13. bölüm · ŞAFAK ASKER
Şafak 11
Şafak 11
Agunda-Luna ne znaet puti
**
Hasiktir. Hasiktir. Hasiktir.
İlk hissettiğim şey dudaklarının ne kadar yumuşak olduğuydu. Vücudun herhangi bir yerini öpmek gibi değildi. Herhangi birini veya bir şeyi öpmek gibi değildi. İçim kıpırdıyordu, kafamın içinde havai fişekler uçuşuyordu. Kalbimin atışı, boynumdaki damarda, sesiyse kulağımdaydı. O kadar heyecanlıydım ki, şu an yerimde durabiliyor olmam mucizeydi.
Ne zaman kapattığımı bilmediğim gözlerimi açmadım. Sıcak bir heykel gibiydim, omuzlarını sımsıkı tutmam dışında.
O da duruyordu öylece. Neden devam etmediğini bilmiyordum, keza neden geri çekilmediğini de. Belimi sımsıkı tutmasının dışında o da hareketsizdi. Ne yapacağını bilmiyor gibi değildi. Belki de tepkimden çekiniyordu? Gözlerimi açıp gözlerini okumam lazımdı, lakin gözlerimi açsam mutluluk fışkırırdı irislerimden.
Biraz zaman geçti, ne kadar olduğunu bilmiyordum; umurumda da değildi, evrenin yok oluşuna kadar kalırdım burada bana kalsa. Dudaklarını hafifçe geri çekti, başını çevirip yanağını yanağıma yasladı. Kalbimin nasıl gümbürdediğini duyuyor muydu acaba? Duyuyor olmalıydı. Güçlü bir basa sahip ses sistemi gibiydi.
Gözlerimi açmamakta direniyordum, belki rüya olmasından korktuğum için, belki gözlerinde göreceğim manzaranın olumsuz bir şey olmasından korktuğum için. Açmadım, anın tadını çıkardım.
Biraz da böyle kaldıktan sonra başını tekrar çevirdi ve dudaklarımı bir buseyle mühürleyip geri çekildi. Gözlerim açılırken şaşkınlık soluyordum.
İlk öpücüğü sanki, kendine hakim olamadığından kaynaklı, uzun süreli bir buseydi. Ama bu bilinçli, net ve nişan gibi bir öpücüktü. Her şeye netlik kazandıran tarzda.
Gözlerini yakaladı irislerim. Ciddi bir ifade vardı yüzünde. Gözleri karışıktı, ne hissedeceğini bilmiyor gibi. Neden bunu yaptığını sorguluyordu içinde ve şimdi benim ona nasıl davranacağımın da endişesiyle birlikte.
Nefes nefeseydi bir de. Sanki üç kilometrelik bir koşudan sonra ilk kez durmuş gibi. O an fark ettim ki, ben de öyleydim. Yanaklarım ateş içindeydi. Dayanılmaz bir şekilde mutluydum.
Bu sırada ayak sesleri gelmeye başladı koridordan, koşan birinin sesiydi. Gözlerimi gözlerinden kurtarıp başımı kapıya çevirdim. Cam kapının ardından gelecek kişiyi beklerken kaşlarımı çattım. Burada güvenlik kamerası yoktu sanırım, öyle biliyordum, nereden aldığımı bilmiyordum bu bilgiyi ama böyle biliyordum. Umarım doğruydu, aksi takdirde biri bizi görmüş demekti ve bu ayak sesleri de gelen belamızdı.
Kapıda Dağ Ayısı Berkay göründü. Bedenim bütünüyle oraya dönerken Aras'a kısa bir bakış attım. O da kaşlarını çatmış kapıya bakıyordu benim gibi. Ve aynı zamanda aşırı sinirlenmiş görünüyordu. Neye? Ben de sinir olmuştum ama bu güzel anın bölünmesine. O neye?
Cam kapıyı itip içeri girdi. "Girebilir miyim Komutanım?"diye sordu. Bunu girdikten sonra sorman ne hoş. Aras başını bir kere keskin bir şekilde salladı ellerini arkaya bağlayıp ayaklarını omuz hizasında açarak. Üsteğmen tavırları geri gelmişti.
"Berkay Rüzgar-"
"Kim olduğunu biliyorum asker, maruzatın nedir?" Berkay sözünün kesilmesine şaşırmadı, bakışları bir duvara dönüştü. Yüzü bir taş kadar gergin bir hal alırken bana kısa an bakışlarını çevirdi. Ardından Aras'a geri döndü. Pişmanlık hissettim o an. Onu boş yere itham ediyordum sanırım ama bundan emin de olamıyordum. Nasıl güvenebilirdim ki?
"Binbaşı sizi çağırıyor efendim, acilmiş."dedi lafını bitirdiğinde tekrar bana kısa bir bakış atarak. O kısa anda azap gördüğüme, suçluluk gördüğüme yemin edebilirdim ama kanıtlayamazdım, çünkü öyle hissetmesi için bir sebebi yoktu.
"Şimdi mi?"diye sordu Aras ben dikkatle Berkay'ın yüzüne bakarken. "Evet Efendim, alarm üç." Ortalık buz kesti. Ciddi manada. Üşüsem yeriydi. Aras'tan öyle bir duygu salınımı yayıldı ki, bakışlarım görebilirim belki diye ona çevrildi.
Yüzünde tehlike vardı. Bakışları bana döndüğünde bir cinayet gördüm. İrkilecektim ama kaşlarımı çatabildim onun yerine. Ne halt dönüyordu?
"Gidelim,"dedi Berkay'a tekrar dönerken bakışları. Bana bakmadı ama yürümeye başlarken diktatör komutan sesiyle emretti.
"Bir saat bekle, bıçaklarla egzersize başla, eğer gelmezsem bıçakları kaldır ve kilitle, anahtar sende kalsın ve ders saati sonlana dek, gelmesem bile antrenman yap. Kontrol edeceğim."
