6. bölüm · SARMAŞIK

6.Bölüm "Güller ve yabancı."

Gökçemii ✨

İyi okumalar 🌿

17 Yıl Önce

"Matbb” küçük çocuk annesine doğru koştuğunda annesini kollarını açarak oğlunu kucakladı.

Elleri oğlunun altın sarısı saçlarında gezinirken onun o küçük bedenini ne kadar da özlediğini bir kez daha anladı.

“Sen gelmeyecek sandım matb.” Dedi çocuk annesine sıkıca sarılırken.

“Anne geldi.” Dedi Irina oğlunu kucağına alıp büyük malikanenin kapısından girerken. İçeride onun olduğunu biliyordu. Zaten bilmese bile peşine taktığı onlarca adamı bu gerçekliği ona hiç unutturmuyordu.

İçeri girdiklerin büyük salonda onu gördü. Kocası elindeki viski bardağı ile onları izliyordu.

Irina oğlunu yere bırakıp kulağına odasına gitmesi gerektiğini fısıldadı. Zaten çocuk babasını gördüğünde onunda aklından bunu yapmak geçtiği için hızlıca annesinin dediğini yaptı. Odasına gidip kapıyı arkadan defalarca kilitledi.

“Bana verdiğin cezalar yetmedi?” dedi kadın rus aksanıyla.

“Güzeller güzeli karım gelmiş.” Deid adam büyük adımlarla Irina’ya yaklaşırken. Alkol kokan nefesi ne dudaklarıyla karısının dudaklarına kapandığında Irina ne kadar iğrense de bir tepki veremedi.

Çünkü oğluna daha yeni kavuşmuştu ve hiç bilmediği bir şehire, hiç bilmediği bir eve aylarca tekrar kapatılmak istemiyordu. Oğlundan bir gün daha ayrı kalmak istemiyordu.

“Oğlumuz ve ben seni çok özledik.” Dedi adam kadından uzaklaşmadan.

“Beni sen gönderdin Oktay.” Dedi Irina. Kocasının bu takıntılı halleri onu her zaman korkutuyor ve ürkütüyordu.

Rusya’da tanıştığı ve evlendi o adamdan eser yoktu artık. Aşık olduğu o adam bir kaç ay içinde değişmiş, sanki onun yerine başka biri geçmişti. Ve o yeni kişiyi Irina hiç sevmiyordu.

“Ama hak etmiştin güzel karım.” Dedi bu kez elinin tersiyle karısının yüzünü okşayan adam. “Bak gördün mü o korumaya selam vermen benimle ve oğlumuzla geçireceğin kaç ayımıza mani oldu?”

Kadın onun suratına bir kez daha iğrenerek baktı ve oğlunun yanına gitmek için merdivenlere yöneldi.

Adamın suratında ise korkunç bir gülümseme yerini almıştı.

“Herkes benim kurallarıma göre oynamayı öğrenecek güzel karım Irina.”

🍃

"Merhaba." dedi başımda dikilmiş öylece duran adam. Uzun boylu ve oldukça iri bir adamdı. Başındaki siyah şapka gözlerini ve yüzünün yarısını örtüyordu ama sarışın olduğunu açıkta kalan sakallarından anlayabiliyordum.

Bir ona birde yanıma bıraktığı tek dal güle baktım.

"Kimsin sen?" dedim net bir dille.

"Oturabilir miyim?" beni hiç duymamış gibiydi.

"Sana kimsin dedim. Sabah bir buket gül göndermeler şimdi yüzün kapalı falan yanıma gelmeler. Kimsin?"

"Hanım efendi sabah size bir buket gül gönderenin ben olduğumu sanmıyorum ama gönderen kişiye hak vermek lazım." ben şaşkınca ona bakarken o banka bıraktığı gülü biraz daha benim tarafıma itip yanıma oturdu.

"Şuradaki gül satan küçük çocuk ihtiyaç sahibi görünüyordu, bende ondan bir gül aldım." dedi eliyle sahilin az ilerisindeki küçük çocuğu göstererek. Yere oturmuş elindeki gülleri insanlara satmaya çalışıyordu. "Sizi de burada böyle ağlarken görünce mutlu olabilirsiniz diye düşündüm kusura bakmayın rahatsız ettim." ağladığımı bile onun demesiyle fark ettim. Hızlıca yaşlarımı sildim.

Rahatsız olduğumu düşünmüş olacak ki yerinden kalktı.

"Kusura bakmayın."

