Saklı Günahsız kitap kapağı

2. bölüm / 4

𝒫𝑒𝓇𝒹𝑒𝓃𝒾𝓃 𝒜𝓇𝒹ı𝓃𝒹𝒶𝓀𝒾𝓁𝑒𝓇

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: 𝒫𝑒𝓇𝒹𝑒𝓃𝒾𝓃 𝒜𝓇𝒹ı𝓃𝒹𝒶𝓀𝒾𝓁𝑒𝓇

𝓗𝑒𝓇 𝑒𝓋𝒾𝓃 𝓀𝒶𝓅ı𝓈ı 𝓋𝒶𝓇𝒹ı𝓇; 𝒶𝓂𝒶 𝒽𝑒𝓇 𝑒𝓋, 𝑒𝓋 𝒹𝑒ğ𝒾𝓁𝒹𝒾𝓇.

Silah sesleri dursada kafamda tekrar ediyordu.
Yataktan çıkıp kapıya yöneldim. Kapının kulpunu indirip merdivenleri hızla indim. Salona indiğimde seslere daha da yaklaşmıştım. Tam dışarı çıkacakken Gül Abla kolumdan tutup beni durdurdu. "Çıkma kızım, hayrına değil," dedi korkuyla. Acı bir gülümsemeyle ona baktım.
"Şimdiye kadar ne oldu da hayrıma oldu bu evde?" Kolunu elimden çekti. Haklı olduğumu biliyordu. Dış kapıyı açıp bahçeye çıktığımda şaşırmam mı, korkmam mı gerektiğini bilemedim. Ayaklarım ne kadar geri dönmek istese de olduğum yerde kaldım. Bir anlığına her şey sustu. Bağırışlar, tehditler, hatta havuzun şırıltısı bile...
Sanki dünya durmuştu.
Bu, fırtına öncesi sessizlikti.
Gözlerim kalabalığın arasındaki adama takıldı.
Depoda gördüğüm yeşil gözlü adam.
Onu daha kaç kez görecektim?
Herkes birbirine silah doğrultmuştu. Kalbimin göğsümü parçalayacak kadar hızlı attığına emindim. Yeşil gözlü adam yine bana bakıyordu. Kaşları çatık, yüzü öfkeden taş kesilmişti. Elindeki silahı babamın başına biraz daha yaklaştırdı.
"Ne oluyor burada?" diye haykırdım. "Baba! Bırakın babamı!" Sesim bahçedeki kuşların korkuyla havalanmasına yetmişti. Bana doğru koşan iki adam kollarımı tuttu. Çırpındım ama nafileydi.
Yeşil gözlü adam konuştu. "Bak sen şu işe... Koskoca Hazar Karan Vurgundan , küçük Ayris Şahsuvar'ı sakladığını mı sanıyordun?" Silahın kabzasını sertçe babamın yüzüne vurdu. İrkilerek babama baktım. Ne olmuştu ona?
Ve kimdi bu Hazar Karan Vurgun? Babamın yüzü kan içindeydi ama gözlerini ondan ayırmıyordu. Sonra hiç söylememesi gereken bir şey söyledi. "Küçük İnci'yi gözünün önünde yakarken böyle cesur değildin." Bir anda herkes sustu. Ben bile nefes almayı unuttum. Ne demekti bu? Küçük bir çocuğu mu yakmıştı?
Hayır... Bu kadar ileri gidemezdi. Hazar'ın yüzündeki öfke bir anda kontrolden çıktı. Sert tekmelerini babama savururken gözleri kararmış gibiydi. "Bırak onu!" diye tekrar haykırdım.
Biliyordum. Babam benim yerimde olsaydı, kılını bile kıpırdatmazdı. Hazar bir anda bana döndü.
"Aynısını sen de yaşayacaksın. Belki daha fazlasını." Kanım çekildi. "Bu da ne demek?" diye fısıldadım. Ben hiçbir şey yapmamıştım.
"Senin de babandan farkın yok," dedi. "Sen de katilsin. Onun bütün pis işlerine yardım ediyormuşsun." Sözleri beynimin içinde yankılanmaya başladı.
Katil.
Katil.
Katil.
Bir anda sustu. Nefes nefese kalmıştı. Ne saçmalıyordu? Sonra bana doğru yürümeye başladı.
Adamlar kollarımı bıraktı. Her adımında üzerindeki ağır koku biraz daha belirginleşiyordu.
Karşımda durdu. "Sana bakınca," dedi alçak bir sesle, "babanın seni neden bu kadar çok saklamak istediğini daha iyi anlıyorum." Dudaklarında ürkütücü bir gülümseme belirdi.