"Ama burada kamera yok.."diye konuştum cansız bir sesle sırtına bakarken bıkmış bıkmış. Yürümeye devam ederken omzunun üstünden başını bana çevirdi, yüzündeki tehlike çanı çaldıran ifade yok oldu ve sinsi bir bakışla kaşlarını kaldırdı, "Bilemezsin,"dedi muzipçe ve göz kırpıp önüne dönüp yürümeye devam etti.
Dudaklarım aralık kaldı. O bana kur mu yapmıştı az önce? Yutkundum. Çok.. Neşeli hissettirmişti bu. Başka nasıl açıklardım bu hissettiğim şeyi biliyordum bile.
Berkay yine bana o tuhaf gözlerle son bir bakış atıp Aras'ı önüne katıp gittiğinde dudağımı büküp sırtlarına baktım. Alarm üç de neydi? Benimle ilgisi var mıydı? Aras'ı bu kadar germesinin sebebi neydi? Ve neden birdenbire üstüme bu kadar uyku çökmüştü?
Şuraya minderin üstüne kıvrılıp uyusam, Aras dediği gibi beni kontrol ederse ve uyuduğumu görürse fırça yer miydim ki? Ofladım yanaklarımı şişire şişire. O görmeyecek bile olsa öz saygımdan yapmalıydım. İyi bir yerlere gelmeye çalışıyordum burada, yatarsam bok yoluna giderdim her türlü.
İçimi çekip kafamı kaşıdım ve etrafa sersem gözlerle bakıp bıçak masasına yürüdüm. Bu arada hoparlörden gelen sese kulak verdim. Daha önce dinlediğim bir şarkı değildi ama sanatçıyı tanıyordum.
Bana sen gibi bakmadı kimse
Beni sen gibi öpmedi kimse
Sen nereden çıktın geldin
Dalga geçen sözlerinle
Ama korkak gözlerinle bilsen
Nasıl delip geçtin
Dudaklarım hafifçe kıvrıldı, bıçak masasını yerinden alıp hedef tahtasının önüne getirirken. Beni öpmüştü. Sırıttım. Benden hoşlanıyordu.
Zaman yok yol gitmiyor
Anlatarak bitmiyor dertler dertler
Kafamda bin bir desen
Sense rüzgarsız esen
Tek nefeste karıştı tüm renkler
O bana dokunduğunda sanki tüm organlarım birbirine geçmiş gibiydi. İçim içimden geçmişti veya. Ne olduğunu bilmiyordum, basınçla dolu bir odada sıkışmış gibi atmıştı kalbim, patlayacaktı neredeyse. Heyecanım, uçurabilirdi bedenimi.
Bir süre bıçakların isimlerini tekrarladım. Yalan yok, gelmesine ayak sürüyordum, geldiğinde atışlarımda yardım etsin diye. Gelmemesi gibi bir ihtimal de vardı ama gelmesi ihtimaline yoğunlaşmıştım, onu gün bitmeden biraz daha görmek istiyordum.
Yaklaşık kırk beş dakika sonra, bıçakların isimlerini iki buçuk kere tekrar ettikten sonra, tekrar yapmaktan usandığım için yarım bırakmıştım, gidip mindere oturdum. Küçük bir çocuk gibi küsmüştüm şimdi. Onu görmek istiyordum.
Bu olumlu duygular beni üç yaşında bir bebeğe çevirmişti. Biraz büyüsem iyi olurdu. Hayatım şu an iyiye gidiyor diye, gardımı indirip kendimi açık etmemeliydim. Beni öptü. Hay ebemin amı. Ben de ne görgüsüzmüşüm aq. He öptü, eeeee?
Kendimi biraz bu şekilde fırçaladıktan sonra kalktım ve bıçak masasına geri döndüm ve alıştırma yapmaya başladım. Bu adamın geleceği yoktu, benim de onu düşünmekten kendimi alıkoyabileceğim. En iyisi hep yaptığım gibi düşünmemek için odaklanıp antrenman yapmaktı.
***
Kaşlarım bir iblis kadar sıkı çatılıydı, çünkü çok öfkeliydim. Bu bir çocuk siniriydi. İstediğim olmuyor diye kızgındım, çünkü ufak bir istekti. Akşam yemeğinde dürüm yemek istemek gibi. Kahvaltıda sofrada zeytin istemek gibi. Minnacık.
Akşam olmuştu ve bilin bakalım Aras geldi mi? Hayır. Oflaya poflaya yemekhaneden çıktım. Yorgundum. Dedemle yemek yememiştik, çünkü masada uyuyakalabilecek kadar yorgun hissediyordum kendimi. Direkt duşa girip daha sonrasında uyuyacaktım. Bugün yeterince antrenman yapmıştım ve gece antrenman yapabilecek enerjiye de sahip değildim zaten.
Ayaklarımı sürükleye sürükleye odama götürdüm kendimi. Cebimdeki telefonu yatağa fırlatıp esnedim, duş almaya ihtiyacım olmasaydı diye söve söve iç çamaşırlarımı dolaptan aldım ve yatağın üzerine bıraktım. Ardından havlularımı alıp banyoya doğru yol aldım.
Banyodan çıktığımda daha durgundum. Öfkeli değildim, çünkü öfkeli olamayacak kadar yorgundum. Ağır aksak odama dönüp giyindim, ilaçlarımı da içtikten sonra yorganın altına girip başımı yastığa bıraktım.
**
Üşüyerek uyandım. Yüzümde bir esinti hissi, tenimi yalayıp geçiyor, soğuk, bir battaniye gibi sarıyordu bedenimi. Gözlerimi açtım neden üşüdüğümü görmek için. Bunu yaparken epey zorlanmıştım ama kirpiklerimi en sonunda kaldırdığımda gördüğüm şey, beklediğim şey değildi.
Uzanıyor olduğum ağaç dibinden can havliyle kalkıp oturur pozisyona geldim. Endişeli gözlerim boş görünen ormanı taradı.
