18. bölüm · Şah ve mat : kalbin oyunu

18.bölüm - ara tatil

Esmanur Taşlıbeyaz

17 Ocak Cuma –
Nihayet iki haftalık tatile giriş yapıyorduk. Bugün restorana öğlen gidecektik, kapanışa kalacaktık. Mert hâlâ gelmemişti, sınıf arkadaşım Burcu ile birlikte bankta oturuyorduk. Hava güneşliydi ama soğuktu. Üstüme lacivert, yandan omzu açık bir bluz, altıma kot pantolon giymiştim. Saçlarımı yandan tek taraflı örgülü bir at kuyruğu yaptım. Burcu kahverengili saçlı, kestane gözleri, beyaz teniyle kendisine özgü güzelliği vardı. "Off, nerede kaldı bu çocuk?" dedim.
Siyan dercesine o sırada Burcu koluma hafifçe dürttü. "Bak, geldi bizimki." Dedi. Mert aşağı doğru inerken gördüğümde el salladım bizi görebilsin diye. Mert bizi gördüğü gibi yanımıza geldi. Üstünde klasik siyah pantolon giymişti. Dalgalı koyu kumral saçları dağılmıştı. "Günaydın kızlar," moddu biraz düşük duruyordu. Burcu ile aynı anda "Günaydın," diye karşılık verdik.
Biraz kayıp Mert'in oturması için yer açtık. Burcu çatmadan eğildi: "Mert, nesi var? Biraz modun düşük gibi." Dudakları büzdüm, bilmiyorum der gibi.
Mert döndüğümde başı eğik şekilde sadece yere bakıyordu. Elimi Mert'in sırtına koydum. "İyi misin sen?.. Biraz modun düşük gibi."
Mert başını hiç kaldırmadan cevap verdi: "Bir şey yok, sadece uykusuzum."
Burcu var diye ona Sera ile ilgili bir şey soramıyordum ama restorana giderken mutlaka soracaktım. Burcu'ya dönüp gülümsedim. "Eee, senin stajın nasıl gidiyor?"
Burcu, "Mağazada bir restoranda çalışıyordu, yani iyi gidiyor tek başıma staj yapmak biraz sıkıcı," dedi bıkkınlıkla. Dudaklarımı büzdüm. Başımı Burcu'nun omzuna yasladım. Burcu ile onuncu sınıfta yakın arkadaş olmuştuk, bu sene pek konuşamasak da okulda birlikte takılıyorduk.
...
"SEVGİLİ ÖĞRENCİLER, HERKES SIRAYA GEÇSİN! TÖREN BAŞLIYOR!" diye anons yaptı müdür yardımcısı.
10:40 –
Karneler dağıtıldıktan sonra Burcu ve Mert ile saat 13:00'e kadar kafede oturup bir şey atıştırmayı planladık, üçümüzde takdir belgesi almıştık. Hocamız sağ olsun, çoğu öğrenci takdir almıştı. Mert biraz olsun modu yerine gelmişti, siparişlerimizi vermiştik...
12:40 –
Burcu ile vedalaşıp sahile doğru yol aldık. Mert'in koluna hafifçe dürttüm. "Sen niye sabah modun düşüktü, bir şey mi oldu?" Mert başını iki yana salladı. "Hayır olmadı, sadece tatile giriyoruz ve ben Sera'yı adamakıllı göremeyeceğim bile." "İzin günü olunca ya da erken çıktığı zaman buluşursunuz ve sadece iki hafta yokuz," Mert gözlerini devirdi. "Sen de iki hafta Hakan'ı göremeyeceksin, bakalım nasıl dayanacaksın?" dediğinde kaşlarımı çattım. "Hakan Bey ne alaka şimdi? Hem hiç de üzülmüyorum, iki hafta kafa dinleyeceğim biraz olsun," Mert inanmaz gözlerle bana bakıyordu. "Öyle olsun ama sonra bana karmaşık durumundan bahsetme," derin bir iç çektim. "Hakan neyse de Aslan..." Mert bakışlarını bana çevirdi. "Bihter, bir de ona var dimi?.. Bence sevmiyorsan Aslan'ı boşuna duygularıyla oynama derim." Mert haklıydı, kimsenin duygularıyla oynamaya hakkım yoktu ama bir yanım Aslan'ı doğru kişi olduğunu söylerken bir yanım Hakan için çırpınıyordu. Kalp işte, nerede imkânsız onu sever. Bu gidişle kendimi büyük bir oyuna sokacaktım.
...
13:20 –
Restorana vardığımız gibi mutfağa giriş yaptık. Aslan bugün izinli olduğu için gelmemişti. Soner Bey'in yanına gidecekken Hakan Bey yanına çağırdı. "Aslı, bugün sunum tabaklarından sen sorumlusun." Başımı onayladım. Sera, Mert ile çoktan siparişlere başlamışlardı.
17:00 –