"Hayır, hayır." dedim durumu toparlamak için. O kadar kafayı yemiştim ki sadece düşünceli kibar bir adamı bile suçlu hissettirmiştim. "Ben sadece kötü bir gün geçiriyorum, sizi yanlış anladım. Asıl siz kusura bakmayın. Oturun lütfen rahatsız olmayın."

"Emin misiniz?" dedi oturup oturmamak arasında kalırken. Üstten bir şekilde bana bakıyordu çünkü gerçekten fazla uzundu.

"Evet."

Yanıma tekrar oturduğunda şapkası yüzünden gözlerini görmesem de denizi izlediğini anlıyordum. Dümdüz karşıya bakıyordu.

"Kötü bir gün geçirdiğinizi söylediniz, yardım edebileceğim bir durum var mı?" sesi dümdüz ve kalındı. Kaç yaşında olduğun merak ettim. Simsiyah giyinmişti ve gördüğüm kadarıyla genç bir adamdı.

"Katilimi bulmak için çıktığım bir yolda, birkaç saat önce katil ilan edildim." dedim bende onun gibi denizi izlerken.

"Gerçek anlamda mı mecaz anlamda mı? Bu önemli." dedi bana dönerek.

"İkisinden de biraz." dedim.

"Bir an bu bankta can güvenliğimin olmadığını sandım." dedi sesi sanki gülümsüyordu.

Bende gülümsedim.

"Korkmayın bir mahkemeden yeni çıktım, kimse bir katil olduğum için koluma kelepçe takmadı."

"Gerçekten zor bir gün geçirdiğinize ikna oldum sanırım."

"İlk dediğimde olmamış mıydınız?"

"Ben kimseye güvenmem."

Tuhaf bir adamdı. Bu sırada cebimdeki telefon saatlerdir olduğu gibi tekrar titremeye başladı. Kimin aradığını biliyordum ama yine de cebimden çıkarıp baktım.

Viran, arıyordu.

Telefonu tamamen kapattım. Açıp ne diyecektim. Begüm bana utanmadan onların evinde kalmaya devam edeceğimi söyledikten sonra nasıl gidecektim o eve. Üstelik ona böyle bir sinir krizi yaşattıktan sonra kim isteyecekti beni o evde.

"Sanırım bulunmak istemediğiniz bir gün aynı zaman da?"

"Evet, siz buldunuz ama."

"Yanlışlıkla buldum." dedi hala denizi izlerken.

"Bulunmak mı istiyorum yoksa tamamen kaybolmak mı istiyorum artık bilmiyorum." dedim.

"Bence siz kendinizi bulabilecek bir kadına benziyorsunuz." dedi iltifat ederek. Bense öyle düşünmüyordum.

"Teşekkür ederim." dedim sadece. Ve yerimden kalktım. "Ben gideyim artık."

"Gidecek bir yeriniz olduğuna emin misiniz?" değildim. Ama sokakta karşıma çıkmış gizemli bir adama da güvenecek hiç değildim.

"Eminim."

"İsminizi söylemediniz." dedi şapkasını düzeltirken. Sanki görünmekten korkuyordu.

"Belki de o da kaybolmuştur." dedim ismimi söylemek istemeyerek. Sadece buradan uzaklaşmak istiyordum. Onda beni geren bir şeyler vardı.

"Kayıp kadın diyelim mi?"

"Olur." dedim arkamı dönüp birkaç adım atmışken tekrar onun sesiyle durdum.

"Gülünüzü unuttunuz."

"Başka kayıp insanlar bulabilirsiniz bence onun için."

Adımlarımı hızlandırıp sahil boyunca yürümeye başladığımda hava tamamen kararmış ve soğumuştu. Her ne kadar üşümediğimi kendime inandırmak istesem de olmuyordu. Üşüyordum. Cebimde olmayan param ve arayacak kimsemin olmamasıyla resmen sokakta kalmıştım.

Saatin ona gelmesiyle etraftaki insanlar iyice azalıyor benim tedirginliğime yeni tedirginlikler ekliyorlardı.

Sahilin fazla uzağında olmayan bir banka oturduğumda kollarımı kendime sardım. Yoldan geçen birkaç insan ise bana tuhaf tuhaf bakmayı ihmal etmemişti. Ne yapacaktım ben.

Bu sıralar tek güvendiğim insan olan Viran bile belki beni suçluyordu kardeşinin yaşadığı kriz için. Belki o yüzden arayıp duruyordu.

İzlediğim deniz manzarasını kesen şey önümde duran siyah bir araba olduğunda tedirgince etrafa bakındım. Ama saniyeler sonra açılan kapı ve gördüğüm tanıdık suretle derin bir nefes aldım. Telefonlarını açmamama rağmen beni bulmuştu.

