9. bölüm · ŞAFAK ASKER

Şafak 7.2

Ss animyon

Şafak 7.2

***

Evet, belki daha öncesinde çok katıydım. Bu konu dahilinde bile. Ama, babam için söz verdiğim o gün; babamın benimle gurur duyacağı şeyler yapma sözüm beni cezbetti. Kararlılaştım. Sonrasında babam için bir şeyler yapma amacımın önüne geçti. Burada yaşadıkça, o kenetlenmeyi, aşkı gördüm. Bu, babam içinden fazla bir şey haline geldi. Bu, benim amacım haline geldi.

İlk başta, buraya ilk geldiğim günler, Nil bana anlatırken abartarak övüyor sanmıştım. Kendisi burada büyüdüğü için çok mükemmel görüyor olmalı, diye düşünmüştüm. Lakin böyle değildi. Herkes bir amaca hizmet ediyordu ve bu amaç öylesine bir şey değildi. Çok üstündü, uğruna ölüme gidilebilirdi. Ben hiç hayattaki amacımı böyle düşünmemiştim. Hayal kuramazdım pek, ama geleceğe baktığımda gördüğüm şey kesinlikle bu değildi.

İlk önce bu şehirden kurtulacaktım mesela. İyi anılarım pek azdı. Ama iyi anı biriktirmek gibi bir derdim yoktu. Ben kişiliğimi değiştirip şen şakrak, espri kabiliyetine sahip birine dönüşmediğim sürece. Şehir değiştirirsem tanımadığım veya beni tanımayan, çocukluğuma şahit olmamış insanlarla, yine yalnız başıma mutlu olabilirdim. Belki Selin de olurdu ama o ailesinden kopmak istemezdi ki.

Üniversitede evden ayrılır, başka bir şehirde okurdum. Sonra başka bir şehirde mesleğime başlardım. Evlenmezdim. Ya da bana katlanabilecek biri olursa evlenirdim. Bu tabi o zamanın düşüncesiydi ve dünün. Bugün fikrim tam tersiydi. Asla ve kât-â kimseyle evlenemezdim. Deliydim ben. Kimseye zarar vermek istemiyordum. Delilik bir zayıflık mıydı? Eğer öyleyse, kimse deliliğimi görsün de istemiyordum.

Ya da en iyi ihtimalle o zamana varamadan ölürüm, diye düşünmüştüm sonrasında. Yani, tüm bunların yaşanacağı boş ve uzun bir hayattansa ölmeyi tercih ederdim. Amaçsız, boş ve anlamsız. Ölmek daha evlaydı.

Şimdi bir amacım olmuştu. Babamla başlamıştı ama o kadar güzel bir amaçtı ki, bir bakmıştım benim olmuştu. Şimdi dört elle sarılıyordum amacıma. Özellikle şu sınav mevzuları için daha sıkı çalışmaydım. Bir Şafak olarak, düzeltiyorum karargâhtaki tek öğrenci Şafak olarak başarılı olmalıydım. Aras Üsteğmen'in öğrencisiydim, Aras Üsteğmen dönem birincisi olduğuna göre ben de olmalıydım. Bu benim hakkım ve görevimdi.

Binbaşı'nın odasının olduğu koridora geldiğimde gelen birden fazla ayak sesine kulak verdim. Kaşlarımı çatarak kafamı geriye doğru çevirdim ve gelenlere baktım.

En az on kişinin olduğu kızlı ve erkekli ikinci sınıf grubuydu. Önde bir kız vardı. Kıvırcık saçları eski telefonların kablosu gibiydi. Sakız çiğniyordu, suratında gevşek bir ifade vardı. Metal küpeleri ve kaşının birinin altında iki tane pearcingi vardı. Esmer ve güzeldi. Mavi eğitim tulumu güzel vücudunu sarmıştı, hoş görünüyordu.

Arkasında beş tane oğlan vardı. Onların arkasında da birkaç kişi vardı ama oğlanların boyu o kadar uzundu ki, diğerleri görünmüyorlardı. Oğlanlardan üçü esmer, biri kumral, diğeri saçları beyaza boyanmış sarışındı. Kaşlarımı çatmayı kesip yukarı doğru kaldırdım. Bu değişik tipler neden disipline edilmiyordu? Burası bir askeri ordu değil miydi?

Evet, askeri orduydu. Ama gizli bir askeri ordu. Herkes sinek kaydı tıraşla, tek tip sınıflandırmalarla dolaşsa burada bir haltın döndüğünü tabi ki anlardı insanlar. Herkes nasılsa öyle kalmalıydı demek ki.

Kafamı önüme çevirdim. Binbaşı bana bu burnu bir karış havada ikinci sınıf veletlerinin yanında ne söyleyecekti? Şarkı mevzusuysa o iş baya yaştı. Çünkü kalabalık Selin olmayınca çekilir değildi. Artı şimdi Aras Üsteğmen'den ve onun nefret saçan gözlerinden alabildiğine kadar kaçmak varken neden onun muhtemelen olacağı bir dört duvar arasına, sırf bir organizasyon için girseydim ki? Bunu bana hiçbir kuvvet yaptıramazdı.

***

Aras Üsteğmen'den ve onun nefret saçan gözlerinden alabildiğine kaçmak varken, onun yer alacağı kesinlik kazanmış bir dört duvar arasına girmeyi kabul ettim. Sanırım bunu bana her kuvvet yaptırabilirdi.

İnanamıyordum. Ben tam bir şuursuzdum. Buna inanamıyordum. Beni ikna edebildiklerine inanamıyordum. Buna gerçekten inanamıyordum. Bu nasıl olmuştu?

Sinirle saçlarımı çekiştirdim. Sert adımlarla koridoru arşınlayıp yemekhanenin kapısından içeriye alacaklı varmış gibi daldım. Allah'tan içeride kimse yoktu da, dikkat çekmemiştim.

Hızla tüm yemeklerden alıp en yakın boş masaya çöktüm. Ardından hızla yemek yemeye başlarken içimdeki öfkeyi yemekle bastıramayacağımın oldukça farkındaydım. Ama bu konuyla ilgili yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Yemek yemek dışında. He bir de öfkelenmemek.

Ama nasıl öfkelenmezdim? On beş kişinin baskısının altında kalmıştım ve baskıya dayanıklı olmama rağmen, tüm o bariyerimin dışından içeriye sızıntı olmuştu. İlk kez bariyerim çatlak vermişti.

O odada kaldığım süre on beş dakikayı geçmemişti. Ama beni ikna etmişlerdi. Şimdi çiftin dans şarkısını ben söyleyecektim ve nişanın sonuna kadar orada durmak zorundaydım. Çünkü kapanış dansı diye bir halt daha vardı.

Bilin bakalım onu kim söylüyor. Tabii ki de İrem Derici değil. Ve tabii ki Koray Avcı da değil.

Ben. Maalesef.

Of.

Olayın en kötü kısmı da, Aras Üsteğmen protokoldeydi. Binbaşı'nın odasında, masasının üstünde, odaya girer girmez gözüme çalınan, üstün protokol isimlerinin basılı olduğu gösterişli altın rengi mukavvalar vardı. Oturacakları yere koyulacak olan mukavvaların en üstünde, Aras Üsteğmen'in adı küfür gibi kocaman yazılmıştı. Eğer onu orada görmeseydim, yani yarın geleceğini bilmeseydim, bu katlanılabilir olurdu. Çünkü kendimi ne de olsa gelmez, diye avutabilirdim. En azından yarın akşam onu protokolde otururken görene kadar.

Ama belki gelmezdi? Protokol üyelerinin gelmesi her zaman zorunlu muydu ki? Bir keresinde, bir on dokuz Mayıs bayram gösterisine kaymakamın gelemediğine şahit olmuştum. Belki bu eğlence amaçlı şeye gelmezdi?

Umutla köfteyi kemirirken dua ettim. Allahım nolur gelmesin, nolur.

"Naber lan Heyheyli?"dedi bugün ikinci kez Dağ Ayısı. Tepsisini karşıma koydu ve çok yorulmuş gibi sandalyesine bezmiş bezmiş yayıldı. Ters ters baktım.

"Sübyancı mısın olum sen? Ne işin var birlerin içinde? Sizin yemekhaneniz yok mu, gitsene oraya?"dedim aksi aksi, hırsımı çıkarırcasına. Kaşlarını kaldırdı hayretle. "Beni istemediğini düşüneceğim, lütfen böyle şeyler söyleme."dedi elini kalbine koyarak. "Minnoş kalbim kırılır yoksa."

"Kalbine itler sıçsın gerizekalı."diye homurdandım yemeğime tekrar gömülürken. O da güldü. "O değil de,"dedi eline çatalını alarak. "Seni kim nasıl ikna etti lan? Halbuki arkadaşımla iddiaya girmiştim, 200 tele milyon gaymem gitti senin yüzünden. Ne diye kabul ediyorsun kızım böyle şeyleri? Pavyoncu mu olacaksın başımıza?" Ben nefesimi verip hasbinallah çekerken asla durmadı veya bunu düşünmedi bile.

"Hayır yani sana ne teklif etmiş olabilirler ki kabul ettin yani? Hani kalabalıktan hoşlanmıyordun? Hani verdiğin sözler? Hani ellerin nerede?" Dayanamayıp kafasına bir tane geçirdiğimde acıyla elini kafasına götürüp inledi. Ama en azından sustu.

"Ya bir insan kendi hür iradesiyle nasıl bu kadar suratsız ve fil gibi ellere sahip olabilir ya? Kafam koptu lan kafam!" Hayır, susmadı.

"Dilin kopsun inşallah."diye mırıldandım ana yemeği bitirip pilava kaşığımı daldırırken. "Beni bu kadar çok sevdiğini belli etme, "dedi o da onu takmadığımı nihayet anlayıp yemek yemeye başlarken.

Bir süre sustu. Ben pilavın tamamını yiyebileceğim kadar bir süre. Ardından su içerken şebek ifadesinden çıkıp ciddi bir şekilde sordu.

"Nasıl ikna oldun hakikaten?"

Su şişesini dudaklarımdan çekip dudaklarımı içeriye doğru kıvırırken, bakışlarımı ısırgan yeşili gözlerine diktim. Yeşil gözlü insanlardan haz etmezdim. Şimdiye kadar hiçbir yeşil gözlü insandan kötülük görmemiştim ama zaten yeşil gözlü insanlardan haz etmeme nedenim bu değildi.

Yeşil genel olarak doğayı anlatırdı; bitkiler, ağaçlar, ormanlar ve tüm diğer her şey. Ve ben ormandan korkardım. Daha önce hiç ormana gitmemiştim. Ama korkardım. Sanki içine girdiğimde bir daha çıkamazmışım, beni yutarmış gibi gelirdi.

Ve yeşil bana ormanı hatırlatırdı. Yeşil gözlü insanlar da bana kaybolmayı, yitip gitmeyi hatırlatırdı. Bu yüzden onların gözlerine bakmaktan imtina eder, rahatsız olurdum.

"Olmadım."

"Ama babam dedi ki-"

"Evet, organizasyona katılmayı kabul ettim ama bir anlık boşluğuma geldi. Üstümde çok baskı vardı. Yanlışlıkla ikna oldum gibi oldu."dedim bozulmuş bir vaziyette.

Hepsi aynı anda konuşuyordu. İkinci sınıf zübbeleri de dahil hepsi aynı anda lütfen, çok eğlenceli, efsane, harika, yıkılmak ve ses kelimelerini farklı zamanlarda farklı cümleler içerisinde telaffuz etmiş, beni mahvetmişlerdi. Omuzlarım düştü. Sadece susun, demek istemiştim ama saniyeler içinde ağzımdan "Tamam!"diye çıkmıştı. Kafayı yemiş olmalıydım.

"Sen boşluğa gelecek bir kız değilsin, saçmalama. Orada ne oldu?"diye sordu ciddi ciddi. Nefesi verdim bıkkınca. Evet, zaten değildim. Neden hâlâ anlamamazlıktan geliyordu? Benim de zayıf yönlerim vardı.

"Ama boşluğuma gelebilecek zamanlar var. Hepsi aynı anda konuştu, susmadılar. Susun demek istemiştim ama yanlışlıkla kabul ettim." Onlardan nefret ediyorum. Dünyadaki her şeyden nefret ediyorum. Kokuşmuş çöp yuvası.

Dağ Ayısı birkaç saniye ciddi miyim diye baktı. Ardından sırıttı. "Harika!"dedi yemeğini çok büyük bir iştahla yemeye başlarken. "Bo bona,"dedi ağzı doluyken konuşup, "Ükü yüz toloyo maloldu ama," ağzındakini yuttu. "Sanırım buna değer." Gözlerimi kıstım. "Nereden biliyorsun buna değer olduğunu? Beni henüz dinlemedin bile?" Soruyu sorarken küçük tabaktaki baklavayı didikliyordum bir yandan da.

Tekrar ağzına kocaman bir köfte atıp, "İnstagramdaki videolarını izledim, aynı zamanda youtubeda, katıldığın yarışmaların görüntüleri var. Pek zor olmadı."

"Ama benim instagram hesabım gizli?"dedim yavaşça ağzımdaki lokmayı yutup kaşlarımı kaldırarak. Önemsizmiş gibi omuzlarını silkip tam bir oburix gibi hapur hupur yemeğini yemeğe devam ederek konuştu.

"Boloyoğ mosun bolmoyoğum ama yukağoda boğ hokoğ oğdusu vağ." Kaşlarımı çattım. Hiçbir şey anlamamıştım. "Ne var ne var?"diye geri sordum. Ağzındakini hızlıca çiğneyip yuttu.

"Yukarıda odalar dolusu bilgisayar dahisi var. Hacker ordusu derler. Yani ben derim, herkes de benden duyar-"

"Onları kötü emellerin için kullanamazsın, devlet onları senin için yetiştirmiyor-"

"Hey, sakinleş. Ufak tefek küçük yardımların kimseye zararı olmaz." Ters ters baktım. Sadece özelime bu kadar kolay erişebilmesi sinirimi bozmuştu.

"Bana öyle bakma, günlerdir takip isteğimi kabul etmeyen sensin." Kaşlarımı kaldırdım. "Bana takip isteği mi gönderdin?"diye sordum çatalımı tepsiye bırakıp geriye yaslanarak şaşkınca. Başını aşağı yukarı salladı, kaşlarını çattı. "Görmediğini söyleme,"dedi gerçekten gücenmiş bir ifadeyle. Alınıyor muydu? Gerçekten alınmak? Hah.