"Ama belli ki yeterince iyi saklayamamış." Kahkaha attı. O an, hayatımda gördüğüm en korkunç adamın karşısında durduğumu düşündüm.
"Ne istiyorsun bizden?" dedim, cesur görünmeye çalışarak. Ama gözlerim korkumu ele veriyordu. Hazar'ın yüzündeki gülümseme yok oldu. "Kardeşim öldü." Sesi ilk kez kırılmıştı.
"Ve bunda senin de payın var." Ne demek istediğini soramadan arkasını döndü. Sözleri içime buz gibi oturmuştu. Babama son bir yumruk attı. Sonra durup babama baktı.
"Davetime bekliyorum seni." Bir an sustu. Ve dönüp bana baktı. "Pardon Sizi."
Arabasına binerken son kez gözlerimin içine baktı. Sonra gitti. Ardından diğer araçlar da hızla uzaklaştı. Bahçede geriye yalnızca ağır bir sessizlik kaldı. Hiç düşünmeden babama doğru koştum. "İyi misin, baba?" Tam omzuna dokunacakken beni sertçe itti. Hazırlıksız yakalandığım için dirseğimin üzerine düştüm. "Baba..." Bir anda ayağa kalktı. Gözleri öfkeyle parlıyordu.
"Neden çıktın dışarı?" diye bağırdı. Sesi bütün bahçede yankılandı. "Ben sadece..."
Sözümü bitiremedim. Kolumdan sertçe tutup beni ayağa kaldırdı. "Böyle durumlarda hep içeride olman gerektiği konusunda uyarmıştım." Parmakları koluma öyle sıkı geçmişti ki yüzüm acıyla buruştu. "Baba, canım yanıyor..." "Bana yaklaşmak ne haddine?" dedi dişlerinin arasından.
Sanki öfkesini benden çıkarmaya çalışıyordu. Az önce yaşananların bütün ağırlığı omuzlarına çökmüş gibiydi. Ama o yükün altında ezilen kişi bendim. "Baba, ben bir şey yapmadım..."
"Sus!" Sert sesiyle irkildim. Gözlerim dolmaya başladı. Beni sertçe yere itip karıma tekme attı. İki büklüm olmuştum. Sesindeki kesinlik içimi ürpertti. "Kimdi o adam?" diye fısıldadım.
Yüzündeki kaslar gerildi. "Kardeşi neden öldü?"
Bir anlığına gözlerini kapattı. Sanki o sorunun cevabı yıllardır taşıdığı bir yük gibiydi. Ama yine de cevap vermedi. Arkasını dönüp yürümeye başladı. Ben olduğum yerde kalırken aklımda yalnızca bir soru vardı: Hazar Karan Vurgun kimdi?
Ve neden benim hayatım, onun nefretiyle bu kadar iç içe geçmişti?
Gökhan bana doğru yaklaştı. Elimden tutarak bahçedeki oturmak için ayrılan kısma gittik. Hakan pansuman malzemeleri almak için yanımızdan ayrılmıştı. "İyi misin?" diye sordu Gökhan.
Başımı hafifçe salladım ve ona sarıldım. Kollarını etrafıma sardı. Elimin belini bulması uzun sürmemişti. Kalbinin düzenli atışlarını duydukça içimdeki korku biraz olsun dinmişti. Ama aklımdaki sorular peşimi bırakmıyordu. Başımı göğsünden kaldırıp ona baktım.
"Bu gelenler kimdi, Gökhan?" dedim titrek bir sesle. "Ne istiyorlar benden? Bizden ne istiyorlar?"
Gökhan'ın çenesi gerildi. Birkaç saniye sessiz kaldı. Gözleri bahçenin karanlık köşelerine kaydı, sonra tekrar bana döndü. "Bunu şimdi konuşmasak daha iyi olur," dedi.
"Hayır." Başımı iki yana salladım. "Artık bir şeyler saklamayın benden. Sürekli peşimde birileri var, insanlar yaralanıyor. Neler oluyor?" Gökhan derin bir nefes verdi. "Çünkü sen sandığından çok daha önemlisin." Kaşlarım çatıldı. "Ne demek bu?" Kısa bir nefes aldıktan sonra konuştu "Sana bunu söyleyemem. Üzgünüm." Sesi kararlıydı, Onu tanıyordum; bir şeyi söylemek istemezse ne yaparsam yapayım fikrini değiştiremezdim. Bu yüzden üstelemedim. Derin bir nefes alıp bakışlarımı ondan kaçırdım.
