Bölümler 4Şu an: 𝒦𝒶𝓇ş𝒾 Çı𝓀𝒶𝒷𝒾𝓁𝓂𝑒𝓀
- 1 𝑬𝒗𝒆 𝑫ö𝒏üş2.357 kelime
- 2 𝒫𝑒𝓇𝒹𝑒𝓃𝒾𝓃 𝒜𝓇𝒹ı𝓃𝒹𝒶𝓀𝒾𝓁𝑒𝓇3.437 kelime
- 3 𝒪̈𝓏𝓇𝓊̈𝓂𝓊̈ 𝒟𝑒ğ𝒾𝓁, 𝒞𝒶𝓃ı𝓂ı 𝒾𝓈𝓉𝒾𝓎𝑜𝓇𝒹𝓊2.227 kelime
- 4 𝒦𝒶𝓇ş𝒾 Çı𝓀𝒶𝒷𝒾𝓁𝓂𝑒𝓀3.035 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gideceği sırada durup arkasını döndü. Bu mümkün değilmiş gibi bakıyordu. Sonra konuştu.
"Belki yaparsın... Ya bedeli kim ödeyecek?"
İki elini hafifçe havaya kaldırıp açtı. Heybetli omuzları genişledi. Bakışları üzerimde gezinirken yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. O an, avını köşeye sıkıştırmış bir aslanı andırıyordu.
"Şimdi daha fazla soru sorup canımı sıkma ve arabaya bin."
Ayaklarım istemsizce ona itaat etti. Arabaya bindim. Kapıyı sertçe kapattım. O da arabanın etrafından dolaşıp sürücü koltuğuna geçti.
İş işten geçmişti. Ama şimdilik tek düşündüğüm şey buradan kaçmak ve özgür kalmaktı. Bedelini canımla ödesem bile...
Motoru çalıştırdı. Araba hızla ilerlemeye başladı. Camdan dışarıyı izliyor, düşüncelerimi susturmaya çalışıyordum. Ama mümkün değildi. Sanki bir virüs gibi beynimin her köşesine yayılmışlardı. Ne kaçabiliyor ne de kurtulabiliyordum.
Başımı sola çevirip ona baktım. Keskin çene hattı sertleşmişti. Direksiyonu sıkıca kavramış, gözlerini yoldan ayırmadan son sürat ilerliyordu.
"Bana ne yapacaksın, Hazar?" Yolu umursamadan dönüp yüzüme baktı. "Her gün vücudun yanık izleriyle dolacak...” Durdu ve tekrar konuştu “Kardeşim birden alevler içinde kaldı ama sen daha çok hisedeceksin o acıyı dindirememek inan bana acıyı çekmekten daha beter”
Sustu. Gözleri üzerimde gezindi.''Yazık olacak küçük Şahsuvar'' Boğazım düğümlendi. Yutkundum.
Bu kadarı da olmazdı. Ne söylerse söylesin, o bana hiçbir şey yapamadan buradan kaçacaktım. Buna inanmak zorundaydım.
Ama yeşil gözleri, söylediklerinin sadece bir tehdit olmadığını anlatıyordu. Bakışlarını gözlerimin içine kilitlemişti. Sanki her kelimesini aklıma kazımak istiyordu.
Başımı cama çevirip yasladım. Gözyaşlarım, camdaki yağmur damlalarından daha hızlı akmaya çalışıyordu sanki. Her birini tutmak için kendimi zorluyordum ama olmuyordu.
Dışarıdaki manzara hızla geride kalıyordu. Ağaçlar, tabelalar, ışıklar... Hepsi birbirine karışmış bulanık görüntülerden ibaretti. Tıpkı hayatım gibi.
İçimde büyüyen korkuyu bastırmaya çalışıyordum. Ona bunu göstermemeliydim. Ağladığımı görmemeliydi. Güçsüz olduğumu düşünmemeliydi.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Kaçacaktım. Ne olursa olsun kaçacaktım.
Bu düşünceye tutunuyordum çünkü başka tutunacak hiçbir şeyim kalmamıştı.
