Saklı Günahsız kitap kapağı

1. bölüm / 4

𝑬𝒗𝒆 𝑫ö𝒏üş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: 𝑬𝒗𝒆 𝑫ö𝒏üş

Kaldığım otelde çıkan yangın yüzünden gece yarısı valiz topluyordum.
Los Angeles'ta son gecem böyle geçecek diye düşünmemiştim.
Yarın Türkiye'ye dönecektim. Dört yıl boyunca uğruna çalıştığım üniversiteyi bitirmiş, sonunda mezun olmuştum. İnsanların kutlama yaptığı böyle bir günde ben elimde valizlerle başka bir otele gitmeye çalışıyordum.
Adım Ayris Şahsuvar.
Yirmi üç yaşındayım.
Hayatımın büyük bir kısmını kendi başıma ayakta kalmaya çalışarak geçirmiştim. İnsanlara kolay kolay güvenmez, duygularımı da pek belli etmezdim. Yaşımın gerektirdiğinden daha fazla şey görmüş, daha fazla hayal kırıklığına uğramıştım. Bu yüzden kimseye kolayca yaklaşamazdım. Çoğu zaman güçlü görünürdüm, ama içimde taşıdığım yükleri benden başka kimse bilmezdi. Kalabalıkların arasında kaybolmayı, dikkat çekmemeyi tercih ederdim. Kendime kurduğum küçük dünyada yaşamaya alışmıştım ve o dünyanın kapılarını başkalarına açmak hiç de kolay değildi.
Düşüncelerimi bir kenara bırakıp, arabaya doğru yürüdüm. Serin hava yüzüme çarparken derin bir nefes aldım.
Arabama binip motoru çalıştırdım. Birkaç saniye direksiyonun başında öylece oturup derin bir nefes aldım. Ardından aracı yavaşça hareket ettirerek otele doğru yola çıktım. Şehrin kalabalık caddeleri boyunca ilerlerken düşüncelerim bir an olsun peşimi bırakmıyordu. Trafik ışıkları, yol kenarındaki dükkânlar ve önümden geçip giden insanlar bulanık bir manzara gibi gözlerimin önünden akıp gidiyordu. Kısa bir süre sonra otelin bulunduğu sokağa girdim ve binanın yükselen silueti karşıma çıktı.
Otelin önünde arabamı durdurduğum sırada telefonum çaldı. Ekranda babamın adı yazıyordu. Bir an tereddüt ettim. Onunla konuşmak istemiyordum ama aramayı da görmezden gelemezdim. İç çekerek telefonu açtım. “Ne var?” diye sordum, sesimdeki soğukluğu gizleme gereği duymadan. Babam kısa bir sessizliğin ardından konuştu. Her zamanki gibi sesi buyurgan ve mesafeliydi. Söylediklerini dinlerken çocukluğumdan beri aramızda duran o görünmez duvarı yeniden hissediyordum. Aynı aileden geliyorduk ama birbirimizi anlamak için çok uzaktık.
"Yarın burada ol. Aynı zamanda olacaklar için de hazır ol." Tam konuşacağım esnada suratıma telefonu kapattı. Alışmıştım. Aramız hiçbir zaman iyi olmamıştı. Annem beni doğururken ölmüştü ve babam bunu bana her fırsatta hatırlatırdı. Bir süre sonra ben de kendimi suçlu hissetmeye başlamıştım. Çocukken ne zaman yaptığımdan gurur duyduğum bir şey olsa onun gözlerinde aynı ifadeyi görürdüm. Sanki varlığım bile onu rahatsız ediyordu. Bir keresinde okul birincisi olmuştum. Elimde belgeyle eve koşarak gitmiştim. Bana sarılmasını ya da en azından aferin demesini beklemiştim. Sadece bir kez bakmıştı. "Bu, anneni geri getirmeyecek." Demişti. Ve yaptığım kötü birşeymiş gibi bakıp beni bırakıp odasına çıkmıştı.