En son uyumuştum, sıcak yatağımda ve yumuşak yastığımla. Hatırlamıyordum, bu ormana nasıl geldiğimi veya neden burada uyumaya devam ettiğimi. Anlam da veremiyordum, bir fikir de yürütemiyordum. Kaçırılma ihtimalim sıfırdı, çünkü bir askeri üstten adam kaçırılamazdı. Bu ciddi manada imkansızdı. E kendi isteğimle gelmemiştim?
Neler oluyor?
"Hilal?" Biri fısıldar gibi adımı seslendiğinde etrafta gezdirdim gözlerimi. Rüzgar şiddetlenmeye başlamıştı, ağaçlar sallanıyor, yaprakların birbirine çarpması bir uğultu oluşturuyordu. Karanlıktı, ıssızdı, soğuktu ve boştu. Kendi etrafımda döndüm hızla. Dehşete düşmek üzereydim. Bilmemek beni dehşete sürüklüyordu. Az sonra korkmaya başlayacaktım. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Koskoca bir ormanda, neden ve nasıl tek başıma kaldığımdan çok, korkarsam halimin ne olacağını düşünmek beni ürküttü.
Nefes alışverişlerim hızlarken gözlerimi bir şey görme umuduyla etrafta gezdirmeye devam ettim.
"Hilal?" Sesin nereden geldiğini bilmiyordum. Net bir geliş yeri yoktu. Daha çok her yerden geliyor gibiydi. Yukarıya baktım. Yüzüme bir yağmur damlası yapıştığında irkildim. "Hilal?" Ses şimdi fısıltıdan ibaret değildi. Gür bir erkek sesiydi ama tanıdığım birinin sesi değildi. Başımı karşıya çevirdiğimde yanağımdan boynuma süzülen yağmur damlasını hissettim. Elimi kaldırıp damlanın kaşındıran hissini geçirmek için onu sildiğimde yağmur başladı.
Sadece yağmur değil. Fırtına başladı. Gök gürlüyor, yağmur yağıyordu. Sadece bir saniye içerisinde olmuştu tüm bunlar, saatlerdir yağmur yağıyormuş gibiydi.
Islanıyordum. Islanmaktan nefret ederdim.
Yürümeye başladım. Saklanabileceğim bir yer bulurum diye belki.
"Hilal!" Bu bir ihtardı. Durakladım. Arkamdaydı. Yavaşça başımı çevirmeye başladım.
"Hilal!" Önümdeydi. Başım hızla önüme döndü. Yoktu. Yutkunarak endişeli gözlerle etrafımda dönerek çevreye bakındım. Yoktu.
Sonra bana bir şey çarptı. Onu duymamıştım bile, görememiştim. Nereden geldiğini bile anlayamamıştım. Birden ortaya çıkmıştı sanki. Sırt üstü düştüm. Bu bir köpekti. Hayır ayıydı. Kocamandı. Ön bacaklarını omuzlarıma koymuştu, arka ayakları dizlerimdeydi. Kafası yüzümden sadece birkaç santim uzaktaydı. Hırlıyordu. Kara gözleri vahşiydi, nefret doluydu. Parçalayacaktı suratımı. Kırk beş derece sıcaklıktaki nefesi ve salyalarını yüzümde hissediyordum.
Adrenalin yüklenen bedenim karşı koydu. Belki bu hayvana karşı şansım yoktu ama can havliyle karşılık veriyordum. Kollarımı kaldırdım, sadece dirseklerimden altını oynatabiliyordum, omuzlarıma basıyor olması kollarımı oynatmama engel oluyordu.
Ellerimi karnına koydum ve dizlerimi yukarı çekip var gücümle onu yana devirdim. Devrildi, çünkü bu beklediği bir hareket değildi. Ayağa kalkmak için seri bir şekilde yan dönüp ellerimi yere koyarak destek aldım ve ayaklarım heyecandan patinaj çekerek kalktım. Nefesim düzensiz, kalbim rezil bir ritimdeydi.
Koş.
Daha bir adım atmıştım ki, sırtıma atladı bu kez. Eğildim. Düşürmeye çalıştım, düşmedi. Koca kafası kafamın üstündeydi, ağzından çıkan nefesin ısısını, hırıldamalarını kulağımda hem duydum, hem hissettim. Ensemi ısırdığında çığlık çığlığa bağırmaya başladım. Dişlerini çıkarmadı etimden. Koparıp alacaktı boynumu. Bunu anladığımda acı vücudumdan uçtu. Can telaşına düştüm.
Dirseğimi ayının böğrüne bulabildiğim dermanın en çoğuyla geçirdim. O dişlerini çekmemekte ısrarcı olunca, ben etimin yırtılması pahasına başımı dişlerinden kurtulana kadar eğdim, dirsek darbelerimi devam ettirerek ve dikkatini dağıtmaya çalışarak.
Ben ne kadar eğilirsem o da eğiliyordu, direnişime hırlıyordu, salyası beni iğrendiriyordu. Ayağımı kaldırıp dizine bir tekme attım. Ne kadar kuvvetli vurduğumu bilmiyordum ama dişlerini çıkarıp böğürdü. Fırsatla koşmaya başladım. Kükreyerek peşimden gelmeye başladığını duydum ardından. Ensemden akan ılık kan başımı döndürüyordu ama bunu umursayamayacak kadar adrenalin yüklüydüm.
O kadar hızlı koşuyordum ki, hayrete düşmüştüm. Geçtiğim yerler bulanıktı, zaten bulanık olmasa da gördüğüm şeyler farklı değildi. Ağaç, ağaç ve ağaç. Ayının uzakta kalan haykırışları dışında bir şey duymuyordum. Sanırım dizini çatlatmıştım, çünkü bana yetişememesinin tek sebebi bu olabilirdi. Bir kız çocuğu, bir ayıdan hızlı olamazdı. Çok bile dayanmıştım, şimdiye dek öldürmeliydi beni.
