Saklı Günahsız kitap kapağı

3. bölüm / 4

𝒪̈𝓏𝓇𝓊̈𝓂𝓊̈ 𝒟𝑒ğ𝒾𝓁, 𝒞𝒶𝓃ı𝓂ı 𝒾𝓈𝓉𝒾𝓎𝑜𝓇𝒹𝓊

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: 𝒪̈𝓏𝓇𝓊̈𝓂𝓊̈ 𝒟𝑒ğ𝒾𝓁, 𝒞𝒶𝓃ı𝓂ı 𝒾𝓈𝓉𝒾𝓎𝑜𝓇𝒹𝓊

Kafam allak bullaktı. Hazar'ın söyledikleri, babamın adımı hiç tereddüt etmeden beni vermesi zihnimde durmadan dönüp duruyordu. Düşüncelerim birbirine karışırken gaza biraz daha bastım. Araba, gecenin sessizliğini yararak son sürat ilerliyordu.
Dünyam daralmıştı sanki. Nefes almak bile zorlaşıyor, etrafımdaki her şey üzerime üzerime geliyordu. Kafamın içinde dönüp duran düşünceler sustukça büyüyor, büyüdükçe beni daha da boğuyordu.
Ama ne kadar dağılmış olursam olayım, odaklanmam gereken kişi Demir'di. Dizindeki yara ciddi görünmese de ihmal edilemeyecek kadar kötüydü.
Demir'i arabaya bindirdikten sonra doğruca eczaneye sürmüştüm. Kurşun dizine isabet etmemiş, sıyırıp geçmişti. Birkaç gerekli malzeme aldıktan sonra ayağındaki yarayı temizleyip pansuman yapmış, ardından sarmıştım.
Demir'in dizini sardıktan sonra doğruca eve gitmiş, tüm eşyalarımı toplamıştım. Odamda bana ait ne varsa almış, geride tek bir iz bile bırakmamıştım. Sanki o evde hiç yaşamamış, o ailenin bir parçası olmamıştım. Kimsenin haberi olmadan ben ve Demir kaçacaktık. Gül Abla'ya, Hakan'a ve Gökhan'a veda edememek içimi kemiriyordu. Onlara tek kelime bile söylemeden gitmek zorunda kalmak canımı yakıyordu. İçimde, ardımda yarım kalmış bir hikâye bırakıyormuşum gibi ağır bir his vardı.
Ama artık yalnızdım. Yanımda Demir olsa da, içimdeki yalnızlık hissi dinmiyordu. Gideceğimiz yer Miami'ydi. Arkamda bıraktığım hayatla arama kilometreler girecekti, fakat kaçtığım şeylerden gerçekten uzaklaşabilecek miydim, bunu bilmiyordum. Gitmek için biraz zamana ihtiyacım vardı. Demir, dizindeki yara yüzünden uzun bir yolculuğa hemen çıkabilecek durumda değildi. Ayrıca her zamanki gibi kendi kimliğimi kullanmayacaktım; çünkü Hazar ve babam peşimi bırakmayacaktı. Beni bu kadar önemli kılan şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Neden herkes peşimdeydi, neden bunca şey yaşanıyordu, hiçbir fikrim yoktu. Bildiğim tek şey, ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım cevapların bir gün karşıma çıkacağıydı.
Şimdilik bir geceliğine dağ evinde kalacaktık. Önümüzde yarım saatlik bir yol vardı. Tüm bu yaşananları geride bırakıp yeni bir sayfa açmaya kararlıydım. Ben ve Demir... Belki de ilk kez kimsenin bizi bulamayacağı bir yerde, hayatı yeniden kurmaya çalışacaktık. Düşüncelerimi bozan, Demir'in sesi oldu. "İki gün sonra gideceğiz, değil mi?" diye sordu.
Gözlerini yoldan ayırmadan konuşmuştu ama sesindeki merakı ve endişeyi hissedebiliyordum.
Başımı salladım. "Evet, iki gün sonra. Ama şimdilik başka bir yerde kalacağız. Burada kalamayız." Demir sessizce beni dinlerken devam ettim.