Viran karşımdaydı.

"Sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun." dedi bana doğru hızla gelip sarılırken. Ben ne olduğunu anlamazken o derin bir nefes aldı.

"İyiyim." dedim sadece. Dağılmış ve fazla panik olmuş duruyordu.

"Çok korktum. Çok korkuttun beni Hande." dedi beni kendinden uzaklaştırıp bir şeyim var mı diye incelerken. Bende ayağa kalkmış şaşkınca ona bakıyordum. Ben kardeşini o hale getirdiğim için beni suçlayacağını düşünürken o durmuş panikle iyi olup olmadığımı inceliyordu.

"Çok üşümüşsün." dedi ve benden hızla uzaklaşıp üstündeki montu çıkardı. Montu bana giydirdiğinde ben öylece ona bakıyordum.

"Konuşur musun benimle?" dedi yüzümü avuçları içine alıp.

"Neden geldin?" dedim sadece.

"Ne demek neden geldim." dedi kaşlarını çatarak. "Öylece gittin Hande. Ben ne kadar korktum sen farkında mısın? Ne telefonunu açtın ne döndün."

"Ben geri dönmeyeceğim Viran." dedim gözlerine bakarken. "Benim hiçbir şeyim kalmadı artık. Ne ailem ne evim."

"Ben olurum senin evin." dedi gözlerim içine bakarken. Karanlık gecede gözleri hüzünle parlıyordu.

"Belki de bir evde yaşayacak kadar bile gücüm kalmamıştır Viran." öylece gözlerime bakıyordu.

"Çok üşümüşsün hadi gidiyoruz." dedi arabayı açarken.

"Ben gelmeyeceğim Viran." öylece karşıyı izliyordum. O insanları babalarının katiliyle aynı evde yaşatamazdım. "Yapamam."

"Neyi yapamazsın?" dedi saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırırken. Sıcak eli yüzümde dolaşıyordu.

"Begüm'ün dediği gibi, babanızın katiliyle aynı evde yaşamak zorunda değilsiniz."

"Sakın." dedi net bir sesle. "Sakın bir daha böyle söyleme. Sen onlardan değilsin, sen ne o şerefsiz Akın gibi nede o adam gibisin." o adam dediği babamdı.

"Ama ben onun kızıyım Viran." dedim gözümden yaşlar akmaya başlarken. Nazikçe sildi yaşları.

"Begonvil sarmaşığının hikayesini hâlâ merak ediyor musun?" dedi bakışları tam gözlerimin içindeyken.

"Ediyorum." dedim şaşkınca konumuzla ne ilgisi olduğunu anlamamıştım.

"Gel oturalım şöyle." dedi ve daha demin oturduğum banka oturtturdu bizi. Önüme düşen bir tutam saçımı kulağımın arkasına itelerken derin bir nefes alıp konuşmaya başladı.

"Onu 1768 yılında Brezilya'da ilk keşfeden Fransız amiral Louis Antoine de Bougainville'miş. Adını da ondan almış zaten. Ayrıca Gelin Duvağı ve Rodos Sarmaşığı olarak da bilinir. Ama asıl hikayesi Bir Bodrum Masalı'dır." merakla onu dinliyordum. O ise gözlerime odaklanmış sürekli bana ismiyle seslendiği sarmaşığın hikayesini anlatıyordu.

"Onu ilk olarak bodruma, ülkemize getiren 1886 doğumlu, Cevat Şakir Kabaağaçlı'dır. Yani namı diğer Halikarnas Balıkçısı. Babası Şakir Paşa, bir validir."

Soğuk esen rüzgar tenimi daha çok üşütürken titrediğimi farkettim. Viran'da farketmiş olacak ki sağ kolunu bana sardı.

"Çocukluğu Yunanistan'da geçmiş, Oxford'da okumuş. Ve güzel bir İtalyan kadınla tanışmış, aşık olmuş. Adı Agnezi'ymiş sonra sevdiği kadını alıp memlekete babasının büyük çiftlik evine gelmiş. Şakir Paşa düşmanlara karşı büyük evin her yerine silah saklarmış. Her an her yerden bir düşman çıkabilir diye."

"O kadar çok mu düşmanı varmış." dedim ne zaman göğsüne yasladığımı bilmediğim başımı kaldırıp ona bakarken.