Başımı arkaya çevirdim koşmaya devam ederken. Boştu, ayının sesi de kesilmişti. Yavaşladım. Çevreme hızla göz gezdirip yağan yağmurun ne zaman kesildiğini hatırlamaya çalıştım. Hatırlayamadım. Adrenalinden azıcık arınmış kanım ensemden akarak kendini belli etmeye başlayınca elimi enseme götürdüm ama dokunamadım.
Yürümeye devam ederken elime bulaşan kana kaşlarımı çatarak baktım. Böyle akmaya devam ederse kan kaybından ölürdüm, ki hafif hafif başıma çöken karanlıklar bayılacağımın habercisiydi.
Elime baktığım için önüme dikkat etmiyordum, ayağım boşluğa bastığında ve diğer ayağım da onu toparlayamayarak peşinden devam ettiğinde gözlerimi çekebilmiştim elimden. Düşüyordum. Tam görememiştim ama bir uçurum değildi. Dik bir yamaçtı, kısa. Sonunda derin görünen bir dere vardı. Dere? Gözlerim dehşetle irildi.
Yuvarlanırken telaşla sağa tutunmaya çalıştım. Ama sadece çamurdan ve kayalardan oluşan bir yamaçtı. Çamura ne kadar ellerimi saplamaya çalışsam da kayıyordum. Başaramıyordum. Suya düşecek olma düşüncesi beni çaresizliğe itiyordu. İşte şimdi korkuyordum.
Yamacın dibindeki büyük kayaya çarptığımda bile duramadım. Kaya beni fırlattı, belki sığ bir yere düşersem kurtulurum diye çaresizlikle ettiğim umudum, derenin sığ tarafından uzak bir yere düştüğümde parçalanıp suya karıştı.
Ben yüzme bilmem.
Aşağılara doğru battım önce. Var gücümle çırpınmaya başladım ama vücudum öyle yorgundu ki, çok cılız kalıyordum suyun yanında.
Burnumdan nefes aldığımda, refleks olarak, ciğerlerime su doldu. İşte oluyordu, işte ölüyordum. Daha fazla çırpındım. Ve yine nefes aldım. Beynime kadar suyla dolmuştum şimdi. Gözlerimi açmaya çabaladım, artık çırpınmayı kesmiştim, bayılmayı bekliyordum. Ama önce gözlerimi son kez açmak istiyordum.
Gözlerimi açtığımda puslu bir görüntü karşıladı irislerimi. Ve vücudumu da kuru, sıcak bir his. Bulunduğum hızla yerden kalkıp ellerimle gözlerimi ovuşturdum. Ellerim kuruydu. Şok içinde ellerimi gözlerimden çekip önce ellerime, ardından üzerimde örtülü yorgana ve sonra da başımı kaldırıp etrafa baktım.
Rüya görmüş olamazdım. Gerçekti. Gerçek gibiydi. Elimi enseme attım. Gayet sağlıklıydı. Sadece terlemiştim. Elimi alnıma koydum gözlerimi kapatarak. Çok gerçekçi bir kabustu. Hayatımda bu kadar korkunç bir kabus daha görmemiştim. Boğulmaktan korkardım, hayatımda hiçbir şeyden korkmadığım kadar hem de. O yüzden yüzmeyi öğrenemiyordum bir türlü.
Alarmım çalmaya başladığında elimi yastığın altına atıp ses tuşuna basarak susturdum onu. Bugün eğitime gitmesem nolurdu acaba?
Eğitim.. Aras..
Gözlerim bambaşka bir duyguyla açıldı. İstemsizce sırıttım. Tabi ki de bugün eğitime gidecektim!
***
Geç kalmıştı. Alt dudağımı sarkıtarak kolumdaki dijital saate baktım. Hayır ben erken gelmemiştim, o geç kalmıştı. Bunu daha önce hiç yapmamıştı. Yanaklarımı şişire şişire ofladım. Ellerimi belime koyup ısınma hareketlerini yapmaya başladım. Aynı zamanda bi şarkı mırıldanıyordum.
Şarkının dilime dolanışı ve onun gelmemesi arasındaki uyum tebessüm etmeme neden olmuştu.
"Sorumsuz yelkovan saatler geçmiyor
Sokaklar yel kokan, aşıkları bekliyor
Nerede bende o talih? şunun ettiğine bak
Aşkın tarlasından ayrılık biçiyor"
Isınma hareketlerini bitirdiğimde hala gelmemişti. Yine üfleye puflaya koşmak için yürümeye başladım. Sinirlenmek istemiyordum, bu aptal aşık ruh hali iyi hissettiriyordu. Ama sanki sinirleneyim diye tüm evren bana karşı oynuyordu.
Asabi asabi kaşlarımı çatıp tempolu bir şekilde koşmaya başladım. Rüyam düşmüştü aklıma, sinirlenmek deyince. Yumruk yapıp karın hizasında kaldırdığım elim enseme gitti istemsizce. Hala aklım almıyordu. Eğer odamda uyanmasaydım gerçekten olduğunu düşünürdüm. Gerçekten. Elimi ensemden çekip avcuma baktım. Bir yara bere olmalıydı sanki. İnanamıyordum rüya olduğuna.
Başımı iki yana salladım bu düşüncelerden sıyrılmak istercesine. Sadece bilinçaltımın bana bir oyunuydu. Bir ayıyla güreşen insan mı olurdu? Hadi insanı geç, kız mı olurdu? Cinsiyetimi küçümsediğimden değildi de, enimin boyumun farkında olduğumdandı. Benim ayının yanındaki duruşum, bir tavşanın benim yanımdaki duruşuyla eşdeğerdi.
"Günaydın Asker,"diye seslendi Aras salonun giriş kapısından içeri girdiğinde. Karşıya odaklanmış bakışlarım yüzüne çevrildi. Durmak için yavaşladığımda yürümeye devam etti, "Devam et."dedi salonun ortasına doğru yürürken. Bakışlarımı ondan ayırmak için büyük bir çaba gösterdim ve ayaklarıma odaklandım. İkinci turu bitirmeme iki duvar kalmıştı.
