı. Onunla birlikte gelecek ve kitaplardan okuduğu bu şehirleri bizzat yaşayacaktı. Fakat istediği gibi olmamış düşler ihtimallerin arasında kaybolmuştu.
Şehrin büyük giriş kapısı tam önündeydi ancak kendisi nasıl içeri gireceğini bilmiyordu. Zaten fazlasıyla yorulmuştu, düzgünce dinlenmeden bir gün daha yürümek isteyeceği son şeydi. İçeri girmeli ve ilk işi dinlenecek bir yer bulmalıydı.
Kocaman taşlardan yapılmış ve açık olan girişe bakarken gelip geçen insanlardan başka bir şey göremiyordu. Hiç koruma ya da asker yok muydu!
" Galiba dümdüz gireceğim."
Tam o sırada aldığı darbeyle yan bir şekilde kumların üzerine serildi. Afallamış halde doğruldu ve ne olduğuna baktı.
Ona çarpan adam, ters bir şekilde; " Yolun ortasında durma, çelimsiz çocuk!" Dedi.
Terli yüzüne yapışan kumları temizlerken, kilolu ve esmer adamı baştan aşağı süzdü. Bu koca cüsseyi fark etmediği gibi peşinden gelen kervanı da fark etmemişti. Düşünürken hep bulunduğu ortamdan uzaklaşıyordu.
Adam onu umursamadan ilerlerken boş arazide gelip ona çarpması keyfi gibi duruyordu.
Ayaklandı. Adamın peşindeki kervanı ve ilerleyen develeri izledi. Kendi şehrinde atlar kullanılırken burada develer daha yoğunlukla kullanılıyordu. Gelirken yol üzerinde birkaç kere daha rastlamıştı. Yani... Atların bu sıcağa dayanması zordu ve fiziksel olarak buraya uygun değillerdi.
15-20 kişilik kervan Dörtşehrin kapısına doğru ilerledi ve kolayca içeri girmeye başladı.
Görebildiği kadarıyla kapının iç kısmında sadece bir kişi bekliyordu. Gözlemci olduğunu düşündüğü adam, duvara yaslanmış uyukluyordu. Daha önce hiç görevini bu kadar açıkça ihlal eden birini görmemişti.
Çatık kaşlarla, eğer içeride başka kişiler yoksa bu oldukça garip diye düşünüyordu.
Aklında soru işaretleri olsa da anlık dürtü ile oldukça yavaş ilerleyen kervanın en sonuna usulca süzüldü. Amacı kervanın bir parçası olmaktı. Fark edilmeyen sıska vücudunun, böyle anlarda işe yaraması gerekiyordu.
Hemen önünde ilerleyen, örtü ile kafasını kapayan kişinin cüssesine bakarak bir erkek olduğu belliydi. Koca cüsse onu saklamaya hayli hayli yetiyordu.
Gülümsedi...
Kervanın önündekiler kolayca kapıdan girerken, omzunda ki örtüyü başına düzgünce kapadı. Diğerlerine ayak uydurmalıydı.
Sıra onlara gelirken önünde ki adam yavaşça döndü ve göz göze geldiler. Yakın yaşlarda olan ancak asla belli olmayan iki genç arasında, fiziksel olarak dağlar kadar fark vardı. Onun bir sorun çıkaracağını düşünürken aksine, kapalı yüzünde gözlerinin kenarları karıştı. Gülüyordu sanki?Onu ele vermezdi değil mi?
Tüm sorularının cevabı sağ salim kapıdan geçince ortadan kalktı. Uyuklayan adam uyanmış, geçen herkesi sadece üstünkörü süzmüştü. O ise geçer geçmez kendini ara sokakların birine attı. Korkudan ve heyecandan Şehre bakma fırsatı bile olmamış, titreyen bacakları ile ilerlemişti. Onu gören ve görmezden gelen adama içten bir teşekkür yolladı.
Taştan evlerin dar ara sokaklarından hızla geçti ve bir sağ bir sol derken kalabalık bir sokağa çıktı. Geniş meydan, insanlar ile doluydu. O ise kolayca insanların arasına karışabilirdi. Derin bir nefes aldı ve sorunu atlatmış olmanın verdiği ilk rahatlıkla yavaşça ilerlemeye başladı.