"Öyle istiyorsan söylemem."deyip omuz silktim. Ama neden?

"Sen... Şaka yapıyor olmalısın? 124 k takipçim var benim! Ne demek görmedim?" Gözlerimi devirdim. Asıl o şaka yapıyor olmalıydı.

"Ad kısmında Dağ Ayısı yazmıyorsa tanımamam normal." Yüzünde ilk önce hayal kırıklığı belirdi, sonrasında hayret ve ardından da küskünlük. Bir şey demeden, bir az önceki modu yerle bir olmuş şekilde yemeğine döndü.

Kaşlarım havalandı. Yüzüm şokla çarpıldı. Buna mı alınmıştı? Gerçekten mi? O kadar hakaret ettim, gitsin diye kovdum ama buna mı alındı? Gerçekten mi? Ah.

"Küstün mü?"diye sordum alttan alan bir sesle şaşkınca. Umursamamalıydım belki de. Aslında gerçekten umurumda olmamalıydı. Ama vicdanım el vermiyordu şimdi de. Gitsin diye o kadar uğraşmıştım, gitmemişti. Şimdi küsmüştü, istediğim bu değil miydi? Buydu. Ki o Binbaşı'nın öz be öz oğlu olduğundan, ondan uzak durmam zaten gerekiyordu. Şimdi bir fırsat doğmuştu. Neden kullanmak istemiyor, gönlünü almak istiyordum?

Ah, hayır. Yine mi birine değer veriyorum? Sadece iki gün mü sürdü bu değer mevzusu bir de? Neden insanlara bu kadar çabuk alışıp, onlara bağlanabilmeye başlamıştım ki? Yine kendimden nefret etmeye başladım. Selin'i hayatıma almam aylarımı almıştı. Nil'i de. Şimdi bu Dağ Ayısı'na iki günde alışmış mıydım yani? Bazen kendime inanamıyordum.

"Hey?"dedim cevap vermediğinde. Birkaç saniye durup düşündüm. Gönlünü almam lazımdı ama nasıl yapacaktım ki bunu? Ben daha önce kimsenin gönlünü almaya çalışmamıştım, çünkü daha önce kimseyi üzmemiştim.

Bir çözüm buldum o sırada düşünürken. Ama bunun için bu kadar uğraşmamın, bu gerizekalıya değeceğine emin miydim? Değildim. Ama yine de denemeden bilemezdim. Ani bir hareketle ayağa kalktım. "Sakın bir yere kaybolma."dedim fırlayıp gitmeden hemen önce. Sonra yine hızla tepsimi bulaşıkhaneye bırakıp koşa koşa kovuşlara giden koridora çıktım.

Sanırım Dağ Ayısı bana gerçekten çok alınmıştı. Çünkü ne yüzüme bakmıştı, ne de konuşmuştu. Bir sosyal medya şeyi için bu kadar tatava yapılır mıydı?

***

"Adın ne?"diye sordum önüme bakmayarak yürürken, arama motorundaki imlece bakıp cevap bekleyerek. "Bilmem, sence ne? Pardon, Dağ Ayısı'ydı değil mi?"dedi gücenik sesiyle. Gözlerimi devirdim. Ben taa yemekhaneden koşa koşa odama gideyim, telefonumu alayım geleyim. Onun dediğine bak. El insaf be.

"Dur ya, sen bana takip isteği atmıştın zaten. Niye uğraşıyorum ki?"diye mırıldandım sonradan hatırlayarak. Hemen bildirim kısmına girdim. Takip istekleri kısmına bakarken ufak çaplı bir şok geçirdim. Gelen 97 sayısına bakarken gözlerim pörtledi.

97?

"Ooha."diye mırıldandım bilinçsizce. Tamam, uzun zamandır hesabıma bakmadığım için istekler birikmiş olmalıydı. Ama bu neydi anasını satayım?

İstekleri görüntülediğimde şaşkınlıkla olduğum yerde kalakaldım. Hey? Bunlar saçma sapan güldürü sayfalarının takipçi kasmak için tüm Türkiye'ye attığı istekler değildi. Bunlar gerçekten var olan hesaplardı. Bunlar gerçek insanlardı.

"Yok ebesinin bahçesindeki kara üzüm anasını satayım!"

Kafamı kaldırıp telefonuma eğilmiş, kaşları çatılmış, sinirlenmiş Dağ Ayısı'na baktım. Ona baktığımı fark edince, sert gözlerini gözlerime kaldırdı.

"Ne?"diye sordum bu halini kast edercesine. Çene kemikleri, çenesini sıkmaktan birkaç saniye belli oldu; sonra tekrar eski haline kavuştu. Ben bu tepkisine kaşlarımı çatarken o telefonumu elimden çekercesine aldı.

"Ne mi?"diye sordu en üstteki kişinin adına dokunurken. Ekranı bana çevirdi.

Edis Gör\Bilgisayar Mühendisi

Kaşlarımı çattım. "Yani?"diye sordum telegondan gözlerimi çekip ona çevirerek. "Yani mi?" Kaşlarını hayretle çattı. "Bu velet seni hesabını buldurup içine baktırdığım velet. Halbuki ona kimseye adını vermemesini söylemiştim. Ve bu kimseye kendisi de dahildi. Ebesini-"

Telefonu elinden çekip aldım. Kızmıştım. Ben tanınmamaya, eski sessiz ve görünmez halime dönmeye çalışırken onun yüzünden üstün bir kısmı şimdi beni merak ediyordu. Bense tanınmak istemiyordum ki! Şimdi, Selin beni öldürecek olsa da, kapatmak zorundaydım bu zıkkımı.

"Ne yapıyorsun?"

"Yediğin haltı temizliyorum."dedim asabi asabi, normal arama motoruna girerken. "Yani ne yapacaksın?"diye sordu yumuşakça. Alttan alma sırası ondaydı galiba.

"Hesabı kapatacağım."dememle telefon elimden kapıldı. Dağ Ayısı bir çita gibi saniyede bilmem kaç hıza yetiştiğinde arkasından şaşkınca baktım. Ellerim havada bomboş kalmıştı. Ve tüm bunlar bir saniye içinde olmuştu. O cüsseye göre çok atik değil miydi? Bunu nasıl yapıyordu?

"Ya gerizekalı!"diye bağırdım merdivenlerin önünde durup. O ise merdivenlerin en üst basamağına ulaşmıştı bile. Durup benden yeterince uzaklaştığına emin olduktan sonra bana döndü, "Hesap kapatmak yasak! Buraya gelmeden önce nasılsan, şimdi de aynı şekilde devam etmek zorundasın!"dedi yüksek sesle, bana duyurabilmek için. Kollarımı önümde bağladım aksi aksi.

"Açmak benim fikrim değildi. Kendi öz irademle açmadığıma göre önceden sosyal medyayla yaşıyor sayılmazdım. Yani sonuç olarak yine aynı şekilde yaşıyor sayılırım."

"Ama yine de, senin bir hesabın vardı. Şimdi de olmak zorunda. Aksi taktirde dikkat çeker ve bu başımıza bela açar."dedi elinde telefonu çevirirken. Yanaklarımı şişirip tavana bakarak ofladım. Hayatımda hiç bu kadar saçma bir kural duymamıştım. Normalde karargâhın kurallarını incelediğimde mantıksız gelen pek az şey vardı. Lakin bu, duyduğum en mantıksız şeydi. Yine de sorgulamadım. Ne kadar sorgularsam sorgulayayım, bir yere varamazdım çünkü.

"Tamam ver şunu, kapatmayacağım."

"Yemin et."dedi telefonu çevirmeyi keserek. Gözlerimi devirdim. "Yemin ederim."

Birkaç saniye içinde telefon bana doğru uzatılıyordu. Oğlan aynı the flash gibiydi anasını satayım. Çok hızlı.

Kollarımın bağını çözüp telefonu aldım ve asansörlere yönelirken, instagrama geri girdim. Bunları temizlesem iyi olurdu.

"Ne demek kendi hür irademle açmadım?"diye sordu biraz önce bana küsen ve laf sokan o değilmiş gibi. Meraklı ifadesine kısa bir bakış attım. "Selin diye bir arkadaşım var. Böyle şeyleri sever."diye kısa bir açıklama yaptım. Ardından asansörün düğmesine basıp ağırlığımı sol ayağıma vererek isimlere dikkatle bakmaya başladım.

Konferans salonuna gidiyorduk. Binbaşı bana eşlik etmesi için Dağ Ayısı'nı göndermişti. Sanki bu maldan başka insan yoktu koca üstte. Ya da belki görevli olabilir nişan organizasyonunda ama konumuz bu değil. Dağ Ayısı bir mal ve konu tartışmaya açık değil.

Konferans salonuna gidiyorduk çünkü prova vardı. Kim hangi sırayla çıkacak, kim ne yapacak, nasıl yapacak, sahne heyecanının atılması vesairenin ayarlanması gerekiyormuş. Binbaşı'nın odasındaki ikinci sınıf insanları ise birkaç dansçı ve orkestraymış. Binbaşı'nın onları benimle aynı anda getirmesinin sebebi psikolojik baskı değilse ben de hiçbir şey bilmiyordum anasını satayım.

Asansör durduğunda içeri girerken bile kafamı ekrandan kaldırmadım. Dağ Ayısı'nın yanımda homurdandığını duydum ama dikkate almadım. Hayatımda ilk kez bu kadar erkek hesabını bir arada görüyordum. Şaşırmaktan kendimi alamadım. Güzel bile değilim ki anasını satayım!

Ekrem Düzağaç, Gökhan Bayraktar ve Deniz Kara diye üç kişiyi reddettikten sonra Berkay Rüzgar diye birinin profiline girdim. Hesabı gizli değildi ama profil fotoğrafında yüzü yoktu. Ekranı aşağıya doğru kaydırdığımda dudaklarım aralandı ve buna eş zamanlı olarak yanımdan bir kıkırtı yükseldi.

Kafamı kaldırdığımda gülmesi kahkahaya dönüştü. Asansörün duvarlarında yankılanan sesi yankı yaparak kulağıma geldiğinde yüzümü buruşturdum. Elimin birini telefondan çekip karnına vurdum. "Sus."dedim aksi aksi. Kahkaha atmayı biraz sonra kesti ama gevrek gevrek sırıtmaya devam etti.

Kafamı ekrana geri çevirmeden önce ters ters baktım ama hiç bozulmadı bile. Alınması gereken zamanlarda alınmayıp alınmaması gereken zamanlarda alınıyordu. Gerizekalı ayı.

Günlerdir çocuğa Dağ Ayısı dediğim için, adını öğrenme gereksinimi duymamıştım. İki kere filan adını kendinden üstlere tanıtırken duymuş ama asla bunu belleğime kaydetmemiştim. Aslında ihtiyaç duymamıştım adını öğrenmeye. Şimdi de duymuyordum, lakin başkasının diye girdiğim profil onun çıkmıştı. Bir de bu ayıyla sürekli dip dibeydik. Ona Dağ Ayısı diye seslenemezdim. Ah, kimi kandırıyordum. Tabiki de derdim. Ama yanımda dolaşan kişilerin adını öğrenmem iyi olurdu bundan sonra. Aksi taktirde böyle saçma sapan durumlarla karşılaşabilirdim.

"Adımı bilmiyorsun, okey ama babamınkini de mi bilmiyorsun be gülüm?"dedi yine gevşek gevşek. Kaşlarımı çattım ama haklıydı. Babasının soyadını tabiki biliyordum. Herkes ona Binbaşı Rüzgar diyordu. Soyadıyla hitap etme söz konusuydu, nasıl bilmezdim? Ama daha önce buna hiç kafa yormadığımı fark ettim. Yani arada bir bağlantı kurmak için düşünemeyecek kadar kısa bir süre önce öğrenmiştim Dağ Ayısı'nın, yani Berkay'ın, Binbaşının oğlu olduğunu. Omuz silktim.

Asansörün kapısı açılırken takip istediğini kabul ettim ve asansörden çıktım. Tam Dağ Ayısı'nın profilinden çıktığım sırada, telefon yine ellerimin arasından gitti.

Yine benden üç beş metre öteye sıçramış olan Dağ Ayısı'na öfkeyle baktım. Küçük kızlar gibi ayağımı yere vurup hırstan deliye dönmüş şekilde bağırmamak için zor tutuyordum kendimi.

"Lan senin var ya!"diye bağırdım biraz alçak sesle. Duvarlar çok yankı yaparsa, ortalığı ayağa kaldırırım diye tereddüt etmiştim yüksek sesle bağırmaya.

Dağ Ayısı geri geri giderek telefonumda birkaç yere dokundu. Ardından yine sırıtarak bana baktı. "Napayım gülüm sen geri takip yapmıyordun, ben de intiharı seçtim. Biz de böyle yani anlatabiliyor muyum?"dedi yayvan yayvan bana doğru yürüyüp mahalle kırosu gibi konuşarak. Yanağımdan makas alıp göz kırptı ardından.

Az önce yemekte tavuk ciğeri yemişti, yürek değil. Gerizekalı.

Bugün Aras Üsteğmen'in yüzüne vurduğumdan daha kuvvetli bir şekilde geçirdim yumruğumu hemen elmacık kemiğinin üstüne. Elimin eklemleri vurduğum an sızım sızım sızlarken, Dağ Ayısı uyguladığım güçten ve vuruşumun şiddetinden ötürü geriye doğru sendeleyip düştü. Eli yanağını tutarken, ben de diğer elimle vurduğum elimi sıkıca kavradım. İnşallah kırılmamıştır ya, bıktım yemin ederim.

Dağ Ayısı düştüğü yere boylu boyunca uzanmıştı. Yüz üstü dönüp yanağını tutarak inlediğinde kaşlarımı çattım. Ciddi bir şeyi var mıydı acaba?

Yaptığımdan o an pişman olmaya başlarken içime bir üzüntü çöktü. Böyle basit şeyler için sağa sola yumruk sallayacak birisi değildim. Çile eşiğim de bu kadar alçak değildi. Ne ara tahammül edemeyen, zıvanadan çıkmış yumruklarını önüne gelene geçiren bir kız olmuştum?