Ben birinci duvara geçerken o da salonun öbür tarafındaki odaya doğru yürüyordu. Göz ucuyla hareketlerini izliyor ve kendimce tahlil yapmaya çalışıyordum ama hiçbir sonuç çıkaramıyordum. Sinirli değildi, üzgün değildi, neşeli değildi, agresif değildi veya ne bileyim herhangi bir duyguya sahip değildi. Ne yüzü ne hareketleri.
Bir insanın yürüyüşünden öfkeli olup olmadığı anlaşılırdı mesela. Oturuşundan üzgün olup olmadığı, sesinin tonundan nasıl hissettiği. Hareketler her şeyi ele verirdi ruh haliyle ilgili. Ama onda nasıl bir poker suratı varsa, sanki bu tüm vücuduna yayılmıştı.
Ve elbette ki, bu beni öfkelendiriyordu. İnsanları okumaya alışkındım. Bunu yapabiliyor olmam herkesten bir adım önde olmamı sağlıyordu. Nasıl davranmam gerektiğini o sayede biliyor oluyordum. Şimdiyse ne kendimi kontrol edebiliyor, ne de onun davranışlarına göre kendimi şekillendirebiliyordum.
Aslında yapmam gereken tek şey onun gibi ifadesiz olmaktı. Ama ona karşı öyle davranmak gelmiyordu içimden. Ona öyle olmak istemiyordum. Artık değer verdiğim insanlarla iyi geçinmek istiyordum. Ardını düşünmeden, bunun bana zararı dokunur mu, böyle desem ileride pişman eder mi bu beni? Her zaman tehlikede hissetmeden yaşamak istiyordum. Ama tehlikedeyken, ama değilken. Artık kendimi korumaktan yorulmuştum. Korunmak istiyordum. Ruhum, adım bile atamayacak kadar yaşlı bir nineydi. Vücudumdan dışarıya bir adım atsa yere düşer, düştüğü yerden bir daha asla kalkamazdı. Ölürdü.
Bitirdiğimde o da odasından çıkıp elindeki dosyayla kapının önüne dikildi dikkatli bakışlarını dosyada tutarak. Olduğum yerde ellerimi dizime koyup ayaklarıma bakarak soluklandım. Nefes nefese kalmıştım. Her zaman yaptığımdan daha hızlı koşmuştum, derdim neyse.
"Gel,"dediğinde sadece başımı kaldırıp baktım, dosyadaki sayfaları çevirirken kaşlarını çatmıştı. Sesinden hafif bir asabiyet kokusu yakalamıştım. Doğrulup kalktım ve yanına doğru adımladım. O zaman fark etmiştim ki su içinde kalmıştım.
"Bu hafta çok yol kat ettik asker, önümüzdeki iki hafta da böyle gidersek müfredatı yakalarız."dedi hala dikkatli dikkatli dosyadaki yazılara bakarken. Gözlerimi kıstım. Bilerek bana bakmadığına dair bir his uyanmıştı içimde. Lakin bunu yapması için bir sebebe sahip olmadığını düşününce bunu kafamdan sildim. Dosyayı şak diye kapatıp kolunun altına alırken ve ellerini cebine atarken bayık bakışlarını suratıma sabitledi.
"Yarın izin günün, eğer izinden erken dönersen haberim olsun. Eğer erken dönmezsen de, akşam antrenman yapacak kadar iyi hissedersen de haberim olsun."
"Yarın dışarı çıkmayacağım."dedim kuşkulu bakışlarımı yüzünün her bir noktasını ateş hattına çevirirken. Tek kaşı havaya kalktı önce, ardından iki kaşı kalktı, ardından da öfkeliye yakın bir asabiyet sarıldı yüzüne.
"Neden?"diye sordu, yüzüne benzer bir ses tonuyla. İçimi çekip bakışlarımı yüzünden çektim. Omzunun üstünde bir yerlere bakıp omuz silktim. "Canım istemiyor."
Yalan 3.
Selin'e açıklama yapacak kadar bilgi sahibi değildim olaylarla alakalı. Nasıl hissettiğimi biliyordum ama Selin Aras'ın da nasıl hissettiğini soracaktı. Bundan emin olana kadar bir şey konuşmak istemiyordum. Benden hoşlandığını anlamıştım ama sesli söylesem sanki büyü bozulur gibiydi. Biri duyar da bozar gibiydi.
"Yüzüme bak,"dedi aynı ses tonuyla. Bakışlarımı yüzüne çevirdim. Yüzümü taradı sorgulayıcı bakışları; alnımı, yanaklarımı, gözlerimi, çenemi ve dudaklarımı ve tekrar tüm yüzümü baştan. Üç kez taradı yüzümü ve en çok dudaklarımda oyalandı gözleri. En son gözlerime baktı, farklı bakıyormuş gibi geldi bi şekilde. Dikkati dağılmış gibiydi. Aklı başka bir şeye odaklanmış gibi.
Bir adım bana doğru geldiğinde, nefes alışverişim darmadağın oldu. Kalbim tekledi ve bir sineğin kanatlarıyla yarışmaya başladı. Aslında çok yakın da değildi.
Bir adım daha attı ardından.
İşte şimdi yakındı. Aramızda çok bir mesafe yoktu. Bedenimi çok az ileri eğsem vücuduna yaslanmış olurdum. Yanaklarım düşüncemin azizliğine uğradı, alev alev yanmaya başladı. Yutkunup ürkek ürkek gözlerimi kırpmamaya çalıştım. Ki bu beni çok zorladı, çünkü vücudumun hangi kısmını zapt edeceğimi şaşırmıştım. Ellerimi titrememesi için arkamda sıkıyordum, kalbimin atışını yavaşlatmaya çalışıyordum, beynimin bir yerinde dönen beni öpmesiyle ilgili anıyı durdurmaya çalışıyordum, başka bir tarafında biraz sonrası için hayal kuruyordum. Hormonlarım tavan yapmıştı. Altı üstü adam beni bir iki kere öptü diye kafamın içinde Tarkan-Öp çalması normal değildi. Yo, aslında normaldi.