"Peki..." dedim sessizce. Tekrar sordum Gökhan'a gelenin kim olduğununu.
Sesi kendinden emin bir şekilde çıkmıştı: ℋ𝒶𝓏𝒶𝓇 𝒦𝒶𝓇𝒶𝓃 𝒱𝓊𝓇𝑔𝓊𝓃 İsmi dudaklarından dökülür dökülmez içime açıklayamadığım bir ürperti yayıldı. Yıllardır süren bir savaşın, dinmeyen bir intikamın ve küller arasında büyüyen bir nefretin adıydı bu.
“Baban, Hazar Karan Vurgun’un kardeşini gözlerinin önünde yakarak öldürdü. O zamanlar Hazar ve kardeşi daha çok küçüktü. Köklü ve güçlü bir ailenin çocuklarıydılar. Baban ile Hazar’ın babası Aydın Vurgun arasındaki düşmanlık yıllar önce başlamıştı. Çünkü Hazar’ın babası, babaanneni vurmuştu. Aralarındaki savaşın fitilini ateşleyen olay buydu.
Baban intikamını aldı ama yanlış kişiden aldı. Bunu sonradan kendisi de fark etti. Bahçedeki hâlini görmedin mi? O güçlü görünmeye çalışsa da içinde korku taşıyor.
Hazar Karan Vurgun ise o gün kardeşinin ölümünü izlemek zorunda kaldı. O gün sadece kardeşini kaybetmedi; çocukluğunu, masumiyetini ve merhametini de o alevlerin içinde bıraktı. Kardeşinin çığlıkları kulaklarından hiç silinmedi. Yıllar geçse de o günü unutamadı. O anda intikam almaya yemin etti. Büyüdükçe içine kapandı. İçindeki öfke ve nefret her geçen gün biraz daha büyüdü. İntikam arzusu onu tüketiyor gibi görünse de aslında ayakta kalmasını sağlayan tek şey buydu. Kardeşinin hatırası, ölümünden sonra bile peşini bırakmadı. İnsanlar ondan korkuyor. Hem de sandığından çok daha fazla. Baban bile karşısında yalnızca güçlü görünmeye çalışıyor. Çünkü Hazar Karan Vurgun, düşmanlarını bile kendi kurallarıyla yönetebilen biri. Sessizliği bile insanın içine korku salmaya yetiyor. Ve en acı tarafı ne biliyor musun? Kardeşinin bir mezarı bile yok. Başında dua edebileceği bir taş, çiçek bırakabileceği bir toprak parçası bile yok. Geriye sadece küller, yarım kalmış anılar ve dinmeyen bir intikam yemini kaldı. ''Gerisini artık sen düşün...” Tam konuşacağım sırada Hakan bize doğru yaklaşıp yanıma oturdu.
"Elini uzat, Ayris." Pansuman için dirseğimi ona uzattım. Kafam allak bullaktı. Olan biteni anlamaya çalışırken Hakan sessizce yarama son dokunuşları yaptı.
Pansuman bittikten sonra mutfağa geçtim. Ben, Gül Abla, Gökhan ve Hakan masanın etrafında oturmuş, bir şeyler atıştırıp çaylarımızı içiyorduk. Tam o sırada telefonum çaldı.
Telefonu elime alıp bahçeye çıktım. Ekranda Demir'in adı yazıyordu. Onu gerçekten özlemiştim.
Heyecanla telefonu açtım. "Alo?" İlk birkaç saniye ses gelmedi. Sonra onun sesi duydum.
"Alo, bebeğim. Nasılsın?" "İyiyim, ya sen?" "Ben de iyiyim. Seni çok özledim." İstemsizce gülümsedim. "Ben de seni özledim." Durdu ve devam etti. "Her zamanki mekânda buluşalım mı?" "Hımm... Tamam." "Saat sekiz uygun mu?" "Benim için uygun." Telefonu kapattıktan sonra tekrar mutfağa döndüm. "Ben kaçarım canlarım." Hakan kaşlarını kaldırdı. "Nereye gülüm?"
Gülümseyerek cevap verdim. "Demir'le buluşacağım." Gökhan hemen söze girdi.
"Az kaldı, o lavuğun yüzünü dağıtacağım." Gül Abla ona susması için kaş göz yaptı.
"Sen git kızım, dinleme şu deliyi." Gülümseyerek başımı salladım. "Görüşürüz."
Odama çıkıp hazırlanmaya başladım. Bileklerime kadar uzanan, zarif bir elbise giydim. Yakası kalp şeklindeydi. Siyah taşlı kolyemi taktım, takımına ait küpeleri de kulaklarıma yerleştirdim. Hafif bir makyaj yaptıktan sonra saçlarımı yukarıdan topladım.