"Zaten varmak üzereyiz, sadece beş dakikalık yolumuz kaldı."
Biraz daha ilerledikten sonra arabayı durdurdum. Kapıyı açıp diğer tarafa geçtim. Demir de arabadan inmişti. Elini boynuma dolayınca kolumu beline sardım. Dizindeki yara yüzünden sekerek yürüyordu. Kapıya yaklaştığımda küçük halının altına uzanıp anahtarı aldım. Anahtarı kilide sokup çevirdim. Çıkan "tık" sesinin ardından kapı açıldı.
İçerisi karanlıktı. Elimi duvarda gezdirirken sonunda düğmeyi bulup ışığı yaktım.
Burası küçük bir evdi. İçeride bir koltuk, karşısında bir şömine vardı. Bir yatak odası, küçük bir mutfak ve banyo dışında pek bir şey yoktu. Gösterişten uzak, sade ama huzurlu bir yerdi.
Demir'i dikkatlice koltuğa uzattım. Eğilip ayağındaki ayakkabıyı çıkardım, ardından dizindeki sargıyı kontrol ettim. "Daha iyi misin?" diye sordum. Demir yorgun gözlerle bana baktı ve başını hafifçe salladı. "İyiyim." Sesinde ne kadar güçlü görünmeye çalışsa da yorgunluğu hissediliyordu. Gün boyunca yaşadıklarımız ikimizi de tüketmişti.
Mutfağa gidip bir bardak su doldurdum. Salona döndüğümde Demir'in çoktan gözlerini kapattığını gördüm. Bardağı masaya bırakıp yanına yaklaştım. Düzenli nefes alışverişi çoktan uykuya daldığını gösteriyordu. Ev oldukça soğuktu. Dışarıdaki rüzgâr pencerelere vururken üzerindeki ince kıyafetlerin onu sıcak tutmayacağını biliyordum. Odadan kalın bir battaniye alıp dikkatlice üzerine örttüm. Uyanmaması için mümkün olduğunca sessiz hareket etmeye çalıştım.
Bir süre onu izledim. Son birkaç saatte yaşananlar gözlerimin önünden geçiyordu. Hazar'ın söyledikleri, babamın yaptıkları, ardımda bıraktığım hayat... Hepsi zihnimin içinde birbirine karışıyordu. Cevabını bilmediğim onlarca soru vardı ama o gece hiçbirini düşünmek istemiyordum. Şöminenin yanına gidip ateşi yaktım. Kısa süre sonra odanın içine çıtırtılar yayılmaya başladı. Turuncu alevler duvarlarda dans ederken ev biraz olsun ısınmıştı.
Artık ayakta duracak hâlim kalmamıştı. Yorgunluk bütün bedenime çökmüştü. Odaya geçip yatağa uzandım. Başımı yastığa koyar koymaz göz kapaklarım ağırlaştı. Düşüncelerime engel olmaya çalışsam da başarılı olamadım. Bugün çok yorulmuştum.
Şömineden gelen hafif çıtırtılar eşliğinde, ne zaman uykuya daldığımı fark etmeden gözlerimi kapattım. Sabah kalktığımda doğruca banyoya girip duş almıştım. Üzerime çiçekli beyaz bir elbise giymiş, saçlarımı kurutup açık bırakmıştım. Mutfakta kendime ve Demir'e iki sandviç hazırladıktan sonra salona doğru ilerledim. Kapının önüne geldiğimde Demir'in telefonla konuştuğunu fark ettim. Duyabildiğim tek şey, söylediği şu sözlerdi: "Evet... Size onu vereceğim."
Bir an olduğum yerde kaldım. Ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum.
Demir beni gördüğü anda yüzündeki ifade değişti. Hızla telefonu kapatıp elini cebine soktu. Sanki konuşmasını duymamı istemiyormuş gibiydi. İçime tuhaf bir huzursuzluk çöktü. Az önce duyduğum cümle zihnimde yankılanıp duruyordu. *"Size onu vereceğim."* Ama kimi?