Son sunumu hazırladıktan sonra bahçeye çıktım. Kendime elmalı bitki çayı almıştım, oturmuş etrafı öylesine seyrederken Hakan Bey içeri adımını attı. "Bugün biraz durgun gözüküyorsun?" Kahverengilerimi onun yeşillerine çevirdim. "Yoruldum biraz," Hakan sandalyeyi çekip oturdu tam karşıma. Bakışlarını benden hiç ayırmadı. "Bence bu yorgunluk değil, başka bir şey var gibi." Bıkkınlıkla iç çektim. "Ortada bir şey yok ama olsa bile özel hayatımı anlatacak değilim." Bakışlarımı Hakandan ayırdım. Hem durgun hem de hafiften sinirde var, bir şey olmuş belli... "Ama merak etme, sormayacağım." Başımı çevirip baktım. "Sinirli değilim... Sadece yorgunum ve tek istediğim bitki çayımı içmek."
Hakan bakışlarını benden ayırdı, cebinden sigara paketini çıkarttı, bir dal alıp yaktı. Duman bana gelmesin diye geriye doğru uzaklaştı. Çayı bitirdikten sonra içeri geçtim, sunuma devam ettim...
23:50 –
Son müşteri... Restoran boşalmıştı. Mert, Sera işlerini halledip önden çıkmışlardı. Ben ise Hakan ile baş başa kalmıştım. Mutfağa son kez kontrol ettik, depoya inip oradaki dağınıklığı toparladık. Bahçeye doğru ilerlerken yağmurun başladığını gördük, çok yoğundu.
Biraz durulmasını beklemek zorunda kalmıştım. Mutfaktan çıkmış, cam kenara doğru bir yerde oturup bekliyordum. O sırada Hakan geldi. "Acıkmışsındır, yayla seversin," dedi kupayı uzatarak. Hüzünlü bir şekilde sırıttım. "Neden böyle yapıyorsun ki şimdi bana bunu?" Hakan anlamaz gözlerle bana bakıyordu. İçeriyi sokak lambaları yansıtıyordu sadece, ona rağmen Hakan'ın gözlüklerinden kendi yansımamı görebiliyordum. "Ben bir şey yapmıyorum ki, sadece yanında olmak istiyorum," başımı eğdim, parmağımla oynamaya başladım. "Olmamalısın ama..." "Niye olmayayım ki?" Sessiz ama duyulacak şekilde iç çektim. "Çok iyi biliyorsun, biz yanlış zaman insanlarıyız." Hakan oynadığım baş parmağımı eliyle kavradı. "Sende biliyorsun ki istediğimiz kadar kaçalım, yine yaşaması gerekenler yaşanacak..." O sıra elimi çekip ayağa kalktım. Montumu ve çantamı elime aldım. Hızla restorandan çıktım da Hakan arkamdan seslendi: "Aslı, bekle!"
Hâlâ yağıyor! Çıktığım gibi sırılsıklam ıslanmıştım. Biraz ileri gittiğim gibi Hakan kolumdan sıkıca yakaladı, kendisine doğru çekti. Neredeyse burun burunaydı. Aldığımız nefesler birbirine karışıyordu. "Hasta olacaksın, girelim içeri!"
Ağlamaklı bir sesle, "Umrumda değil, ben artık duygularla taşımaktan yoruldum," dedim. "Taşıma, o zaman ne varsa dökelim Aslı, neyden kaçıyoruz ki?!"
Hakan gözlükleri çıkartıp arkaya cebine yerleştirdi, daha yaklaştı. Ellerini yüzüme kavradı, yeşillerini bana dikti. Öylesine derin bakıyordu ki içim gidiyordu ama sesim çıkmıyordu. "Hakan, yapmamalıyız..." "Aslı, nereye kadar kaçacağız ki?!"
Bakışlarımız yavaşça ıslanmış dudaklarıma gitti. Hakan yavaşça eğildi, ikimizde aynı anda dudaklarımızı değdirdik. Bir süre dudaklarımız birleşti, kalbim deli gibi hızlanmıştı. Geri çekildiğimizde nefes nefeseydik. Yağmur bizi hasta edecek şekilde ıslatmıştı. Restorana giriş yaptık, mutfağa geçip Hakan bize havlu verdi. İyi kötü saçlarımızı kurutmaya yardımcı oldu. "Al bu gömleği şimdilik giy, senin üstün kuruyana kadar," dedi bana uzatarak. Elimde havluyu tezgâha koydum.
Depoya geçip giydim gömleğimi, tepeye koydum. Hakan hiçbir şey yoktu resmen, sırf ben yiyeyim de gömleğini bana vermişti. "Hasta olacaktın, beri montunu giy." Yanıma yaklaşıp kollarımı beline dolayıp başımı kaslı göğsüne yasladım. Nemli saçlarımı ellerinde kayboldu, okşamaya başladı...
00:50 –
İyi kötü kurumuş üstümü giydim, gömleği Hakan'a verdim ona giydi. Hakan önceden kamera kayıtlarına baktı ve ıslak yerleri sildi. Sonuçta bazı şeylerin önemli olması gerekiyordu, yağmur durmuştu. Araba biraz ileride olduğu biraz yürümek zorunda kaldık arabada. İyi kötü kurumuştuk, saçlarım kurumuştu ama kabarmıştı, yol boyunca sessizdik sanki aramızda anlaşma vardı...
...
Her zamanki yerde araba durdu. "İki hafta sonra görüşmek üzere."
Hakan tebessümle karşılık verdi: "Görüşürüz"...
...