Çantamı alıp aşağı indim. Dış kapıyı açınca yüzüme serin bir rüzgâr çarptı. Birkaç tutam saçımı geriye savurdu. Hava oldukça soğuktu.
Arabaya binip ısıtıcıyı çalıştırdım. Bugün kötü geçmişti. Motoru çalıştırıp kapıdan çıktım. Yol boyunca düşüncelerimden kaçamadım. Kafamı dağıtmaya ihtiyacım vardı. Her şey üst üste gelmişti ve artık hangisini düşüneceğimi bile bilmiyordum.
Yaklaşık kırk dakika sonra sahil kenarındaki açık hava restoranına varmıştım. Arabadan inip anahtarı valeye teslim ettim. İçeri girdiğimde Demir'i denize yakın bir masada otururken gördüm.
Yanına yaklaştığımda beni fark edip ayağa kalktı. Kollarını belime doladı. "Seni çok özledim."
Burnunu boynuma gömdü. Hafifçe geri çekilip gözlerinin içine baktım. "Ben de seni çok özledim."
Birlikte masaya oturduk. Garson menüleri uzattığında ikimiz de levrek söyledik. Siparişlerimizi verdikten sonra Demir bir süre sessiz kaldı. Sonra çekinerek konuştu. "Tekrar gidecek misin?"
Başımı iki yana salladım. "Hayır. Bundan sonra tamamen buradayım. Gitmek istemiyorum."
Sözlerimi duyunca başını anlarcasına salladı. Yemekler geldiğinde sessizce yedik. İkimiz de düşüncelerimize dalmıştık. Bir süre sonra Demir derin bir nefes verdi.
"Ayris... Bak, seni çok seviyorum. Eminim sen de beni seviyorsun. Ve inan bana, bu çok uzun sürdü." Ne demek istediğini anlamaya çalışırken ayağa kalktı. Sonra sandalyemin yanına çöktü.
Kalbim heyecandan hızla çarpmaya başlamıştı. Demir cebinden küçük bir kutu çıkardı.
"Benimle evlenir misin?" Bir an nefesim kesildi. Gözlerim şaşkınlıkla ona kilitlenmişti. Tam cevap vereceğim sırada gözüm arka tarafta duran birkaç adama takıldı. Biz restorana geldiğimizden beri ara ara bize bakıyorlardı. İçime kısa süreli bir huzursuzluk çöktü ama o an bunu önemsememeye karar verdim. Tekrar Demir'e döndüm. Gözlerim dolmuştu.
"Evet." Demir'in yüzünde tarifsiz bir mutluluk belirdi. Ayağa kalkar kalkmaz beni kollarının arasına çekti. Tam o sırada mekân alkışlarla yankılandı. Gülüyordum, ağlıyordum, ne hissettiğimi bile bilmiyordum. Demir beni kucağına aldı ve kendi etrafında döndürmeye başladı.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadı kulağıma. "Sana söz veriyorum, seni bir ömür mutlu edeceğim."
Başımı omzuna yasladım. O an, uzun zamandır ilk kez her şeyin yoluna girebileceğine inanmak istemiştim. Babamın aramasıyla Demir'in kollarından hafifçe geri çekildim. "Bir dakika canım."
Başını anlayışla salladı. Telefonu açtım. "Alo baba?" Sesi her zamankinden daha sertti.
"Eve gel. Önemli bir konu hakkında konuşacağız." "Tamam." Başka bir şey demeden telefonu kapattı. İçime garip bir sıkıntı çökmüştü. Demir'e dönüp gitmem gerektiğini söyledim. Alnıma kısa bir öpücük kondurduktan sonra vedalaştık. Eve vardığımda doğruca babamın çalışma odasına gittim. Kapıyı tıklattım. "Gel." Babamın sesi içeriden duyulunca kapı kolunu indirip içeri girdim.
Daha ben konuşamadan sertçe sordu: "Neredeydin?" "Demir'leydim, baba." Bir anda ayağa kalktı. "Bana baba deme!" Sesi odada yankılanmıştı. Şaşkınlıkla ona baktım. Sonra gözleri sol elime kaydı. "O elindeki ne?" Parmağımı işaret ediyordu. Yüzüğümü... Yüzüğe baktım.
"Evleneceğim, baba." Yüzü öfkeyle gerildi. "Ne hâlin varsa gör, soysuz."