Delirdiğimden beri, tabii.

"Ayı?"dedim tüy gibi bir sesle. Beni duymamıştı galiba, acıyla inlemeye devam ediyordu. Elimin acısını tamamen unutup birkaç seri adımda kafasının yanına çömeldim.

"İyi misin?"diye sordum telaşımı saklamaya çalışan, ellerini nereye koyacağını bilemeyen bir ifadeyle. İnlemeleri arttığında vicdan azabım baş gösterdi. Neden vurmuştum ki sanki? Biraz daha tahammül edemez miydim?

"Tamam, kalk revire gidip baktıralım. Siktir et nişanı mişanı, hadi."dedim kolundan tutup çevirmeye çalışırken. Omuzları sarsılmaya başladığında ağladığını fark ettim. O kadar mıydı be? Kaşlarımı çatıp kocaman kolunu var gücümle tutup çevirebildiğimde olduğum yerde kalakaldım.

Ağlamıyordu. Gülüyordu. Omuzları bu yüzden sarsılıyordu. Komik buluyordu. Ona vurma çabamı komik buluyordu. Ona yardım etmeme olanak sağlayan vicdanımı komik buluyordu. Ona tekrar vurmak istedim ama sadece yumruklarımı sıktım. Her şeyi çok fazla alaya alıyordu. Böyle biriyle asla arkadaş olamazdım.

Çöktüğüm yerden kalkıp ona bir kez daha bakmadan gerisin geri asansöre doğru yürüdüm. Başlarım nişanına da törenine de organizasyonuna da. Tamam yapacağım, dedim ama bunu yanında vereceklerini bilmeseydim tüm baskılara dayanırdım anasını satayım.

Gülme sesleri kesildiğinde, Dağ Ayısı'nı yanımda bulmam birkaç saniyemi almıştı.

"Hey, nereye gidiyorsun?" Cevap vermedim.

"Şaka yapmıştım, kızdın mı gerçekten?" Kızmak? Seni öldürebilirim sayın olmayan mal.

"Özür dilerim! Amacım seni kızdırmak değildi!" Evet, baya güldüm sa ol kızdırmak istemediğin için.

"Hilal,"deyip kolumdan tutup kendine çevirdiğinde yüzğm istemsizce buruştu. O sol kolumdu ve hâlâ çıkıkmış da acıyacakmış gibi geliyordu.

"Canını mı yaktım?"diye sordu Dağ Ayısı elini çabucak kolumdan çekerken. Yüzüne bakmadım, yakasında bir yere bakıyordum. Konuşamayacak kadar öfkeliydim çünkü.

"Hilal,"dedi pişman bir şekilde. "Konuşsana." Rol mü yapıyor, yoksa gerçekten pişman mı diye yüzüne bakmak için kısık gözlerle kafamı kaldırdığımda, gerçekten pişman olduğunu düşündüm. Ama ben insan sarrafı değildim. Çok iyi rol yapıyorsa, anlamamın imkanı yoktu.

"Ne diyeyim?"diye sordum kaşlarımı kaldırarak. Derimin altında yatan öfkeye nazaran, çok sakin konuşmuştum. "Hayır yani, ne dememi bekliyorsun ki?"diye sordum yine aynı şekilde.

"Kızdın mı?"diye sordu azarlanmayı bekleyen çocuklar gibi. Bir an için gözlerinde Binbaşı'yı görür gibi oldum. Sanki onun karşısında bir hatasının faturasının kesilmesini bekliyordu. Sonra bunu kafamdan attım. Bu onun özeliydi, her ne kadar o benimkine yapmış olsa da, ben onunkine tecavüz edemezdim.

"Neden kızayım?"diye sordum.

"Hani... Demin sana şaka yaptım ya..." Yine o azarlanmayı bekleyen çocuk bakışı. Buna ne oluyordu? Bir keresinde bir yerde, çocuklukta görünen bazı davranışlar, büyüyünce de su yüzüne çıkabilir diye okumuştum. Şimdi eğer, Binbaşı onu azarlıyorsa, şimdi de benimle, eskiden düşmüş olduğu bir duruma düşmüş gibi miydi? Onu azarlamamı mı bekliyordu?

Bu düşüceyi tekrardan kafamdan sildim. Onun hayatına karışmamalıydım. Beni ilgilendirmezdi.

"Önemli değil."dedim konuyu kapatırcasına. "Nerede şu konferans zımbırtısı?"

Aslında aksine çok önemliydi. Numaradan, şakadan değil de, gerçekten ağlayana kadar onu affetmeyi düşünmüyordum bile. Lakin şu bakışı, ona her ne kadar acımak ve hayatına burnumu sokmak istemesem de, kendisini affetmeme sebep olmuştu. Ona yardım etme isteğiyle dolmuştum ama ilk önce onun hayatında gerçek bir yerim olmalıydı. Sonra, o bana belki anlatırsa, bu yaşadığı her neyse, ona yardım edebilirdim. Onu bundan kurtarabilirdim.

Ve evet, şimdi de iyilik meleği mi kesildim? Bana neydi ki anasını satayım onun travmasından? Ben kendi travmalarımı atlatabilmiş miyim de, başkalarınınkine maydonoz oluyordum? Ki o, saçma sapan insanı mı bulmuştum yardım edecek bir de?

Ama belki de bu travması yüzünden saçma sapandı? Nereden bilebilirdim ki?

"Nasıl önemli değil? Kızdın ya bana? Gidiyordun?"dedi şaşkın şaşkın. Gözünün altındaki kızarmaya ve şişmeye başlayan elmacığına baktım.

"Öyle istiyorsan yapayım?"dedim sertçe. Aslında amacımı anlamasın, ona acıdığımı fark etmesin diye konuyu kapatmaya çalışıyordum. Hemen geri adım atan yüz ifadesini inceleyip, bakışlarımı tekrar şişen yerine çevirdim.

"Tamam tamam! Ama beni affettin mi yani? Bu kadar çabuk mu? Ömrümün sonuna kadar uğraşırım sanmıştım?" Yüzündeki o ifade olmasa zaten öyle olurdu koca kafa.

"Sen kaşınıyorsun ama,"dedim tehditvari bir sesle. Ellerini havaya teslim olur gibi kaldırırken, yüzündeki sorgulayıcı ifade gitti. Yerini rahatlamışlık ve gevşeklik aldı.

"Bu taraftan," diyer koridorun diğer ucunu gösterdiğinde, rahatlamış bir şekilde o yöne döndüm ve yürümeye başladım. Sonradan aklıma gelen şeyle durdum ve arkamı döndüm.

Bana çarpmasına bir adım kala durduğunda yüzünde şaşkın bir ifade belirdi.

"Bu arada,"dedim uyarı sesimi takınıp, işaret parmağımı göğsüne göğsüne sallayarak. "Bir daha sakın bana dokunma." Kaşları çatıldı, ardından çok ağır ağır başını salladı. Memnun olmuş bir şekilde önümü dönüp yürümeye devam ettim.

***

"Hilal Kuzey kim?"diye sordu sahnedeki sarışın kız. Oturduğum yerde hafifçe sinerek elimi kaldırdım. Buradı çok kalabalıktı. En az otuz kişi vardı. Beşi orkestraydı. On bir tanesi folklör ekibinden, geri kalanı ses, ışık, müzik ayarlama bilmem nesi, organizatör ve bir sürü kişi daha. Hepsi ikinci ve üçüncü sınıftan olan bu insanlar, birbirlerini tanıyordu. Hayatımda hiç bu kadar yabancılamamıştım bir yeri. Ayaklarımı kıçıma vurarak kaçmak istiyordum.

Elimi kaldırmama gerek bile yoktu, tek yabancı yüz ben olduğumdan herkes o ismin bana ait olduğundan emindi. Hepsi bana dönerken olduğum yerde kararlılıkla dikleştim.

"Sen misin?"diye sordu kız elindeki tükenmez kalemin düğmesine basıp, açıp kapatarak. "Evet."dedim sert ve güçlü bir sesle. Yanımdaki Dağ Ayısı'nın sırıttığını gördüğümde dirseğimi böğrüne geçirmek istedim ama yapmadım.

"Şimdii,"dedi kız elindeki dosyanın sayfalarını hızlı hızlı çevirerek. "Heh," kaşlarını kaldırdı. "Dört tane şarkın var Hilal,"dedi sanırım yazıları okuyarak. Kaşlarımı çattım. "Hayır iki tane."diye düzelttim. Kız kafasını kaldırıp bana baktı. "Dosya elime on dakika önce geçti, yani son düzenlemede 4 şarkın var."diye açıkladı. Kaşlarımı çatarak Dağ Ayısı'na döndüm, bu ne demek, dercesine. O da benim gibi şaşkındı. Hırsımı ondan alabileceğimi fark ettiğinde, alt dudağını aşağıya büküp kollarını bilmediğini belirtircesine açtı. Gözlerim yine elmacığındaki şişliğe kayarken önüme döndüm.

Beni kandırıyorlardı. İyi niyetimi son noktasına kadar kullanıp, suistimal ediyorlardı. İçimi çektim.

"Tamam öyle olsun." Eğer itiraz edersem çocukluk etmiş olurdum. Bir de adımın çocuğa çıkmasını istemiyordum.

Ben cümleyi bitirdiğimde ön tarafta oturan kısa saçlı kız ağzının içinde bir şey homurdandığında, tek kaşımı kaldırarak Dağ Ayısı'na baktım. "Ne dedi?"diye sordum, elinde dosya tutan kız tekrar konuşmaya başladığında onu sabote etmemek için yavaşça. Yine alt dudağını aşağıya doğru kıvırdı Dağ Ayısı. Ters ters baktım. Duymuştu ama söylemiyordu. Çünkü kız muhtemelen ters bir şey söylemişti ve Dağ Ayısı da bana söylerse kavga çıkacağını fark etmişti.

Sabırlı bir nefes alarak konuşan kıza döndüm. Kimlerin ne sırayla çıkacağını söylüyordu.

"Tekrar sayıyorum, ilk önce Hilal dans şarkısını söyleyecek. Çift piste bu şekilde girecek. Ardından hareketli bir şarkı daha söyleyecek, ki insanlar adapte olsun, atmosfere alışsın. Sonra birkaç oyun havası serisi var; Cem, o iş sen de. Ardından folklör ekibi var, bakayım... Kürşat ve Gül sizde o. Onlardan sonra dans ekibi, Aslı ve Ümit. Sonra yüzük takılacak geleneksel merasimler, bunun bizimle ilgisi yok. Hımm, sonra... Sonra Ali'yle Emre'nin rap performansı var. Sonra da Berkay, senin. Sonra yine göbek atma filan... Sonra tekrar Hilal sen hareketli bir şarkıyla giriyorsun ve sonra yine bir dans şarkısı ve kapanış. Tamamdır, hadi başlayalım."

Kimse ikiletmeden ayağa kalkınca (Dağ Ayısı da buna dahil) ben öylece kalakalmıştım. Ne çok söz dinliyordu bunlar.

Yavaşça ayağa kalkarken, yine önümde oturan kızın gözünün kenarıyla bana bakmasını, ardından sırıtmasını fark ettim. Gözlerim kısılırken, kızın gıcık bir tip olduğunu çaktım. Bela demekti. Şu sıralar yeterinceden fazla belam vardı, bir de buna katlanamazdım.

"Hasan! Lan baksana! Alo!" Gözlerimi kızdan çekip Dağ Ayısı'nın seslendiği kişiye baktım. Çocuk bir demir merdivenin tepesinde sahne ışığı düzeltiyordu. Dağ Ayısı'nı duymuyordu bile.

Çocuk ampulle biraz daha oynadıktan sonra benim buradan göremediğim birine işaret verdi ve birkaç saniye sonra tüm ışıklar yandı. Girdiğimden beri kırmızı bir ışığın aydınlattığı loş bir alanda bir koltuklara oturmuş körlemesine adam dinliyorsak da şimdi her yer full hd netti.

En önde kocaman bir sahne vardı. Sahne dediğimde yerden bir metre yükseklik. Sahnenin üzerinde bir bateri seti, gitarlar, bir kuyruklu piyano-ona bakarken parmaklarım karıncalandı- bağlamalar ve birkaç müzik aleti daha vardı. Çok güzeldi.

Sahneden zorlukla gözlerimi ayırabildiğimde, sahnenin önündeki kocaman pisti fark ettim. Sanırım burası hareket alanıydı. Pistin karşısında protokol masası vardı. Sağ tarafında kırmızı açılıp kapanabilen seyirci koltukları ve bizim olduğumuz tarafta da, tamamen simetriği, yani kırmızı seyirci koltukları vardı.

İçeriye girdiğimiz, kocaman çift kapaklı, ceviz renkli kapıyı görebiliyordum şimdi. Halbuki, kapıyı arkamdan kapandıktan sonra bile görememiştim.

"Hilal? Bi bakar mısın?"diye biri seslendiğinde garipsedim. Ses tanıdık değildi. Beni çağıran kişiye baktığımda az önce görev paylaşımı yapan kızın, Cem dediği, oyun havası serisi düzenleyen çocuk olduğunu fark ettim. Sağıma soluma baktığımda Dağ Ayısı'nı göremedim. Nereye kaybolmuştu iki dakikada bu salak?

"Efendim."dedim oldukça ifadesiz ve boş bir şekilde, çocuk yanıma geldiğinde. İlk birkaç saniye tavrıma şaşırdı ama başka tepki vermeden hemen sordu.

"Hangi şarkıları söyleyeceğin belirli mi? Ona göre orkestraya alt yapı atacağım da?"dedi telaşla. Kaşlarımı çattım. "Hayır. Kimse bana şarkı belirlememi söylemedi. Ki zaten şarkılarını çift kendisi seçmez mi?"

Elindeki kağıda kaşlarını çatarak baktı. "O düğünlerde olmuyor muydu?"diye konuştu kendi kendine, kağıttakileri okurken. "Sanırım bu çift seçmemiş. On beş dakika içinde şarkı isimlerini verebilir misin?" On beş dakika mı? "Tamam."diyerek omuz silktim. Altı üstü iki slow şarkı, iki de oynak şarkı tamamdı.

Etrafa göz gezdirip Dağ Ayısı'na bakındım. Gözükmüyordu. İçimi çekip tenha bir köşeye doğru yürüdüm. Kırmızı koltuklardan birine oturup tulumun cebinden telefonumu çıkartırken keşke kulaklığım yanımda olsaydı, diye düşündüm.