"Çok varmış." benim gibi diye düşündüm. Hikayeye devam etti. "Çiftlik evine yerleştiklerinden bir süre sonra Şakir Paşa ve Agnezi'nin aşkı insanların diline düşmeye başlamış. Cevat Şakir bunlara daha fazla dayanamadan bir gece yarısı babasının karşısına çıkmış 'o senin gelinin, utanmıyor musun?' demiş. Şakir Paşa önce inkar etmiş ama sonra işler kızışmış ikisi de birbirine silah çekmiş. Silahlar aynı anada patlamış. Babası Şakir Paşa ölmüş. Sevdikleri kadın için birbirlerini vurmuşlar.”

"Kendi babasını mı öldürmüş?"

"Evet." dedi başımın üstüne bir öpücük kondururken. "O günden sonra başına çok olay gelmiş. Bir yazar olduğu için o dönemde önemli bir konu olan idam mahkumları ile ilgili bir hikaye yazmış. Bu hikayeden sonra halkı isyana teşvik etmekten yargılanmış. Önce Cevat Şakir ve arkadaşı için idam istenmiş ama sonra kalebentlik cezasını uygun görmüşler iki yazara."

"O ne?" dedim kalebentliği kast ederek.

"Ölene kadar bir kale sınırları içerisinde kalmaları, yanı binevi hapis." dedi açıklama yaparak. "Cevat Şakir'in cezası Bodrum'a düşmüş. O kadar zor şartlarda götürülmüş ki Milâs’tan Bodrum'a kadar yürümüş. Şansına Bodrum'da iyi kalpli bir kaymakam çıkmış karşısına. Onu kaleye kapatmak yerine şehrin içinde rahatça yaşayabileceği küçük bir ev vermiş. Ve o, o saatten sonra Bodrum'a aşık olmuş. Bitkilerle ilgili çok fazla kitap okumuş, çok fazla araştırmış. Tohumlar sipariş etmiş. Onları ekmiş büyütmüş gözü gibi bakmış. Bu bitkiler içinde Begonvilin de olduğu tam 45 yeni bitkiymiş."

"Sonra ne olmuş?" dedim merakla.

"Sonra devlet cezasının kalan kısmını İstanbul'da bitirmesine karar vermiş. Ama o cezası biter bitmez tekrar bodruma gelmiş. Orada tekrar evlenmiş çocukları olmuş. Sonra rehberlik için bodrumu bırakıp İzmir'e yerleşmek zorunda kalmış. Ama bodrumun güzel sularından hiç uzak kalamamış."

"Peki sen neden bana Begonvil diyorsun?" dedim hikaye bittiğinde.

"Çünkü hikayesi dikkat çekici ve kendisi çok güzel. Ayrıca iki sebebi daha var. Birincisi soğuğu sevmemesi aynı senin gibi."

Ben hep üşürdüm. Bunu nereden biliyordu?

"İkinci ne?" dedim merakla.

"İkinci Begonviller hastalık taşımazlar, çok dayanıklılardır. Yani sende o adamın hastalığını taşımıyorsun Begonvil Sarmaşığım. Sen onlar gibi değilsin. İçinde kötülük yok."

Gözlerim dolu dolu onu izlerken daha fazla dayanamayarak ona sarıldım. O kadar güzeldi ki anlattığı şeyler sarılmadan edememiştim.

"Teşekkür ederim." dedim.

"Çok üşüdün artık gidelim." dedi beni kendinden uzaklaştırıp burnumun üzerine küçük bir öpücük bırakırken.

"Viran." yüzüm düşmüştü. "Ben o eve gelemem bir daha. Begüm'ü duydun."

"O konuyu halledeceğiz, o tamamen Akın'ın oyunuydu. Ama bugün o eve gitmiyoruz."

"Nereye gidiyoruz?" dedim o bizi kaldırıp arabaya yöneltirken.

"Gidince görürsün." dedi ve kapımı açtı. Arabaya bindiğimde gerçekten de ne kadar üşüdüğümü fark ettim. Bedenim titriyordu. Viran'da yerine geçtiğinde arabayı çalıştırıp hızlıca klimayı açtı.

"Birazdan ısınırsın." dedi yola çıkarken. Kafamı salladım.

Tek düşündüğüm şey daha demin anlattığı hikaye ve nereye gideceğimizdi. Bakışlarımı camdan dışarı çevirdiğimde karanlık gece de yağmurun daha da hızlandığını gördüm.

"Beni nasıl buldun?" dedim merakla.

"Telefon sinyaline baktırdım. Malum açmadığın için." dedi çatık kaşlarıyla. Daha doğrusu genel olarak çatık olan kaşlarıyla.

Bakışlarımı bu sefer suçlu bir çocuk gibi ellerime indirdiğimde o da tekrar yola odaklanmıştı. Yaklaşık yirmi dakika sonra bilmediğim bir mahallede durduğumuzda arabadan indik.