Arabanın içini ağır bir sessizlik doldurdu. Sadece motorun sesi ve cama vuran yağmur duyuluyordu. Bir an gözlerimi kapattım. Belki de hayatımın en büyük hatasını yapıyordum.
Belki de çoktan yapmıştım. Türkiye'ye dönmekle. Kaderimi sanki kendim belirlemiştim. Mezarımı kendi elimle kazmış, ecelime gidiyordum. Ona dönüp bakmadım. Çünkü bakarsam ya korkumu görecekti... Ya da nefretimi.
"Ağlaman olanları düzeltmeyecek," dedi soğuk bir sesle. "Gözyaşlarını sakla. Daha çok lazım olacak." Hiç düşünmeden cevap verdim.
"Beni zorla götürüp vücuduma ve ruhuma yara açman da kardeşini geri getirmeyecek."
Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz sanki yağmurun hızı bile değişti. Sanki son damla da taşmıştı.
Araba bir anda sert bir frenle durdu. Öne savruldum. Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan eli boğazıma dolandı. Başımı sertçe cama bastırdı.
Çat. Kulağımın dibinde keskin bir ses yankılandı. Cam çatlamıştı. Başımın bir yerinden aşağı doğru sıcak bir sıvı süzülüyordu. Birkaç saniye sonra burnuma o tanıdık metalik koku doldu. Kan. Nefesim düzensizleşti. "Erken ölmek istemiyorsan..." dedi dişlerinin arasından, "onun adını bir daha ağzına alma."
Gözlerimdeki görüntü bulanıklaşmaya başlamıştı. Ciğerlerime hava çekmeye çalışıyor ama yeterince nefes alamıyordum. Ellerim bileğini itmeye çalıştı. Parmaklarım titriyordu. Bütün gücümü kullanıyordum ama sanki yerinden oynatmak imkânsızdı. Yağmurun sesi, motorun uğultusu, kalbimin çarpıntısı... Hepsi birbirine karışmıştı. Göz kapaklarım ağırlaşıyordu.
Sesler uzaklaşmaya başladı. Tam bilincim karanlığa gömülürken baskı aniden kayboldu. Elini çekmişti. Ama artık çok geçti. Başım yana düştü. Ve karanlık beni tamamen içine aldı.
Uyandığımda ilk hissettiğim şey ağrıydı. Başım sanki ikiye ayrılıyormuş gibi zonkluyordu.
Derin bir nefes almaya çalıştım ama en ufak hareket bile acıyı artırdı. Gözlerimi araladım. Etraf kapkaranlıktı. Nerede olduğumu anlayamıyordum. Bir süre tavana mı, duvara mı baktığımı bile ayırt edemedim. Sonra bileğimdeki baskıyı fark ettim. İki elim yukardan kelepçelenmişti. Ayağım acıyordu. Birden başımın içinde bir şimşek çaktı sanki. Dudaklarımdan istemsiz bir inilti çıktı. Karanlığın içinde nefes alışlarım hızlandı. Ne olmuştu? Hatırlamaya çalıştım.
Yağmur...
Araba...
Hazar...
Sonra boğazıma dolanan el. Çatlayan cam. Kan kokusu. Gözlerimi sıkıca kapattım. Hatırladıkça midem bulanıyordu. Demek gerçekti. Kabus değildi. Kelepçeyi çekiştirdim. Metal bileğime battı.
Bir kez daha denedim. Sonuç değişmedi. Öfkeyle nefes verdim. Bulunduğum yeri anlamaya çalıştım. Hava soğuktu. Nemli bir koku vardı. Elbisem hâlâ nemliydi ama saçlarım kurumuştu. Başımdaki ağrı da yerli yerindeydi. Tam o sırada duyduğum ayak sesleri bütün dikkatimi kapıya çevirdi. O adımları tanıyordum.
Ağır. Sakin. Kendinden emin. Her adımın arasında bıraktığı o birkaç saniyelik sessizlik bile ona aitti. Hazar.