İç çekerek youtube'a girip araştırmaya başladım. Son zamanlarda müzik dinleyemiyordum, güncel şarkılardan epey uzaktım. İlk önce son hitleri hızlıca dinledim. Ardından pek beğendiğim bir şey çıkmayınca kendi müzik listemden bir şeyler bakındım.

Uzun bir uğraş -ne uğraş ama- verdikten sonra, yanıma Cem denen çocuk geldiğinde ona dört tane şarkı ismi söylemeyi becerebilmiştim. Ardından çocuk bunların hepsini şimdi prova amaçlı söyleyebileceğimi umduğunu yoksa yarın sırf prova için ders saatimden çalınacağını söyledi. Canıma minnetti açıkçası. Ama bildiğimi söyledim. Aras Üsteğmen'le bir de müfredattan benim yüzümden geri kaldığımız için dövüşmek istemiyordum. Yani mecazi anlamda dövüşmek.

"Ooo karşimm! Hayırlı olsun yeni atılmış mis gibi taze yumruğun?"diye konuştu birisi, ben sahne tarafına Cem denen çocukla birlikte ilerlerken. Kafamı sesin geldiği tarafa çevirdiğimde saçlarının rampa kısmı beyaza boyanmış, esmer, kulağında küpesi olan, uzun boylu, hatta baya uzun boylu bir çocuğun; elinde bir kağıtla konsantre olmaya çalışıyormuş gibi duran Dağ Ayısı'nın yanında durduğunu gördüm.

"La olum bi siktir git ya,"dedi Dağ Ayısı oğlana bakmadan umursamazca. Elindekine çok odaklıydı.

"Ama baya sanatsal olmuş he, bakiyim, oha lan kız yumruğu bu!" Yuh ebesininki. "Lan Serdar siktir git bak amına korum senin ha." Dağ Ayısı ciddi. Gerçekten, gerçek anlamda ciddi. Tövbe Yarabbi.

"Noldun olum be?"diye sordu küpeli Serdar, yüzü düşmüş bir şekilde. Sanırım daha önce Dağ Ayısı ona böyle yapmıyordu, şakalarına karşılık alamamak modunu düşürmüş olmalıydı.

"Bi şey ezberliyorum amına, bir susmadın ki karı gibi vık vık vık." Dağ Ayısı kalktı gitti çocuğun yanından, agresif agresif. Ardından garipseyerek bakarken küpeli Serdar'ın bakışları beni buldu. Anında arkamı dönüp Cem'in önünde oturduğu bilgisayarların o tarafa giderken, Küpeli Serdar seslendi.

"Pişt lan, yeni kız!" Yeni kızın amına koyayım ya. İki ay oldu ben geleli, yenisi mi kaldı anasını satayım. Bana seslendiğini anlamamışım gibi Cem'in baktığı bilgisayar ekranına dikkatle baktım. Ben de bilgisayardan anlardım.

"Pişt Yeni Kız?"diye seslendi Küpeli Serdar yanıma kadar gelerek. Nefesimi verdim ve başımı ona çevirdim. Tek gözümü kırpıp hayırdır, dercesine iki yana salladım başımı, sorarcasına. Kaşlarını çatıp, "Sen Yeni Kız mısın?"diye sordu ciddi ciddi. Pardon? Ben de kaşlarımı çattım. Pek değişik olan yüzünü incelerken, "Öyle değilsem neden bana öyle sesleniyorsun?"diye sordum. Yüzü dikkat çekiciydi. Birçok kıza güzel bile gelebilirdi hatları. Aslında ben de esmer severdim. Beğenmeliydim belki de. Ama bu çok... Modifiyeydi. Sade esmer beğenirdim ben. Cafcaflıydı bu küpeli Serdar.

Sırıttı dediğime karşın. "Çok haklı bir isyan." Ardından elini uzattı,"O yüzden tanışalım ben Serdar. Haklı olmayı severim." Kaşlarım usulca havalandı. İlk önce uzattığı eline düşürdüm bakışlarımı, ardından tekrar yüzüne çevirdim. Sonra tekrar eline.

İnsanlarla tanışmayı sevmezdim. İnsanları genel olarak sevmezdim. Şu ana kadar hayatıma giren insanlar, bodoslama daldıkları için onlarla tanışmak zorunda kalmamıştım. Selin. Nil. Dağ Ayısı belki. Aras Üsteğmen. Bunlar hayatımda sayılabilecek insanlardı. Hiçbirini ben seçmemiştim.

"Kızı ne rahatsız ediyorsun lan Salkım Saçak Serdar?"diye Serdar'ın arkasından geldi Dağ Ayısı. Daha gideli iki dakika falan olmuştu halbuki. Oğlan sıkmadığım elini geri çekip bana anlamamışlık içeren kısa bir bakış atıp yanında duran Dağ Ayısı'na dönüp sırıttı. "Arkadaş oluyoruz olum, ne rahatsızlığı? Değil mi Yeni Kız?" Tek kaşımı kaldırdım. Elini sıkmamıştım. Arkadaş oluyor olduğumuzu nereden çıkarmıştı?

"Sanırım konuşmayı unuttu, tabii mükemmel yakışıklılığım karşısında dili tutuldu."dedi tulumunun yakalarını düzeltip caka satarak. Kaşımı indirip yüzümü buruşturarak hafifçe tebessüm ettim. Bu da saykoydu.

Dağ Ayısı güldü. "Tabi, şimdi yakışıklılığını da al ve git. O favori solist, konuşmayı hatırlayıp şarkı söylemesi lazım."dedi kaşlarıyla sahneyi işaret edip oğlanın omzuna elini koyarken. Kollarımı göğsümde kavuşturdum. Benden başka solist vardı sanki anasını satayım.

Oğlan gözlerini bana çevirdi. "Lan yoksa bu o kız mı?"diye sordu şok olmuş bir biçimde tekrar Dağ Ayısı'na çevirerek. Dağ Ayısı kaşlarını çattı. Bana kaçamak bir bakış atarken, gözlerinde tereddütlü bir ifade vardı.

"Hangi kız mı?"diye sordum hemen Dağ Ayısı'nın oğlanı susturacak şekilde baktığını fark ettiğimde. Çünkü oğlan sanırım şu an pot kırıyordu. Oğlan bakışlarını bana çevirdiğinde hevesli görünüyordu. Biraz da konuştuğum için şaşkın.

"Mete Efdal Kuzey'le Sıla Kuzey'in kızı olan Şafak?" Annemin adını duyduğumda donup kaldım. Gözlerimin önüne bölük pörçük anılar dolarken bir adım geri attım. Annem...

Onu düşünemem... O 51. 51...

Onlar nereden biliyordu? Onlar benim Şafak olduğumu, annemle babamın kimler olduğunu nereden biliyorlardı? Bir anlamı olmalıydı. Önemli bir sebebi olmalıydı ki, biliyor olmalılardı. Burada kimse bir şeyi boşuna bilmezdi. Annemle babamın kızı olan Şafak olmak bir şey içeriyor olmalıydı.

Sertleşmiş bakışlarımı Dağ Ayısı'na çevirdim. "Yani?"diye sordum ardından tekrar oğlana bakarak. Oğlan hevesle devam etti. "Yanisi, iki efsanevi Şafağın kızı, çarpı iki kat efsane Şafak olur. Sanırım bu yüzdem seni Aras Üsteğemen'e verdiler. Tabii sonuçta o da çarpı iki şafak olduğundan dolayı." Kirpiklerimi kırpıştırdım. Çok yükleme olmuştu. Hangi birini düşüneceğimi şaşırmıştım.

"Dahası-"diyemeden bir tarafına iğne girmiş gibi inledi oğlan. Yere indirdiğim bakışlarımı ona çevirdim. Dağ Ayısı'nın dirseğinin oğlanın karnında olduğunu fark ettimde kaşlarımı çattım. Bakışlarımı sorgular şekilde Dağ Ayısı'na çevirirken o da kızgın gözlerle küpeliye bakıyordu. Küpeli de şaşkın şaşkın Dağ Ayısına. Aralarında sessiz bir konuşma geçerken bunu bölen şey Cem'in bana seslenmesi olmuştu.

"Hilal," Kafamı ona çevirdim. "Şunları bir dinler misin, hangisi daha güzel?" Gözlerini bilgisayar ekranından ayırmadan bana bir kulaklık uzattı. Önümü dönüp hâlâ birbirleriyle hint dizisi gibi bakışan oğlanlara bir bakış atıp, daha sonra bunun hesabını sormayı aklıma kazıyıp Cem'in yanındaki sandalyeye oturup kulaklığı kafama geçirdim.

***
-Şarkıyı açar mısınız?-

Ağlak bir sokaktayım, solundan ilerliyorum
Yardan henüz geçmişim ve önümü göremiyorum
Duvarlarına yazılmış kimin kimi sevdiği
Lambaları patlatılmış bir suç mahalli gibi

Derince bir nefes aldım, göz kapaklarımı titrekçe kaldırdım. Aylar sonra ilk kez şarkı söylüyordum ve bu kadar insanın önünde detone olmaktan öyle korkuyordum ki!

Şehrime bir gelmeyegör, her virane saray olur
Beni tekrar sevmeyegör, mapushane cennet olur

Şehrime bir gelmeyegör, her virane saray olur
Beni tekrar sevmeyegör, her virane saray olur

Cem'in introsu araya hemen arkamdaki orkestrayla beraber girerken, mikrofondan dudaklarımı çekip gözlerimi etrafta telaşsızca gezdirdim. Beğenmiş gözüküyorlardı. Dağ Ayısı ve Salkım Saçak Serdar'ı gözlerim seçtiğinde, Dağ Ayısı'nın kaşlarını çatmış, Serdar'ın da ilgiyle yoğunlaşmış gözlerini fark ettim. Dağ Ayısı beğendi mi anlayamadım ama salonda geri kalan herkes kafa sallıyor ve beğeniyle dudak bükerek, yanındaki kişiye benimle ilgili yorum yapıyordu. Muhtemelen iyi bir performans beklemiyorlardı.

Tekrar nefes alıp mikrofona eğildim.

Muğlak bir bataktayım, dibine ben gidiyorum
Dardan dara düşmüşüm, kolayını bilmiyorum
Hangi kitapta yazılmış aşkın zora yenildiği
Öyle dağılmışım ki, polis çevirdi yine

Şehrime bir gelmeyegör, her virane saray olur
Beni tekrar sevmeyegör, mahpushane cennet olur

Şehrime bir gelmeyegör, her virane saray olur
Beni tekrar sevmeyegör, mapushane cennet olur

Elimin biriyle mikrofonun çubuğunu kavrayıp, diğeriyle mikrofonun kendisini sıkı sıkı tuttum ve omuzlarımı kaldırarak devam ettim.

Böyle sevmek olur mu, böyle sevsek olur mu
Hiç olmadan ver cevabı, şimdi sevsek olur mu

Böyle sevmek olur mu, böyle sevsek olur mu
Hiç olmadan ver cevabı, şimdi sevsek olur mu

Mikrofonu olduğu yerden çıkardım.

Şehrime bir gelmeyegör, her virane saray olur
Beni tekrar sevmeyegör, mapushane cennet olur

Şehrime bir gelmeyegör, her virane saray olur
Beni tekrar sevmeyegör, mapushane cennet olur

Ve şarkı bitti. Kimse alkışlamadı, ben de alkış beklemedim. Yanaklarım alev almıştı, kulaklarım çınlıyor, kalbim heyecanla çarpıyordu. Şarkı boyunca bir şey düşünmüştüm. Kendimle kavga etmiştim. Bir sonuca varamamıştım ama kavga baya büyüktü. Kendimle kavga etmezdim, çünkü kendimle anlaşmazlığa düşebileceğim hiçbir şeyi hayatımda barındırmazdım. Eskiden, şimdi çok uzun bir zaman önceymiş gibi geliyordu, sıradan bir hayatım vardı. Baya sıradan hem de. Okula gider ve eve gelirdim. Bazı günler kursum olurdu Metin Hoca'yla, tek aksiyonum oraya gitmekti. Ve oradaki ayyaşlarla baş etmek. Bilgisayar oyunları ekşın sayılır mıydı? Sayılmazdı. Sonuç olarak bunların hiçbiri beni kendimle anlaşmazlığa sürüklemiyordu. Şarkı söylemek de vardı bu aksiyonların içinde. Ama o kendimle ters düşebileceğim son konuydu herhalde.

Ama Aras Üsteğmen öyle miydi? Kafamı karıştırıp duruyordu. Bazen onun iyi biri olduğuna, masum bir erkek çocuğu kadar temiz olduğuna inanıyordum; bazense ana avrat söverek, tüm sülalesini elden geçirmek istiyordum. Bu tür karışıklıklara gelemezdim ben. Bana ya iyi olmalıydı, ya kötü.

Salkım Saçak Serdar alkışlamaya başladığında gözüm daldığı yerden ona kaydı. Deli gibi el çırpıyor, "Helal ossssun! Ağzına sağlık beeeğ!"diye bağırıyordu. Hafifçe tebessüm ettim. Gözümün önüne gelen saçları kulağımın arkasına atarken herkes alkışlamaya başladı. Yanaklarımın kıpkırmızı olduğuna emindim. Halbuki çok nadir kızaran biri olduğumdan ötürü, Selin bana arsız derdi. Çünkü o, ota boka kızarırdı.

Üstlerime selam veriyormuş gibi başımı eğip kaldırdığımda alkışlar yavaş yavaş azaldı. Kafamı çevirip gitariste baktım ve kafamı başlamasını salık verir mahiyette salladım.

-Şarkıyı açar mısınız?-

Ayağımla ritim tutmaya başlarken mikrofona yaklaştım tekrar.

Muhtelif derdimlen, tasamla meşgulken
Kalburaltı ve de namağlup durumdayken

Ritimde parmağımı şıklattım.

