8. bölüm · SARMAŞIK
8.Bölüm "As ve güller."
İyi okumalarr🌿
🍃
Gerçekler önümdeydi. Gerçekler ilk defa net bir şekilde önümdeydi.
Ama ben o gerçeklerle ne yapmam gerektiğini bilmiyordum çünkü ilk kez gerçekler söyleniyordu bana.
Bana hep yalanlar söylenmişti. Şimdi bir avuç gerçeğin içinde boğuluyordum.
“Ne bu şimdi?” dedi Viran sinirle yerinden kalkıp küçük salonun içinde dolaşmaya başlarken. “Kim bu adam?” daha çok kendi kendine konuşuyor gibiydi.
Bense öylece ekrandaki bitmiş videoya bakıyordum.
Babamın yüzüne.
“Nasıl olduğumuz her yeri biliyor aklım almıyor.” dedi öfkeyle. Bende aynılarını düşünüyordum ama bir yanıt bulamıyordum. Viran bir şey hatırlamış gibi durup bana baktı.
“Senden bu video karşısında bir şey mi istedi bu şerefsiz?”
“Ne?” dedim anlamayarak. “Viran ben videoyu seninle izledim farkında mısın? O zaman neden orada kutuyu sorduğunda sana bilmiyorum diyeyim?”
“Tamam haklısın.” dedi sakinleşip düşünmeye çalışırken.
“Ne olacak şimdi?” dedim kollarımı dizlerime yaslarken parmaklarımı saçımın dibinde gezdirdim. Gerginlikten başım ağrıyordu.
“Bu adamın sana başka bir şey söylemediğine emin misin?”
Yarın bir adres göndereceğini söylemişti. Ama bunu Viran’a söylersem onun kim olduğunu öğrenmek için olan tek ihtimalimizde ortadan kalkacaktı. Beni asla göndermeyecekti.
O yüzden sanki az önce ona neden yalan söyleyeyim diye kızan ben değilmişim gibi yalan söyledim.
“Hayır, başka bir şey söylemedi.”
“Kim bu adam aklım almıyor. Senin nerede olduğunu biliyor, sana güller gönderiyor, yardım ediyor ama biz bu şerefsizin kim olduğunu bilmiyoruz.” salonda volta atmaya devam ediyordu. “Bir derdi var. bir derdi olduğuna eminim ama ne olduğunu bulamıyorum.” durup bana baktı.
“Benden habersiz hiçbir şey yapmıyorsun, bensiz bir yere gitmiyorsun. Eğer bir daha arar, gelir veya herhangi bir şey gönderirse haberim oluyor. Bu adam Akın’ın evinden bu kadar kolay adam alabiliyorsa düşündüğümüzden daha tehlikeli.” beni uyarıyordu. Kısaca ona yalan söylememem gerektiğini net bir şekilde anlatıyordu.
Haklıydı. Ama benim için bu kadar büyük bir iyilik yapmış bir insanın kim olduğunu merak ediyordum. Öğrenecektim.
Mirza’nın kim olduğunu öğrenecektim.
🌿
Sabah olduğunda neredeyse hiç uyumamıştım. Viran ise sürekli uyanıp odadaki küçük balkona sigara içmeye çıkmıştı. O da düşünceliydi.
Uyuduğum yarım yamalak uykulardan en sonunda sıkılıp yataktan çıktığımda hava yeni aydınlanıyor ve Viran yine balkonda sigara içiyordu.
Kenarda duran siyah hırkamı giyerek yanına çıktım. Arkası dönük bir şekilde güneşin doğuşunu izliyordu. Bu adam üşümüyordu sanırım. Üstünde yine sadece eşofman vardı.
“Kararlısın sanırım?” dedim yanına geçip bende onun gibi ellerimi soğuk demirlere dayarken.
“Hangi konuda?” dedi kısa bir saniye dönüp bana bakarken. Daha sonra sigarasının dumanını bana üflememek adına yüzünü dönmüştü.
“Ciğerlerinle bu gece vedalaşmaya.” dedim imayla. “Kaç paket sigara içtin, yetmez mi?”
Elindeki yarım sigarayı önündeki küllüğe basarak söndürdü.
“Yetermiş.” dedi.
Yeter dememi beklemişti sanki.
“Üşümüyor musun?”
“Üşümüyorum.” dedi kısaca, keyfi yoktu.
“İyi misin? Hasta falan mısın?” dedim elimi anlına koymaya çalışırken ama o bir hareketle beni demirle arasına alıp bir elini belime yerleştirmişti.
“Sadece bana sarılır mısın Hande?” dedi benim beklediğimin aksine. Ne yapacağımı bilmeden öylece durdum elleri arasında. İyi görünmüyordu, gözleri kızarmıştı.
“Viran iyi misin?” dedim panikle. Elimi anlına götürdüm ama ateşi yoktu. İlk defa teni buz gibiydi.
“Lütfen.” dedi sesi titrerken. Daha fazla buna izin vermeden hızlıca ona sarıldım. Bir şey olmuştu ama ben ne olduğunu bilmiyordum.
Başını eğip omzuma yasladı. Sonra nefesleri sıklaştı ve asla duymak istemeyeceğim o sesi duyduğum.
Viran’ın ağlama sesini.
“Viran.” dedim panikle. Kollarımın arasında ağlıyordu ve onun boğazına takılan hıçkırık seslerini duymak canımı yakıyor, tenime binlerce iğne batırıyordu.
Viran kollarım arasında hıçkırıklarla ağlıyordu.
Ellerim panikle daha çok titrerken onun buz tutmuş tenini daha çok sarmaya çalıştım. Bütün gece bu haldeydi ama ben sadece sigara içmeye çıktığını düşünüp ona bakmamıştım. O bu noktaya gelene kadar sadece izlemiştim.
“Ben neden indim o arabadan.” dedi hıçkırıklarının arasından.
“Hangi arabadan?” dedim geri çekilip ona bakmaya çalışırken ama o izin vermedi.
“Gitme. Sende gitme Hande lütfen.” dedi ağlaması durmazken.
“Buradayım.” dedim ona daha sıkı sarılarak. Teni buz gibiydi. “Üşümüşsün.”
“Benim içim yanıyor.” dedi sadece ve sustu. Bense onu o halde duyduktan sonra bütün kelimelerim kaybolmuştu.
Benim duygusuz ve yıkılmaz bir adam olarak gördüğüm Viran kollarım arasında hıçkırıklarla ağlamıştı. Kelimelerim neye yarardı ki?
Dakikalar geçmiş, hava daha çok aydınlanmıştı.
“Özür dilerim.” dedi Viran kollarımın arasından hızlıca çıkıp yüzünü görmemem için arkasını dönerken.