Otele yaklaştığımda büyük harflerle yazılı olan soyadına aldırmadan içeri girdim. İçerisi çok büyük, bir o kadar da süslüydü. Birden fazla tablo, kocaman aynalar ve tam ortadan yere uzanan pahalı ve şık avize... Resepsiyona yaklaştığımda gülümsedim. Tatlı sarışın kız konuştu:
"Merhaba efendim, hoş geldiniz. Oda ayırttınız mı?" Boğazımı temizleyip konuştum:" Hoşbuldum evet oda ayırtım." Online'dan ayırttığım oda numarasını gösterdim. 777 numaralı oda, kadın arkasını dönüp oda kartını verdi ve tekrar konuştu: "Bir isteğiniz olursa odada bulunan telefondan 1'i tuşlayın."
Başımı salladım. Valizimi alıp asansöre bindim. Kapı açıldığında asansörden çıktım. Bu oda diğer katlara göre daha sadeydi ve sadece bir oda vardı. Aldırmadan kartı kapıdaki sisteme okuttum. Tık diye ses geldiğinde içeri girdim. Odayı inceleme zahmetine bile girmeden duşa girdim. Kısa bir duşun ardından terasa çıktım. Ve Şezlonga uzanıp gözümü kapattım.
Hava serindi ama rahatsız etmiyordu. Üzerimde kısa bir şort, kısa kollu bir tişört ve gri bir hırka vardı. Şezlonga uzanıp etrafı izlemeye başladım. Kuş sesleri, havuzdan gelen hafif şırıltı ve ağaçların rüzgârla dansı huzurlu bir melodi oluşturuyordu. Sonra başka bir ses duydum..
Kapı açıldı. İçeri ağır adımlarla biri girmişti. Kaşlarım çatıldı. Bir anda ayağa fırladım.
"Sen de kimsin?" Karşımda uzun boylu bir adam duruyordu. Ceketini çıkarıp koltuğun üzerine bıraktı. Bana döndüğü anda nefesim bir anlığına kesildi. Yeşil gözleri beni gördüğü anda sertleşti. O da en az benim kadar şaşkın görünüyordu. "Ne işin var odamda?" dedim.
Adamın bakışları üzerimde gezindi. Ardından soğuk bir sesle konuştu: "Asıl sen kimsin ve gecenin bir yarısı odamda ne işin var?" Sesinde en ufak bir tereddüt yoktu. Derin bir nefes aldı.
"Çık odadan." Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. "Çık odadan mı?"
Sesimin yükselmesiyle çenesi gerildi. Bir anda aramızdaki mesafeyi kapattı. Ne olduğunu anlayamadan bileğimi yakaladı. İfadesiz görünen bakışları yüzümde dolaştı. Sanki beni tanımaya çalışıyordu. "Ses tonuna dikkat et." Sözleri tehdit gibi çıkmıştı. Bileğimi çekip kurtardım ve birkaç adım geri gittim. Rahatsız edici yüzünden uzaklaştığımda bir nebze rahatlamıştım. "Ben bu oda için ödeme yaptım." Adam kısa ve alaycı bir kahkaha attı.
"Bu oda benim. İstemeden yüzüne daha dikkatli baktım. Uzun boylu, siyah saçlıydı. Keskin çene hattı ve koyu kirpikleri yüzüne sert bir ifade veriyordu. Yeşil gözleri ise insanın içine işliyordu.
"Tamam," dedim dişlerimin arasından. "Tamam gidiyorum." Kaşlarından biri havalandı.
"Zaten gidecektiniz." Gözlerimi devirip ona ters ters baktım. Tam o esnada kapağı açık dolabı fark ettim. Bu kadar mı yorgundum? İçindeki takım elbiselerin hepsi birbirine benziyordu; koyu renkli, kusursuz ütülenmiş ve neredeyse ayırt edilemeyecek kadar aynıydılar.
