3. bölüm · Şah ve mat : kalbin oyunu
3.bölüm - satranç taşları
Restorandan çıkarken Mert’e Hakan Bey’in verdiği defteri verdim. Çok yorulmuştum ama ilk gün gibi değildi en azından. Ama düşünmeden edemedim; yarın kim bilir ne kadar yorulacaktık.
Eve geldiğimde ablam hâlâ işteydi. Odama çıkıp üstümü değiştirip mutfağa indim. Canım yemek yapmak istemediği için atıştırmalık bir şeyler alıp tekrar odama çıktım. Yarım kaldığım kitabıma okumaya karar verdim.
20.00
Kitabımı masaya bırakıp boş duran tabağımı alıp mutfağa indim. Kendime bitki çayı koyup yazılmayı bekleyen kitabıma bakmayı düşünürken ablamın geldiğini gördüm. Mutfağın kapı eşiğinden seslendim:
“Hoş geldin.”
Ablam oldukça yorgundu ve yüzündeki o tebessüm eksik etmedi.
“Merhaba… ben üstümü değiştirene kadar dolaptaki çorbayı ısıtır mısın?”
Başımı onaylarcasına salladım.
Ablam sandalyeyi çekip oturdu, derin bir iç çekti. Kâseye çorbasını koyarken ona tebessüm ettim.
“Çok yorulmuşsun.”
Ablam halsiz bir şekilde başını salladı.
“Ben kitabı yazmaya gidiyorum, görüşürüz.”
Ablam tekrardan salladı.
…
22.50
Saat neredeyse on bire geliyordu. Laptopu kapatıp nazikçe kendimi esnettim. Yatağıma uzandım. Gözlerim yavaş yavaş ağırlaştı ve kapandı…
Ertesi sabah – 22 Eylül Cuma
Çantamı boynuma geçirip evden çıktım. Mert’le restorana doğru yürüdük.
Mert kolunu omzuma atıp biraz yaklaştı.
“Eee, kitabın nasıl gidiyor?”
Gülümseyerek, “İyi gidiyor,” dedim.
Mert kahverengilerini bana dikti. “Kaç bölüm yazdın peki?”
“On bölüm falan yazdım.”
Mert dudaklarını birbirine bastırdı. “Hımm, iyi.”
Kitabımın konusu klasik, iş yerinde başlayan bir aşk hikâyesiydi. Oldum olası hep yazar olmayı çok istedim. Farklı hikâyeler yazmayı severdim.
…
Hızlıca mutfağa geçip önlüklerimizi giydik. Hakan Bey’i ortalıklarda göremeyince Soner Bey’in yanına gittik. Soner Bey, tanıdığım en iyi aşçıydı.
Siyah saçlı, orta boylu bir adamdı; dili dolu dolu, çalışanları neşelendirirdi.
“Hoş geldiniz çocuklar… Gerçek bir yoğunluğa hazır mısınız?”
Mert’le başımızı aynı anda salladık. Tezgâhın başına geçtiğimizde mutfağın uğultusu iyice artmıştı. Tencerelerin metal sesi, bıçakların tahtaya vuruşu… Hepsi garip bir uyum içindeydi.
Soner Bey kollarını arkada bağlamış hâlde birkaç adım geri çekildi, gözleri bizi izledi, bir de önümüzde duran malzemelere baktı.
“Önce mercimeği güzelce yıkayın,” dedi sakin ama net bir sesle. “Bulanık su istemiyorum. Çorba berrak olacak.”
Mert’le göz göze geldik. Aynı anda başımızı sallayıp işe koyulduk. Mercimekleri süzgece dökerken sıcak suyun buharı yüzüme vurdu. İçimde tuhaf bir heyecan vardı. Basit bir çorba ama sanki bir sınavdaydık.
“Soğanı küçük küçük doğrayın,” diye ekledi Soner Bey. “Çorba pürüzsüz olacak, bahane istemem.”
O sırada Soner Bey’i Sera Hanım çağırdı.
“Soğanı doğrayın, gelirim birazdan,” deyip Sera Hanım’ın yanına doğru yürüdü.
Bıçağı elime aldım. Tahtaya vuran her vuruşta kalbim biraz daha hızlandı.
Soner Bey yanıma gelip elimdeki tahta kaşığı aldı. Kendi biraz kavurduktan sonra bana tekrar uzattı.
“Devam et…” dedi. “Tencereyle konuş, yanarsa küser.”
İstemsizce gülümsedim. Yağı ve soğanı ağır ağır kavururken mercimekleri ekledim, ardından patates ve havuç… Tencere doldukça içimdeki gerginlik azaldı, sanki ritim yakalamıştım.
“ Tuzu yavaş,” dedi Soner Bey. “Çorba sabırsızı sevmez.”
Suyunu eklediğimizde tencere usul usul kaynamaya başladı. Buhar yükselirken Soner Bey geri çekildi…
Dakikalar sonra blender sesi mutfağın gürültüsüne karıştı. Kapağı kapatıp derin bir nefes aldım. Çorba ipeksi bir kıvama geldiğinde Soner Bey kaşığı aldı, bir yudum tattı. Biraz sustu, kalbim duracak sandım o an.
Sonra başını hafifçe salladı.
“ Menü için hazırdır… İlk günden iyi iş çıkardınız, çocuklar.”