“Ne için?” dedim olduğum yerde öylece dururken.
“Yaşadığın bu an için.” kapıyı açıp hızlıca içeri girdiğinde balkonda tek kalmıştım.
Kollarımda hıçkırarak ağlayacak kadar kötü durumdaydı ama bu durumda bile özür diliyordu.
Balkonda ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre daha onun daha demin çıktığı kapıyı izlediğimde iyice üşümüştüm. Bunu ise esen rüzgarın sert sesiyle anlamıştım.
İçeri girip kapıyı kapattığımda banyodan gelen su sesini duydum. Duş alıyordu.
Mutfağa ilerleyip çay suyu koyduğumda ne yapacağımı bilmeyerek öylece ocağın başında beklemeye başladım. Daha demin yaşadığımız şey kolay kolay unutabileceğim bir şey değildi. Onun ağlayışı bir daha asla duymak istemediğim bir sesti.
İçerideki su sesi durduğunda banyonun kapısı açıldı. Daha sonra ise adım sesleri bana doğru yaklaştı.
“Geri uyumamışsın.” dedi Viran kapının ününde dururken. Siyah bir eşofman ve beyaz bir tişört giymişti. Elindeki küçük siyah havlu ile kısa saçlarını kuruluyordu.
Daha iyi görünüyordu ama yine de gözlerindeki o hüznü görebiliyordum.
“Uyumadım.” dedim kafamı iki yana sallarken. “Sana çay demledim bak. Biliyorum sen seviyorsun.” demliği gösterdim. Belki biraz kafasını dağıta bilirdim.
“Eline sağlık.” mutfaktaki masaya oturum öylece dışarıyı izlemeye başladı. Yanına oturdum.
“İstersen kahve de yapabilirim.” dedim dikkatini çekmeye çalışırken ama o duymadı bile.
Viran ilk defa beni duymadı.
Bu hali içimi yakıyordu. Bir şey vardı ama anlamıyordum.
Dakikalar sonra “Sormayacak mısın?” dediğinde dönüp gözlerime baktı.
“Hayır sormayacağım.” dedim sandalyemi ona biraz daha yaklaştırırken. “Ama belki anlatmak istersin diye yanında duracağım. Sonra çok üşüdüğün için sana sıcak bir çay getireceğim ve sen git diyene kadar yanında böylece oturacağım.” dedim tane tane.
Sorup onu bunaltmak istemiyordum. Sadece yanında olduğumu bilmesi yeterliydi.
Kafasını omzuna yatırıp küçük bir çocuk gibi bana baktı. Gözlerinde gördüğüm çocuğun bugün sadece yanında olunmasına ihtiyacı vardı.
“Çayımı içtikten sonra kafamı dizine koyabilir miyim?” dedi kısık sesiyle. Gözleri hala kızarıktı. Sanki sarılsam tekrar ağlamaya başlayacaktı.
Hızla kafamı salladım. Bu evet demekti. Buruk bir şekilde gülümseyip tekrar dışarıyı izlemeye devam etti ve bu benim demleyip önüne getirdiğim bir kupa sıcak çayı içerken de böyle devam etti. Öylece dışarıyı izledi.
Çayı bittiğinde ayağa kalktım ve kupayı lavaboya bırakarak odaya gittim. Elimde kalın bir battaniye ile mutfağa geri döndüğümde bıraktığım gibi duruyordu.
Elimi ona uzattım.
“Gel hadi.”
Şaşkınca ona uzattığım elime baktı.
Beni düştüğüm yerden kaldıran her zaman Viran oluyordu, bu kez sıra bendeydi.
Halsizce elimi tutup kalktığında salona ilerledim. Elimi tutmuş bir şekilde peşimden geliyordu.
Koltuğun köşesine oturdum.
“Gel.” dedim bir elimle dizimi gösterirken.
Yanıma gelip kafasını dizime koyarak uzandı. Elimdeki battaniyeyi üzerine örttüm.
“Teşekkür ederim.” dedi sesi boğuk çıkarken.
“Ben buradayım.” dedim onun bana hep dediği gibi. Ve onun bana yine hep yaptığı bir şey için tereddüt etsem de yaptım.
Ellerimi saçlarına koyup okşamaya başladım. Derin bir nefes aldı.
Bir süre sonra nefesleri düzene girdiğinde uyuduğunu anladım ama saçlarını okşamayı bırakmadım.
Kısa bir uykuya daldığımı sıçrayarak uyandığımda fark ettim. Viran hala dizimde uyuyordu.
Kafasının altına yavaşça bir yastık koyarak yerimden kalktım ve üstünden açılan battaniyeyi geri örttüm.
Bütün gece üşüdüğü ve uyumadığı için kıvrılmış bir şekilde uyuyordu. Bu görüntü canımı yaktı. Ama uyanmaması için yavaşça salondan çıkıp kapıyı kapattım.
Banyoya gidip kısa bir duş aldım. Çıktığımda giydiğim siyah kot ve Viran’ın siyah kazağı ile mutfağa geçtim. Sabah demlediğim çayı döküp yenisi için su koydum ve kahvaltı hazırlamaya başladım.
Uyandığında kahvaltı etmek isterse bu ona iyi gelebilirdi.
Dolaptan çıkarttığım peyniri dilimlerken aklıma dün geceki video geldi. Babamın itiraf videosu.
Şimdi ne olacaktı? Ne zaman tutuklanacaktı.
Viran videoyu polis arkadaşına göndereceğini söylemişti ama benim yine ifade vermem gerekecek miydi? Her şey çok karışıktı. Artık düşündükçe başımdaki ağrı artıyordu.
Demlediğim çay ve hazırladığım kahvaltıyla yapacak bir şeyim kalmadığında filtre kahve makinesine kahve doldurarak çalıştırdım. Kendime gelmeme yardımcı olabilirdi.
Biraz hava almak için balkona çıkacaktım ki çalan kapıyla tedirgince kapıya ilerledim.
Mirza olabilir miydi? Buraya kadar gelemezdi diye düşünüyordum ama dünkü videodan sonra onun ne kadar delirmiş olabileceğini tahmin edemiyordum.
Kapının deliğinde sessizce baktığımda gördüğüm kişiyle rahatlamıştım ama bir o kadar da şaşırmıştım.
Begüm karşımda duruyordu.
“Merhaba.” dedi kısık sesiyle. “Gelebilir miyim?” yorgun görünüyordu. Kenara çekilip kapıyı daha çok açtım.
“Gelebilirsin, senin evin.” dedim düz bir sesle. Begüm’e kızgın değildim ama kırgındım.
“Burası benim evim değil. İzin vermezsen girmem.”