"Neresi burası?" dedim etrafıma bakınırken. Normal küçük bir mahalleydi.

"Benim evim. Gel." dedi bizi önünde durduğumuz binaya götürürken. Cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açtı.

"Senin evin mi? Ayrı yaşadığını bilmiyordum."

"Yaşamıyorum zaten. Okurken yaşıyordum daha sonrada kiraya verip annemlerin yanına geçtim."

"Anladım." dedim bu sırada iki kat çıkmıştık. Viran kapının önünde durup kapıyı açarken ben öylece arkasında bekliyordum. "Kiracılar yok mu?" dedim o kapıyı açıp içeri girerken.

"Yok okulları bittiği için çıktılar, girsene." dedi ışıkları açıp. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. Küçük ve eşyalı bir evdi.

"Gezebilirsin bende yemek için bir şeyler sipariş edeyim."

"Tamam." dedim evi gezmeye başlarken.

İki odalı bir evdi, bir oda giyinme odası diğer oda iki yatağın bulunduğu bir odaydı. Eşyalar az ve yeniydi. Tam bir öğrenci eviydi. İçeri Viran'ın yanına geçtiğimde turuncu l koltukta oturuyordu. Yanına oturdum.

"Giyinme odasında Begüm'ün birkaç kıyafeti var giyebilirsin, ayrıca sıcak bir duş al istersen çok üşüdün." dedi düşünceli bir şekilde. Kendimi gerçekten çok pis hissettiğim için bu teklifi reddetmedim.

"Birazdan gelirim o zaman." dedim yerimden kalkarken.

"Bekliyorum." dedi gülümseyerek. Küçük salondan çıkıp giyinme odasına girdiğimde dolabı açtım. Bir taraf Viran'ın kıyafetleriyle doluydu, burnuma gelen kokusuyla gözlerimi kapattım. Kendimi o kadar çok kasmıştım ki bugün. Onun kokusuyla rahatladım sanki.

Gözlerimi tekrar açtığımda küçük bir raftaki Begüm’ün kıyafetlerini buldum. Elimi atıp onları incelediğimde genellikle kot ve crop olduklarını gördüm. Evde giymek için pek uygun değillerdi. Elime birkaç gecelik geldiğinde bunların şortlu takımlar olması canımı sıktı. Ama yapacak bir şeyim yoktu.

Şortlu takımın kırmızı saten şortunu aldığımda Viran'ın dolabına yöneldim. Çünkü kırmızı takımın dantelli üstünü giymek pek rahat edeceğim bir seçenek değildi. Viran'ın dolabı genellikle siyah olduğu için siyah rahat bir tişört aldım. Son olarak Begüm'ün dolabından hiç açılmamış iç çamaşırı ve çorap aldım. Genel olarak hepsi yeni duruyordu büyük ihtimalle buraya geldiğinde giymek için yeni alışveriş yapmıştı.

Banyoya geçtiğimde evin geri kalanı gibi buranında sade bir tarzda olduğunu gördüm. Duşta yine sadece Viran'ın şampuanı ve duş jeli vardı. Önemsemedim, daha önce kullanmadığım şeyler değillerdi.

Sıcak suyun tadını çıkartarak aldığım duşla çıkıp dolaptan bulduğum havluya sarıldım. Üstümü giyinip saçlarımı hafifçe kuruturken kendimi oldukça rahatlamış hissediyordum. Gerçi bugün olan korkunç mahkemeden sonra nasıl iyi hissede bilirsem o kadar iyi hissediyordum.

Banyodan çıktığımda mutfaktan gelen seslerle oraya yöneldim. Mutfağın kapısına geldiğimde ise kapısında durup şaşkınca manzarayı izledim.

Viran yemek yapıyordu. Üstelik üstünde siyah bir eşofman ve siyah bir sporcu atletiyle.

Ben duştayken üstünü değiştirmişti. Bütün kaslarını bu kadar göz önüne sunmak zorunda mıydı?

"Yemek söyleyeceğini düşünmüştüm." dedim onun beni fark etmesini sağlayarak. Bakışları önce üstümde oyalandı. Şort ve tişörtünü garipsemişti sanırım.

"Olmamış mı?" dedim başımı boynuma yatırırken.

"Hayır, hayır olmuş." dedi en sonunda bakışlarını benden çekip yemeğine geri dönebildiğinde.

"Üşümez misin?" dedi bakışlarını tekrar bana çevirmeden.

"Ev sıcak." dedim ne yaptığını anlamaya çalışırken. Kırmızı biber doğruyordu.

"Evet sıcak, hem de oldukça. Yani ben kombiyi açtım o yüzden."