: )
"Neden?"diye sordu ben kendimle savaşırken. O nasıl normal kalabiliyordu? Sesi bile değişmemişti. Sesi geç, nefesi bile değişmemişti. Somurtmak istedim, heyecanım onu gölgeledi. "Çünkü,"dedim üç kere yutkunarak. Kusacaktım galiba. Yo, kusmayacaktım. Gözlerim kararıyordu, o zaman bayılacaktım? Hayır bayılmayacaktım. Bunların hepsi benim kafamdaydı. Toparlanmaya çalıştım beceriksizce.
Keşke bana bir tane şamar yapıştırsaydı da kendime gelseydim. Böyle hissetmek ayarlarımı bozuyordu. O beni şamarlamayacağına göre, bir adım geri çekilip Aras rüzgarından kurtulsam iyi olurdu.
Gözlerimi ondan ayırmadan ayağımı kaldırıp geriye doğru hareket ettiğimde bakışları gözlerimi bir saniye bile kaybetmeden elini cebinden çıkardı ve belime tutup kendine biraz daha yaklaştırmadan kaçmamı engelledi.
"Çünkü ne?" Sesi değişmişti işte şimdi. Hafifçe inip kalkmaya başlayan göğsü neredeyse benim göğsüme değecekti.
Yutkundum.
Bu biraz ağırdı. Hayır, kaldıramayıp kalp krizi geçireceğim diye korkuyordum. Bu kadar heyecanlanmam normal miydi? Zaten nemli olan yüzümün hepten nemlenmesi peki?
Saçlarımın dibinden, şakağımdan akan bir damla yanağıma süzüldü hızla. Gözleri bir atmaca yakaladı damlanın hareketlerini.
Damla yanağımın çukurunda hızını kaybetti, yavaş yavaş çene kemiğime yaklaştı ve ardından kulağımın önünden boynuma damladı. Adem elması yavaşça hareket etti. Yutkundu. Gülümsememek için kendimi zor tuttum. Sonra tutmayı bırakıp gülümsedim. Kollarımı boynuna sarıp öpmek istiyordum onu. Acaba yapsaydım nolurdu? Kendine gel Leyla.
Kendime gelmedim ama yapmadım da onu. Elbet yapacağım bir gün gelirdi. O zamana kadar bekleyebilirdim.
"Çünkü,"dedim toparlanmış bir sesle. Bakışları boynumdan gözlerime çıktı, gülümsememe düştü ve geri gözlerime çıktı. Mavileri şimdi, sıcak bir yeşil gibiydi. Gölgeliydi de bakışları. Yine aynı görünüş vardı yüzünde de, dikkati başka yerdeymiş gibi. Kafasının içinde bi şey oynuyormuş da onu izliyormuş gibiydi.
"Canım istemiyor."dedim yine. Belimdeki eli yumruk oldu. Ardından beni bıraktı, geriye çekildi. Bu yaptığına şaşırmadım, çünkü az önce ben ne yaşadıysam şimdi o da aynını yaşamıştı. Dua etsindi ki ben onu durdurmamıştım geri çekilmesin diye.
Elini tekrar cebine attı, bakışları benden başka bir yerlerde dolanıyordu şimdi. Gülümsememi saklamak için başımı eğip dudaklarımı büzüp yanaklarımın içini ısırmaya başladım.
İçimde volkanlar patlıyordu. Zaaaaaaaa. Ne var? Ergenim ben.
"O zaman yarın dokuzda kahvaltı yapmış bir biçimde çıkış kapısında ol. Talime gideceğiz."dediğinde şaşkınlıkla kalktı kafam. Dudaklarımdaki gülümseme yok olurken, asabileşmiş yüzüne baktım şok olmuş şekilde. "Ama-"
"İtiraz istemiyorum-"
"Ama hafta sonlarının bizim olmasının bir nedeni var!"dedim hırsla. Yanaklarımdaki yangın gözlerime sıçramıştı. Biraz dinlenmek istiyordum, tamam onunla da olmak istiyordum ama yarın dedemle olacaktım. Sakin, heyecansız ve sıradan bir gün olacaktı. Ve uyumak istiyordum.
Tek kaşı usulca havalandı. "Burada bir planın mı var asker?"dedi gözlerinde küçük bir şimşek çakarken. "Var!"dedim aynı hırsla. Gözlerinde bir şimşek çaktı. "Pazar izinlerin iptal, Pazar günleri de ders işleyeceğiz."
Hayır bunu yapmadı.
Gözüm seğirirken iki yanımdaki yumruklarımı sıktım. Gerim gerim gerilen vücudum çatlayacaktı şimdi ortadan ikiye. "Bunu yapamazsın!"dedim sesimi yükselterek. Dudaklarında tehditkar bir gülümseme baş gösterdi. "Yapamaz mıyım?"dedi alayvari bir tarzda. Kudurdum öfkeden.
Ona arkamı dönüp ellerimi yüzüme kapattım. Dişlerimle dudaklarımı eziyor, kanatacakmışçasına baskı yapıyordum. Derin derin nefes alıp verdim. Biraz sakinleşince önüme dönüp, "Nasıl derseniz, Üsteğmenim."dedim yüzüne bakmayıp yakasında bir yere bakarak. Yüzünde nasıl bir ifade vardı bilmiyordum ama içini çektiğinde sinirlenişimin onun için bir şey ifade etmediği kanısına varmıştım.
"Bugün bıçak antrenmanları yapacağız, dün yaptığını biliyorum, bugün de yapacağız ve eğer istediğim seviyedeysen önümüzdeki hafta bıçaklarla uğraşmayacağız."
Tepki vermedim. Küsmüştüm. Yaptığı ayıptı, hoş değildi. Saygı göstermeliydi. Hiçbir şey yapmayacak olsam bile kendi başıma kalma hakkımı elimden alıyordu. Bize hafta sonlarını vermelerinin amacı biraz serbestlikti. Boş zaman, öze dönüş, kendine vakit ayırma falandı. Haftanın yedi günü de eğitim görmek adam öldürmeye dolaylı teşebbüstü.