“Gir Begüm.” dedim elimle içeriyi gösterirken. Gülümseyerek içeri girdi.
“Annem gönderdi size. Patatesli börek.” dedi elindeki poşeti uzatarak. Kapıyı kapattım.
“Abin uyuyor uyandığında verirsin.” dedim mutfağa girip onun peşimden gelmesini beklerken.
“Hande.” dedi arkamdan. Söyleyecekleri olduğu belliydi.
“Kahve içer misin?”
“İçerim.” dedi yanıma gelirken.
“Sen balkona geç istersen, ben kahveleri alıp geliyorum.” dedim dolaptan iki kupa çıkartırken. Beni onaylayacak bir mırıltı çıkarıp balkona çıktı.
Kahveleri doldurup küçük bir tepsiye koyduğumda Viran’ı uyandırmamaya çalışarak sessizce balkona çıktım.
Kahveleri sehpaya bırakıp Begüm’ün yanına oturdum.
“Hande.” dedi başını eğip iri gözleriyle bana bakarken.
“Efendim.”
“Özür dilerim.” dedi ve aynı saniyede kollarını bana dolayıp sarıldı. Birkaç saniye öylece kalsam da bende ellerimi sırtına koydum. Çok yorgun ve pişman görünüyordu.
Vural’lar nedendir bilinmez bugün iyi değillerdi.
“Ben bilmiyordum.” dedi benden biraz uzaklaşıp yüzüme bakarken. “Gerçekten ablanın o adamla olaydan sonra evlendiğini, zorla tutulduğunu senin bize geldiğinde hiçbir şeyden haberinin olmadığını bilmiyordum özür dilerim.”
Sözlerinde samimi olduğunu biliyordum. Çünkü ilk günden beri Begüm’den asla içinden gelmeyen ve samimi olmayan bir davranış görmemiştim.
“Abin mi söyledi?” dedim. Ablamın anlattıklarını bir tek o biliyordu. Kafa salladı.
“Sana haksızlık yaptım. Önce sormalıydım sana. O adamı görünce ben sana patladım Hande. Yanlış anlama lütfen bu bir bahane değil, sana bunları söylememeliydim ama onu orada görünce tutamadım işte kendimi.” gözleri dolmuştu.
“Özür dilerim Hande.” dedi bana tekrar sarılırken. Bu sefer bende beklemeden ona sarıldım.
“Tamam.” dedim elimi sırtında gezdirirken. Küçük bir kız çocuğu gibiydi.
“Gerçekten mi?” dedi heyecanla geri çekilirken. “Kabul mü ediyorsun özrümü?”
Gülümsedim. “Evet Begüm kabul ediyorum.” dedim kahvemden bir yudum alırken ona da kendi kahvesini uzattım. “Bilmiyordun olanları, aslına bakarsan ablam gelene kadar ben bile bilmiyordum böyle olduğunu yani sana kızmıyorum.”
“Teşekkür ederim.” dedi en sonunda o da gülümserken. “O günden beri o kadar canım sıkkındı ki seni kırdığım için. Kabul ettin ya özrümü çok rahatladım dile benden ne dilersen.”
“Saçmalama Begüm.” dedim gülerken. Tatlı bir kızdı.
Yaşadıklarımı artık biriyle paylaşmak zorunda gibi hissettiğimde derin bir nefes aldım ve Begüm’e gülleri ve dün olanları anlatmaya başladım.
Anlattıklarım bittiğinde ise şaşkınca bağırdı.
“Gerçekten abimle romantik bir akşam yemeğimi yediniz?” dedi keyifle. Bıraksam kalkıp koşarak kutlama yapacaktı.
“Begüm sen buna mı takıldın bu anlattığım olaylardan? Ayrıca abin uyuyor yavaş ol.” dedim onu durdurmaya çalışırken ama neşesi hiç duracak gibi değildi bu beni de güldürdü.
Geldiğinden daha iyiydi.
“Abime bak be romantik adammış aslında.”
“Neden sen odun mu biliyordun Begüm?” dedi kapıda duran Viran. Yeni uyandığı için gözleri kızarıktı ama daha iyi görünüyordu.
“Ay günaydın canım abim.” dedi Begüm abartılı bir şekilde yerinden kalkıp abisine sarılırken. Şakacı tavrı abisi ona sarıldığında durulmuş gibiydi. Sessizce uzun bir süre sarıldılar. Sanki sadece kendilerinin bildiği bir sırrı paylaşır gibiydiler.
“Ne zaman geldin sen? Uyandırdın beni de.” dedi en sonunda Viran geri çekilirken. Begüm de derin nefesler alarak kendini toparlayıp neşeli tavrına geri döndü. Ya da dönmeye çalıştı.
“Geri mi gideyim? Bak getirdiğim börekleri de götürürüm.” dedi abisini tehdit ederek.
“Börekten uzaklaş.”
Gülümsedim. Çok tatlılardı.
“Eh hadi kahvaltı edelim o zaman.” dedim yerimden kalkarken.
İkisi de kafa sallayıp usluca masaya geçtiklerinde çayları doldurdum.
“Teşekkür ederim.” dedi Viran gözlerime bakarken bir taraftan da çayını önüne çekti. Gözlerime bakması içimi eritiyordu.
“Ellerine sağlık çok güzel görünüyor.” dedi Begüm’de sıcaklığını hala kaybetmeyen patateslerden ağzına atarken.
“Afiyet olsun.”
Begüm getirdiği börekleri poşetten çıkartıp tabaklarımıza koyduğunda hepimiz kahvaltı etmeye başladık.
“Börek harika gerçekten.” dedim ağzımdaki böreği yutup üstüne çay içerken.
“Annemin imza böreğidir.” dedi Begüm. Viran ise sadece sessizce kahvaltısını ediyordu.
Kahvaltı bittiğinde Begüm’le mutfağı toparladık.
“Ben bir tıraş olacağım.” dedi Viran kapıdan.
“Tamam.” dedim hafif uzayan kirli sakallarına bakarak. Ona böyle de çok yakışıyordu.
O banyoya gittiğinde bizde Begüm’le birer fincan kupa daha kahve aldık.
Kapı çaldığında tepsiyi Begüm’e uzattım.
“Sen geç ben kapıya bakıp geliyorum.”
O balkona çıktığında bende kapıya ilerledim. Delikten baktığımda ise kimseyi göremedim.
Kapıyı açtığımda yerde koyu kırmızı, küçük bir zarf vardı. Üstünde ise gül desenli siyah bir mühür vardı.
Mühürü açıp içindeki notu elime aldım. Beklediğim adres buydu.
Gerçeklere atacağın bir adım daha.