Fakat huzuruna her adımında bir kurt saldırıyordu. Dalgınca düşündü. Bir şehre öylece girmek bu kadar kolay olabilir miydi ?
" Şehirleri korumak zordur. İnsanlarını korumak ise daha da zor. Ülkeler yıkılır, ihanete uğrar, maske takar ve yeniden kurulur. Öylece geçen biri de olsan, maskesini takan her şehir alacağını alır..."
Anlayamıyordu! Geçen ömründe abartılı sözlerle oyalanadığını düşünmeye başlamıştı.
Çevresindeki gürültü sayesinde bulunduğu ana dönerken şehri incelemeye koyuldu. Burası bir pazar yeriydi. Art arda dizilmiş tezgahlarda; Satıcıların sesleri birbirine karışıyor, kalabalığa rağmen insanlar satıcıların sesini bastıramıyordu.
Sanki bir haftalık yürüyüş ile zamanda birkaç yıl geriye gitmiş gibi hissediyordu. Kahverengi ve sarının hüküm sürdüğü bu şehir tarihe meydan okuyor gibiydi. Renkleri, kokuları, insanları da buna dahildi.
Kalabalık arasında yavaş yavaş ilerledi. Burası Dörtşehrin Doğusu yakasıydı. Bir çölü andıran yaka; kumlarla ve taştan evlerle bezeli, sıcak havanın hakimiyeti altında kavrulan insanların olduğu bölgeydi. Sırtında ki çantasının kollarını sıkıca tuttu. Buraya hakim olan tek şey güneş değildi. Bu kalabalıkta dikkatli olsa iyi olurdu.
Bu korkusunun sebebi; Dörtşehrin en meşhur şeylerinden biri olan çeteleriydi. Her alanda kitaplara bile yazılmış bir sürü çetesi vardı. Dedikodular birer efsane gibiydi. Gerçek olan efsaneler...
Neyse ki genç hazırlıklı ve bilgiliydi. Bu şehre girebildiğine göre en önemli noktalardan birini halletmişti. Bundan sonra hedefi girdiği Doğu yakasından Güneye ilerleyip, Batı yakasına geçmekti.
İstemsizce dudaklarına yerleşen gülümseme ile adımlıyor, şehrin detaylarını inceliyordu. Küçük de olsa bir şeyler başarmanın vermiş olduğu mutluluk inanılmaz hissettiriyordu. Eğer bir adım atmak zorunda kalmasaydı, şehirleri görmemiş olmanın verdiği pişmanlık ve huzursuzlukla yaşamaya devam edecekti. Bazen bir adım atmak için bir musibet yaşamak gerekiyordu.
Yürüyüşüne yansıyan keyifle Pazar yerinde ilerledi. Akşama daha vardı. Yavaşca kendisine kalacak yer bulsa sorun olmazdı.
Şehre hakim olan soluk benizli havasına rağmen tezgahlardaki renkili renkli şeyler şehre canlılık katıyordu. Kumaşlar, baharatlar, taşlı takılar...
İlgiyle anlamaya çalışırken duyduğu zil sesi ile olduğu yerde durdu. Yoğun olmasa da dikkat çeken bir zil sesi ara sokaktan yükseliyordu. İlk başta yanlış duyduğunu düşündü fakat ses devam ettikçe hayır yanlış duymuyordu. Sesin geldiği yönü anlamaya çalıştı. Tereddüt etse de yavaşça o yöne doğru ilerlemeye başladı.
Yanından geçen insanların homurtularını duyabiliyordu. " Yine mi o deli adam!"
Deli adam da kimdi? Merakı her zaman başına iş açsa da öğrenme isteğini bastıramıyordu.
" Papağan geldi! Papağan geldi!" Diye bağıran küçük bir çocuk yanından koşarak geçti.
Papağan?
Adımlarını hızlandırdı ve ara sokağa girdi. Öğrenmek için can atıyordu. Hayatta en zevk aldığı şey bilgiydi! Öğrenmek ve keşfetmek onu canlı tutan yegane şeydi.