Hiç vakit kaybetmeden banyoya yöneldim. Birkaç eşyamı aceleyle toplayıp valize tıka basa doldurdum. Son bir kez yüzüne baktım. İçimde kopan fırtınaya rağmen tek kelime etmeden arkamı dönüp uzaklaştım. Oda kartını sehpanın üzerine bıraktım. Derin bir nefes alıp kapıyı açtım. Odanın kapısını açtığımda, yakasındaki karttan onun müdür olduğunu anlamıştım. Tombul ve kısa boylu bir adamdı. “Hani bu oda boştu?” dedim sinirli bir tonla.
Bana dönüp, “Üzgünüm efendim, bir karışıklık olmuş,” dedi. Fakat yüzündeki ifade sözleriyle örtüşmüyordu; bakışları sanki çok daha farklı bir gerçeği gizliyordu.
Derin bir nefes aldım. “Bana odamı gösterin.” Adam başını hay hay dercesine salladı. Düz koridorda ilerlemeye başladık. Asansöre bindiğimizde bir kat aşağı indik ve başka odaya geçtim. Valizi yere bıraktıktan sonra direk yatağa uzanıp uyumuştum.
Uyandığımda sabah 12'ydi. Bugün İstanbul'a gidecektim. Üzerimdeki pamuk battaniyeyi kenara atıp yataktan kalktım. Balkona geçip ellerimi trabzana dayadım. Hava düne kıyasla daha soğuktu. Kapı çaldığında çalışan yemekleri bırakıp gitmişti. Hızlı bir duş alıp yemeğimi yemiştim. Altıma siyah kumaş pantolon, üzerime de siyah, omzu açık bir kazak giydim. Hafif bir makyaj yapıp valizimi alarak çıkmıştım.
Uzun bir koridor yürüyüşünün ardından asansöre bindim. En alt kata bastığımda kapılar açılmıştı. Hayır, hayır, burası giriş kat değildi. Burası depo gibi bir yerdi. İçeriden boğuşma sesleri geliyordu. Karanlığın içindeki kırık ampul hafif bir aydınlık oluşturuyor, arada da kesiliyordu.
Bir silüet dikkatimi çekti. Elindeki silahla birisinin kafasına sıktı. Elimdeki telefon yere düşmüştü. Adamın gözleri bana döndü. Yutkunamadım. Adam o adamdı; yeşil gözlü adam, otelin sahibi.
Eliyle bir işaret verdiğinde bana doğru koştular. Yerden telefonumu alıp hızla asansöre bindim. Düğmeye ardı ardına basıyordum. Ellerim o kadar titriyordu ki düğmeye doğru düzgün basamıyordum. Nefesim kesiliyor, kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu. Her an bana yetişeceklerini hissediyordum.
Kapı açıldığında resmen kendimi içine fırlattım. Kapı tam kapanacağı sırada adamlardan biri elini uzattı. Gözlerim korkuyla büyüdü. Birkaç santim daha yaklaşsa kapıyı durdurabilirdi. Neyse ki kapılar kapanmıştı. Sırtımı asansörün duvarına yasladım. Titreyen ellerime baktım. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Kapı açıldığında garaja koşup arabama bindim. Valizim beni yavaşlatmıştı. “Siktir!”
Takip ediliyordum. Arabayı son sürat sürüyordum. Etrafımdaki araçlar durmadan korna çalıyor, sürücüler ellerini "Deli misin?" dercesine sallıyordu. Ne gördüğümü bilselerdi, onlar da benim gibi davranırlardı.
Direksiyonu sıkıca kavrayıp trafikte durmadan makas atıyordum. Nefesim düzensizleşmişti. Dikiz aynasına her baktığımda içimi yeni bir korku kaplıyordu. Siyah araçlardan oluşan konvoy şehrin dört bir yanına dağılmıştı. Hangisinin peşimde olduğunu bilmiyordum ve bu, beni daha da korkutuyordu. Artık görünürde yoklardı ama ben hâlâ hızlı sürüyordum. Ayağımı gazdan çekmeye cesaret edemiyordum. Neyse ki izimi kaybettirmiştim. Derin bir nefes aldım ve dikiz aynasına baktım. Kimse yoktu. Aklım hâlâ az önce yaşananlardaydı. Ne olmuştu öyle? Bir insanı gözünü bile kırpmadan öldürmüştü. Üstelik beni gördüğünde peşime adamlarını salmıştı. Kalbim yeniden hızlanırken direksiyonu daha sıkı kavradım. Yaklaşık 40 dakika sonra uçağıma binmiştim.