Kırk yıldır bu mahalle de kendi halimde yaşarken
Bu kadar adam dururken yani şimdi niye ben

Gözlerinde tuhaf bir şey var -gitarist kız burada eko yaparak bana eşlik ederken ona gülümsedim ve devam ettim-
Habire gülüp duruyor, hasarlar bırakıyor

Alımlıyız tamam da, lütufkar hep tavırlar
Sana kolay belki bu oğlanlar, aslanlar, çiyanlar
Kendi eşrafından duyduk ki adın Leyla- gelin kızın adı gerçekten Leyla,
Bir o kadar meşhur bir endamla, aşk nerede sen orada

İnsanlar havaya girmişlerdi, bazıları tek başına dans ediyordu, bazıları da yanlarındaki erkeğin kollarının arasında dönüp duruyorlardı. Aslında ortam güzeldi. Arka taraflara baktığımda Dağ Ayısı'nı göremedim ama Salkım Saçak Serdar'ı tek başına İdo cosplay yaparken gördüğümde, resmen irislerimden kan aktı. Hemen bakışlarımı oradan çekip tüm salonda gezdirdim. Bir yandan da gitarist kızın kafa sesiyle introya eşlik etmesini dinliyordum. Sesi gerçekten çok hoştu.

Bugün Binbaşı'nın odasına gelen kıvırcık saçlı bonus kızdı. Adı Melodi'ydi ve Ajandı. İyi biri gibiydi. Müzikle ilgili her şeye bayılıyordu. Eğer buraya gelmeseydi, konservatuar okumak istediğini söylemişti. Bunları daha ben sormadan anlatmıştı. Halbuki Binbaşı'nın odasının önünde beklerken, ve kimse bakmazken, bizi neden çağırdıklarını bilip bilmediğini sormuştum. O da taa bunları bile anlatmıştı.

Muhtelif derdimlen, tasamla meşgulken
Kalburaltı ve de namağlup durumdayken
Kırk yıldır bu mahallede kendi halimde yaşarken
Bu kadar adam dururken yani şimdi niye ben

Gözlerinde tuhaf bir şey var- kız yine eko yaptı-
Habire gülüp duruyor hasarlar bırakıyor

Alımlıyız tamam da, lütufkar hep tavırlar
Sana kolay belki bu oğlanlar, aslanlar, çiyanlar
Kendi eşrafından duyduk ki adın Leyla
Bir o kadar meşhur bir endamla,
aşk nerede sen orada

O sırada sahneye çıkan merdivende birini gördüm. Elinde mikrofon olan koskocaman bir herif. Orkestra ve Melodi tam şarkının yükselen yerine girdiği an, Dağ Ayısı mikrofonu ağzına götürdü ve cidden harika ve pürüzsüz bir sesle kafa sesiyle o da yükseldi.

İnsanlar alkışlarken şarkının devamında getirdim.

Alımlıyız tamam da, lütufkar hep tavırlar
Sana kolay belki bu oğlanlar, aslanlar, çiyanlar
Kendi eşrafından duyduk ki adın Leyla
Bir o kadar meşhur bir endamla, aşk nerede sen orada

Dağ Ayısı da eşlik ediyordu.

Alımlıyız tamam da, lütufkar hep tavırlar
Sana kolay belki bu oğlanlar, aslanlar, çiyanlar
Kendi eşrafından duyduk ki adın Leyla
Bir o kadar meşhur bir endamla, aşk nerede sen orada

Hayatımda hiç şarkı söylerken bu kadar eğlenmemiştim. Orkestra da dahil herkes vuhuu, filan diyerek alkışlarken gülümsedim. Neşeli topluluktan bakışlarımı ayırıp birkaç metre ötemdeki Dağ Ayısı'na baktım.

"Aslan Berkay'ım benim bee! Heyt bee sese bak! Kimin kankası olum işte, bir kızdan dayak yemiş ama yine de mük- Ah kanka ne vuruyorsun amına koyim!"dedi Serdar sahneye atlayıp Dağ Ayısı'nın sırtına canını alırcasına vurarak. Ardından Dağ Ayısı'nın, dayak yemesiyle ilgili konuşurken kafasına bir tane geçirince bağırdı gücenmiş gücenmiş, kafasını tutarak. Güldüm. Serdar komik biriydi gerçekten.

"Sus bak bir yerde bundan bahsedersen sikerim belanı!"diye sessizce bağırdı Dağ Ayısı, ama ciddi değildi. Gülümsüyor bile sayılabilirdi. Etrafa kısaca göz gezdirdim. Şimdi sıradaki şey için hazırlanıyordular telaşla. Kimse buraya bakmıyordu.

Dağ Ayısı'nın Serdar'ı tehdit eden bakışları bana döndüğünde sırıttı. Ardından Serdar'ın ensesinden inip bana doğru yaklaştı. "Ne düetti ama!"dedi yumruğunu kaldırıp tokuşturmamı bekleyerek. Bir yumruğuna, bir de yüzüne baktım. Sonra yine hafif bir tebessümle elimi yumruk yapıp tokuşturdum.

"Ooo kanka yine mi dayak yiyorsun?"diye bağırdı Serdar ne zaman gittiğini hiç fark etmediğimiz, salonun diğer ucundan. Herkes bir saniyeliğine durup Serdar'a baktı, ardından dönüp yumruk tokuşturan bize baktı, sonra da tepki vermeden işlerine devam ettiler. Sanırım bu sürekli yaşanan bir şeydi. Dağ Ayısı sessiz küfürler mırıldanarak sahneden atladı ve götü yanmış gibi koşmaya başlayan Serdar'ın peşinden gitti. Komikti.

***

Esneye esneye yemekhanenin kapısına uzun uzun baktım. Acaba bana yemek verirler miydi? İçimi çektim. Açlıktan ölüyordum. Saat muhtemelen gece yarısını geçmişti ve beni anca salmışlardı. Üç kere prova yapmıştık, üç kere. İnsafsız Ece. Ece her şeyi organize eden, elinde bir dosyayla gezerek sağa sola talimat yağdıran, kahküllü ve endişeli bir kızdı. Mükemmelliyetçi değildi ama belirgin kusurlardan nefret ediyordu. Örneğin rapci çocuklardan birisi sözleri unuttuğunda ona çok kızmıştı. Veya orkestrayla, Cem'in ayarladığı alt yapı müziği uymadığında da Cem'i çok fena fırçalamıştı. Haksız da sayılmazdı, çünkü orkestra ilerde alt yapı geride geldiğinde korkunç bir gürültü kirliliği ortaya çıkıyordu. Bunlar çok gözle görülür kusurlardı. Gözle görülmeyen kusurları hiç sallamıyordu bile Ece. Çünkü bu bir gecede hazırlanmış bir gösteriydi, aylarca çalışılan 19 Mayıs gösterisi değildi.

He bir de, sadece üst sakinlerinin değil, birkaç baya yüksek rütbeli insanın da bu tür davetlere katıldığını öğrenmiştim sağdan soldan. Dağ Ayısı'nın Ceza'nın junior versiyonu olduğunu, normal şarkı sesinin de gideri olduğunu görmüştüm. Kızlar arasında baya popülerdi, özellikle şu bana laf atan ama benim duymadığım kız buna yanıktı sanırım. Muhtemelen bana da Dağ Ayısı'nın yanında oturduğum için falan ayar olmuştu.

Dahası kızlar arasında popüler olan birkaç kişi daha vardı. Biri Aras Üsteğmen'di. -Buna çok şaşırmıştım, sanki Aras Üsteğmen'i benden başka biri tanımıyormuş, görmüyormuş gibi hissediyordum. Bir diğeri hâlâ görevden dönmemiş olan kibar adam Ege Üsteğmen'di. Buna daha çok şaşırmıştım, çünkü Ege Üsteğmen'i kafamda o kadar kötü bir konuma koymuştum ki, kibar olduğunu söyledikleri an başkasıdır muhtemelen, falan demiştim. Yetkin Onbaşı vardı bir de. Ben onun intikamcı sinsi bir insan olduğunu düşünüyordum. Bana az etmemişti başlangıç eğitimlerinde. Ben de ona etmiştim gerçi, neyse konumuz bu değil. Yetkin Onbaşı yakışıklıydı. Tabiki Aras ve Ege Üsteğmenin, bir de Dağ Ayısı'nın yanında bir şey ifade ediyor sayılmazdı ama o da fena değildi.

Kuliste kendi kendime çıplak sesle deneme yaparken, perdenin diğer tarafından duyduğum kızlar başka şeyler de söylemişti. Mesela benimle ilgili.

"Şafak kızı gördün mü?"

"Ay evet, saçları ne kadar uzun, keşke benimkiler de öyle olsa."

"Ya boş ver saçlarını! Berkay Rüzgar'la oturuyor görmedin mi? Aras Üsteğmen de eğitmeni! Bilgisayardan Edis de onunla konuşmak için zaman kolluyormuş diye duydum. Kızın üç tane seçeneği var, bizim bir tane bile yok."

"Öyle ama kız güzel, duymadın mı sesini? Fena valla, albüm çıkarsa dinlerim ben. Hem de kızım, Şafak o kız. Sıla Kuzey var ya, şehit? Onun kızı işte! Yani ben olsam ben de onun peşinden ayrılmazdım."

"Sıla Kuzey mi? Mete Kuzey'in eşi olan mı?"diye sordu kız şaşkın şaşkın.

"Ya gerizekalı mısın Melek? Başka Sıla Kuzey mi var da soruyorsun?" Helal olsun, düşüncelerimin tercümanı.

"Ay ne bileyim birden öyle şey ettim işte, neyse kızım oha o kadın gelmiş geçmiş en iyi kadın Şafak değil mi lan? Hatta bir ara kahraman anlamında 'Hera Sıla' dedikleri kadın?"

"Ayneen, işte babası da Şafak o kızın. "

"Harbi mi? Nereden öğrendin lan?"

"Kütüphanedeki bilgisayarda buldum. Yani aslında, sanırım tüm bilgisayarlarda var sanırım. Ya böyle hani anmak için kompozisyonlar falan olur ya şehitleri, öyle bir şeyler yazan dosyalar vardı. Ben de baktım Sıla Kuzey var, hemen baktım. Eşi Şafak Mete Efdal Kuzey, kızı Hilal Kuzey'dir, yazıyordu. "

"Heee, iki Şafak'tan Şafak doğmuş öyle mi?"

"Bu daha güçlü diyorlar. Geçen harp doktorları konuşurken duymuş sağlıkçılardan bir kız. Çok daha güçlü, zeki, vasıflı ama iç dünyasında sorunlar varmış."

"Nasıl sorunlar? Nolmuş ki?

"Bilmiyorum valla o kadarını. Psikolojisi bozukmuş biraz diyorlar. Biraz soğuk nevaleymiş. Ama kimseye zararı yokmuş, öyle havalı bir şey de değilmiş diyorlar. Yani bence de öyle, aslına bakarsan iyi biri gibi de duruyor. Binbaşı'nın kızı var ya, bu Hilal'le arkadaşmış. Ama şimdi konuşmuyorlarmış galiba."

"Nil mi?"

"Aynen aynen. Kızıl saçlı böyle çıtı pıtı bi şey. Hatılıyor musun geçen sene yanlışlıkla bizim ağır yaralıların müdahalesi dersine dalmıştı."

"Ay evet, Elha karısı ne kadar kızmıştı."

"Ay bırak onu ya, sürtük orospusu." Helal olsun aslan parçası, alkış.

"Sorma, bir de Aras Üsteğmen'e sevgilisiymiş gibi yapmıyor mu? Ay çıldırıyorum yemin ederim. Sen kimsin ya kaşar? O sana mı kaldı sanki? Hayır yani Aras Üsteğmen hiç yüz vermiyor, hâlâ bık bık bık. Hiç utanması da yok memesizin."

"Gülme kız, gerçekten öyle. Yetmiş göğüslerine büyük gözüksün diye seksen beş takmıyorsa benim de adım Pınar değil, görürsün."

Bu baya baya büyük dedikodudan sonra konuşan iki kızın sağlıktan olduğunu tahmin etmiştim. Birinin adı Pınar'dı ve geçen sene Elha onlara eğitmenlik yapmıştı.

Tüm bu konuşmadan çıkardığım ilk sonuç annemin tahmin ettiğimden daha fazla önemli, hatta kahraman denecek kadar önemli bir kadın Şafak olduğuydu. İkinci sonuç benim güçlü, vasıflı ama psikopat olduğumdu. Üçüncüsü üç tane erkek içinden seçim yapma şansım vardı (!). Dördüncüsü Elha'yı kimse sevmiyordu. Dördüncüsü Nil'in Elha'yla ilgili travması böyle bir şeydi sanırım. Yani Elha onu birilerinin önünde aşağılamış olmalıydı. Rencide olmuştu galiba. Gerçi Nil'in babası da başka bir karargahta Binbaşı'ydı. Bir Binbaşı'nın kızına böyle bir şey yapamazdı ki? Üstelik geçen senelerde Nil asker bile sayılmadığı için kendisi eğitmen de olsa mareşal de olsa, üst görevlisi olmayan birine bir şey diyemezdi. Yani galiba.

Yemekhanenin kapısından girerek hafif bir müzik sesi gelen arka taraftaki mutfak kapısına doğru adımladım. Kapıyı hafifçe çalıp ağır ağır içeriye girdim. Tezgahta arkası dönük biri bir şeyler doğruyordu. Kafasında şeffaf bir bone olan, beyaz aşçı kıyafetli, göbekli biriydi bu. Bir yandan nereden geldiğini bilmediğim şarkıya eşlik ediyor, diğer yandan da önündeki soğanları doğruyordu. Nasıl dikkatini çekeceğimi düşünerek kıvranırken adam kıpkırmızı gözlerle bana döndü. Soğan gözlerini yakmış olmalıydı ki, ağlıyordu.

Hareketlenip ellerini yıkarken sordu. "Bir şey mi oldu kızım?" Birkaç saniye sesim içime kaçmış gibi konuşamadım, çalan şarkıyı çok iyi hatırlıyordum.

"Kör olasan Suzan Suzi..." Gözlerimi kırpıştırıp yanlışlık olduğunu düşündüm. Bu annemin bana ninni niyetine söylediği şarkı değildi. Olmamalıydı. Bugün boyunca gözümün önünde aklıma gelmek için kıvranan hatıraları bir kez daha göz ardı ettim. Zamanı değildi.

"Şey, ben yukarıdaki provadan geliyorum da,"diye mırıldandım gözlerimi sesin ne taraftan geldiğini anlamak için etrafta gezdirerek.