Kapı bir anda açıldı. İçeri dolan beyaz ışık gözlerimi yaktı. Refleksle gözlerimi sıkıca kapattım. Kimin geldiğini görememiştim ama zaten bilmeme gerek yoktu. Onun olduğunu anlamıştım. Birkaç saniye sonra gözlerimi yavaşça araladım. Karanlığa alışmış gözlerim ışıkla mücadele ederken onun silueti belirginleşti. Gözleri beni bulmuştu bile. Kapıyı arkasından kapattı. Oda yeniden karanlığa gömüldü. Bana doğru birkaç adım attı.
"Nasıl olduğunu sormayacağım," dedi sakin bir sesle. "Ama benimle nasıl konuşman gerektiğini anlamışsındır." Başım zonkluyordu. Yine de aldırmadım. "Manyaksın sen." "Psikopatsın." Bir an sustu. Sonra sinir bozucu bir şekilde güldü. Bu gülüşten nefret ediyordum. Beni deli ediyordu.
"Şimdi sana kurallarımı söyleyeceğim," dedi. "Sen de uygulayacaksın." Dudaklarımı sıktım. "Birincisi... Ben izin vermeden konuşmayacaksın." Sessizce yüzüne baktım. "İkincisi... Buradaki korumalarla hiçbir şekilde iletişim kurmayacaksın." Sesi hâlâ sakindi. Bu daha da sinir bozucuydu. "Ve son olarak... Kaçmaya çalışmayacaksın." Yeşil gözleri gözlerimin içine kilitlendi. "Sonucunun ne olacağını biliyorsun." Kelepçeli elimi sıktım. "Bir de," diye devam etti, "uslu olmadığın zamanlarda burada kalırsın." Odanın etrafına baktı. "Günlerce... haftalarca... belki aylarca ." Kafasını umursamaz tavırla iki yana salladı. Sonra tekrar bana döndü. "İlk günün. Tadını çıkar." Sözleri biter bitmez alaycı bir şekilde güldüm. "Dediklerinin umurumda olduğunu mu sanıyorsun? Yüzündeki ifade değişmedi. "Kurallarına hiçbir zaman uymayacağım." Bir an sessizlik oldu. Sonra bana doğru hafifçe eğildi.
"Bunu zaman ve ceza yöntemlerim gösterecek." ''İnan bana üzerinde denemeyi geç, duymak bile istemesin.'' Sesindeki kesinlik tüylerimi ürpertti. Ardından, kapıya yöneldi. Tek kelime daha söylemeden çıktı. Kapı kapandığı anda odadaki sessizlik yeniden üzerime çöktü. Ama bu kez yalnız değildim. Çünkü bıraktığı tehdit, hâlâ duvarların arasında yankılanıyordu. Aradan biraz zaman geçti. Ne kadar sürdüğünü bilmiyordum. Dakikalar mıydı, saatler miydi... Bu karanlık odada zaman bile beni terk etmişti.
Kapının ağır kilidi tıkırdadı. Ardından demir kapı gıcırdayarak açıldı. İri yarı bir adam tek kelime etmeden içeri girdi. Elindeki tepsiyi önümdeki zemine bıraktı. Sonra bileklerimdeki kelepçeleri çözdü. Kelepçeler açıldığı anda bedenim bana ihanet etti. Olduğum yere yığıldım.
Ayak bileklerim ve ellerim öylesine uyuşmuştu ki en ufak hareket bile canımı yakıyordu. Başımdaki zonklama ise her nefeste biraz daha şiddetleniyor, sanki kafatasımı içeriden parçalamaya çalışıyordu. Adam arkasına bile bakmadan çıktı. Kapı yeniden kapandı. Dişlerimi sıkarak doğrulmaya çalıştım. Önümdeki tepside bir bardak su, iki zeytin, bir dilim bayat ekmek ve neredeyse kâğıt kadar ince kesilmiş bir parça peynir vardı.
Titreyen elimle bardağı kavradım. Suyu tek nefeste içtim. Boğazımdan geçen her yudum, susuzluğumu değil öfkemi büyütüyordu. Bir an bile düşünmeden boş bardağı bütün gücümle duvara fırlattım. Cam büyük bir gürültüyle parçalandı.