"Ne pişiriyorsun?" dedim yanına yaklaşırken.

"Soslu, sebzeli, tavuklu falan bir makarna. Kendi tarifim. Sever misin?"

"Severim." dedim gözlerim parlarken. Acıkmıştım. Üstelik onun tarifi olan bir yemeği onun elinden yiyecektim. Tabi ki severdim.

"Yemek yapabildiğini bilmiyordum." dedim kendime bir bardak su doldurup içerken.

"Daha neler yapabildiğimi bilmiyorsun." su boğazımda kalıp öksürdüğümde güldü. "Öyle değil, ev işi olarak. Cam falan da silebiliyorum."

"Bende öyle anlamıştım zaten." dedim omuz silkip ocağın üstünde pişen makarnayı karıştırırken. Sanırım kıpkırmızı olduğumu gizlemek için iyi bir yöntemdi.

Viran'da doğradığı tavuk ve sebzeleri soteleyip içine sosunu ekledi.

"Yerken film izleyelim mi?" dedi bir kolunu tezgaha yaslayıp bana bakarken.

"Olurr." dedim heyecanla. Ne zamandır o kadar normal aktiviteler yapmıyordum ki film izlemek için bile heyecanlanmıştım.

"O zaman içeride bize film seçer misin?" dedi gülümseyerek. Kasları ve kendisi bu kadar yakınımdayken konuşmakta zorluk çekmem normal miydi?

"Ne tür seversin?" dedim.

"Senin sevdiğini." dedi göz kırparken. Çok yakınımdaydı. Mutfak ocaktan mıydı bilmem ama çok sıcak olmuştu birden.

"Ben gideyim o zaman." dedim yerimden kımıldamazken.

"Sen git o zaman." dedi dibime biraz daha girerek. Git deyip yakınıma yakınıma giriyordu. Böyle gidemezdim.

"Gideyim."

"Git." dedi sırıtarak.

En sonunda arkamı dönüp mutfaktan çıkmayı becerdiğimde arkamdan güldüğünü duymuştum ama muhtemelen kırmızı yüzüp oraya geri dönmemi engelleyecek bir sebepti.

Oturma odasına girip televizyonun kumandasını aldığımda kendimi koltuğa bıraktım ve filmler arasında gezmeye başladım. Film platformlarının neredeyse hepsi vardı ve bu bana yüzlerce seçenek sunuyordu. Seçmek zordu. Dikkatimi çeken bir romantik filmi seçtim.

Sevdiğimi, seveceğini söylemişti ama onun hiçte böyle bir film seveceğini düşünmüyordum.

Dakikalar sonra eve yayılan güzel kokuların hemen ardından Viran elinde büyük bir tepsiyle salona girdi. Elindekileri orta sehpaya hemen önümüze bırakırken şaşkınlıkla onu izliyordum.

Yemek harika görünüyordu.

"Eline sağlık."

"Afiyet olsun." Dedi ve kolamı açıp bardağa dökerek önüme itti.

İşini bitirip yanıma oturduğunda ekranda seçtiğim filme baktı.

"Sever misin bu tarz?" dedim. Bu tarz dediğim romantikti. Bence sevmezdi.

"Bilmem hiç izlemedim. Hadi başla yemeğe."

"Nasıl yani hiç romantik film izlemedin mi?"

"Hayır." dedi yemeğini yerken. Sanki bu çok normal bir şeydi.

"Kaç yıllık hayatında gerçekten hiç romantik bir film izlemedin mi?" dedim ısrar ederek.

"Hayır Hande, yirmi altı yıllık hayatımda hiç romantik film izlemedim. İlk olacak." dedi gülerek. Ben ise o an bir şey fark ettim, yaşını yeni öğreniyordum.

"Burcun ne?" dedim bende yemeğimi yemeğe başlarken. Çok lezzetliydi.

"Bilmem yirmi aralık hangi burç?" dedi umursamadan.

"Oğlak." dedim.

"Biliyorsun." dedi şaşkınca. Bu sırada filmi başlatmıştı.

"Yani biraz." dedim ve yemeğimi yiyerek filme odaklandım.

Bir saat sonra film bittiğinde bulaşıkları toplamak için mutfağa geçmiştik.

"Kahve içer misin?" dedim tezgâhın üzerinde gördüğüm kahveyle.

"Sen yapacaksan içerim." dedi elindeki tabakları bulaşık makinesine yerleştirirken.

"Sütlü Türk kahvesi?" dedim sorarak.

"Yeni bir buluş sanırım?" dedi kafasını bulaşık makinesinden kaldırıp bana bakarak.