"Nişan için bir şeyler daha mı istediler?"dedi kaşlarını kaldırarak. İlk önce dediği şeyi duymadım. Ortadaki ahşap tezgahın üzerinde duran çok çok eski ve küçük radyoya bakıyordum. Şarkıyı yayınlayan fm plaktan çalıyordu, çünkü plaklara özgü çıtırtılar vardı. Adamın konuştuğunu hatta bana bir soru sorduğunu anladığımda gözlerimi radyodan çekip artık ağlamayan gözlerine diktim.

"Yoo, hayır hayır."dedim hâlâ içeriye girmemiş olduğumdan ötürü, kapının kulpunu tutan elimi kaldırıp iki yana sallayarak. Adam o zaman ne vardı, dercesine kaşlarını kaldırdı.

"Ben biraz... Acıktım da, acaba-" Adam hemen hareketlendi, ellerini yıkarken konuştu. "Tabi kızım, otur şöyle. Ben hemen sana bir şeyler hazırlarım. "dediğinde telaşa kapıldım.

"Hayır hayır, siz işinize devam edin. Ben sandiviç yaparım müsaade ederseniz."dedim dehşetle ellerimi iki yana sallarken. Ellerini omzundaki havluya silerken gülümsedi,"Olmaz öyle şey, aslında yukarıda size yemek hazırlanmıştı ama sana söylemediler herhalde. "dedi. Utanmaktan gözlerim bile alev alev yanıyordu. Ulan Dağ Ayısı, her boku söylersin ama bunu söylemedin mi?

"Sen otur şuraya,"ortadaki ahşap tezgahın yanındaki ahşap sandalyeyi işaret ederek,"Ben hemen bir şeyler hazır ederim sana." Utana utana gösterdiği yere oturdum. "Yardım edebileceğim bir şey yok mu?"diye sordum birkaç saniye sonra radyoya ters ters bakmayı keserek.

Adam bana dönmeden, "Yok kızım, otur sen. Zaten akşama kadar sağa sola vuruyorsunuz, yorulmuşsundur."dediğinde hafifçe tebessüm ettim.

"Siz de akşama kadar yemek hazırlıyorsunuz, yorulmuşsunuzdur."diye karşılık verdiğimde, içten bir şekilde güldü. Elindeki tencereleri ocağa koyarken,"Çok hayırlı bir görev sizinkisi kızım, bilen bilmeyen herkesin minnet borcu var size. "dediğinde karşı çıkmadım, çünkü doğruydu. Fakat ben henüz bir şey yapmamıştım.

"Adın ne bakalım senin?"diye sordu buzdolabından bir sürahi ayran olduğunu tahmin ettiğim beyaz sıvıyı alırken. Elde yapma ayran, bayılırdım.

"Hilal, Hilal Kuzey." Adamın dolaptan bardak alan eli donup kaldı. Birkaç saniye sonra hareket edip bana döndüğünde yüzümde şaşkın bir ifade vardı. Neden insanlar hep bana böyle tepki veriyordu? Sanki Harry Potter'ım ben anasını satayım. Adam yüzüme dikkatle baktığında, Harry Potter gibi bir yara izim olmadığına sevindim. Adımı söylediğimde bu kadar tepki veriliyorsa, yara izimi gördükleri zaman adımı söylememe gerek kalmazdı, o zaman da adımı söylemediğimde beni tanımamalarına minnet duyamazdım.

"Mete'nin kızı mısın sen?"diye sordu bembeyaz olmuş bir suratla. Kaşlarımı çattım. "Evet?"dedim anlamaya çalışarak. Babamla bunun ne alakası olabilirdi ki? Neden hortlak görnüş gibi bakmasına neden oluyordu bu?

Adam birkaç saniye öylece dikildi, yüzünü inceleyerek. Sonra gülümsedi, "Doğru,"dedi hüzünlü bir sesle. "Tıpkı annene benziyorsun." İçime koskocaman bir kütle oturdu. Yüreğim ağırlaşıp mideme indi. Başım döndü, sonra geçti. Gözlerim karardı, sonra düzeldi. Örgümden kurtulmuş saçlarımı geriye iteledim bakışlarımı kaçırarak. Radyoya diktim gözlerimi.

"Annemi tanıyor muydunuz?"diye sordum sessizce. Adam kaşlarını kaldırdı. "Tanımak?" Oldukça şaşırmış görünüyordu bu soruma. Başımı anlamamazlıkla sağa doğru eğdim, sorar gibi baktım. Adam güldü. Maksimum altmış beş yaşında olan bu adam pos bıyığıyla aynı ton ton dedelere benziyordu. Maviliğini göze çarpıtacak kadar büyük gözleri vardı. Göz kenarlarındaki yaşanmışlıklarla dolu kırışıklıklarına, yanağındaki gençliğinde muhtemelen çok can yakmış gamzesine değdi gözlerim. Ardından yine gözlerine baktım, anlamaya çalışarak. Gözlerini benden çekip radyoya çevirdi. Şimdi yüzünde hüzünlü, elinde tuttuğu bardağın titrekliğinde acı vardı. Kaşlarım burnumun üstüne gömüldü. Kafam patlamak üzereydi, neler oluyordu?

"Annen benim gelinimdi, onu tabi ki tanıyordum." Yutkundum. Beş saniye anlamak için zaman verdim kendime. Yüzümü buruşturdum. Titreyen ellerimi kucağımda birleştirdim. Gülümsedim, ardından çenem titredi. Ağladı ağlayacaktım. Bu, neydi? O benim dedem olduğunu mu söylüyordu?

Alaycı bir gülüş koydum. Adam gözlerini anlamayarak bana çevirdiğinde, ciddileştim. "Bu dalga geçilecek bir konu değil."dedim kararlılıkla. O benim dedem olamazdı. Neden bu konuda yalan söylüyordu bilmiyordum ama o benim dedem olamazdı. Buna inanmazdım.

"Dalga mı?"dedi adam gözlerini kırpıştırarak. "Neden?"diye sordu. Adam ya çok iyi rol yapıyordu ya da gerçekten samimiydi. Alayla güldüm yine, gözlerimi devirerek. Adam halime şaşırdı. Ardından kendini toparlayarak elindeki bardağı tezgahın üzerine bırakıp içine ayran doldururken yüzüne yansıyan ışıktan boncuk boncuk terlediğini fark ettim. Dudaklarını birbirine bastırarak bardağı önüme koydu, ardından ısındığını belli eden tencerelere doğru gitti. Yüzünde odaklanmış bir ifade vardı. Nasıl açıklama yapacağını mı düşünüyordu, yoksa torunu olduğunu iddia ettiği kişinin tam karşısında olmasına kılıf mı uydurmaya çalışıyordu.

Gerçekten çok, çok mantıksızdı. İki aydır buradaydım. Defalarca kez adım anons edilmişti, bunu duymuş olmalıydı. Neden gelip benimle iletişim kurmamıştı? Neden karşıma harbi harbi çıkıp ben senin dedenim, felan dememişti? Hadi belki burada değildi, o zaman insan torununun kaç yaşında olduğunu bilmez miydi? Buraya geleceğimi bilmiyor muydu? Biliyor olmalıydı, birkaç kişiye sorup nerede olduğumu öğrenebilirdi. Kendi kanımdan birine ne kadar ihtiyaç duyduğumu bilmiyordu tabii, belki böyle yapmazdı. Kimi kandırıyordum? Aile üyelerimin hepsi acımasız, ultra kötü insanlardı. O da öyleydi muhtemelen. Annem ölmüştü, babam da ölmüştü. Şimdi bu bana dedem olduğunu söylüyordu, eğer gerçekse, muhtemelen o da ölürdü. Beni seven, sevebilme ihtimali olan herkes ölüyordu. Ya da ben hayatımda kimin olmasından memnunsam, bela o kişinin başından ayrılmıyordu. Mesela Selin hep hayatının benden sonrasını çok sevdiğini, çünkü çok aksiyon dolu olduğundan hiç sıkılmadığını söylerdi. Onun aksiyon dediği şeyi ben bela olarak görüyordum. Örneğin, o Efe mevzusuna aksiyon diyordu. Benim için Efe belanın sağ kolundan başka bir şey değildi. O parti gecesi Selin çok sarhoş olduğu için hatırlamıyordu ama o gece, hayatımın en berbat ilk on günü içinde yer alıyordu. Halbuki Selin kendine geldiği zaman "Ne güzel geceydi bee,"diyerek kusmuştu aldığı alkol yüzünden.

Sonuç olarak, Selin'i hayatıma almıştım ama bunun bedelini sık sık ödemiştim. Onu korumak için çok şey atlatmıştım. Babam ve annemse avuçlarımın içinden kayıp gitmişlerdi. Farkına bile varamamıştım. Eğer böyle olacağını bilseydim, onları korumak adına hayatlarından bile çıkardım. Ama küçüktüm, bilmiyordum.

İçimi çektim, önüme ahşap tepsiyi koyan adamın yüzüne dikkatlice bakarak. Babama hiç benzemiyordu. Benim babamın soğuk gri gözleri vardı. Bu adamın gözleri sıcak ve maviydi. Benim babamın kestane rengi saçları vardı, ipekten hallice. Ama bu adamın, kızıla çalan sarı saçları beyazlamıştı. Benim babamın çenesi köşeliydi. Ama bu adamın, yuvarlak ve sevimli hatları vardı.

"Babama hiç benzemiyorsun."dedim buz gibi bir sesle, kısık gözlerle boş boş bakarken. Adam karşımdaki sandalyeye otururken tebessüm etti. Ardından ellerini birleştirip sıcak sıcsk baktı gözlerime. Gözlerindeki samimiyet ve bilgeliğe karşı afalladım.

Kaşlarıyla yemeğimi işaret etti. "Yemeğini yersen, sana anlatacağım."dedi tınısı gülen bir sesle. Ben komik bir şey görmüyordum, neden gülüyordu? Zaman kazanmaya mı çalışıyordu?

Öfkeliydim. Öfkeliydim, çünkü bu adamın dedem olması, yeryüzünde hâlâ akrabalarım olabildiğini gösteriyordu. Ama hiçbiri beni bulmuyordu. Hepsi beni yalnızlığıma terk etmişti.

"Cevap istiyorum."

"Anlatacağım, yemelisin." Emir verilmesinden hoşlanmalıdığımı bildiği için mi öneri şeklinde söylüyordu?

Birkaç derin nefes alarak sabit sabit baktım adama. Ardından elime kaşığı alıp ilk önce çorbayı içmeye başladım. Öyle öfkeliydim ki, kimsenin konuşmadığı kıpkısa bir beş dakikada çorbayı bitirmiştim. Ana yemeğin suyu ekmek banarak yerken adam nefes aldı. Ona kısa bir bakış atıp bakışlarımı tabağa çevirdim.

"Muhtemelen neden iki aydır burada olduğun halde sana ulaşmadığımı merak ediyorsundur,"dedi suçlu bir sesle. Cevap vermeden devam etmesini bekledim.

"Karargâh belli zamanlar dışında aile üyeleriyle yüz yüze görüşmeye izin vermez, telefon kullanılabilir ama yüz yüze görüşmemek bir nevi psikolojik güçlendirme." Gözlerimi devirdim. Olmaz olsundu böyle güçlendirme. İnsan ailesiz güçlü olabilir miydi? Robot muyduk biz anasını satayım?

"Yine de, dibimdeydin. Birkaç adım atsam yanına gelebilirdim ama yapamadım. İlk testte, o odada, babana karşı öfkeni gördüm. Ondan nefret ediyordun. Yeni bir hayat kurmak ve ondan uzaklaşmak istiyordun. " Evet, o düşüncelerimi baya iyi hatırlıyordum. "Onun varlığına olan nefretin, bizim yokken var olmamızın yanında hiçbir şey diye düşünmüştüm. Bizden, kan bağın olan herkesten nefret edersin diye düşünmüştüm. "

"Yine de bu beni koca dünyada yapayalnız bırakmaya vicdanın elverdi." Bunu derken aslında onun bizli konışmasına takılmıştım. Başkaları da vardı. Kan bağım olan insanlar vardı. Kalbim çarpıyordu. İçimde kendimi bildim bileli olan soğukluğun üzerine, kovalar dolusu kaynar su dökülüyordu.

"Vermedi."derken sesi kısıldı adamın. O gerçekten benim dedem miydi? "Yemin ederim vermedi. Ama bunu yapmak zorunda kaldık-"

"Kaldık? Kimler var?"diye kestim sözünü.

"Babaannen var. Anneannen var, büyükbaban var. Bir teyzen ve dayın var. Halan var. Halanın senden birkaç yaş büyük oğlu var. Teyzenin senden küçük kızları var. Dayının küçük bir bebeği var. "

Kalbim kırıldı.

İçimden bir şeyler koptu. Başımın derisi saçlarım yolunmuş gibi acıdı. Omuzlarımdaki yükler, belimi büktü. İçim söküldü. Gözlerim çizildi. Karnıma çentikli komando bıçağı gibi, dikiş atılamaz bir şey saplandı. Hem de defalarca. Yüreğim kanadı. Ruhumda böyle şeyler oldu ama, gözümden tek damla yaş akmadı. Güçlüydüm ben. Güçlü değilsem de, güçlü taklidi yapmayı iyi bilirdim.

"Ne kadar da mutlu bir aile tablosu. Geniş, sıcak yuvalar. Ne kadar da güzel."dedim sessizce ama sıcak olmasına uğraştığım bir sesle. Bitirdiğim tabağı ileri ittim ve ayran bardağını elime aldım. Beyaz sıvıya bakarken, bu bardağı birilerinin kafasında parçalamak istiyordum.

Kocaman bir aile vardı ortada, ama bir beni sığdıramamışlardı içine.

"Öyle değil kızım bak-"

"Bana kızım deme."dedim az öncekinin tam tersi sert bir sesle. Ayranı kafama diktim. Çok öfkeliydim. Kafamı duvara vura vura ağlamak istiyordum. Ben bunları hak etmemiştim. Ben kimsenin hayatına almak istemediği kadar ne yapmış olabilirdim ki? Annem öldüğünde daha küçücüktüm! Bir bebek sevilmemek için ne yapmış olabilirdi ki?

"Ben kimseye bir şey yapmamıştım.."dedim titrek bir sesle, titremeye başlayan ellerimden bardağı bırakarak.