O ses... Kalbimin kırılırken çıkardığı sessiz çığlıkla yarışıyordu. Öfkeyle tepsiyi de tekmeledim. Zeytinler odanın kirli zeminine dağıldı, ekmek duvara çarpıp yere düştü.
Boğazım yanana kadar bağırdım. "Yemek değil!" Sesim duvarlardan yankılanıp bana geri döndü.
" Özgürlüğümü istiyorum, Hazar!" Cevap veren olmadı. Sadece sessizlik... Ve o sessizliğin içinde, adını haykırdığım adamın beni duyduğunu hissediyordum. Kapı sert bir gürültüyle açıldı.
Oydu. Hazar. İçeri girer girmez bileğimi sertçe kavradı. Ne olduğunu anlamama fırsat vermeden beni peşinden sürüklemeye başladı. Ayaklarım her adımda yere takılıyor, bedenim acıyla sarsılıyordu. "Özgürlük, öyle mi?" Sesi koridorun duvarlarında yankılandı. Bir anda durdu. Bileğimi daha da sıktı ve beni kendine çevirdi. "Buraya gelmeden önce ne kadar özgürdün, ha?"
Haklıydı. Ama bunu ona söylemeyecektim. Sessiz kaldım. Merdivenlere geldiğimizde beni sertçe doğrulttu. Güçsüz bacaklarım titriyordu. Basamakları neredeyse sürüklenerek çıktım. Koridorun sağına yöneldi. Uzun koridor boyunca tek kelime etmeden yürüdü. Sonunda bir kapının önünde durdu. Kapıyı açtı. Bileğimi bıraktığı anda bu kez saçlarımdan kavradı. Dengesizce öne savruldum. Bir hamlede beni yatağın üzerine fırlattı. Son anda ellerimle tutunmasaydım yüzüm doğrudan sert zemine çarpacaktı. Nefesimi toparlayıp arkamı döndüm. Hâlâ bana bakıyordu. Yüzünde tek bir duygu bile yoktu. "Kendini toparla," dedi alçak ama ürperten bir sesle. "Çünkü bunlar daha başlangıç." Bakışları baştan aşağı üzerimde dolaştı.
Arkasını döndü. Kapıyı sertçe kapatıp çıktı. Odanın içinde yankılanan o ses öfkemi daha da büyüttü. Kapıya doğru birkaç adım attım ve bütün gücümle bağırdım. "Buradan kaçacağım!"
Sesim çatlamıştı ama kararlılığım hâlâ dimdik ayaktaydı. "Ve özgürlüğün ne demek olduğunu ben sana sen demir parmaklıkların ardındayken öğreteceğim, Hazar!" Kısa bir sessizlik oldu.
Dudaklarım alaycı bir tebessümle kıvrıldı. Oda sessizliğe gömülünce etrafı incelemeye başladım.
Küçük bir pencere vardı. Demir parmaklıklarla tamamen kapatılmıştı. Aralığından içeri dolan soğuk hava tenime dokunuyor, buranın bir kafesten farksız olmadığını her saniye hatırlatıyordu.
Ortada çift kişilik bir yatak, karşısında kıyafetlerin bulunduğu bir dolap vardı. Gözüme ilişen ikinci kapıya doğru yürüdüm. Kulpu yavaşça aşağı indirdim. Banyoydu. Belki de üzerimdeki ağırlığı biraz olsun atmanın tek yolu sıcak bir duş almaktı. Kapıyı arkamdan kapattım. Aynanın karşısına geçtiğimde gördüğüm kişi ben değildim sanki. Yüzüm solgundu. Gözlerimin altı uykusuzluktan koyulaşmış, dudaklarım kuruyup çatlamıştı. Üzerimdeki elbise ise rutubet ve kir kokuyordu.