"Sadece sizin özel tarifleriniz yok Viran Vural." dedim hevesle ve dolaba yöneldim. Aldığım sütü cezveye koyup üzerine kahveyi eklediğimde biraz da şeker attım. Güzelce karıştırıp kısık ateşte pişmeye bıraktım.

"Heyecanla bekliyorum tarifinizi." dedi Viran mutfak masasında duran sigarasını alıp balkona çıktığında. Mutfakta bulunan küçük bir balkondu.

Kahvenin altını iyice kıstıktan sonra odaya gidip ince bir battaniye aldım. Battaniyeyi kenara koyarak pişmiş kahveleri büyük fincanlara döktüm. Onları da tepsiye koyduğumda battaniyeyi de alarak Viran'ın yanına çıktım.

Balkonda küçük iki kişilik bir bahçe salıncağı vardı önünde ise yine küçük bir sehpa.

"Ben içeri gelirdim üşürsün burada." dedi Viran ben elimdeki kahveleri sehpaya bırakırken.

"Battaniye getirdim bize." dedim elimdeki kırmızı battaniyeyi kaldırıp ona gösterirken. Gülümsedi.

"İyi o zaman gel." dedi salıncakta yana kayarken. Saat çoktan gece yarısı olmuştu. Geçip yanına oturdum. Battaniyeyi elimden alıp çoğunlukla beni kapayacak şekilde üzerimize örttü ama benim müdahalemle onunda üstünü örttüm.

Uzanıp kahvesinden bir yudum aldığında şaşkınca bana döndü. "Bu kadar iyi olacağını düşünmemiştim." dedi itiraf ederek. "Eline sağlık."

"Afiyet olsun." dedim gülümseyerek ve bende uzanıp kahvemden büyük bir yudum aldım.

Aynı battaniyenin altında oturmuş kahvelerimizi içiyorduk. Ben yıldızları izlerken o arada bana bakıyordu.

"Sormadın." dedi dakikalar sonra.

"Neyi sormadım?" dedim ona bakarken.

"Akın şerefsizinin babam hakkında söylediklerini." babam derken uzaklara bakmıştı.

"Ben..." dedim ne diyeceğimi bulmaya çalışırken. Olanları bildiğimi, o haberi gördüğümü bilmiyordu. "Ben yanlışlıkla öğrendim Viran."

"Neyi öğrendin?"

"Sen bana sizin evde ilaçları çekmeceye bıraktığını söylediğin gün ben yanlış çekmeceyi açtım. Orada bir gazete, yani o haberi gördüm." dedim itiraf ederek.

"Orada sadece kaza olduğu yazıyor ama." dedi.

"Ben o Akın denen adama inanmıyorum. Sen ve ailen ona katil diyorsanız bir bildiğiniz vardır. Ne o haberdeki ifadesi nede bugün söyledikleri umurumda değil." gözlerimin içine hayran hayran baktığında nefesi yüzüme vuruyordu.

"Zorunda mısın?"

"Ne zorunda mıyım?" dedim anlamayarak.

"Bu kadar güzel ve temiz olmak zorunda mısın?" dedi bu kez. Ben utanarak bakışlarımı kaçırırken o bugün ikinci kez kolunu bana sarıp kafamı göğsüne yasladı. Kalp atışlarını duyabiliyordum.

"Begüm iyi mi?" dedim merak ederek. En son onları bıraktığımda Viran'ın kollarında ağlama krizi geçiriyordu.

"İyi, sen merak etme." dedi sadece ve elini saçımda gezdirmeye başladı.

"Babana ne oldu?" dedim haddimi aşıp aşmadığımı bilmeden. Sorumla bedeni gerilmişti.

"O arabanın patlaması kaza değildi." dedi sadece.

"Akın mı yaptı?" dedim merakıma engel olamadan.

"O yapmadıysa da yaptırdı. Ama kimse buna inanmadı." dedi. Canı sıkılmıştı. Sesi kısık ve öfkeli çıkıyordu. "Ben o gün oradaydım." sesi sonlara doğru iyice kısılırken.

Babasının başına bu gelirken orada olması ne kadar acı bir şeydi.

"Sadece babam, ben ve o adam vardık. Ama bana değil babama oldu olan. Çünkü ben saçma sapan bir şey yüzünden babamdan önce o arabadan indim." dedi kendinden nefret edercesine. Kafamı kaldırıp gözlerine baktım.

"Deme öyle." dedim. Ona bir şey olma ihtimalini düşünmek bile istemiyordum. Bir şey demedi.