Elimdeki tabağı önüne bıraktım. "Acıkmışsındır," dedim. Demir hafifçe gülümseyip başını salladı.
"Teşekkür ederim." Karşısına otururken gözlerimi ondan ayırmadım.
"Kiminle konuşuyordun?" diye sordum. Demir bir an duraksadı, ardından oldukça sakin bir sesle cevap verdi. "Hiç, iş yerinden biriydi." Ses tonu rahattı ama nedense söylediklerine inanmakta zorlanıyordum. "Önemsiz bir konu, boş ver."
Sandviçinden bir lokma aldı. Konuyu kapatmaya çalıştığı belliydi. Sessizce onu izlemeye devam ettim. Konuyu daha fazla uzatmadım. "Dizin nasıl oldu? Aç bakayım," dedim.
Demir hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Doktor kesildin başıma." "Dün gece kim pansuman yaptı sanıyorsun?" diye karşılık verdim. Gülümseyip pantolonunu dizine kadar sıvadı. Eğilip yarasına baktım. Kanama durmuştu ama etrafındaki kızarıklık hâlâ geçmemişti. "Fena görünmüyor," dedim. "Ama birkaç gün daha dikkat etmen lazım." Demir gözlerini bana dikti.
"Emredersiniz." Gözlerimi devirdim. Ne kadar rahat davranmaya çalışsa da hâlâ yaralıydı ve bunu unutmasına izin vermeye niyetim yoktu.
Tam ayağa kalkacakken gözüm halının üzerine dökülen tentürdiyota takıldı. Kaşlarımı çatarak Demir'e döndüm. "Bu nasıl döküldü?" Demir halıya baktı.
"Dün açık bırakmıştın. Koltuğa uzanırken herhâlde ayağım çarptı." Derin bir nefes aldım. Ayağı için gerekliydi ve elimizde çok az kalmıştı. "Sorun değil," dedim. "Gidip yenisini alacağım."
Demir itiraz edecek gibi oldu ama sözünü keserek devam ettim.
"Ben gelene kadar zorunlu olmadıkça ayağa kalkma, olur mu?"
Yanına yaklaşıp yanağına kısa bir öpücük kondurdum. "Dikkat et," dedi.
Başımı sallayıp hafifçe gülümsedim. Ardından kapıya yöneldim. Kapıyı açarken Demir'in birini arayıp konuşmaya başladığını duydum. Bu kez üzerinde durmadım. Sessizce dışarı çıkıp arabaya bindim. Arabanın içine sinmiş kan kokusu hemen burnuma geldi. Camı sonuna kadar açıp derin bir nefes aldım. Ardından motoru çalıştırdım.
Gideceğim yer yaklaşık kırk dakikalık bir mesafedeydi. Direksiyonu sıkıca kavrayıp yola çıktım. Yol boyunca aklımda aynı düşünce vardı. Son günlerde yaşananlar öylesine hızlı gelişmişti ki durup düşünmeye fırsat bile bulamamıştım. Hava kapalıydı. Gökyüzünü gri bulutlar kaplamış, yağmur aralıksız yağıyordu . Tendiriyotu aldıktan sonra tekrar dağ evine doğru yola koyuldum.
Yağmur damlaları ön cama çarparken silecekler durmadan çalışıyordu. Saat neredeyse sekize yaklaşıyordu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Dikiz aynasına baktığımda arkamdaki siyah, son model Mercedes'i fark ettim. Eczaneden çıktığımdan beri peşimdeydi.
İlk başta önemsememeye çalışmıştım ama geçtiğim her virajda, döndüğüm her yolda hâlâ arkamdaydı. Bu bir tesadüf olamazdı. Kaşlarım çatıldı. Ayağımı gaz pedalına biraz daha bastım. Mercedes de hızlandı. Kalbim göğsümde sertçe atmaya başladı. Yağmur şiddetini artırırken gözlerimi aynadan ayıramıyordum. Beni takip ediyorlardı.