Bana gel. Gel ki sana kimin aslında kim olduğunu anlatayım.
Arkada yazan saatte arka sokakta seni bir araba bekliyor olacak.
Gerçekler için gel gül güzeli.
MİRZA
Kağıdı çevirdiğimde yazan saati gördüm. Kağıdı ve zarfı cebime koyup kapıyı geri kapattım.
Balkona Begüm’ün yanına çıktığımda meraklı gözlerle bana bakıyordu.
“Kimmiş?”
“Begüm.” dedim Viran’ın duymaması adına balkonun kapısını kapatıp yanına otururken. Şaşkınca bana bakıyordu.
“Ne oldu be?”
“Hani demiştin ya benden bir şey iste diye.”
“Evet sende saçmalama demiştin.”
“Evet şimdi sözümü geri alıyorum. Senden bir şey istemem lazım.”
“Tabii ama sen iyi misin?” dedi telaşla. Viran’ın duymaması için kısık ve hızlı konuşuyordum. Çokta iyi sayılmazdım.
“Olacağım diyelim.” dedim ve cebimden notu çıkartıp ona uzattım. Okuduğunda kafasını iki yana sallayarak bana baktı.
“O manyağın yanına gitmeyeceksin dimi?” bir şey diyemedim. Gidecektim.
“Hande gitmeyeceksin.” dedi tekrar. “Adam ne kadar tehlikeliymiş sen anlattın. Nereye gideceğin belli bile değil. Hayır gidemezsin, göndermem.”
“Begüm gitmem lazım ve senin de bana yardım etmen lazım.” dedim başımı omzuma yatırırken.
“Hiç öyle sevimli sevimli bakma bana. Ben seni bu manyağın yanına kendi elimle bile bile yollamam.”
“Bana zarar verecek olsa neden yardım etsin?” dedim bu kez onu ikna etme yolunu değiştirerek. Söylediklerinde haklıydı ama benim onun kim olduğunu öğrenmem gerekiyordu.
“Adam belki takıntılı bir sapık. Hem sen diyorsun gül gönderip duruyor diye. Ya sana bir şey yaparsa? Hayır olmaz gidemezsin. Hele abimden habersiz asla.”
“Lütfen Begüm.”
“Hayır Hande.”
“Lütfen.” dedim son kez şansımı denerken.
Evden bir bahane uydurup çıkmamı bir tek o sağlayabilirdi.
“Bakma öyle.” dedi daha fazla dayanamıyormuş gibi bakarak. Bakmaya devam ettim. “Tamam.” dedi en sonunda.
“Teşekkür ederim.”
“Dur bir dakika şartlarım var.” dedi beni kendinden uzaklaştırırken. Kafa salladım. “telefonunu her aradığımda açacaksın ve canlı konum atacaksın.”
“Tamam.” dedim şartlarını kabul ederek.
“Ayrıca beş dakika senden haber alamazsam abime söylerim.”
“Tamam.” dedim yine onaylarken. “Hatta şimdiden atıyorum konumu.” dedim ve telefonumdan Begüm’e konumumu açtım.
Telefonunu çıkartıp konumu kontrol etti ama yine de içi rahat etmemiş gibi durdu.
“Yapmasak mı acaba?”
“Begüm.” dedim yine mi tavrımla. “Bir şey olmayacak. Gideceğim kim olduğunu öğreneceğim ve geri geleceğim.”
“Tamam.” dedi keyifsizce.
“Ee nasıl çıkacağım evden?” dedim bu kez plana geçerken.
“Kızların yanına gideceğimi sende evde çok sıkıldığın için senide götüreceğimi söyleyeceğim. Önce hayır der ya da kendi de gelmek ister ama kız kıza olacağımız için gelemez.” dedi planı çoktan düşündüğünü belli ederek.
Zeki bir kızdı. Abisi gibi.
“Tamam.”
“Ne yapıyorsunuz siz burada? Kapıda kapalı.” dedi Viran içeri girerken. Tıraşını olmuştu keskin yüz hatları artık daha çok göz önündeydi.
“Hiçç.” dedi Begüm kahvesini içerken. Ama Viran ikna olmamış bir şekilde başımızda dikiliyordu ve şüpheli bakışları üstümüzdeydi.
“Emin misiniz?” dedi karşımızdaki sandalyeye oturarak.
“Eminiz.” dedim bu kez Begüm’e fırsat vermeden. Her an her şeyi anlatıp. ‘abi bu kız gidecek’ diye bağıracak gibi duruyordu.
“Ben Begüm’le biraz dışarı çıkmak istiyorum.” dedim konuyu açarken.
“Neden?” dedi Viran derdiniz şimdi belli oldu der gibi.
“Ne neden Viran? Hava alacağım.” dedim sitemle.
“Tamam çıkalım sende hava al.”
“Seninle değil.” dedim Begüm’e bakarak. Biraz daha yardım etmezse ona bırakmadan ben itiraf edecektim her şeyi.
“O neden?” dedi Viran Begüm’le benim bakışmama tek kaşını kaldırıp bakarken.
“Çünkü kız kıza çıkacağız abi. Sen plana dahil değilsin.”
“Tamam üçümüz çıkalım.”
“Olmaz.” dedik Begüm’le aynı anda.
“Siz ne karıştırıyorsunuz?”
“Ne karıştıracağız abi. Kızlarla dışarı çıkacaktım Hande’de çok bunalmış onu da götüreceğim. Biraz hava alsın kız kaç gündür neler yaşadı.” dedi Begüm sitemle.
“O manyak dışarıda sen biliyorsun dimi?” dedi Viran bu kez bana dönerken. “Ben keyfimden mi göndermiyorum seni. Adam olduğun her yeri eliyle koymuş gibi buluyor. Kim bilmiyorum. Ya ben yokken bir şey olursa? Olmaz gidemezsin.” kaşları genellikle olduğu gibi çatılmıştı.
“Gideceğim.” dedim farklı bir yöntem deneyerek.
“Ne demek gideceğim?”
“Gideceğim işte. Gitmek istiyorum. Hem bir şey olursa hemen seni ararım.”
“Yavrum ben ışınlanamıyorum biliyorsun dimi?” Begüm kendini tutamayarak güldü. İkimizin aynı anda ona attığı sert bakışlarımız ise onu susturmuştu. “Yani saniyesinde orada olamam. Bende geleyim diyorum o yüzden. Öyle al havanı.”
“Olmaz ben sensiz hava alacağım.” dedim bu kez dudak büzerek. Girdiğim haller gerçekten acınasıydı.
“Ne havaymış anasını avradını ya.” dedi Viran ellerini iki yana açarak. Kafamı eğip gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. Kafasını çevirdi.