Çocuğun peşinden giderken zil sesi daha da kuvvetli gelmeye başlamıştı. Heyecandan dili damağına yapışmıştı. Girişten girerken bu kadar heyecanlanmamıştı.
Son köşeyi de döndüğünde ara sokak daha geniş bir alana açıldı.
İlk gördüğü şey; duvarının önünde, bir taşın üstünde bağdaş kurup oturmuş adamdı. Kıyafetleri bu sıcak havaya rağmen kat kat, başında ki örtü ise gözleri açık kalacak şekilde yüzünü saklıyordu.
Oturduğu taşın üzerine koyduğu; tepesinde ziller, kuş tüyleri ve renkli taşlar olan kalın bir sopa duruyordu.
Papağan bu muydu?
Birkaç kişi etrafına toplanmış öylece duran adamı izliyorlardı. Yavaşça yaklaştı.
Arkasında ki duvara taktığı zillerin sesi tekrar yükseldi. Demek buradan geliyordu o zil sesi. Fakat garip olan şey bırak rüzgarın esmesini küçük bir esinti bile yoktu. Bu ziller nasıl hareket ediyordu?
Etrafda ki insanların sayısı artmaya başlarken papağan elini kaldırdı, ziller hareket etmeyi bıraktı.
" Bayanlar ve Baylar! Papağan konuşuyor... " Elini yavaşça indirirken " Art niyetlerinizi susturma zamanı!" Dedi.
Birkaç zilden sadece bir tanesi sakince sallanıyordu.
" Efsaneleri ben uydurmam, kalem erbabı değilimdir! Siz de okuyucular değilsiniz. Görüyor ve işitiyorsunuz fakat yine de anlayamıyorsunuz. "
Şaşkınca olanları izlerken hiçbir şey kaçırmak istemiyordu. İlk defa böyle bir şeye şahit olması onu daha da etkilerken, papağanın kalın sesi onu kendisine çekiyordu.
Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar kişi olan kalabalıktan homurtular yükselmeye başladı. Sanki kimse bundan memnun değildi. Hemen yanındaki küçük çocuk, " Bu sefer acaba hangi efsaneyi anlatacak?" Diye söylendi.
Efsane mi? Bir hikâye anlatıcısı falan mıydı bu adam? Kendi şehrinde hiç böyle gösteriler olmazdı.
Papağan devam etti. " Taçsız Kral gözlerini kapayınca, tanık kürsüsünde bir genç adam idam edilir. Kan, saraya değil insanların ayağına bulaşınca Adalet; gürültülü bir gecede ölüme terk edilir."
Tüyleri diken diken olan genç yutkundu. Bunun nasıl bir efsaneye dönüşeceğini merak ediyordu.
" Ve bir varmış bir yokmuş... Düşler prensi için her şeyin başlangıcı masumiyetinin ilk zedelendiği anmış."
Papağanın arkasındaki sallanan zillerin sayısı giderek artıyordu.
Bağdaş yapıp oturan papağan, dirseğini dizine koydu ve başını eline yasladı.
" Bir gün krala ihanet eden sadık soytarı, ceplerine doldurduğu altınlarla ve yalanlarla saraydan kaçar."
" Bilmediği yollarda koşar da koşar..."
Daha yüksek sesle, " Fakat tam özgürlüğüme kavuştum derken ardında bıraktığı bir dal, ayaklarına dolanır."
Olumsuz anlamda başını salladı.
" Düşer ve düşer... "
Ciddiyetle, "Karma der ki..." Başını kalabalığa kaldırıp baştan sona süzdü.
" Eğer bir şeyler saklıyorsan elbet bir yerde takılıp düşersin..."
Bakışları genci bulduğunda, " Ve karma der ki! En ufak bir merhamete sahipsen soytarı olmanın hiçbir anlamı yoktu..."
{ Bir kral değilseniz soytarıları umursamayınız... Ve bir soytarı iseniz bastığınız yere dikkat ediniz...}
Bölüm etkileşimi