Aklıma gelen ilk isim Hazar oldu. Ardından babamdı.
Gaza biraz daha yüklendim. Kalbim giderek daha hızlı atıyordu. Tam o sırada yolun ortasında duran arabayı fark ettim. Refleksle frene asıldım. Lastiklerin asfalt üzerinde çıkardığı tiz ses kulaklarımı sağır edecek gibiydi. Araba savrulurken direksiyonu iki elimle sımsıkı tuttum.
Emniyet kemerim olmasaydı neredeyse ön cama fırlayacaktım. Nefesim kesilmişti. Kalbim göğsüme vuruyor, ellerim titriyordu. Yağmur damlaları cama hızla çarpmaya devam ederken gözlerimi önümdeki araçtan ayıramıyordum. Yol tamamen kapanmıştı. Hızla emniyet kemerimi çözüp araçtan indim ve koşmaya başladım. Arkamda bir sürü adam vardı. Silah sesleri durmaksızın yankılanıyordu. Ama garip olan şey, doğrudan bana ateş etmemeleriydi. Kurşunlar koştuğum yerlerin yakınına düşüyor, beni durdurmak yerine belli bir yöne sürüklüyorlardı.
Nasıl bulmuşlardı beni? Burası ormanlık bir alandı. Yağmur ağaçların arasına vuruyor, hayvan sesleri arkamdaki ayak sesleri ve silah seslerine karışıyordu. Duyduğum her ses daha hızlı koşmama neden oluyordu. Koşarken bir anlığına arkama baktım. Yaklaşık otuz adam peşimdeydi. Hepsinin elinde silah vardı. Önüme döndüğümde hızımı daha da artırdım.
Dakikalarca koşmuş gibi hissediyordum ama bir şeyler ters gidiyordu. Sonunda ağaçların arasından çıkıp tekrar ana yola ulaştım. Nefesim kesildi. Sanki bir çemberin içinde dönüp dolaşıyor, aynı yere geri geliyordum. Durmadan koşmaya devam ettim. Yağmur yüzümü dövüyor, ayaklarım artık beni taşımakta zorlanıyordu. Tam o sırada arkamdan gelen motor sesini duydum. Bir araç vardı. Yavaşça bana doğru yaklaşıyordu. Ben koştukça o da benim hızımda ilerliyordu. Ne hızlanıyor ne de geri kalıyordu.
Bu, peşimdeki adamlardan bile daha korkutucuydu. Sanki benim yorulmamı bekliyordu.
Sanki bu, baştan sona planlanmış bir işkenceydi. Artık peşimde kimse yoktu.
Silah sesleri kesilmiş, ayak sesleri kaybolmuştu. Geriye yalnızca siyah Mercedes kalmıştı.
Yorulmaya başlamıştım. Ciğerlerim yanıyor, kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Buna rağmen koşmayı bırakmıyordum. Yağmur saçlarımdan süzülüyor, görüşümü bulanıklaştırıyordu. Bacaklarım her adımda biraz daha ağırlaşıyordu. Gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başladı. Bir anda durdum. Ellerimi dizlerime yaslayıp nefes almaya çalıştım. Başım dönüyordu. Sanki etrafımdaki her şey dönmeye başlamıştı. Arkamdaki araba da durdu.
Motorun sesi yağmurun altında uğuldamaya devam ederken kapının açıldığını duydum.
Ardından yavaş ve kararlı adımlar...Kalbim yeniden hızlandı. Arkamı döndüm. Hava iyice kararmıştı. Yağmurun altında duran kişinin yüzünü seçemiyordum. Gördüğüm tek şey, üzerindeki koyu takım elbise ve uzun boyuydu... Başımı biraz daha kaldırmaya çalıştım ama görüşüm bulanıktı. Yağmur damlaları yüzümden süzülürken yaklaşan kişinin siluetini seçmeye çalışıyordum. Adımlar giderek yaklaşıyordu. Birkaç saniye sonra tam karşımda durdu. Hazar Karan'dı. Arabanın farları yüzüne vuruyor, keskin hatlarını daha da belirginleştiriyordu. Bu ışık altında her zamankinden daha tehlikeli görünüyordu. Üzerim sırılsıklam olmuştu. Islanan elbisem vücuduma yapışmış, vücud hatlarımı belli etmişti. Saçlarımın birkaç tutamı yüzüme yapışırken yağmur damlaları kirpiklerimden süzülüyordu. Nefes nefeseydim. Kaçmaktan yorulmuş, gücümün sonuna gelmiştim. Buna rağmen gözlerimi Hazar'dan ayırmıyordum.