Sözleri kalbime bıçak gibi saplandı. Bir baba kızının evleneceğini duyunca onu tebrik ederdi. Sarılırdı. Mutlu olurdu. Ama benim babam hakaret ediyordu. Derin bir nefes aldı.
"Davetten sonra buradan gideceksin." Bu kez konuşmasını bitirmesine izin vermedim.
"Neden baba?" Sesim titriyordu. "Neden bana böyle davranıyorsun? Doğarken annemin ölmesini ben mi istedim?" Sesim yükselmeye başlamıştı. "Şimdiye kadar bir kez olsun baba gibi davranmadın bana. Bir kez olsun..."
Gözlerim dolmuştu. "Alisa'ya davrandığın gibi neden bana davranmadın? Neden?" Bir adım ona doğru attım. "Yaklaştım, ittirdin. Ayağa kalktım, yıktın. Ne yaparsam yapayım beni istemedin. Neden baba? Bir kere olsun nedenini söylemedin." Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başlamıştı. Babam ise en ufak bir pişmanlık göstermeden bana baktı.
"Davetten sonra gideceksin. Temelli." Sesi buz gibiydi. "Bir daha asla dönmeyeceksin."
"Sen sadece bizim için bir tehlikesin." Sözleri duyduğum an içimdeki son kırıntılar da parçalandı.
"Asla gitmeyeceğim." Bir anlık sessizlik oldu. Sonra yüzüme sert bir tokat indi. Başım yana savruldu. Yanağım alev alev yanıyordu. Babam bana öfkeyle bakarken dişlerinin arasından konuştu: "Lafımın üstüne laf etmeyeceksin."
Gözlerimdeki yaşları silmeden ona baktım. "Yıkıl karşımdan." Arkamı dönüp odadan çıktım. Bir kez daha canımı yakmayı başarmıştı. Koridorda yürürken gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan süzülüyordu. Ne kadar güçlü görünmeye çalışırsam çalışayım, sözleri içimde derin yaralar açıyordu. Odamın kapısını kapatıp yatağımın kenarına oturdum. Parmaklarımla yüzüğümü yokladım. Birkaç saat önce hayatımın en mutlu anlarından birini yaşamıştım. Şimdi ise içimde yalnızca kırgınlık vardı. Saatlerce düşündüm.
Babamın söylediklerini...Bana bakışını...
Yüzüme inen tokadı...
Ne yaparsam yapayım beni neden sevemediğini...
Neden her seferinde beni suçlu gibi gördüğünü...
Sorular zihnimde dönüp duruyordu ama hiçbirinin cevabı yoktu.
Gece ilerledikçe odanın içi karanlığa gömüldü. Ben hâlâ yatağımda oturuyor, düşüncelerimden kaçmaya çalışıyordum. Bir ara telefonum çaldı. Ekranda Demir'in adı belirdi. Aramayı uzun süre izledim. Açamadım. O mutlu sesini duymaya gücüm yoktu. Telefon sustu. Bir süre sonra tekrar çaldı. Yine açamadım. Başımı yastığa bıraktığımda gözlerimden akan yaşları artık durduramıyordum. İçimde biriken her şey o gece üzerime çökmüştü. Ne zaman uykuya daldığımı hatırlamıyordum. Sabah gözlerimi açtığımda güneş çoktan doğmuştu.
Yanağım kuruyan gözyaşlarından gerilmişti. Başım ağrıyor, gözlerim yanıyordu.
Ağlayarak uyuyakalmıştım. Ve uyandığımda hiçbir şey daha iyi hissettirmiyordu. Saat üçe geliyordu. Kendime gelmek için hızlıca bir duş alıp aşağıya, kahvaltı için indim. Saçlarım hâlâ ıslaktı. Masaya oturduğumda herkes bir şeylerden konuşuyordu ama ben onları dinleyemiyordum. Aklım hâlâ dün gece yaşananlardaydı. Önümdeki tabaktan birkaç lokma almaya çalıştım fakat iştahım yoktu.
Kahvaltıdan sonra tekrar odama çıktım. Davet için hazırlanmam gerekiyordu.
Günün geri kalanını bahçede geçirdim. Çiçeklerle uğraşmak kafamı biraz olsun dağıtıyordu. Toprağın kokusu, rüzgârın sesi ve çiçeklerin renkleri düşüncelerimi susturmaya yetmese de bana iyi geliyordu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Saat sekize yaklaşırken odama çıkıp hazırlanmaya başladım. Üzerimde uzun, kırmızı saten bir elbise vardı. Sırtı açıktı ve üstümde kusursuz duruyordu. Kumaşın parlaklığı her adımımda ışığı yakalıyor, elbiseye zarif bir görünüm katıyordu. Saçlarımı yukardan toplamıştım. Birkaç tutam saç yüzümün iki yanına düşüyordu. Boynumdaki ince kolye ve kulağımdaki zarif küpeler görünümümü tamamlıyordu.