Derin bir nefes aldım. Elbisemi çıkarıp kirli sepetine bıraktım. Duşu açtığımda ilk akan buz gibi su bütün bedenimi titretti. Birkaç saniye sonra sıcak su omuzlarıma dokununca kaslarım yavaş yavaş gevşemeye başladı. Başımdaki bandajı çıkarıp çöpe attım. Avucuma biraz şampuan dökerek saçlarımı usulca yıkadım. Parmaklarım saç diplerimde dolaşırken günlerdir üzerime çöken ağırlık da sanki yavaş yavaş akıp gidiyordu. Ardından duş jelini life döktüm. Tenimi neredeyse iz bırakacak kadar sert ovalıyordum. Sanki ne kadar yıkansam da üzerime sinen korkuyu çıkaramayacaktım. Bir süre daha sıcak suyun altında öylece kaldım. Gözlerimi kapattım. Keşke her şey bu akan suyla birlikte benden uzaklaşıp gitseydi. Sonunda suyu kapattım. Bornozu üzerime geçirip banyodan çıktım. Dolabı açtığımda temiz kıyafetlerle karşılaştım. İç çamaşırlarımı giydikten sonra mavi, omzu açık bir kazak ve siyah bir eşofman giydim. Saçlarımı kurutup ağır adımlarla yatağa uzandım. Tek istediğim uyumaktı. Belki uyandığımda her şey bitmiş olurdu. Belki bunların hepsi kötü bir rüyaydı... Ama içimde bir ses bunun mümkün olmadığını fısıldıyordu. Düşüncelere dalarak uyumuştum. İnce, kibar bir kadın sesiyle irkildim. "Ayris Hanım..." Yavaşça gözlerimi açtım. "Lütfen uyanın." "Karan Bey sizi aşağıda bekliyor." Yavaşça doğruldum. Gözlerimi ovuşturarak yatağın kenarına oturdum. Birkaç saniye boyunca bulunduğum yeri anlamaya çalıştım. Sonra gerçek, bütün ağırlığıyla yeniden omuzlarıma çöktü. Burası benim evim değildi. Burası benim hayatım da değildi. Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Kapının önünde bekleyen genç kadın, ellerini önünde birleştirmişti. Yüzünde ne bir tebessüm ne de korku vardı. Sadece görevini yerine getiren birinin ifadesi... "Gelmemi istiyor öylemi ?" diye sordum, sesimdeki yorgunluğu gizleyemeden. Kadın başını hafifçe eğdi. "Evet, Ayris Hanım." "Ya gitmezsem? "İlk kez gözlerini bana kaldırdı. Bakışlarında acımaya benzeyen bir şey vardı. "O zaman Karan Bey gelir." Söylediği cümle kısa ama yeterince açıktı. Başımı iki yana salladım. "Öyleyse gidelim.'' Kadın öne geçti. Ben de ağır adımlarla onu takip etmeye başladım. Koridor yine sessizdi. Her adımımda ahşap zemin hafifçe gıcırdıyor, evin içinde yankılanıyordu. Merdivenlere geldiğimizde aşağıdan loş ışık süzülüyordu.
Kadının peşinden merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Adımlarımız yavaştı.