İçimden bir şarkı söyleyerek atlatmaya çalıştım tüm günü. Dediklerini dinledim, harfiyen uyguladım, yüzüne hiç bakmayıp öfkemle kendimi yiyip bitirdim. Poker yüzünü kullanma sırası bendeydi.
Normalde bu olay olmamış olsa bıçak antrenmanlarında bana dokunması için bin bir türlü yol bulurdum. Ama şimdi bulmuyor, aksine bana dokunmasın diye her şeyi düzgün yapmaya çalışıyordum. Hem ona küskündüm, hem de bana dokunursa tüm öfkemin tuzla buz olacağını hissediyordum. Bu yüzden bir yanım dokunsun da istiyordu. Lakin öfkeli yanım daha ağır basıyordu.
Öğle yemeğine yüzüm bir karış gitmiştim. Yemeği öfkeli öfkeli yerken karşıma biri tepsisini koymuştu. Bakışlarım zebellah gibi dikilen Berkay'a çevrildiğinde az daha yediğim çorbayı püskürtüyordum. Her zamanki şebek yüzüyle karşıma oturmuş, kendisini gördüğümde bu kadar sevineceğimi biliyor olsaymış daha önce geleceğini söylemişti. Ona cevap vermeyip sanki o yokmuş gibi yemek yemeye devam ettiğimde ateşkes istemişti. Ondan sonra onu dinlemiştim.
Kendisine güvenmemi istediğini söylemişti. Nedense arkadaşlığımı sevdiğini ve bu güven problemi şeyini aşmak istediğini. Bu yüzden de bir teklifle geldiğini. Bir binbaşı odası bilgisi getirecekti bana. Önemli bir şey. Benim için hayati derecede önemli olan bir şey. Ve bir de Nil'in gerçekten hain olup olmadığını öğrenebilirmiş.
Tüm bunları planlayıp gelmiş olması da kuşkulandırmıştı beni. Sırf arkadaşlığımı sevdiği için üstüme bu kadar düşüyor olması normal miydi? Ciddi sorgulamıştım bunu içimde. Ben insan sevmezdim. Belki insan seven insanlar için önemliydi? Öyle miydi? Peki bu ona bir şans vermeme değer miydi?
Tamam, demiştim ona. Kabul etmeyeceğimi sanmış olmalı ki ilk önce itiraz etti; güvenimi kazanmak için başka ne yapması gerektiğini bilmediğini, şu an babasına ihanet ediyor olmasına rağmen bana bir söz verdiğini söylemişti. Sonra duraksayıp şaşkın şaşkın bakarak, "Ne?" diye sormuştu. "Tamam."demiştim ifadesiz ifadesiz omuz silkerek.
Yemek bitene kadar oturmuş, vıldır vıldır bir şeyler anlatmış, az daha döveceği çocuğu elinden alanın Nil olduğundan falan bahsetmişti. Onu dinlemiştim, çünkü kulaklarımın yapacağı başka bir iş yoktu. Çaresizdim bu konuda.
Çocuğun adı Emir'miş. Şaşırılacak bir şey değildi. Nil onu seviyordu, en son. Şimdi bu koca ayıdan dayak yiyen sağ çıkar mı bilemiyordum. Bu yüzden Nil de bunu önlemek için muhtemelen kurtarmıştı onu. Berkay'ın söylediğine göre, bu Emir bir kıza yavşamıştı. Berkay da kıza yavşamasına sinirlenmişti, çünkü Nil'in ona karşı ne hissettiğini bilmesine rağmen onun önünde başka bir kızla flört etmişti. Buna rağmen Nil onu korumuştu.
Dağ Ayısı bu duruma biraz öfkelenmiş gibiydi. Çaktırmadan suratına bakmış, kaslarındaki bariz seğirmeyi görünce bir kanıya varmıştım. Berkay Nil'den hoşlanıyordu. Bunun muhtemelen o da farkında değildi ama yakında fark ederdi. Gözünün önünde Nil'in başka birini sevmesini kaldırabilecek çelik duvarlı biri değildi Berkay. Bir süre sonra bu öfkesinin sebebini anlayacak Nil'e yakınlaşacaktı. Umardım ki, o gün geldiğinde Nil de ona karşı aynı hissediyor olsundu.
Tüm bu laga lugadan sonra eğitim salonuna dönmüştüm. Aras gelmişti ve işte yine aynı durgunluk, asabilik, sıradanlık falan. Havai fişekler, adrenalin, heyecan yok olmuştu.
Günü kendimi sıka sıka bitirdiğimde kaslarım birbiri içine girmişti. Kendimi duşa atıp ardından da Selin'i aramış, yarın için yapmam gereken işlerim olduğunu detaya girmeden açıklamıştım. Önce kızmış, sonra ağlamış, sonra tekrar kızmıştı. Ona bunun Aras'ın halt yemesi olduğunu söylememiştim, çünkü Aras zaten böyle yapmasaydı da ben yarın Selin'le olmayacaktım.
Diğer haftaların izinlerinin kilitlendiğini de söylememiştim tabii. Beni öldürürdü. Konuyu değiştirmiş, kendisinin neler yaptığına getirmiştim. Üniversiteli sevgilisinden ayrılmıştı. Üzgün değildi ama çocuk ona şımarık bir velet olduğunu söylemişti, kızgındı. Babasına onu şikayet edeceğini, stajdan en düşük notu onun almasını sağlayacağını söylemişti. Tabii ki yapmayacaktı bunu. Babasına sevgilinin s'sini söylesen keleş kapıp gelirdi. Selin'e düşkündü babası. Paylaşamazdı onu.