İstanbul'a gitmemin en büyük sebeplerinden biri de sevgilim Demir Yılmaz'dı. İki senelik ilişkimiz vardı. Demir'le deniz kenarında tanışmıştık. Babamın ortağıydı ama babama hiç benzemezdi. Sert görünüşünün altında sakin ve güven veren bir yanı vardı. Bana hissettirdikleri, hayatım boyunca hissettiğim hiçbir şeye benzemiyordu. Onu çok özlemiştim. Kumral saçları ve kahverengi gözleri gözümün önüne geldiğinde bile yüzümde istemsiz bir gülümseme oluşuyordu.
Düşüncelerimi bir kenara bırakıp uçağa bindim. Yerime geçip kemerimi taktım ve gözlerimi kısa bir süreliğine kapattım.
Yolculuk yaklaşık sekiz saat sürdü. Saatler boyunca bulutların üzerinde ilerlerken zaman kimi anlarda hızla akıp gitmiş, kimi anlarda ise durmuş gibiydi. Nihayet pilotun iniş anonsunu duymamla birlikte ayaklandım.
Uçak durduğunda merdivenden aşağı indim. Karşımda Gökhan ve Hakan vardı. Yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştirdim. Bana doğru koştular. İkisine de kocaman sarıldım. Korumalarımızdılar. Ben küçükken benimle çok ilgilenirlerdi. Evimizde çalışan Gül Abla'nın çocuklarıydı. İkisiyle de abi-kardeş ilişkimiz vardı.
Kulağıma kahkaha sesleri geliyordu. “Sizi çok özlemişim,” dedim dolu gözlerle.
İkisi de benden uzun, sarı saçlı, mavi gözlü ve heybetliydiler. İkisi de aynı anda konuştu:
“Biz de.” Sanki çalışmışlardı; hep aynı anda konuşurlardı. Hakan ve Gökhan ikizdi. Hakan konuştu: “Arabaya binelim. Çakır Bey'i bekletmek istemeyiz, değil mi?”
Bu dediğiyle yüzüm asıldı. Gökhan bunu fark etmiş olmalı ki birden beni sırtına aldı. Dünyam ters dönmüştü sanki. Gülüyorduk.
Arabaya binip arka koltuğa oturdum. Gökhan sürücü koltuğuna, Hakan ise ön sağ koltuğa oturmuştu. Sıcak bir hava yayıldı hemen içime. Hakan, Babutsa adlı grubun “Tabii Güzelim” adlı şarkısını açmıştı. Üçümüzün şarkısıydı. Birlikte eşlik etmeye başladık. “Yalvarsan da, yakarsan da bil ki fayda etmez!” Hakan bağırdı. “Saçın şimdi ne renkse beni hiç ilgilendirmez!”
Gökhan bağırdı bu sefer: “Artisliğin aklımda, seninle işim olmaz!” Aynı anda bağırdık:
“Centilmenlik bizde kalsın, gül dikensiz olmaz!” Yol boyunca çok eğlenmiştik. Yaklaşık bir saatlik yolun ardından eve varmıştık. Kocaman kapı kendiliğinden açıldığında bizi süs havuzu karşıladı. Tam ortadaydı. Üç katlı bir evdi; büyüktü, beyaz tonlarda inşa edilmişti.
Arabadan indiğimde ektiğim çiçekleri gördüm. Hepsi çok güzeldi; güller, papatyalar, şakayıklar ve birçok çeşit daha... Ama dikkatimi her zaman sadece kırmızı örümcek zambağı çekerdi.