Evin içindeki sessizlik, her basamakta biraz daha ağırlaşıyordu. Son basamağa ulaştığımızda kadın eliyle salonun sol tarafını işaret etti. Başımı çevirdiğim an kocaman yemek masasını gördüm. Masanın en başında Hazar oturuyordu. Hiç acele etmeden yemeğini yiyordu. Çatalın tabağa her dokunuşu, odadaki sessizliği daha da belirginleştiriyordu. Tam o sırada gözlerini kaldırdı. Bakışları bir anlığına benimkilerle buluştu. "Otur." Sesi sakindi ama itiraz kabul etmeyecek kadar sertti. Masanın tam karşısındaki sandalyeye yürüyüp oturdum. Masa o kadar uzundu ki aramızda metrelerce mesafe vardı. Tam önümde duran tabağa uzanacakken sesi yeniden duyuldu. "Hayır." Başımı kaldırıp ona baktım. "Oraya değil. Karşıma değil." Çatalını usulca tabağına bıraktı. "Başka yere otur." Kaşlarımı çattım. "Burada oturacağım." Sözlerim kararlıydı. Hazar birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. Derin bir nefes aldı. Sanki sabrını tüketmemek için kendini zor tutuyordu. Hazar hiçbir şey söylemedi. Sadece yemeğini yemeye devam etti. İstemeyerek de olsa başımı önümdeki tabağa çevirdim. Brokoli... Nefesim bir anlığına kesildi. Parmaklarım titremeye başladı. O görüntü beni yıllar öncesine, unutmaya çalıştığım o karanlık günlere sürükledi. Babam... O zamanlar çok küçüktüm. Ne yaptığımı, neden ceza aldığımı bile anlayacak yaşta değildim. Ama bu, onun beni cezalandırmasına engel olmamıştı. Her öfkelendiğinde beni evin arkasındaki soğuk depoya kilitlerdi. Penceresi olmayan, rutubet kokan o karanlık odada günlerin nasıl geçtiğini bilmezdim. Bir hafta boyunca okula göndermediği bile olmuştu. Kapıyı günde yalnızca bir kez açardı. Elinde küçük bir tabak olurdu. İçinde ise sadece bir avuç haşlanmış brokoli... Ne ekmek... Ne su... Ne de başka bir yemek. Sadece brokoli. Her lokmada bana ceza çektiğimi hatırlatırdı. Zamanla brokolinin kokusu bile midemi bulandırmaya başlamıştı. Bir gün, her şey normale dönsün diye ona yaklaşmaya çalışmıştım. "Bugün brokoli yemek istiyorum." demiştim. Babam yüzüme uzun uzun bakmıştı. Sonra soğuk bir sesle gülümsemişti. "Demek istiyorsun..." O gün bana tek lokma bile yemek vermemişti. Açlıktan midem kasılırken kapının arkasından yalnızca tek bir cümle duymuştum. "İnsan en çok sevdiği şeyle değil... en çok mahrum bırakıldığı şeyle terbiye edilir." O günden sonra brokoli benim için bir yemek olmaktan çıktı. Bir cezaya dönüştü. Şimdi önümde duran tabağa baktıkça, çocukluğumdaki o karanlık deponun rutubet kokusu yeniden burnuma doluyordu. Midem bir anda altüst oldu. Nefes almakta zorlanıyordum. Elimi ağzıma kapatıp sandalyeyi hızla geriye ittim. Daha fazla dayanamayacağımı anlayınca masadan kalktım. Beni uyandıran kadın ne olduğunu hemen anlamıştı. Telaşla yanıma gelip en yakındaki banyoyu işaret etti. Hiç düşünmeden oraya doğru koştum. Kapıyı arkamdan kapatır kapatmaz klozetin başına çöktüm. Midemde ne varsa çıkarmaya başladım. Gözlerimden yaşlar akıyor, boğazım yanıyordu. Dakikalar geçmiş gibiydi. Sonunda midem tamamen boşalınca derin bir nefes aldım. Titreyen ellerimle lavaboyu açıp yüzüme defalarca soğuk su çarptım. Aynaya baktığımda daha da solgun görünüyordum. Gözlerim kızarmış, dudaklarımın rengi iyice kaçmıştı. Birkaç kez daha yüzümü yıkayıp ellerimi kuruladıktan sonra kendimi biraz toparladım. Derin bir nefes alıp kapıyı açtım. Kadın hâlâ kapının önünde sessizce bekliyordu. Gözlerinde endişe vardı ama tek kelime etmiyordu. Başımı hafifçe sallayıp iyi olduğumu belli etmeye çalıştım. Birlikte yeniden yemek odasına doğru yürümeye başladık. İçeri girdiğimde Hazar yerinden bile kıpırdamamıştı. Sanki az önce yaşananların hiçbirini görmemiş gibi sakinliğini koruyarak yemeğini yemeye devam ediyordu. Ancak ben masaya yaklaştığım anda çatalını sessizce tabağına bıraktı ve buz gibi gözlerini üzerime çevirdi. Hazar sadece bana baktı. Bakışları üzerimde birkaç saniye daha dolaştıktan sonra yeniden yemeğine döndü. Sessizce yerime oturdum. Önümdeki mercimek çorbasını yavaş yavaş içmeye başladım. Midem hâlâ tam olarak düzelmemişti. Brokoliye tek bir kez bile bakmadım. Pilava da ete de dokunmadım. İştahım tamamen kaçmıştı. Kaşığı usulca tabağın kenarına bıraktım. O sırada Hazar göz ucuyla tabağıma baktı. Hiçbir şey söylemese de çorba dışında hiçbir şeye dokunmadığımı fark etmişti. Masanın üzerini yine ağır bir sessizlik kapladı. O sessizlikte yalnızca çatal ve kaşık sesleri duyuluyordu. Ben ise başımı kaldırmadan önümdeki boş çorba kasesine bakıyor, bir an önce bu masadan kalkmayı diliyordum.