"Annesiz zavallı bir yavruydum!"diye bağırdım sonunda gözlerimden birkaç damla firar ederken. Kafamı kaldırıp bağırdığımda, adam dehşete düşmüştü. Ne yapacağını bilmez halde gözyaşlarıma bakarken hıncımı alırcasına devam ettim, sesim titreye titreye.

"Bakıcıyla büyüdüm ben! Bakıcı! Babama sordum! Defalarca! Ona dedim ki, neden benim büyükannem yok! Neden parka götüren bir dedem yok! Neden annemin yarısı terine geçecek bir teyzem yok! NEDEN!"dedim çığlık atar gibi. Adam sıçradı. Biraz korkmuş görünüyordu. Masanın kenarlarını tuttum. Zangır zangır titriyordum. Dişlerim birbirine çarpıyordu, konuşmam bile yarım yamalak çıkıyordu.

"Anneye muhtaç, ağzı süt kokan bir bebektim. Beni neden sevmediniz ki?"diye düştü ses tonum aniden. Ağlıyordum şimdi. "Öksüzüm diye mi? Annem ölünce babam da sevmedi beni. Gitti. Hiç gelmedi. Sorularıma hiç cevap vermedi. Annemin aldı, götürdü, gömdü ve bir daha hiç gülmedi. Benimle konuşmadı. Gözlerime bakmadı. Hiç şefkat görmedim. Beni kimse sevmedi. Sadece ufak bir sevgi. On dokuz yaşındayım. Annem beni seveli on beş sene oldu. Babam bana bakmayalı on beş sene oldu. Kimse beni sevmeyeli on beş sene oldu. Şimdi sen karşıma geçmiş, dedem olduğunu mu söylüyorsun? Hangi vasıfla? Ben öksüz kaldığımda, anne diye ağladığım gecelerde veya burnumu kırıp tek başıma hastanede kendimi tedavi ettirirken dedem değildin. Kan bağıyla dedem olduğunu mu düşünüyorsun? O hastanede bana kimsesiz dediler! KİMSESİZ! KİMSESİZ OLMAK NE KADAR FIRTINALI BİR YER BİLİYOR MUSUN SEN!"

Kriz geçirecektim. Bir şey yapmalıydım, kriz geçirecektim. Derin nefesler aldım, gözlerimin önüne kızıl çalarken. Gözyaşlarım durmadan akıyordu. Ciğerlerime aldığım nefes yetmiyordu. Başım dönüyordu. Bir şeyler yapmalıydım. Düşünemiyordum.

Adam şimdi yanımdaydı. Zangır zangır titreyen ellerimi masanın kenarından koparmaya çalışıyor, saçlarımı geriye itiyordu.

"Bırak!"diyerek ayağa kalkıp uzaklaştım ondan. "Üç haf.. Haf... Haf.. Hafta ön... Önce daha beterini... Yaş... Yaşadım ben bunun... Delirmekten dön... Döndüm! O z- O zaman bile yoktunuz!" Çenem o kadar şiddetli titriyordu ki, kelimeler çıkmıyordu ağzımdan.

Birinin beni tokatlaması lazım. Daha yeni toparlanmıştım, başka bir tane dahaya katlanamazdım.

Ellerimi yüzüme kapattım. Sık nefeslerimin arasından, matkap gibi titreyen bedenimin içinden, atomlarına kadar kırılmış kalbimin altından, düşüncelerim adlı gökdelenin depreminin yıkıntıları ardından, güçsüzlüğümü yine birinin gözleri önünde sergilemenin verdiği utançla düşünmeye çalıştım.

Revire gidemezdim. Bu kriz Binbaşı'nın kulağına giderse, ilaçlarımı ağırlaştırtırdı. İlaçlarım ağırlaşırsa eğitimlerde daha hantal olurdum. Dolayısıyla Nil'e de gidemezdim. Hem onunla konuşmuyordum, hem de Binbaşı'ya yetiştirmeyeceğinin garantisi yoktu. Dağ Ayısı geldi aklıma. Onun eli kolu uzundu, hem de her şeyle ilgili bilgisi vardı. Ama sonradan hatırlamıştım ki, o Binbaşı'nın oğluydu. Geriye kimse kalmamıştı. Kimseye güvenemezdim. Hepimiz Binbaşı'nın emrindeydik, o ne derse oydu. Kimse ona karşı çıkmazdı. Ondan gizli iş yapamazdı. Yapmazdı. Omuzlarım düşerken daha çok titredim. Bir el bileğime yapışıp, gözlerimin önündeki karanlığı kaldırdığında önümdeki bir bardak suya baktım. Sonra uzatan kişiye. O adamdı. Telaşlı, endişeli gözleri sakin kalmaya çalışıyordu ama korkuyordu. Neyden? Beni tanımıyordu bile? Sırf torunu olduğum için mi?

Elimin titremesini azaltmak için kollarımı kasa kasa aldım bardağı elinden, su dalgalandı. Ben titredikçe daha da dalgalandı. Bardak dudaklarıma yaklaştıkça su bardaktan taştı. Üstüme döküldü. Küçük yudumlarla içtiğim su boğazıma takıldı. Bardağı dudaklarımdan uzaklaştırırken öksürdüm. Elimi iki köprücüğümün arasına koyup vurdum. Su boğazımda kalmıştı. Boğazımdaki yumruda kalmıştı.

Sık sık solurken gözlerim odağını kaybetmişti. Kriz başlıyordu. Başlıyordu. Bir şeyler yapmak için geç kalmıştım. Hırıltılı nefeslerimin ardından yere çöktüm. Ellerimi kale bodur zemine koyup başımı eğerken yaşlı adamın ayakları önümden çekildi. Ben ruhumun canıyla uğraşırken adam seri adım sesleriyle uzaklaştı.

Gözlerimi kapattım. Bu kadar güçsüz olmamalıydım. Hani ben Mete Efdal Kuzey'in kızıydım? Hani onun adına güçlü olmalıydım? Nerede kalmıştı sözlerim? Derince bir nefes aldım kafamı sağ omzuma yatırırken.

Çok yorgundum. Bu fiziki bir yorgunluk değildi. Kafam yorulmuştu. Düşünmekten, irdelemekten, ihanetvari hareketlerden yorulmuştu. En çok da, sırtımı yaslayabileceğim hiçbir şey yoktu ya, bundan yorulmuştum. Omzumda kilolarca yükler vardı. O yüklerin altında kalmama da ramak vardı, aynı delirmeme ramak olduğu gibi. Eğer o yüklerin altında kalırsam delirirdim. Asıl o zaman yıkılışım olurdu.

Elimin birini yerden çekip boynuma götürdüm. Boğuluyordum. Eziliyordum. Nefes alamıyordum. Gözlerim kararıyordu. Kulaklarım çınlıyordu. Elimi alnıma dayandığımda sicim sicim terlediğimi fark ettim. Kendimi sakinleştirmem lazımdı. Dişlerimi sımsıkı sıktım ve doğruldum. Alevler içinde yanan yüzümü yıkamalıydım. Derin, depderin bir nefes aldım olabildiğince. Ve ağır ağır, biraz ötemdeki masanın kenarına tutunarak kalktım.

Ben güçlü bir insandım.

Adım atacakken sendeledim ama toparladım. Yine masaya tutunarak çeşmeye doğru, gözümün önündeki karartılar ve tutarsız adımlar eşliğinde ilerledim.

Ben çok güçlü bir insandım.

Musluk tezgahını iki elimle kavrarken kayıp gitmek için saniye sayan bilincimi yok saydım. Zangır zangır titreyen elimi uzatıp musluğun kulpunu kaldırdım ve elimi suyun altına tuttum.

Gözlerimi sıkı sıkı açarak ayık kalmaya çalıştım, derin derin ve sık sık aldığım nefesler yüzünden beynime gereğinden çok oksijen gidiyordu ve dilimin çamur gibi uyuşması, tazyikle akan suyu eğri büğrü dalgalı görmem de ayıklığımın pek uzun sürmeyeceğini gösteriyordu.

Ciğerlerime ölürcesine bir nefes daha alıp, suyun altındaki elimi sırıl sıklam olmuş enseme götürdüm. Diğer elimle hâlâ tezgâhı sıkıca tutuyordum. Elimdeki tüm ıslaklığı ve soğukluğu enseme yaydıktan sonra eğildim ve yüzüme su çarptım. Defalarca kez yüzüme ve ensemi yıkadıktan sonra suyu kapattım.

Ben gerçekten güçlü bir insandım.

Nefes alış verişlerim eskisi gibi şiddetli değildi şimdi. Kulaklarımdaki çınlama, kaslarımdaki ve beynimdeki uyuşukluk hissi gitmişti. Eskisi gibi çok titremiyordum da. Hafif ve cansız bir nefes alarak bekledim. Kaç dakika geçtiğini bilmiyordum ama bekledikçe daha iyi hissettim. Başım dönmüyordu. Titremem sıfıra inmişti.

Elimi tezgahtan çektim. Yüzüme yapışan ıslak saçlarımı geriye itip çok küçük ve ağır adımlarla bir sandalyeye oturdum.

Bir krizi, bir yıkımı kendi başıma atlatmıştım.

İyiydim şimdi. Sadece akciğerlerim acıyordu, çok nefes alıp vermekten esnemiş olmalılardı. Esnediğimde bugünün ne kadar uzun bir gün olduğunu fark ettim. Baya baya hem de.

Aras Üsteğmen'e vurmuştum. Bıçak kullanmayı öğrenmiştim. Şarkı söylemiştim, hem de dört tane. Başka şarkılar dinlemiştim. Dans gösterisi izlemiştim. Salkım Saçak Serdar'la Dağ Ayısı'nın şakayla karışık atışmalarına gülmüştüm. Bugün, eğer son yarım saat olmasaydı çok eğlenceli bir gündü.

İçimi çektim. -Bu canımı yakmıştı- Düşündüm ki, aslında mutlu olmak çok kolaydı. Arkadaş edinmek, birileriyle konuşmak, bir hayata dahil olmak veya birini hayata dahil etmek. Öyle çok derin düşünmeye gerek olmadan, herkesin her hareketini analiz etmeden yaşamak çok kolaydı. Ve mutlu da olabiliyordun.

Bugün, instagramda boş boş dolanırken bir kitap paragrafının fotoğrafı düşmüştü önüme.

《Fakat insanlara tavsiyem şudur ki, nasıl "zenginin parası, fakirin çenesini yorarsa", başkalarının mutlu görünümü, insanı kendi mutlu olma imkanını, kabiliyetini görmekten alıkoymamalı. Filmler, resimler birer hayaldir. Başka insanların görünümü de bizi aldatmasın. İnsan kendinin mutlu olabilme imkanını görebilmeli. Mutluluksa filmlerin, romanların içinde değil, kendi yaşadığımız basit hayatın içindedir. Ve önemli olan, yaşanılan andır. Onu ibadet, sabır, anlayış, tevazu ve merhamet ile anlamlı hale getirmek mutluluğun ta kendisidir.》

İnsan kendi mutlu olabilme imkanını görebilmeli.

Mutlu olma imkanımı düşündüm. Mutlu olduğum zamanları düşündüm. Sonra da mutlu olmak ne demek diye düşündüm. Mutlu olmak ne demekti? Ya da mutlu olmanın tanımı bana göre neydi?

Ellerimi şakaklarıma götürüp ovaladım.

Mesela Selin'in şakalarına, saflıklarına ve çingeneliklerine güldüğüm anları mutlu olmanın içine koyabilir miydim? Ya da şarkı söylerken içimde hissettiğim kıpırtı mutluluğa dahil miydi? Aras Üsteğmen'in gözüne attığım yumruktan aldığım ciddi haz peki? Ya da Serdar'la Dağ Ayısı'nın kapışmalarına gülmem? Veyahut da Nil'in boşlarının hoşuma gitmesi, onu dinlediğimde iyi hissetmem mutluluk muydu?

Eğer öyleyse, gülebildiğimi, eğlenebildiğimi hissettiğimde mutlu mu olmuş oluyordum? İçten bir gülüş, benim mutluluğumun tanımı mıydı?

Evet, mutlu olmak çok kolaydı. Benim mutlu olabilme imkanım, boş vermekte saklıydı. Her şeyi umursamazsam, eğlenebilirdim de. Öyle derin derin düşünmeye ne gerek vardı ki?

İçimi çektim yine, sadece kendimi biraz salmalıydım belki de.

Sınırlar Hilal... Sınırlar...

Sınırların amına koyayım.

Sınırlar kendimi korumak için, kendime unutturduğum gerçeklerdi aslında. Veyahut kendimi kendimden korumak için, kendimden bile sakladığım gerçekler.

Yani 51. Bölge.

Orası kötü bir yerdi. Acı dolu anılar, hayal kırıklıkları ve kaybetme korkum. Canavarlarla dolu bir alan. Gözyaşlarımdan derin bir denizi, yaşamaya olan umudumun kuruyup gitmesinden ötürü, Sahra gibi bir çölü vardı. Her bir yerinde duygulardan canavarlar yaşardı. En büyük canavar, korkuydu. Bölüm sonu canavarı gibi, zordu. Yani benim için. Korku benim iç dünyamın azılı yenilmez katiliydi.

Elli birdeki canavarları hep bilgisayar oyunu gibi düşünmüştüm. En küçüğünden en büyüğüne sıralayıp level levek yenmeye çalışmıştım onları. Yüzleşmeye çalışarak. Sadece bir kez korkuya kadar gelebilmiştim, onda da patlak vermiştim. Yenilmiştim.

Ruhumun ekranında, yani gözlerimde kocaman harflerle lost yazmıştı. Hâlâ da yazıyordu. Eğer tekrar oynamaya cesaret edebilirsem, kazanabilirsem ve de zevkten dört köşe olarak izleyecektim gözlerimdeki win yazısını.

Kendi mutlu olabilme imkanım, kabiliyetim.

Nil'in söylediklerini hatırladım. Sınırların dışında kalan özgür benliğimi. Gülen, eğlenen, konuşmaktan çekinmeyen, kimseye karşı çelik çelik duvarlar kurmayan bir ben. Seven bir ben.

Aras Üsteğmen geldi aklıma o an. Kendime kızdım. Sonra neden kızdığımı sorguladım. Sonra da kaybetme korkuma yine küfrettim. Birini kaybedeceğim diye hayatıma alamıyordum anasını satayım, böyle iş mi olurdu! Ama öte yandan, diye düşündüm. Öte yandan, hayatıma almadığım taktirde yine kaybetmiş sayılmıyor muydum? Hiç bu yönden düşünmemiştim.