O ise hiç acele etmiyormuş gibi sakin duruyordu. Sanki eninde sonunda bana ulaşacağını başından beri biliyormuş gibiydi. Beni baştan aşağı süzdü. Ve konuştu "Ayris Şahsuvar..."
Adımı öyle bir söylemişti ki sesinde hangi duygunun saklı olduğunu anlamak imkânsızdı.
"Ne demiştin, hatırlıyor musun?" dedi. Dudaklarında kısa bir gülümseme belirdi.
''Beni yakalarsan acıma'' Duruşumu dikleştirip gözlerinin tam içine baktım.
"Ne istiyorsun, Hazar Karan?" Bakışlarımı kaçırmadan devam ettim.
"Bak, kardeşine her ne olduysa benim bir ilgim yok. Babamın yerine de özür dilerim."
Elini yavaşça kaldırıp yüzüme yaklaştı. Yanağımdan başlayıp göğsüme kadar uzanan, yağmur yüzünden tenime yapışmış saç tutamını nazikçe çekerek kulağımın arkasına yerleştirdi.
Sonra gözlerini gözlerimden ayırmadan konuştu. "Canını istiyorum, küçük Şahsuvar."
Bir an nefesim kesildi. Şimdi taşlar yerine oturuyordu.
Hazar Karan Vurgun...
Özrümü değil, canımı istiyordu.
Sertçe yutkundum. Sanki boğazıma bir taş oturmuştu. "Neden ben?" dedim. "Neden ben?"
Gözlerim dolmuştu. Yağan yağmurla karışan gözyaşlarım çenemden süzülüp yere düşüyordu.
"Yapma... Babam için hiçbir değerim yok. Dün bunu anlamadın mı?" Bir süre sustu. Sadece yüzüme baktı. Sonunda konuştu. "Başta oklar ablanaydı. Sonra babanın seni sakladığını öğrendim." Kaşlarım çatıldı.
"Seni otelde gördüğümde tanımıştım. Sonra düşündüm. Baban seni saklıyorsa senden yararlanıyordur. İşte o zaman benim yanımda olman gerektiğini anladım."
"Ben hiçbir şey yapmadım," dedim çaresizce. "Beni bırakmalısın."
Başını kaldırıp yağmurlu gökyüzüne baktı. Ardından tekrar gözlerini bana çevirdi.
"Seni bırakmayacağım. Asla." Sesi öyle kararlıydı ki içime korku saldı.
"Ve bana Demir'i ve babanı vereceksin." Önce şaşırdım, ardından içimde öfke yükseldi.
"Babamı rahatlıkla alabilecek güce sahipsin. Neden benim getirmemi istiyorsun bilmiyorum. Ama Demir'e gelirsek..." dedim, dişlerimi sıkarak. "Onu sana asla vermeyeceğim."
Hazar kısa bir kahkaha attı. Ama bu kahkahada eğlence yoktu.
"Benim olan benimdir," dedim. "Kimse elimden alamaz." Sonra bir adım daha yaklaştı.
"Bundan sonra ne senin kimsen var ne de sen bir başkasınınsın"
Gözlerindeki yeşil sanki karanlıkta daha da koyulaşmıştı.
"Seni nasıl bulduğumu sanıyorsun?" diye sordu. Cevap veremedim. "Yerini biricik sevgilin Demir söyledi." Dünya başıma yıkılmıştı sanki. Yağmurun altında donup kaldım. "Yalan söylüyorsun..." diyebildim. Ama devamı gelmedi. Çünkü aklıma bu sabah duyduğum sözler gelmişti.