Mert’le gülümseyerek başımızı salladık ve Soner Bey bize mola yapabileceğimizi söyledi. Bahçeye çıktık…
18.00
Mert’le oldukça yorulmuştuk. Soner Bey işi öğrenene kadar bir an olsun başımızdan ayrılmamıştı. En ufak harekette gözleri üzerimizdeydi ama bu baskıdan çok öğreticiydi. Yorulmuştum ve garip bir şekilde mutluydum.
Hakan Bey eve gidip biraz dinlenmemiz için ailelerimizden izin alıp saat 22.00’de tekrar gelip satranç oynayacaktık…
Eve geldiğimde Derya ablam evde değildi. Hızlıca odama çıktım. Önceden giyeceklerimi seçip düzenli bir şekilde sandalyeme bıraktıktan sonra üstümü değiştirip mutfağa indim. Dolapta iştahımı çekebilecek bir şeylere baktım.
…
22.00
Ablamdan Mert sayesinde izin alabilmiştim. Üstüme beyaz bir crop giydim. Hava serin olur diye de uzun bol bir siyah gömlek giydim. Altıma mavi bir kot pantolon giymiştim. Mert ise siyah oldukça salaş bir gömlek giymişti ve altına lacivert bir pantolon giymişti. Bu kombinle oldukça şıktı.
Mutfağın kapısından içeri girdik. Ortalık gündüzden daha sakindi ama yoğunluk hâlâ hissediliyordu. Ustalar köşede, tezgâhlar az önceki telaşa rağmen düzenliydi.
Soner Bey bizi görünce gülümseyip başıyla bahçeyi işaret etti.
Mert’le birlikte bahçeye çıktığımızda Hakan Bey ile Sera Hanım satranç tahtasının başındaydı. Taşları düzenliyorlardı. Hakan Bey bize doğru döndü.
“ Tam zamanında,” dedi.
Sera Hanım sıcak bir gülümsemeyle, “Hoş geldiniz,” diye ekledi.
Boş duran sandalyeleri alıp karşılarına oturduk.
Merakla, “Soner Bey gelmiyor mu?” diye sordum.
Sera Hanım başını hafifçe iki yana salladı.
“ Maalesef restoranla ilgilenmesi gerekiyor. Ben bir tur oynayıp içeri geçeceğim. Siz devam edersiniz,” dedi.
Oyun kısa sürdü. Sera Hanım son hamlesini yapıp gülümsedi. Sandalyeden kalktı.
“ Size iyi oyunlar,” deyip içeri geçti…
Bahçede bir anda sessizlik çöktü. Mert kenara çekildi, bizi izlemeye başladı. Hakan Bey satranç tahtasını bize çevirdi.
“ Hazırsan,” dedi sakin bir tonla.
Oturdum, taşlara baktım. Beyazlar bendeydi. Derin bir nefes alıp ilk hamleyi yaptım. Taş tahtaya değdiğinde çıkan ses gecenin sessizliğinde fazla netti.
Hakan Bey hamlemi dikkatle izledi. Hiç acele etmeden siyah taşı oynadı.
“ Cesur bir başlangıç,” dedi.
Gözlerim taşlardan bir anlığına onun yüzüne kaydı. Bakışları sakindi ama dikkatliydi. Oyundan çok beni tartıyormuş gibiydi.
Hamleler ilerledikçe zaman kavramını yitirdim. Ne mutfak vardı artık ne de restoran. Sadece satranç tahtası ve aramızdaki o görünmez gerilim.
Bir hamle sırasında elime uzandım, o da aynı anda taşı almak için eğildi. Parmaklarımız kısa bir temas etti. Hemen geri çekildim ama kalbim aniden hızlandı.
Hakan Bey başını kaldırıp bana baktı.
“ Dikkatin dağıldı,” dedi düşük bir sesle.
Gülümsedim.
“ Ben biraz yoruldum sanırım. Bu turdan sonra Mert’le oynarsınız.”
Hakan Bey ile Mert oynarken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Saat 00.00’dı.
Artık eve gitmemiz gerekti. Hakan Bey, Mert’le birlikte satranç taşlarını kaldırdı. Ben ise sandalyeleri yerine koydum. Restoranı birlikte kapatmıştık.
Mert’in koluna girmiş, Hakan Bey’le vedalaşırken bizi durdurdu.
“Bu saatte yürümeyin. Sahil yolu tehlikeli. Sonuçta araba ile sizi bırakırım,” dedi.
Mahcup bir şekilde, “Zahmet olmasın, biz giderdik,” dedik.
Hakan Bey eliyle arabayı işaret etti.
“Ne zahmeti, hadi geç olmadan gidelim,” dedi.
Mert öne, ben arkaya şekilde binmiştik. Mert’in evi benden daha yakınlarda olduğu için ilk o inmişti. Gözlerim yavaş yavaş ağırlaşmış ama uyanık kalmam lazımdı. Yeri tarif ettikten sonrasını hatırlamıyordum…
“Aslı… Aslı, geldik. Uyan.”
Gözlerimi ağır ağır açtım.
“Geldik mi?”
Hakan Bey gülümseyerek başını salladı. Kalkacağım sırada üstümün Hakan Bey’in hırkasıyla örtüldüğünü gördüm. Sanırım ben uyurken örtmüştü.
“Çok teşekkür ederim.”
Hakan Bey sakin bir notla,
“Rica ederim… İyi geceler.”
“İyi geceler.”