Ama sonra birine değer vermeden, onunla anılar biriktirmeden, onunla bir şeyler paylaşmadan kaybetmekle; sevip değer vererek, bir sürü an biriktirerek ve bir şeyler paylaşarak kaybetmek bir değildi ki?

Ama, diye düşündüm yine. Buna değmez miydi? İki türlü de kaybetmek varsa işin ucunda, muazzam değerlerin içinde kaybolarak kaybetmek daha kafii değil miydi? Buna değerdi.

Ve o an bir şey fark ettim. Hayatımda, kendimle ilgili en büyük tespitim o olmuştu sanırım. Daha önce hiç böyle büyük bir farkındalık yaşamamıştım.

Ben aslında Aras Üsteğmen'den nefret etmiyordum. Ondan nefret etmeye çalışıyordum ve bunu bilmeme rağmen buna inanmak istemiyordum. Çünkü eğer ondan nefret etmezsem, ona aşık olurdum.

Nefesimi tutup bakışlarımı boşluğa pür dikkat diktim.

Herkes bazı bildiği, emin olduğu gerçeklere inanmak istemez. İnanmak istemediği için de bundan rahatsızlık duyar ve aklının gerilerine iter. Her gündeme geldiğinde kendince bunu yalanlar ve üstüne yamalar yapar. İnsan biraz korkaktır. Ben de öyleyim.

Hatta ben, ödleğin tekiyim. Kaybedeceğimden korktuğum için insanları hayatıma almam, onları sevmem. Onlar da beni sevmesin,tanımasın diye kendimle insanlar arasına kaleler inşa ederim. Hatta kaybetme korkusu yaşayan korkak biri olduğumu kendime itiraf etmeyeyim diye, kendimle arama koyduğum çizgiler bile vardı.

Çizgimi sikeyim. Hayatımı yaşayamıyordum ki!

Başımı iki yana salladım düşüncelerimden kurtulmak istercesine. Uykum vardı.

Gözlerimin önünde bir sis varmış da, şimdi kalkmışçasına aydınlık geldi birden her yer. Etrafa bakındım. Yaşlı adamın gittiğini hatırlıyordum ama hâlâ gelmemişti. Yardım getirmeye gitmişti muhtemelen ama gerek kalmamıştı. Oturduğum yerde hafifçe dikleştim. Kendimle gurur duyuyordum. Koskoca bir yıkımı kendi kendime güçlü olduğumu söyleyerek atlatmıştım. Vay anasını satayım. Belki de gerçekten güçlüydüm.

Uyuşukça oturduğum sandalyede gerindim. Sonra esneye esneye ayağa kalktım ve bayık bayık kapıya doğru adımladım.

Yemekhanenin kapısından çıkarken gelen adım sesleri çalındı kulağıma. Ardından yaşlı insanların nefes nefese kaldıklarındaki hırıltılı seslerinden birini.

"...Titriyordu. Çenesi kaskatıydı."

"Elleri soğuk muydu? Gözleri dönüyor muydu?"

"Elleri soğuktu ama terliydi. Gözlerini kapatmış- Hilal?"dedi köşeyi döndüğünde beni gören dede. Onlara doğru yürümeye devam ettim ve önlerinde durdum. İlk önce yaşlı adama baktım, sonra yanındaki lacivert kıyafetli adama. Kaşlarım usulca çatıldı.

"Sen?"dedim başımı sağa doğru yatırarak. Ahmet Bulut, rahatsız edici bakışlı sağlıkçı oğlan, değil miydi bu? O da kaşlarını çattı.

İlk önce yüzümü inceledi, sonra vücuduma baktı. Ardından tekrar yüzüme. Sonrada adama döndü sorarcasına. Ben de döndüm adama.

Yaşlı ve sevimli yüzü çok şaşkın görünüyordu. "Ama..."dedi yaşlı adam. "Ama sen kriz-"

"Geçirmedim."dedim sert bir sesle. Bu Ahmet Bulut denilen herif Binbaşı'ya söylerdi.

"Kendi başına mı atlattın?"diye sordu oğlan inanmayarak kaşlarını kaldırıp. Bakışlarımı ona çevirdim. "Geçirmedim."dedim üstüne basa basa. O da diklendi. "Geçirmemiş olman, geçirmenin eşiğine geldiğin gerçeğini değiştirmez." Tek kaşımı kaldırdım. "Geçirmemiş olmam, atlatılacak bir şeyin olmadığını gösterir." Şimdi o da tek kaşını kaldırmıştı. Tam ağzını açmıştı ki dede araya girdi.

"Sus, Bulut." Kollarımı önümde bağladım. O da aynını yaptı. Dede ikimize de bakıp başını iki yana salladı. "Ne oldu?"diye sordu dede, bakışlarını Bulut'tan alıp bana çevirerek. Birbirimize öldürücü bakışlar atmayı kesip dedeye döndük ikimiz de. O sırada Bulut'un elindeki çanta dikkatimi çekti. Kaşlarımı çattım ama dedeye bakmaya devam ettim.

"Kendimi sakinleştirdim."dedim omuz silkerek, önemli değilmiş gibi. Ama ne kadar da zor olmuştu.

"Krizini tanımayan hastalar kendilerini sakinleştiremezler."dedi Bulut aksi aksi. Sert bakışlarımı ona çevirdim. Bana yalancı mı diyordu?

"Krizimi tanımadığımı nereden çıkardın?"

"İlkini üç hafta önce geçirdiğin bir krizi tanıyamazsın."

"O zaman bu halimi açıkla."dediğimde hemen ağzını açtı cevap vermek için ama sonra geri kapattı. Çünkü verecek cevabı yoktu.

"Susun."dedi dede bana doğru dikkatlice bakmaya başlamadan önce. "İlaçlarını düzgün kullanıyor musun?"diye sordu sonra, odaklanmış bir sesle. Başımı aşağı yukarı salladım. "Onları sakın bırakma."

"Ama onlar beni hantallaştırıyor!"diye isyan ettim. Ki ettiğim anda pişman oldum. Çünkü bırakacağımı bariz belli etmiştim şu an.

"O yüzden daha fazla çalışman gerekiyor."dedi dede, bilge bilge bakarak. "Aras Üsteğmen Pazar da dahil tüm günlerimi aldı zaten!"dedim tine itiraz modunda. Yani daha fazla nasıl çalışabilirdim ki? Ben Hermonie Granger değildim ve kimse bana zaman döndürücü de vermemişti.

"Neden?"diye sordu Bulut merakla. Gıcık olmuş bir şekilde baktım ona. "Sana ne?"dedim aksi aksi. Yüzünü buruşturup beni taklit etti. "Sini ni." Ağzım şaşkınlıkla açıldı. Gerçekten bunu yapmış mıydı?

"Ergen misin be?"dedim çirkef çirkef. "Sana ne?"dedi o da bu kez. "Sono no."

"Torunlarım birbirine girdi Allah'ım sen yardım et."diye mırıldandı dede tavana bakarak. Kalakaldım. Bu her şeyi açıklıyordu. Bulut'un mal mal bakışlarını, salak salak sorularını, yakın olma çabalarını falan. Hepsini.

"Torun mu?"diye soludum şaşkın şaşkın Bulut'a dönerken. Yüzünü buruşturdu. "Üzgünüm, seninle kuzen olmak benim seçimim değildi."dedi ters ters.

"Kuzen mi?" Hayatımda ilk kez kuzenim oluyordu. Mutlu muyum şaşkın mıyım çözemiyordum. Gerçi şu salağın neyine mutlu olacaksam.

Elini iki kez çırpıp sonra tekrar göğsünde düğüm yaptı Bulut, "Uyan, halanın oğluyum. Abinim. Kural bir. Bana abi diyeceksin. Kural iki. Erkeklerle konuşmayacaksın. Kural üç. Üsteğmen de olsa yakınlık ve temas kurmayacaksın. Kural dört. Dışarı çıkarken bana haber vereceksin. Kural beş-" Dayanamayıp püskürerek gülmeye başladığımda, parmaklarıyla saydığı yerde durup boş boş baktı. "Ne var?"dedi sonra gerçekten hiçbir şey yokmuş gibi.

"Ne... Mi... Var..."dedim sinirlerimin bozukluğundan gözlerimden gelen yaşı silerken. Nefes nefese durdum ve tekrar gülmeye başladım. Biraz sonra hafiflemiş gülüşümün ardından,"Sen kendini kim sanıyorsun gerizekalı?"dedim kollarımı kavuşturarak. "Yıllar sonra hayatıma birden dalıp abicilik oynayabileceğini falan mı sanıyordun?" Kollarımı çözüp ellerimi birbirine iki kere vurdum. "Uyan, kimse değilsin."dedim artık gülmeyerek. Ardından dedeye baktım. "Değilsiniz."

"Olacağız."dedi kendinden emin bir şekilde. Kaşlarımı kaldırdım. Kararlılıkla devam etti. "Olacağız. Hepimizin sebepleri vardı. Her şeyin bir sebebi vardı. Yanında olamadıysak bile seni koruduk. Biz, senin için yoktuk. Sen, bizim için vardın. "

"Yalan bari söyleme."dedim başımı iki yana sallayıp inanamayarak. Kaşlarını çattı. "Dövüş kurslarında-"

"Amcam izin vermedi. Seni izledim. Hep dibindeydim. Ciddi bir şey olursa diye-"

"Kolum kesildiğinde yoktun! Kaç tane dikiş attılar haberin var mı!"

"İznim yoktu, hem Metin Üsteğmen-"

"Bir partide taciz edildim! O zaman-"

"GELDİM! GEÇ KALDIM AMA GELDİM!" Durakladım. Anlamamıştım. Ne?

"Beni gördün. Bana kim olduğumu sordun. Hanife de vardı, hatırlamıyor musun?" Hatırlıyordum. Dün gibi aklımdaydı o gece. Ama yüzlerini hatılamıyordum. Başımı iki yana salladım. "O sen olamazsın."

"Neden?"diye sordu iyice sinirlenerek.

"Kanıtla."

Bakışları sabır dilercesine yukarıya kaydı.

"O geceki tüm içeceklerde hap vardı."dedi biraz sonra asabice konuşarak. Ah ne güzel. Artık kola içebilirim, madem sarhoş etmiyor.

"O yüzden bünyen gitti. Arkadaşın o yüzden bayılmıştı." Ben burada kanıt göremiyordum ama bekledim.

"Ve telefonunu kaybettiğini unuttun." Durdum. Ben o gece telefon kaybetmemiştim. Kaybetmiş miydim? Kaşlarımı çattım. Evet o sarı adam onu almıştı ama daha sonra ben onu mutfak masasının üstünde bulmuştum. Geri aldığımı sanıyor olmalıydım. Bu yüzden kaybettiğimi hatırlamıyordum. Ah. Şok kaldırdım gözlerimi.

"Sendin!"dedim telaşla. Uzaktan yanımda olmuş bir ailem vardı. Başını aşağı yukarı salladı. Hanife de o doktor kız olmalıydı. Bu da o davranışlarının nedenini gösteriyordu. Yok Bulut yapsın filan.

"Neden söylemediniz?"diye sordum sonra. Sesim hayal kırıklığıyla çarpıtılmıştı. Gözlerimde emindim ki bariz bir hüzün vardı. Ama sesim dedeye bağırdığımın aksine daha az sertti.

"Amcam izin vermedi ve o bir komando, emirlerine uymak zorundaydım."diye açıkladı.

"Neden izin vermedi?"diye sordum bu kez. Gözlerini kıstı, "Farkında mısın bilmiyorum ama burada üstlerimize bu tür sorular soramıyoruz."

"O zaman ben sorarım, nerede o?"diye sordum içim cayır cayır yanarak. Acaba biliyorlar mıydı? Bulut sessizce bizi dinleyen dedeye kaydırdı bakışlarını, hemen ardından tekrar bana baktı. "Görevde."dedi tereddütsüz bir sesle. Kaşlarımı kaldırdım. "İki aydır?"dedim sorarcasına. Dede yan tarafımdan iç çekti. Bulut yutkundu.

"Bana ne diyorsun kızım, görev görevdir. İki ay da sürer iki yıl da."

"On beş yıl da."diye mırıldandım kısık bir sesle, Bulut'un omzunun üstünden bir yerlere bakarak. "Her neyse."diye döndüm tekrar konuşmaya, o sırada dedeyle göz temaslarını ve kısa konuşmalarını fark ettim. Onlar da biliyorlardı babamın öldüğünü ama bana söylemiyorlardı. Bir an için şüphe ettim kendimden ve duyduklarımdan. Yani ya yanlış duymuşsam, diye düşündüm. Ya başka biriyse? Ama hayır, babam olduğundan emindim. Hatta bu kadar emin olduğum içindi kafamı duvara vurarak yarmam.

"Ben yatmaya gidiyorum."dedim ikisine de kısa bakışlar atarak. "İyi geceler."dedim onlar konuşmayıp yüzüme bakıp durduklarında. Yine bir şey demediklerinde gözlerimi devirdim. Anasını satayım altı üstü iki düzgün davrandık, soğuk nevale gibi durmadık diye hemen şaşırıyorlar bunlarda.

Aralarından geçip giderken Bulut'un gözlerinde pişmanlık görür gibi oldum ama bakışlarımı ondan hemen çektiğimden emin olamamıştım.

Koridor boyunca yürürken birdenbire ortaya çıkan ailemi düşündüm. Halam vardı, teyzem vardı, dayım vardı, kuzenlerim vardı, ninelerim ve dedelerim vardı. Yüzümde buruk bir tebessüm oluştu. Ailem vardı. İnsan kendi mutlu olabilme imkanını görebilmeliyse, sanırım ben görüyordum. Ve bunca yıl sonra onlara sahip olmam, beni gocundurmuyordu. Yıllarca çok çekmiştim evet doğru ama, bundan sonra en ufak bir mutlu olma imkanım vardı. Onu ezip geçip cehenneme mi çevirseydim şu üç günlük dünyayı. Kendi kendime başımı iki yana salladım. Ben bile bunu kendime yapamazdım.

İnsan kendinin mutlu olabilme imkanını görebilmeli.

Göreceğim.