Evin kapısını çaldığımda kapıyı Gül Abla açtı. Yüzünde öyle sıcak bir gülümseme vardı ki, sanki bahar gelmiş ve yüzünde çiçekler açmıştı. Onu gördüğüm anda içimi tanıdık bir huzur kapladı. Yıllardır bizim evde çalışıyordu; mutfağın tüm sorumluluğu ona aitti. Her sabah saat yedide gelir, akşam saat yedide işini bitirip evine dönerdi. Bu düzen hiç bozulmamış gibiydi.
Gül Abla artık evimizin çalışanı olmaktan çok daha fazlasıydı. Soframızdaki her yemekte, mutfaktan yükselen her kokuda onun emeği vardı. Evin sessiz köşelerine bile sinmiş bir varlığı bulunuyordu. Onun gelişiyle ev canlanır, mutfak sıcak bir yuvaya dönüşürdü.
Oğulları Hakan ve Gökhan da benim için çok değerliydi. Yıllar boyunca onları büyürken görmüş, sevinçlerine ve sıkıntılarına uzaktan da olsa tanıklık etmiştim. Aramızdaki bağ, iş ilişkisini çoktan aşmıştı. Onlar, hayatımın bir dönemine eşlik eden, hatıralarımda özel bir yere sahip insanlardı.
Kapının eşiğinde duran Gül Abla’ya baktığımda, geçen yılların ne kadar hızlı geçtiğini düşündüm. Bazı insanlar vardır; farkına varmadan hayatınızın ayrılmaz bir parçası hâline gelirler. Gül Abla da benim için tam olarak öyle biriydi. Yılların getirdiği samimiyet ve güven, onu ailemizden biri yapmıştı. O an kapıdan içeri girerken kendimi yalnızca evime değil, aynı zamanda geçmişin güzel hatıralarına da dönmüş gibi hissettim.
Gül Abla, her zamanki o yumuşak ve içten sesiyle konuştu. “Hoş geldin yavrum,” dedi.
Sesindeki sıcaklık, uzun zamandır duymayı özlediğim bir ezgi gibiydi. Hiç düşünmeden kollarımı beline doladım. O da beni sımsıkı sarıldı. Kucaklayışındaki samimiyet, geçen zamanın bıraktığı özlemi kelimelerden daha iyi anlatıyordu. Birkaç saniye boyunca öylece kaldık.
Sonunda hafifçe geri çekildi. Yüzüme baktı, gözlerinde her zamanki şefkat vardı. “Nasılsın yavrum?” diye sordu. Gülümsedim. “İyiyim Abla. Sen nasılsın?” Başını sallayarak gülümsedi.
“İyiyim çok şükür. Aç mısın? Yemek var.” Onun bu sorusu hiç değişmezdi. Ne kadar büyümüş olursam olayım, eve her gelişimde önce karnımı düşünüverirdi. Bu, onun sevgisini gösterme biçimiydi. ''Hayır, teşekkür ederim,” dedim. “Gelirken biraz bir şeyler atıştırdım.'' Gül Abla kaşlarını hafifçe kaldırdı; belli ki sözlerime pek inanmamıştı. Yine de üstelemedi.
“Peki yavrum,” dedi. “Ama acıkırsan haber ver. Sana hemen bir şeyler hazırlarım.” Gül Abla tam mutfağa doğru gitmek üzereydi ki birden durmuş gibi oldu. Sanki aklına yeni bir şey gelmişti. Yavaşça arkasını döndü ve bana baktı. “Ha kızım,” dedi, “baban seni çalışma odasında bekliyor.”
Sözleriyle birlikte içimde hafif bir merak kıpırdadı. Babamın beni özellikle çalışma odasında beklemesi pek sıradan bir durum değildi. Genellikle konuşacak önemli bir şeyi olduğunda oraya çağırırdı. “Tamam, Abla,” dedim.