Tam ayağa kalkacakken sesi yeniden duyuldu. "Otur." Olduğum yerde durdum. Yavaşça ona döndüm. "O tabaktaki yemekler bitecek." Bir an bile düşünmeden cevap verdim. "Doydum." Hazar çatalını usulca tabağa bıraktı. "Bir kase mercimek çorbasıyla mı?" Sessiz kaldım. "Brokoliyi sevmiyor musun?" Bakışlarımı kaçırdım. Cevap vermedim. "Kusacak kadar oldun." Sesi hâlâ sakindi. "Ama bunun sebebi brokoli değil." Kalbim hızlanmaya başlamıştı. "Bunun bir sebebi var." Parmaklarım masanın altında birbirine kenetlendi. "Gözlerindeki korkuyu gördüm." Boğazım düğümlendi. "Peki..." dedi, gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadan. "Neyi hatırladın?" Başımı yavaşça kaldırıp ona baktım. İlk kez sorusunda emirden çok anlamaya çalışan bir ton vardı. Derin bir nefes aldım. "Bu seni ilgilendirmez." Hazar'ın çenesi hafifçe kasıldı. "Artık ilgilendiriyor." Biraz bekledim, ardından konuştum. "Sadece izin verdiğim kadar beni anlarsın. Beni de ancak izin verirsem tanıyabilirsin." Sesim düşündüğümden daha sakindi ama içimdeki gerginlik her kelimeye sızıyordu. Bir an durup derin bir nefes aldım. "Ve inan bana... Bu kadarı bile sana fazla." Güldü. O gülüşte küçümseme vardı.
"Sadece izin verdiğin kadar, öyle mi?" Kısa bir an sustu. O sessizlik, odadaki havayı daha da ağırlaştırdı. Sonra konuştu, sesi yavaş ama keskin bir bıçak gibi. "Sana baktığımda açık bir kitap görüyorum. Eski, yıpranmış bir kitap... Ve inan bana, o kitabın sayfaları ben istediğimde değişiyor. "Yutkundum. Beni okuyordu resmen. Ayağa kalktım, tam ilerleyecekken tekrar konuştu.
"Yarın gece bir baloya gidiyoruz. Benimle birlikte geleceksin." Durdu ve devam etti. "Yatağın üzerindeki elbise senin. Onu giyeceksin." Sözleri bitince odada bir anlık sessizlik oldu.
Arkamı döndüm, bakışlarımı sertleştirerek konuştum: "Gelmeyeceğim."
O an yüzündeki ifade değişti. Sanki sakinliği kırılmıştı. Gözleri bir anda birer ateş topuna döndü.
Masadan kalkıp bir adım yaklaştı. "Gelebilir misin demedim," dedi soğuk bir sesle. "Geleceksin dedim." Durdu, gözlerini üzerime sabitledi. "Şimdi odana git."
Hiçbir şey söylemedim. Sadece merdivenlere doğru yürümeye başladım. Her adımımda sırtımda onun bakışlarını daha derin hissediyordum, sanki gözleriyle değil de zihniyle takip ediyordu beni. O an konuşmasa bile, odanın içindeki hava bile onun kontrolündeymiş gibiydi.