Bense kafamı geri göğsüne koydum. O kadar iyi gelmişti ki onun göğsünde olmak. Sanki daha dün ona bana kendini sevdirme diyen ben değilmişim gibi onun göğsünde yatmaya devam ettim. Bakışlarım yıldızlarda ve kulağımda onun kalp ritimleriyle rahatlamamak mümkün değildi.

Gördüğüm kabustan çığlık atarak uyandığımda karanlık bir odadaydım. Nefes nefese kalmıştım ve buraya ne zaman geldiğimi hatırlamıyordum. Kapı hızla açıldığına Viran hızlı adımlarla yanıma geldi.

"İyi misin?" dedi telaşla. Onu kendime çekerek sarıldım, sarılışıma aynı saniye karşılık verdi.

"Geçti." dedi elini sırtımda gezdirerek. En son balkonda onun göğsünde uyumuştum büyük ihtimalle o beni odadaki yatağa taşımıştı.

"Çok korkunçtu." dedim gözümden akan yaşlarla. Nefesim hala hızlıydı.

"Ne gördün güzelim." dedi bu sefer elleri saçlarıma çıkıp onları severken.

"Güller vardı her yerde, kanlı güller vardı." sözlerimle bedeni gerildi.

"Kabus sadece." dedi beni rahatlatmaya çalışarak. Nefesim birazda olsa düzene girmeye başlamıştı. Yanımızda duran suyu uzatıp birkaç yudum içmemi beklediğinde daha iyiydim. Bardağı bırakıp tekrar bana sarıldı.

Dakikalar sonra ağlamam kollarında son bulduğunda yavaşça geri çekildim.

"Sen neredeydin?" dedim. Odada tekli bir yatak daha vardı ama bozulmamıştı bile burada uyumadığı kesindi.

"İçerideydim. Sen uyuyunca seni buraya getirdim, rahatsız olma diye de salona geçtim."

"Rahatsız olmazdım." sırtımı yatak başlığına dayarken. Rahatsız olmaktan daha önemsediğim şey yalnızken kabuslarımın daha korkunç olduğuydu.

"Kalmamı ister misin?" dedi saçlarımı yüzümden çekerken. Kafamı salladım.

"Kalır mısın?"

"Kalırım."

Benim uzanmamı sağlayıp üstümü örttüğünde karşıdaki yatağa geçerek uzandı.

Onun odada olduğunu bilerek bu kez daha rahat bir şekilde uykuya daldığımda tek istediğim daha fazla kâbus ve özellikle kırmızı gül görmemekti.

Sabah uyandığımda Viran, hala uyuyordu. Üstü açıktı ve benim bakmaktan çekindiğim kasları göz önündeydi. Onu uyandırmamaya çalışarak üstünü örttüm ve sessizce odadan çıktım.

Önce banyoya gidip işlerimi hallettiğim de soğuk suyla yüzümü yıkamak iyi gelmişti. Çıkıp bu kez mutfağa girdiğimde kahvaltı hazırlamaya başladım. Viran dün lazım olabilecek her şeyi söylemişti eve.

Kızarttığım patatesleri de hazırladığım mutfak masasına koyduğumda sadece sucuklu yumurta kalmıştı. Onu yapmak için geri dönerken kapının girişinde durmuş beni izleyen Viran'la küçük bir çığlık attım.

"Korkuttum sanırım." dedi yanıma gelip ellerini iki yanımdan tezgaha dayarken.

"Korkuttun. Durmuşsun öyle ses çıkarmadan beni izliyorsun" dedim kaşlarımı çatıp ona bakarken. Ne kadar dibimde de olsa uzun boyu yüzünden ona bakarken kafamı her zamanki gibi kaldırmak zorunda kalmıştım.

"Manzaram güzeldi." dedi başımın üzerine bir öpücük bırakırken.

"Kahvaltı soğuyacak." dedim gülümserken. Bütün yangınlardan çıkartıyordu beni hareketleri sonrada kendi yangını içine atıyordu.

"Sen bize kahvaltı mı hazırladın?" parmaklarının tersi yanağımda dolaşıyordu. Elleri yine sıcacıktı.

"Evet." dedim yüzümü eline yaslarken ama aynı saniyelerde çalan kapı bu anı bozdu.

"Birini mi bekliyorduk?" dedim şaşkınca.

"Hayır. Sen dur ben bakarım." dedi ve kapıya yöneldi bende peşinden gittim. Kapıyı açtığında ise ikimizde şaşkınlıkla kapıya bakıyordum.

Hale ablam gelmişti.

Ve elinde bir buket kırmızı gül tutuyordu.

...

Yorumlarınızı bekliyoruz🌿