Makyajımı bitirip aynanın karşısında son kez kendime baktım. Siyah smokey yaptığım ela gözlerim bir yıldız misali parlıyordu. Ama acıyla.... Dışarıdan bakıldığında kusursuz görünüyordum. Ama gözlerimdeki yorgunluğu saklayamıyordum. Derin bir nefes aldım, küçük çantamı elime aldım ve odadan çıktım. Bu gece uzun olacaktı. Ve içimde, nedenini bilmediğim bir huzursuzluk vardı.
Aşağı indiğimde kapının önünde duran siyah Rolls-Royce'a bindim. Çantamı yan koltuğa bıraktıktan sonra motoru çalıştırdım ve demir kapıların açılmasıyla birlikte yola çıktım.
Gece çoktan çökmüştü. Sokak lambalarının ışıkları camdan içeri vuruyor, kırmızı elbisemin üzerinde kısa yansımalar bırakıyordu. Yol boyunca radyo kapalıydı. Sessizlik bana eşlik ediyordu. Düşünmemeye çalışıyordum ama babamın sözleri zihnimden çıkmıyordu. Her kırıcı cümlesi kulaklarımda yeniden yankılanıyordu. Direksiyonu biraz daha sıkı tuttum.
Bu gece güçlü görünmek zorundaydım. Yaklaşık yarım saat sonra davetin düzenlendiği mekanın önüne ulaştım. Vale hızla yanıma geldi. Anahtarı ona teslim edip araçtan indim.
Başımı kaldırdığımda binanın ışıkları geceyi aydınlatıyordu. Derin bir nefes aldım. Ardından yerdeki kırmızı halıya baktım girişe kadar ilerliyordu.
Kapıdan adımımı attığım anda içerideki konuşmalar birkaç saniyeliğine durmuş gibiydi. Bazı bakışların üzerime çevrildiğini hissedebiliyordum. Ama umursamadım. Herkes eğleniyormuş gibi davranıyordu. Başımı dik tuttum ve yürümeye devam ettim. Bu gece kimsenin gözlerimdeki kırgınlığı görmesine izin vermeyecektim. Ama dikkatimi çeken başka bir şey vardı.
Salonun tam ortasında, iki yandan birleşerek yukarı çıkan yuvarlak merdivenler uzanıyordu. Ve merdivenlerin en üst basamağında biri duruyordu.
Hazar Karan Vurgun...
Bakışları doğrudan üzerimdeydi.
Bu kez gözlerinde farklı bir ifade vardı. Yeşil gözlerinin tonu daha da koyulaşmıştı sanki. Elleri korkuluklara yaslanmıştı. Ellerini korkuluğun üzerinde iki yana açıp yaslanmıştı. Sanki bu salondaki herkes ona itaat ediyordu. Sanki bulunduğu yer, ait olduğu taht gibiydi. Gözlerimi ondan çekmedim. O da çekmedi. Kalabalığın içinde yalnızca birbirimize bakıyorduk.
Bir anda belime sarılan kollarla irkildim. Refleksle soluma döndüğümde Demir'i gördüm.
"Özür dilerim," dedi gülümseyerek. "Korkuttum." Sağ kolu belimi sarmıştı. "Sorun değil."
Gözlerini üzerimde gezdirdi. "Bu arada... Çok güzel görünüyorsun."
İstemsizce gülümsedim. Elimi kaldırıp ceketinin yakasını düzelttim. Sonra hafifçe eğilip kulağına fısıldadım. "Sen de çok yakışıklı görünüyorsun." Demir'in dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.
Birlikte yürümeye devam ettik. Fakat istemsizce tekrar yukarı baktığımda Hazar'ın hâlâ bana baktığını gördüm.
Az önceki o sakin ifade tamamen kaybolmuştu.
Çenesi gerilmişti.
Bakışları sertleşmişti.
Sanki hoşuna gitmeyen bir şey görmüş gibiydi.
Bakışlarımı ondan çekip yürümeye devam ettim.
Benim için ayrılan masaya ulaştığımızda oturduk.
Tam o sırada salondaki birçok kişinin gözünün yeniden bana döndüğünü fark ettim.
Bazıları fısıldaşıyor, bazıları ise bakışlarını saklama gereği bile duymuyordu.
İçimdeki huzursuzluk yeniden büyümeye başladı.