“Bakma öyle.”
“Lütfen.” dedim Begüm’e yaptığım gibi. “Telefonum yanımda zaten ararsın istediğinde.”
“Kalabalık bir yere gideriz abi. İnsan içinde bir şey yapacak hali yok ya.” dedi Begüm’de istemeye istemeye bana yardım ederken. Beni düşündüklerini biliyordum ve onlara bunun için asla kızmıyordum hatta Viran’a yalan söylediğim için canım acıyordu ama yapmak zorundaydım.
O adamın kim olduğunu, benden ne istediğini öğrenmem gerekiyordu.
“Tamam.” dedi Viran en sonunda huysuz bir şekilde. Derin bir nefes aldım. “Ama aradığımda o telefonlarınız açılmazsa ikinizin de benden çekeceği var.” dedi elini kaldırıp bizi tehdit ederken. Kızarken bile çok yakışıklı görünüyordu.
İkimizde kafa salladık. Begüm çalan telefonunu açmak için içeri girdiğinde bende yerimden kalkıp Viran’a doğru ilerledim. Oturduğu sandalyenin yanına oturup kollarımı ona doladığım da önce şaşkınlıkla kaldı ardından sarılışıma karşılık verdi. Neden böyle bir şey yapmıştım bilmiyordum.
“Teşekkür ederim.” dedim yeni tıraş olmuş yüzüne küçük bir öpücük bırakırken. Gerildi.
“Böyle yaparsan bırakamam ama.” dedi beni kendine daha çok çekerken.
“Hazırlanmam lazım.” dedim hızlıca geri çekilip balkondan çıkarken. Arkamdan gülümsüyordu.
On dakika sonra hazır bir şekilde Begüm’le kapıdan çıkarken Viran bize memnuniyetsiz bir şekilde bakıyordu.
“Geleceğim.” dedim onu rahatlatmak için. Gerçekten panik yapıyordu ve ben zaten yalan söylediğim için kendimi çok suçlu hissediyordum.
“Biliyorum.” dedi sanki bunu kendine söylüyormuş gibiydi.
“Çıkalım mı artık?” dedi Begüm kapıda beni beklerken. Onu onaylayıp kapıdan çıkarken Viran öylece beni izliyordu.
“Yazacağım.” dedi elindeki telefonu gösterirken.
“Tamam.” dedim ve onun beni izleyen haline daha fazla bakmadan merdivenlerden inmeye başladım. Biraz daha durursam gerçekten yalan söylediğimi itiraf edebilirdim çünkü.
Binadan çıktığımızda derin bir nefes aldım.
“Hande biz doğru mu yapıyoruz?” dedi Begüm’de tedirgince.
“Korkma artık bir şey olmayacak.” dedim etrafıma bakınırken. “Arka sokaktan alacakmış beni araba. Gel oraya gidelim sen oradan gidersin.” dedim Begüm arkamdan gelirken.
Beş dakika sonra arka sokakta beni bekleyen büyük siyah arabayı gördüğümde Begüm’e döndüm.
“Bu sanırım.”
“Benimde gelmemi istemediğine emin misin?” dedi tekrar sokağa gelene kadar benimle gelebileceğini söyleyip durmuştu. Ama ben kabul etmemiştim.
“Eminim Begüm. Sen eve git hadi.”
“Tamam bak konumu sakın kapatma.” dedi elimdeki telefonu işaret ederek. Kafa salladım.
Zar zor olsa da onu göndermeyi başardığımda arabaya doğru yürüdüm. Aynı saniyelerde arabanın arka kapısı otomatik bir şekilde açıldı. İki tarafında da koltukları olan büyük arabalardandı ve oldukça lükstü.
Arabaya bindim.
Sadece yüzünü göremediğim şoför vardı arabada. Camlar ise o kadar siyahtı ki dışarıdaki tabelaları bile okuyamıyordum. Sanırım bu zaten nereye gittiğimizi anlamamam için yapılmış bir şeydi.
“Merhaba.” dedim sessizce. Cevap vermedi ve arabayı sürmeye başladı.
“Acaba nasıl bir yere gidiyoruz?” dedim bu kez.
“Gittiğimizde abi gösterir nasıl bir yer olduğunu.” dedi sadece. Hissiz bir robot gibi konuşmuştu. Abi dediği kişi Mirza olmalıydı.
Bir şey demeden yolu izlemeye başladım. İçimde Viran’a yalan söylediğim için berbat bir his vardı. Ve bilinmeyene doğru gittiğim için büyük bir korku.
Yaklaşık bir saatin sonunda araba yavaşladığında Begüm’e geldiğime dair kısa bir mesaj atıp telefonu cebime koydum.
Araba büyük kapıdan girip evin bahçesinde durduğunda takım elbiseli bir koruma kapımı açtı. Ona şaşkın bakışlar atarak arabadan indim ama daha çok şaşıracağım şeyler vardı. Etraf takım elbiseli sert bakışlı adamlarla doluydu.
Ama daha önemlisi şu an resmen bir saraydaydım. Büyük beyaz köşk öyle gösterişli ve güzeldi ki kusursuz denecek bir mimariydi.
Bahçe ve ev o kadar büyüktü ki tek bir taraftan hepsini görmek olanaksızdı.
“Hoş geldin.” dedi arkamdan bir ses.
Mirza.
Evinin devasa girişindeki mermer merdivenlerde durmuş bana bakıyordu. Birkaç adımla ona yaklaştım. Yüzünü ilk defa aydınlık ve net bir şekilde görüyordum.
Gözleri o gece gördüğümden daha açık yeşil ve parlaklardı. Uzun süre bakamıyordu insan. Saçları ve sakalları güneşte turuncu yansıyordu ve bu gözlerinin daha da öne çıkmasını sağlıyordu. O da siyah bir takım elbise giymişti.
“Rahat gelmişsindir umarım.” Türkçesi daha önce duyduğum gibi değil biraz kırık bir Türkçeydi. Beni daha önce görmelerinde kendi gibi davranmamış ve yüzünü göstermemiştir.
“Geldim işte bir şekilde.” dedim ona doğru yürürken. “Şimdi kim olduğunu ve neden bana iyilik yaptığını söyle.”
“Çok acelecisin gül güzeli.” dedi gülümserken. Soğuk kanlı bir gülümsemesi vardı. İçten değildi.
“Bana şöyle seslenmeyi bırak.” dedim tiksinerek.
“Önce bir şeyler içmez miyiz?” beni duymamış gibi yaparken ve içeri girdi. Tuhaf bir adamdı.
“İçmeyiz.” derken peşinden içeri girdim. Ve gördüğüm manzarayla şaşkınlıkla etrafa bakındım.