Merdivenleri çıktım. Koridor her zamankinden daha uzun geldi. Sessizlik kulağımı tırmalıyordu. Kapıya vardığımda bir an duraksadım ama geri dönmedim. Kapıyı açıp içeri girdim.
Odaya girer girmez kapıyı arkamdan kapattım ve sanki dış dünyadan kopmuş gibi derin bir nefes aldım. Ama rahatlama gelmedi. Tam tersine, onun sesi hâlâ kulaklarımdaydı.
Yatağa doğru yürüdüm. Üzerime güçsüzce uzandım. Tavanı izlerken düşünceler üst üste binmeye başladı. Zihnimde onun sözleri yankılanıyordu; her biri ayrı bir baskı gibi göğsüme çöküyordu.
Bir süre öyle kaldım. Ne zaman düşünmeyi bırakmak istesem, daha çok düşünüyordum. Sanki kaçtıkça peşimden gelen bir şey vardı ve bu evin duvarları bile onun tarafındaydı.
Sonunda dayanamadım. Yataktan yavaşça kalktım. O an karar vermemiştim, sadece içimdeki huzursuzluk beni hareket ettiriyordu. Yatağın köşesinde duran şeye doğru uzanıp elime aldım. Parmaklarım kumaşa değdiği anda bir an duraksadım. Sanki bu dokunuş bile bir şeyi geri dönülmez yapıyordu.
Bir süre sadece elinde tuttum. Ne giymek ne de reddetmek… ikisinin arasında sıkışıp kalmış gibiydim. Sonra geri döndüm ve yatağın kenarına oturdum. Başımı eğdim, nefesim ağırlaştı.
Ne yaparsam yapayım, yarın gecenin beni beklediğini biliyordum.
Ama içimdeki asıl gerçek, bundan daha sessizdi. Kaçma düşüncesi artık bir ihtimal değil, giderek şekillenen bir karardı. Yarın gece geldiğinde sadece bir davet olmayacaktı; bir sınavdı. Ve ben, ilk kez bu sınavı kazanmayı gerçekten istiyordum.
Gözlerimi tavana diktim. Zihnimde olasılıkları tek tek tarttım: kalabalığın içi, ışıklar, müzik, insanların dikkatsiz anları… her şey bir çıkış ihtimaliydi. Küçük bir boşluk bile yeterdi. Yeter ki doğru anda doğru yerde olabileyim. Ama bir sorun vardı.
O.
Onun gözleri, onun fark edişi, onun bir adım önde olma hali… sanki kaçmayı düşünmek bile onun tarafından çoktan görülmüş gibiydi. Yine de içimde bir şey kıpırdadı. İlk defa korku değil, kararlılık daha baskındı. Yavaşça derin bir nefes aldım. ''Yarın bir fırsat onu elimden kimse alamayacak.'' dedim kendi kendime. Bir süre daha tavanı izledim. Düşüncelerim yavaş yavaş sessizleşmeye başladı ama tamamen susmuyordu. İçimde bir yandan plan kurma isteği, bir yandan da yarının getireceklerine karşı tuhaf bir heyecan vardı.
Vücudum günün ağırlığını taşıyamamış gibiydi. Yavaşça üzerimi örttüm. Kumaşın tenime değmesiyle birlikte oda biraz daha uzaklaştı, sesler biraz daha boğuldu. Ama zihnim… hâlâ açıktı. Yarın için hazır olmalıydım. Sadece dışarıdan değil, içeriden de. En önemlisi, hiçbir şey belli etmemeliydim. Ne planım, ne düşüncelerim, ne de içimde giderek büyüyen o karışık heyecan… Hazara çaktırmamalıydım. Bu düşünce aklıma geldikçe kalbim biraz daha hızlı atıyordu. Heyecan mıydı bu, yoksa tehlikenin verdiği o ince gerilim mi, ayırt edemiyordum.
Gözlerimi kapattım. Yarın… artık çok yakındı.
Bölüm etkileşimi