Ama yüzümdeki gülümsemeyi bozmadım. Salonda hoş ve sakin bir müzik çalıyordu. Aradan geçen zamanla birlikte içerisi daha da kalabalıklaşmıştı. Bir ara gözlerim istemsizce babama ve Alisa'ya kaydı. İkisi de bana bakıyordu. Ama o bakışlarda sevgi yoktu. Özellikle babamın gözlerindeki nefret, bulunduğum yerden bile hissediliyordu. Demir de bunu fark etmiş olacak ki bana doğru eğildi. "Burada bir dolap dönüyor." Kaşlarımı çattım. "Neden öyle dedin?" Demir gözlerini salonda gezdirdi. "Karan neden babanın bütün dostlarını davet etmiş? Bir şeyler olacak." Tam o sırada salondaki ışıklar hafifçe kısıldı. Ve Hazar Karan Vurgun konuşmaya başladı. Sanki herkes bu anı bekliyormuş gibi bir anda sessizliğe gömüldü. Onun hafif kalın ve keskin sesi salonun her köşesine yayıldı. "Hepiniz bugün ne için burada olduğunuzu bilmiyorsunuz." Kısa bir sessizlik oldu. Bütün gözler ona çevrilmişti. Müzik çoktan susmuştu. Hazar ellerini önünde birleştirip devam etti. "Bugün size yıllardır dostunuz olarak bildiğiniz Çakır Şahsuvar'ın sizi nasıl kandırdığını öğreneceksiniz."
Nefesim boğazımda düğümlendi. Hemen babama baktım. Yüzündeki renk çekilmişti.
Boynundaki kravat gevşemiş, gömleğinin üst düğmesi açılmıştı. Bir eliyle sandalyeden destek alıyordu. İlk kez gerçekten korkmuş görünüyordu. Hazar konuşmaya devam etti.
"Sizden aldığı paralarla uyuşturucu, silah ve çocuk kaçakçılığı yaptı." Salonda uğultular yükselmeye başladı. Ama Hazar durmadı. "Ve bütün bunlara yıllardır sakladığı ona yardım eden başka bir kızı da var "
Bu kez gözleri doğrudan bana çevrildi. O bakışların ağırlığı üzerime çöktü. Bir saniye içinde herkesin dikkati bana yönelmişti. Az önce beni tanımayan insanlar şimdi beni yargılar gözlerle süzüyordu. Fısıltılar giderek artıyordu. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Hazar babam hakkında haklı olabilir miydi?
Belki... Ama benim hakkımda yanılıyordu. Ben şimdiye kadar babamın hiçbir işine karışmamıştım. Hiçbir şeyden haberim yoktu. Salondaki uğultular düşüncelerimi böldü. Hazar bu kez bana kısa bir bakış attıktan sonra kalabalığın arasındaki bir adama döndü. " Ayris Şahsuvar anlat bakalım'' " Ali Yalın Çakır'a verdiğin yirmi milyon doların Amerika'ya giderken çıkan gemi kazasında battığını mı sandın?" Salondan şaşkınlık sesleri yükseldi. Hazar'ın dudakları alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı. "O gemi limana sapasağlam ulaştı." Ali Yalın'ın yüzü bembeyaz kesilmişti. Hazar bu kez başka bir adama döndü. "Yasin Akkurt..." Adam başını kaldırdı.
"Patlamada öldüğünü sandığın çocuklar var ya..." Kısa ve sert bir kahkaha attı. ''...onlar da ölmedi." Sonra başını kaldırıp bütün salona baktı. Bakışları tek tek herkesin üzerinde dolaştı.
"Ve birçoğunuzu bu şekilde dolandırdı Çakır Şahsuvar." Bu sözlerle birlikte salondaki sessizlik tamamen bozuldu. Öfkeli sesler yükselmeye başladı.
İnsanlar ayağa kalkıyor, birbirleriyle konuşuyor, bazıları ise doğrudan babama bakıyordu.
O an içimde kötü bir his oluştu. Bu gecenin daha yeni başladığını hissediyordum. Artık kimseyi değil, kendimi düşünmeliydim. Buradan kaçıp gitmek istiyordum. Demir'e döndüm.
"Buradan hemen gitmeliyiz." Yüzümdeki ifadeden bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Ayağa kalkmak üzereydi ki ben çoktan yerimden kalkmıştım. Tam kapıya doğru yürümeye başladığım sırada Hazar'ın sesi bütün salonu doldurdu. "Nereye, Ayris Şahsuvar?"