Kocaman ve gösteriş içinde yüzen bir evdi. Her yer pahalı olduğu belli tablolar ve vazolarla doluydu. Vazoların çoğunun içinde koyu kırmızı güller vardı.
Bu adamın gül takıntısı vardı.
“Çok güzeller değil mi?” dedi güllere baktığımı fark ederek. Bakışlarımı ona yönelttim.
“Değiller.” dedim soğuk bir sesle. “Bana gönderip duruyorsun. Güzel falan değiller.”
“Sus.” dedi gülümseyen tavrı bir anda değişirken. “Güller hakkında düzgün konuş.” manyaktı.
Ben şaşkınca ona bakarken o büyük salona geçip siyah deri koltuğa oturdu.
“Seversin diye düşündüm.” dedi önündeki viski takımından iki bardak viski doldururken. Sanki daha demin kızan o değilmiş gibi arkasına yaslanıp rahatça viskisini içmeye başladı.
“Sevmem.” dedim ayakta öylece dikilirken. Bir an önce derdini öğrenip buradan gitmek istiyordum.
“Peki o zaman sadede gel diyorsun.” sehpada duran laptopu alıp açarken.
“Mümkünse.” dedim laptopu görebilmek için koltuğun ondan en uzak köşesine otururken.
“Şimdi sana çok güzel bir film açacağım. Çok heyecanlı.” dedi keyifle.
“Sen manyak mısın? Buraya beni film izlemeye mi getirttin?” gerçekten hastaydı.
“Sadece izlesene.” dedi laptopun başlatma tuşuna basarak ve geri çekildi.
Bakışlarım tereddütle laptopa döndü.
Görüntüde bu evin bahçesi vardı. Kamera daha demin girdiğim kapının hemen önünü çekiyordu. Ama sanki yeni bir görüntü değildi, bu etraftan ve evin dış yapısından belliydi. Eski bir görüntüydü.
“Evinde kaldığın o adam, bugün üzgün müydü?” şaşkınca ona döndüm. Bunu nasıl bilebilirdi.
“Sen.” dedim panikle. Evin içine kamera ve ses kayıt cihazı koymuş olmalıydı.
“Korkma korkma. Evde sizin ne yaptığınızı izleyip dinlemiyorum. Bunu bilmem için bunları yapmama gerek yok. Sadece o adam rol yapıyor gül güzeli.”
“Ne saçmalıyorsun sen?” dedim sinirle.
“Görüntüleri izlediğinde anlayacaksın.” görüntüde bir hareketlilik olduğunda oraya dönüp izlemeye başladım. Evden önce sarışın bir çocuk ve daha sonra esmer takım elbiseli bir adam çıktı. Adamı sanki bir yerden tanıyordum.
“Bak bu benim baba.” dedi kırık Türkçesi ile. Rus aksanı vardı.
O sarışın çocuk yanımda oturan Mirza’ydı. Bunu anlamak çokta zor değildi.
“Neden bana bunu izletiyorsun?”
“Anlarsın birazdan.” dedi ve kendine bir bardak daha viski doldurdu.
Görüntüyü izlemeye geri döndüğümde küçük çocuğun koşarak bahçenin başka bir yerine gittiğini gördüm adam arkasından çatık kaşlarıyla ona bakıyordu. Aynı saniyelerde bahçeye bir araba girdi ve çıkış kapısından girer girmez durdu. İçinden esmer bir çocuk inip daha deminki çocuğun koştuğu tarafa koştu. Görüntü net olmadığı için çocuğun yüzünü tam göremedim.
“Bak bu evinde kaldığın adam.” dedi Mirza.
O çocuk Viran’dı.
Araba bir daha hareket edip bu kez evin önündeki adamın hemen yakınında durduğunda içinden uzun boylu esmer bir adam indi.
Bu Viran’ın babasıydı.
Bu görüntüler o patlamanın görüntüleriydi.
O kazada Viran’ın babası ile ölen Akın’ın ortağı Çetin, Mirza’nın babasıydı.
“Hayır, hayır.” dedim kafamı iki yana sallarken. Arabadan inen adam dosyaları tutarak kapının önündeki adama doğru birkaç adım atmıştı ki büyük bir patlama sesi duyuldu. Her taraf birden turuncu alevlerle kaplanırken. Bedenleri göremiyordum.
“Bu video tarihte bugüne ait.” dedi Mirza. Ne dediğini idrak etmeye çalışırken ekrana bakıyordum. Duyduğum şeylerden sonra gözlerime bir su tabakasının çekildiğini hissettim.
Bugün onların babalarının ölüm yıl dönümüydü.
O yüzden sabah Begüm’le uzun uzun sarılmışlardı. O yüzden ikisi de o haldelerdi.
Viran o yüzden bugün kollarımda hıçkırarak ağlamıştı.
“Baba.” diye bir bağırış duyuldu.
Bu Viran’dı.
Koşarak babasına ulaşmaya çalıştı ama bir koruma onu kolları arasına alarak tuttu. Viran bağırarak adamın kollarında çırpınıyor, babasına ulaşmaya çalışıyordu ama adam onu bırakmıyordu. Ama Mirza ortalıkta yoktu.
“Sen neredesin?” dedim gözümden bir damla yaş akarken.
“Ben saklanıyor. Çünkü ben korkuyor.” dedi Mirza laptopun kapağını indirip görüntüyü kapatırken. “Sana saklandığım yeri de gösterecek.” dedi yerinden kalkarken. Artık Türkçesini düzeltmeye çalışmıyordu.
“Neden bunları bana anlatıyorsun?” dedim bende peşinden kalkarken.
“Çünkü anla istiyorum.”
“Neyi anlamamı istiyorsun?” dedim.
“O adamın, o görüntüdeki çocuğun yalancı olduğunu.” dedi nefretle.
“Viran ne yaptı? Ne yalanı söyledi? Onunda babası ölmüş görmüyor musun?” dedim birkaç adım ona yaklaşırken.
“O yaptı.” diye bağırdı birden ve elindeki viski bardağını duvara fırlatarak tuz buz olmasını sağladı. Çıkan sesle geri çekildiğimde üstüme yürüdü. “O yaptı. O bombayı o koydu babaların yanına. O biliyordu indi arabadan hemen.”
Bombayı Viran’ın yerleştirdiğini düşünüyordu.
“O da çocukmuş.” dedim bağırarak. “Ne saçmalıyorsun sen? O da küçücük bir çocukmuş. Senin gibi onunda babası ölmüş. Neden kendi babasını öldürsün?” sesimi ayarlayamıyor, onun bu hastalıklı düşüncesini anlamıyordum.