Demir'in telefonda söylediği o cümle... *"Evet... Size onu vereceğim."* Geriye doğru bir adım attım. Demir yapmazdı. Biliyordum. Hazar yalan söylüyordu.
İki gün önce tanıdığım birine, hayatımı emanet ettiğim adamdan daha fazla inanacak değildim.
Kalbim deli gibi atıyordu. İçimde büyüyen korkuya rağmen buna inanmayı reddediyordum.
Bağırdım. "Yeter Hazar sana neden inanayım sen kimsin ha sen kimsin?"
Bir anda ona doğru yürüyüp sertçe göğsünden ittim. Ama kımıldamadı bile. Sanki bir duvarı itmiş gibiydim. Bir sonraki saniye iki bileğimi de yakalayıp sırtımın arkasında birleştirdi. Tek eliyle...
Canım yanmıştı ama bunu belli etmedim. Yüzü yine yüzüme çok yaklaşmıştı. Nefesi kirpiklerimi titretiyor, yüzümü üşütüyordu. Kaçacak yerim yokmuş gibi hissediyordum. Gözleri yüzümde gezindi. Saçlarımda...Dudaklarımda... Ve en sonunda gözlerimde durdu. "Bekle." dedi.
Diğer elini cebine sokup telefonunu çıkardı. İçime kötü bir his çöktü. Hayır. Hayır, Demir olamazdı. Olmamalıydı. Telefon çalmaya devam ederken nefesimi tutmuş bekliyordum.
Sonra karşı taraftan gelen sesi duydum. " Aldın mı kızı? Parayı hesabımda isterim ama."
Demir. Dilim düğümlendi. Bir şey söylemek istedim ama sesim çıkmadı.
Kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Yağmurun sesi kaybolmuştu. Sanki dünya sessizliğe gömülmüştü. Hazar kısa bir şekilde, "Tamam." dedi ve telefonu kapattı. Ardından gözlerini bana çevirdi. "Şimdi inandın mı?" İşte o an... Gerçekten yalnız kaldığımı hissettim.
İnsan en çok güvendiği yerden kırılırmış. Ben bunu yeni öğreniyordum.
Birkaç kuruş muydum? Değerim bu kadar mıydı? Bir insanın hayatı, bir banka hesabına yatacak para kadar mı ediyordu?
Hayır...
Hayır...
Bu kadarı da olmazdı. Ama duyduğum ses Demir'indi. Bunu inkâr edemiyordum.
İçimde bir şey parçalanıyordu. Yavaş yavaş... Sessizce... Geriye yalnızca acı bırakacak şekilde.
Gözlerim dolmuştu. Ama ağlamıyordum. Artık ağlayacak gücüm bile kalmamıştı. Hazar'a baktım.
Yağmur yüzünden birkaç saç tutamı alnına düşmüştü. Ne diyeceğimi bilmiyordum. O ise gözlerini üzerimden çekmeden konuştu. "Yazık olacak sana." Bu da ne demekti? İçimdeki korku yeniden büyüdü. Ama artık korkudan daha ağır basan bir şey vardı. Kırgınlık ve öfke. Hazar tekrar konuştu. "Şimdi yürü." Bu sözün ardından etrafıma baktım. Bizi çember içine alan adamları fark ettim. Her yerdeydiler. Kaçış yolu bırakmamışlardı. Hazar kaçacağımı biliyordu.
Bu yüzden her şeyi önceden planlamıştı. Bir an gözlerimi kapattım.
Demir'i düşündüm. Dağ evini düşündüm. Arkamda bıraktığım hayatı düşündüm. Sonra gözlerimi açtım. Artık gidecektim. Kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı. Benden geriye yalnızca acılarım ve öğrendiğim gerçekler kalmıştı. "Hazar," dedim. Sesim beklediğimden daha sakindi.
"Bir gün senden kaçacağım ve inan bana işim daha kolay olacak çünkü artık kaybedecek hiçbir şeyim yok."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 1beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…