Adımlarım durdu. Kalbim bir anlığına sıkıştı. Yavaşça arkamı döndüm. Hazar'ın gözleri yine benim üzerimdeydi. "Daha bitmedi." Salondaki herkes yeniden sessizleşmişti. Hazar birkaç saniye sustu. Sonra hiç beklemediğim bir şey söyledi.
"Çakır Şahsuvar benim kardeşimi yakarak öldürdü." Salondan şaşkınlık sesleri yükseldi. Ben ise olduğum yerde donup kalmıştım. Hazar'ın yüzündeki ifade değişmemişti. Ama sesindeki öfke bütün salona yayılıyordu. "Bu da demek oluyor ki bana bir can borcu var."
Gözlerini benden ayırmadan devam etti. "Bir kızını bana vereceksin." Salondaki uğultular yeniden yükseldi. "Cana karşı can." Bu sözleri öyle sert söylemişti ki omurgamdan aşağı bir ürperti yayıldı. Babama baktım.
Belki itiraz eder diye...
Belki beni korur diye...
Belki ilk kez baba gibi davranır diye...
Ama olmadı. Hiç düşünmeden benim adımı söyledi. "Ayris."
Nefesim kesildi. Sonra gözlerim Alisa'ya kaydı. Yüzünde geniş bir gülümseme vardı. Sanki yıllardır beklediği şey gerçekleşmişti. Babam beni kendi elleriyle ölümün önüne atmıştı. Tam o sırada iki adam Demir'in kollarını tuttu. "Demir!"
Bağırarak ona doğru yöneldim ama başaramadım. Hazar ağır adımlarla merdivenlerden inmeye başlamıştı. Salonun ortasına geldiğinde gözleri hâlâ bendeydi. Demir öfkeyle adamlardan kurtulmaya çalışıyordu. Bir hamlede onları itip belindeki silahı çıkardı. Silahın namlusu doğruca Hazar'ı gösteriyordu. Salonda çığlıklar yükseldi. Ama Hazar...
Kıpırdamadı bile. Ellerini rahat bir tavırla ceplerine koydu. Sanki karşısında doğrultulan silah umrunda değildi. Demir küfürler savuruyordu. Öfkeden titriyordu. Fakat Hazar'ın yüzündeki ifade değişmedi. Sonra her şey bir saniyede oldu. Hazar silahını çekti. Bir patlama sesi duydum.
Demir'in dizine kurşun isabet etti. Acıyla yere düştü. "Demiir!"
O an sanki içimdeki son şey de koptu. Koşup yanına çömeldim. Sonra yerde duran silahı aldım. Ayağa kalkıp doğruca Hazar'a çevirdim. Salon yeniden sessizliğe gömüldü.
Birçok silah aynı anda bana doğrultulmuştu. Ama umurumda değildi. Gözlerimi Hazar'dan ayırmadan konuştum. "Benim yanımda, bana ait olan birine silah doğrultmak öyle mi?"
Yüzümde istemsizce soğuk bir gülümseme belirmişti. Hazar gözlerini gözlerime dikmişti. Silahı yavaşça aşağı indirdim. Ve tetiğe bastım. Kurşun Hazar'ın dizine isabet etti. Bir adım geriye sendeledi. Ama düşmedi. Salondaki herkes nefesini tutmuştu. Silahlar hâlâ bana doğrultuluydu. Ben ise yavaş adımlarla ona yaklaştım. Aramızda yalnızca birkaç adım kalmıştı. "Canımı istiyorsun öyle mi?" Biraz daha yaklaştım. Gözlerinin içine baktım. Bu kadar yakınken bakışlarındaki öfkeyi, şaşkınlığı ve başka tarif edemediğim bir şeyi görebiliyordum.
"Çok uğraşacaksın o zaman." Bana öyle bakıyordu ki ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı. Sonunda konuştu. "Şimdi kaç, küçük Şahsuvar." Sesi alçak ama tehlikeli çıkmıştı.
"Kaç. Çünkü seni yakaladığımda acımayacağım." Dudaklarım hafifçe kıvrıldı.
"Umarım başarırsın. Ne demiştin cana karşı can." Arkamı döndüm. Yerdeki Demir'i kaldırıp kolumu omzuna doladım. Salon hâlâ sessizdi. Kimse önümüze çıkmadı. Kimse bizi durdurmadı.
Ve ben, arkamda bıraktığım bakışların ağırlığını hissederek Demir'le birlikte kapıdan çıktım. Ama içimde garip bir his vardı. Bu gece bitmemişti.
Asıl savaş şimdi başlıyordu. Kaçmalıydım. Ama bu sefer kendim için

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

6okunma 1beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…