“не кричи на меня, Турецкая девушка” Rusça bir şeyler söylediğinde anlamadan ona baktım.
“Bana bağırma Türk kızı.” dedi bu kez geri Türkçeye dönerek.
“Benden ne istiyorsun? Bana neden yardım ediyorsun? Bunun Viran’la, babalarınızla ne ilgisi var?
“Çok soruyorsun.” dedi arkasını dönerek bahçeye açılan kapıya yürüdü. “Hepsini bir kere de cevaplayamam.”
Peşinden dışarı çıktım. Burası devasa bir arka bahçeydi. Birkaç yapı vardı ama ne olduklarını uzaktan anlayamıyordum.
“Atları seviyor musun?” dedi ellerini ceplerine koyup rahatça bana dönerek.
“Hastasın sen biliyorsun değil mi?”
“Biliyorum.” dedi rahatça ve yürümeye başladı. “Hadi gel ona önce hediyesini götürelim.”
O büyük yemyeşil bahçede yürürken ben peşinden ilerliyordum. Gül şeklinde mermerden bir çeşmenin yanından geçtiğimizde onun gerçekten de güllerle bir alıp veremediği olduğuna emindim.
Etrafı kapalı sera gibi bir alana geldiğimizde kapısının önünde durup geçmem için bana yol verdi.
“Buraya giren ikinci kadınsın. Şanslısın.” dedi ben içeriye bir adım atmışken. Ve gördüğüm manzarayla neredeyse hayal gördüğümü düşünecektim.
İçerisi devasa bir seraydı.
Bir gül serası.
Kıpkırmızı güllerle dolu yüzlerce saksı vardı etrafta. Kimi büyük kimi küçüktü. Bazılarının içinde bir iki gül varken bazılarının içinde onlarca gül vardı.
Sera uzun ve genişti. İleride dolaplar vardı, kesilen güller taze kalmaları için su dolu vazolara konmuş dolaplara dizilmişlerdi.
Ben gözümü etraftaki güllerden alamazken Mirza içeri girdi.
“Beğendin?” dedi sorarak. Türkçesi genellikle Rus aksanına kayıyordu.
“Neden bu kadar büyük bir gül seran var?” dedim ona bakarak. Boyu Viran’la neredeyse aynıydı. Viran aklıma geldiğinde telefonu çıkartıp baktım. Mesaj atmıştı.
Viran: Ne yapıyorsunuz? Bir sorun yok değil mi?
Hızlıca kızlarla bir yerde oturduğumuzu ve bir sorun olmadığını yazıp telefonu geri cebime attım.
“Merak ediyor seni. Ona yalan söyledin?” dedi Mirza ona sorduğum soruyu duymamış gibi yaparak.
“Bu seni ilgilendirmez. Ben buraya senin benden ne istediğini öğrenmek için geldim. Sen bana saçma sapan şeyler anlatıp duruyorsun. Ne işimiz var burada?” dedim sabırsızca. Buranın çok güzel olmasına rağmen ürkütücü bir havası vardı. Üstelik ben Viran’a yalan söylemişken asla rahat değildim.
“Buraya girebilmek aslında büyük şans Türk kızı.” dedi yanındaki saksıda duran güllerin yapraklarını incelerken. “Hastalanmış.” dedi ve duvarda asılı olan raftan bir bahçe makası aldı.
Geri döndüğünde ne yapacağını izliyordum. Önce gülü nazikçe tutup sararmış yaprağını ayırdı ve elindeki makasla nazikçe kesmeye başladı. Ameliyat yapan bir doktor kadar dikkatli görünüyordu. İşi bittiğinde eğildiği yerden elinde sararmış yaprakla geri kalktı.
“Hastalanmamaları için ne kadar çalışsan da hastalık bir şekilde giriyor içeri. Aynı insanlara bulaşan kötülük gibi. Onları da böyle ayırıp temizlemek lazım ama insanın gücü hepsine yetmiyor.” durdu ve düşündü bir süre. “En azından bazı kötülüklere.”
“Ne saçmalıyorsun sen?” dedim daha fazla dayanamayarak.
“Ona hediyesini götürelim artık.” dedi sanki beni duymuyormuş gibi ve ileride duran büyük saksılara yöneldi. Özenle birkaç gül kesip yapraklarını temizlemeye başladığında ne yaptığını izliyordum.
Küçük bir buket olacak şekilde gülleri toplayıp temizlediğinde ileride duran masaya koydu ve kenardan siyah bir parça kurdele aldı.
“Ne yapıyorsun?” dedim durduğum yerde onu izlerken.
“Ona hediyesini hazırlıyorum, sana kendi elimle hazırladıklarım gibi.”
“Bana vereceksen yine istemiyorum.” dedim tiksinir gibi bakarak. Gülmeye başladı.
“Her gül senin olamaz gül güzeli.” dedi gülmeye devam ederken. Ben sert bakışlarımı üstünden çekmezken o hastalıklı bir şekilde ciddi haline geri döndü.
Gülleri en sonunda bağlayıp bir buket haline getirdiğinde elinde bir buket gülle çıkışa doğru yürüdü. Peşinden gittim.
“Şimdi nereye gidiyoruz? Söyleyecek misin artık derdini?” buradan bir an önce gitmem gerekiyordu.
“Önce onunla tanış.” dedi büyük bahçede bu kez başka bir tarafa ilerlerken.
“Kimle tanışacağım?” cevap vermedi. Sadece ilerlemeye devam etti.
Devasa bahçede yaklaşık beş dakika yürüdüğümüze ahıra benzeyen bir yapının önünde durduk. Önünde yine takım elbiseli iki koruma bekliyordu. Mirza’yı gördüklerinde kapıyı açarak yol verdiler.
Mirza ise yine önce benim geçmem için yol verdi.
İçeri girdiğimde ahşap ve saman kokusu direkt olarak burnuma geldi.
İçeride onlarca at vardı.
Hepsi ayrı ayrı büyük odacıklarda kalıyorlardı ve kocamanlardı. Kimisi beyaz kimisi kahve rengiydi.
Çok güzellerdi.
“Tanışacağın burada değil.” dedi Mirza yanıma gelerek.
Bana ve atlara bakarak ilerlemeye başladı. Onu takip ettim. Ahırın ilerisinde bu sefer büyük ve kapısı kapalı bir yerin önüne geldiğimizde kapıyı açtı ve geçmem için yol verdi.
Neyle karşılaşacağımı bilmediğim için temkinli bir şekilde içeri girsem de gördüğüm güzellikle şaşırdım.
Simsiyah kocaman bir at geniş ve rahat yerinden bana bakıyordu.