Gül Abla başını sallayıp gülümsedi, ardından koridorun sonunda kayboldu. Birkaç saniye olduğum yerde kaldım. Evin içi sessizdi; mutfaktan gelen hafif tabak sesleri dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Doğruca çalışma odasına gitmek yerine önce yukarı, kendi odama çıkmaya karar verdim. Uzun yolculuğun yorgunluğu hâlâ üzerimdeydi ve babamla konuşmadan önce biraz toparlanmak istiyordum. Merdivenleri yavaş adımlarla çıkarken elim korkuluklarda gezindi. Bu evde geçirdiğim yılların anıları her köşeye sinmiş gibiydi. Koridorun sonundaki kapıya ulaşıp içeri girdiğimde, odamın tanıdık görüntüsü beni karşıladı.
Odam oldukça büyüktü. Ortada duran geniş, iki kişilik yatak odaya hâkimdi. Karşı duvarda neredeyse bir sinema ekranını andıran kocaman bir televizyon asılıydı. Odanın bir yanında terasa açılan cam kapılar bulunuyordu; gündüzleri güneş ışığı buradan içeri süzülür, geceleri ise şehrin ışıkları seyredilebilirdi.
Kendime ait bir giyinme odam vardı. Düzenli raflar, dolaplar ve aynalarla donatılmıştı. Bunun yanında geniş bir banyo ve lavabo da odaya bağlıydı. Evin geri kalanından bağımsız küçük bir yaşam alanı gibiydi.
Bavulumu yatağın üzerine bıraktım ve gözlerimi odanın içinde gezdirdim. Her şey bıraktığım gibiydi. Sanki ben yokken zaman burada durmuştu. Tanıdık kokular, duvarlardaki eşyalar ve pencereden süzülen ışık, uzun zamandır hissetmediğim bir aidiyet duygusunu yeniden uyandırdı. Birkaç dakika boyunca sessizce durup etrafı seyrettim. Sonra derin bir nefes aldım. Aşağıda, çalışma odasında beni bekleyen babam vardı ve belli ki konuşmamız gereken önemli bir konu bulunuyordu.
Odaya girdikten sonra üzerimdeki yorgunluğun sandığımdan daha ağır olduğunu fark ettim. Yolculuk boyunca biriken bitkinlik omuzlarıma çökmüştü. Babamın beni çalışma odasında beklediğini biliyordum ama o an tek düşünebildiğim şey biraz dinlenmekti.
Banyoya geçip sıcak bir duş aldım. Su, günün yorgunluğunu yavaş yavaş üzerimden akıp götürüyordu. Duştan çıktığımda kendimi biraz daha iyi hissediyordum ama aynı zamanda göz kapaklarım ağırlaşmıştı. Rahat kıyafetlerimi giyip saçlarımı kuruladıktan sonra odama geri döndüm. Babamla konuşmayı sabaha bırakmaya karar verdim. Nasıl olsa bir gece daha bekleyebilirdi, diye düşündüm.
Yatağın yanındaki lambayı kapattım ve yorganın altına girdim. Yumuşak yatağın sıcaklığı bedenimi sararken derin bir nefes verdim. Terastan gelen hafif gece esintisi perdeleri usulca hareket ettiriyordu.
Gözlerimi kapattığımda evin sessizliği etrafımı sardı. Aşağıda bir yerlerde babam hâlâ çalışma odasında beni bekliyor olabilir diye aklımdan geçti. Bu düşünce içimde kısa süreli bir suçluluk hissi uyandırsa da yorgunluk çok daha güçlüydü.
“Sabah konuşuruz...” diye mırıldandım kendi kendime. Birkaç dakika sonra düşüncelerim birbirine karışmaya başladı. temiz çarşafların kokusu ve günün yorgunluğu birleşince uyku beni yavaşça içine çekti. Babamı beklettiğimi bile düşünemeyecek kadar derin bir uykuya dalmıştım.
Beni uyandıran ses hiç de iç açıcı değildi. Aşağıdan gelen silah sesleri ve bağırışlar gecenin sessizliğini paramparça ediyordu. Bir anda gözlerimi açtım, kalbim hızla çarpmaya başladı. Yatağın içinde doğrulurken evin içinde bir şeylerin ters gittiğini anladım. Bu, sıradan bir kavga değildi. Bir şey olmuştu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

12okunma 1beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…