Diğerlerinden ayrı ve büyük bir bölmesi vardı. Dışarıyı görebileceği bir pencere de eklenmişti. Mükemmel manzarayı çok net bir şekilde görebiliyordu.
“Kızım As’la tanış.” dedi Mirza yanımıza gelerek. At onu gördüğünde hareketlenip yanımıza geldi ve demirin üstünden kafasını uzatıp Mirza’nın onu sevmesini bekledi.
Mirza onun ilgisine karşılık verip elini başı üzerinde gezdirmeye başladığın at huzurla gözlerini kapatıp kafasını biraz daha öne itti.
Muhteşem bir görüntüydü.
“Bugün de hediyeni getirdim.” dedi Mirza elindeki gül buketini As’ın hemen yanında asılı durak yem kabının yanına bırakarak.
Ata gül buketi hediye ediyordu.
Bu adam gerçekten hastaydı.
At gözlerini açıp önce güllere ve sonra Mirza’ya baktı. Daha sonra beklemediğim bir şey yaparak bana yöneldi ve kafasını bu kez bana doğru itti.
“Sevmeni istiyor.” dedi Mirza onun bu hareketini açıklarken.
Elimi kaldırıp yavaşça tüylerini okşadım. Yumuşacık ve bakımlıydı. Aslında bu at hepsinden bakımlıydı. Simsiyah uzun yeleleri özenle taranmış ve bazı yerleri örülmüştü. Örülü tutamlarda takılı gümüş halkalar vardı. Simsiyah tüylerinde muhteşem görünüyorlardı.
Mirza’ya yaptığı gibi gözünü kapatmadı aksine bana bakıp beni inceledi. Bende onu inceliyordum. Akıllı bir attı.
“Gülleri onun için mi yetiştiriyorsun?” at sanki konuşmamdan rahatsız olmuş gibi kafasını geri çekerek camın önüne gitti ve dışarıyı izlemeye başladı.
“Bazıları onun.” dedi Mirza açık uçlu bir cevap vererek.
“Artık açıklayacak mısın bana neden yardım ettiğini?” dedim öğrenmek istediğim şeyi tekrar sorarak.
“Sana yardım etmiyorum. Sadece doğruları gün yüzüne çıkartıyorum.” dedi.
“Bu bir yardım.”
“Sen öyle diyorsun, ben değil.” dedi yaptıkları çok normalmiş gibi. “Senden ne istediğimi gelirsek de, öğrenmene daha çok var gül güzeli.”
“Bu saçmalıklar için mi getirttin beni buraya? Küçücük bir çocuğu katil bilecek kadar kafayı yemişsin sen.”
“Ben kafayı yemedim.” dedi öfkeyle. İrkilerek bir adım geriye çekildim. “Ben biliyor. Babayı o Akın ve Viran öldürdü. Mirza tek kaldı.” Ve fark etmiştim ki sinirlendiğinde aksanını düzeltmeye çalışmıyordu.
“Onunda babası öldü.” diye bağırdım bu kez. At irkilerek kişnedi.
“Bağırma onun yanında.” dedi Mirza bu kez sinirle ve kolumu hızla tutup bizi dışarıya sürüklemeye başladı.
“Bırak beni.” dedim ondan kurtulmaya çalışırken. Tutuşu sıkı ve can yakıcıydı.
Sabahtan beri kibar olan adam sadece atını ürküttüğüm için beni neredeyse sürüklüyordu.
“Bırak artık.” dedim dışarı çıktığımızda. Kolumu bıraktı.
Geriye doğru savrulsam da düşmeden dengemi sağladım. Kolum muhtemelen moraracaktı.
“Manyak mısın sen?” dedim etrafıma bakarak. Belki de bu dağ başına hiç gelmemeliydim.
“Onu korkuttun.” dedi Mirza tekrar sakin ses tonuna geçerken.
Hastalıklı bir beyni olduğuna artık emindim. Ve bana hiç bir şey anlatacağı yoktu. Sadece büyük bir tesadüfün içine düşmüştüm. Akın ve Mirza’nın arasında Viran bir piyon gibi görünüyordu. Ve Mirza cinayeti Akın’ın küçücük bir çocuk olan Viran’la planladığını düşünüyordu. Üstelik Viran’ın da babası o patlamada ölmüşken.
“Gitmek istiyorum.” dedim nefretle. Buradan kendi isteğimle gitmem neredeyse imkansızdı. Evden çıkmama izin verse bile benim ana yolu bulup eve gitmem saatler sürerdi ve Viran endişelenirdi.
“Şimdi gidebilirsin ama emin ol bu son görüşmemiz olmayacak.” dedi anlamlı bir gülümsemeyle bana bakarken.
“Yanılıyorsun.” dedim ve birkaç adım ona yaklaşıp o ürkütücü gözlerine bakarak tekrar konuştum. “Bu tamda bizim son görüşmemiz olacak. Senden yardım istemiyorum. Bir daha bana saçma sapan güller gönderip bana yardım etmeyeceksin.”
“Görürüz gül güzeli.” dedi ve arkasına dönerek adamlarına el yaptı.
“Hande hanımı aldığınız yere bırakın.”
Beş dakika içinde ayağımın dibine kadar getirdikleri lüks araca bindiğimde bir an önce bu adamdan ve bu evden uzaklaşmak istiyordum. Araba hareket ettiğinde onun dışarıdan beni izlediğini biliyordum ama bakmadım. Araba evin büyük bahçesinden çıktığında derin bir nefes aldım.
Telefonuma bu kez Begüm’den mesaj geldiğinde sorun olmadığını ve eve dönüş yolunda olduğumu söyleyip telefonu cebime attım.
Aslında oldukça büyük sorunlar olmuştu.
Mirza’nın Akın’ın öldürttüğü ortağının oğlu olması gibi ve Mirza’nın Viran’ı bir katil olarak bilmesi gibi.
Aslında en baştan beri derdinin ben değil Viran olduğunu öğrenmiştim mesela bu büyük bir sorundu.
Bunları Viran’a anlatsam bana inanır mıydı bilmiyordum. Üstelik buraya gelirken ona yalan söylemiştim. Şimdi ona olanları anlatsam ona yalan söylediğimi ve buraya geldiğimi de söylemek zorundaydım.
Derin bir nefes alıp ne yapacağımı düşünürken sıkıntıdan başım ağrımaya başladı.
Bu kadar gerçekle ne yapacağımı bilmiyor, gözümün önündeki kırmızı güllerin görüntüsünün nasıl gideceğini düşünüyordum.
Sadece bir şeye emindim, o da bir daha kırmızı gül görmek istemediğimdi.
🍃
Kırmızı güller ve hikayeleri...