Yaklaşık bir saat sonra dedemin davet ettiği yemeğe teşrif ettim. Sinirlerim az gerginmiş gibi bir de Ahmet Bulut malı da oradaydı. Onunla didişmedim. Dedemle bile çok fazla konuşmadım, sorduklarında yorgunum dedim ama inanmadıkları barizdi. Ama doğruydu biraz da. Yorgundum. Yoğun bir hafta olmuştu, duraksama şansım olmamıştı ve bunun üstüne psikolojim de biraz talan olmuştu.
Hızlı ruh hali değiştiriyordum. Aniden şaşırıyor, aniden üzülüyor, aniden sinirleniyor ve aniden mutlu oluyordum. Bu alışılmadık hallere uyum göstermekte zorlanıyordum açıkçası.
Yemeği tüm usluluğumla yedikten sonra, çay faslını çok sevmeme rağmen çaya kalmadım. Uyumak istiyordum çünkü. Birkaç saat daha fazla uyumak istiyordum en azından. Yarın yine sabah uyanmam lazımdı ve hayatımda hiç bu kadar istemediğimi bilmiyordum kalkmayı.
Ve hiç bu kadar razı olmamıştım kaderime. Zaten ne yapacaktım ki başka, karşı gelme faslını, hırçın ve uyumsuz çocuk faslını çoktan geçmiştim. Kendime babam adına bir söz vermiştim. Tutmak zorundaydım.
**
Uyandım. Giyindim. Kahvaltıya gittim ve saat tam dokuzda çarşı izni defterine imza attım, aynı anda asansörün kapısı açıldı. Kafamı çevirip bakmadım, gelenin cüssesinden anlamıştım kim olduğunu. Görevli kıza arkamı dönüp ellerimi arkada kenetledim ve bakışlarımı zemine sabitleyip buraya gelmesini bekledim. Geldi, önümde durdu.
"Hazır ol," Arkamdaki kızın da komuta uyduğunu duydum. "Günaydın Asker!"
"Sağol!"dedik kızla aynı anda. "Rahat,"dedi Aras ardından. Rahata geçtim, bakışlarım hala zemini yalarken. "Sıkıntı var mı Aleyna?" Neden ismiyle hitap ediyor? İçimde bir kıvılcım çaktı, bir çalıyı tutuşturdu.
"Aslında, Üsteğmenim,"dedi kız samimi bir sesle. Kaşlarımı çatmamak için, yüzümü ifadesiz tutmak için kendim üzerinde güç uygulamam gerekti. "Öğrenciler bunu kaldırmamızı istiyorlar, yazmak zamanlarından çalıyormuş."dedi gülümseyerek. "Belki diğer dönem kaldırılabilir ama şu an gerekli."dedi Aras da aynı şekilde karşılık vererek. Benimle bu ses tonuyla konuştuğu zamanlar o kadar azdı ki, kendimi kıskanmaktan alamıyordum.
"Bir de Üsteğmenim, başka bir sıkıntı olursa diye numaranızı not edebilir miyim?" Derin bir nefesle doldurdum ciğerlerimi. Gözüm seğiriyordu. Kirpiklerim öfkeyle kapanıp açılıyor, ensemden gelen bir titreme vücuduma bir elektrik gibi yayılıyordu. Dişlerimi tüm gücümle sıktım.
Gerçek manada artık o kızın nefes almasını istemiyordum. Öfkeyle yutkundum. Kan, beynime hücum ediyordu, aklıma hakim olmakta zorlanıyordum. Olmak istemiyordum. Gözümün önüne Aras'la oluşturabilecekleri herhangi bir yakın pozisyon geldiğinde çıldıracakmış gibi hissediyordum. Ve kötü yanı, her duygudan bir şekilde kurtulabilirdim ama, bu duygunun herhangi bir çıkışı yoktu. Gördüğüm tek ışık, kızın burnunun üstüne atacağım üç okkalı yumruk ve ardından kan kaybından ölmesini izlemekti.
"Yaz,"
Tenimi etimden sıyırıyorlardı şimdi. Dudaklarım seğirdi. Başım dönüyordu öfkeden, gözlerim kararıyordu. Derin bir nefes daha aldım, sinirden gülümsemeye başladım şimdi de. Eğitim salonuna gitmek istiyordum, öfkemi bir elbiseyi sıyırır gibi atmak istiyordum üzerimden. Bu kıskançlık denen canavarı çekip almak istiyordum omzumdan. Hepsinden ağırı, ihanete uğramış gibi hissediyordum. Bu duygu diğerlerinin önüne geçip omuzlarımı düşürdü. Şimdi de ağlamak istiyordum.
"Ben dışarıda bekliyorum Üsteğmenim,"dedim hafif bir sesle ve ardından kendimi sürükler gibi attım dışarı, onun başka biriyle flörtleşmesini izleyemezdim.
Dün akşam ilaçlarımı içmeyi unutmamıştım ama neden böyle olmuştu şimdi bana? İlaçların seratonin pompalaması gerekiyordu vücuduma. İyi hissetmem gerekiyordu, yenilmiş gibi değil.
Kapı açıldı, yanımdan geçti, rüzgarı yüzümü yaladı ve merdivenleri inerken benim yürümediğimi fark edince durup arkasına baktı.
"Akşama kadar dikilmek bir antrenman değildir asker, adım at." Sıradan birine hitap eder gibi çıkan ses tonu, hiçbir şey olmamış gibi bakan gözleri, bu normalmiş gibi yapışı.. Onu anlayamıyordum.
O önüne döndüğünde hareket ettim. Onu görmek istemiyordum şimdi. Daha dün sabah onu görmek için yatağımdan fırlayan ben değilmişim gibi şimdi onu bir yıl daha görmek istemiyordum. Hafızamdan tüm anılarını yok etmek istiyordum.
Kafamı karıştırıyordu. O da benim gibi hissediyordu, belki daha azını ama o da boş değildi. Şimdi neden böyle yapıyordu? İlişkiler böyle mi oluyordu? Selin'in ilişkileri böyle değildi. Biz askeriz diye, resmiyet var diye miydi? Eğer öyleyse bu çok tuhaftı, çünkü dün de önceki gün de eğitim salonunun ortasında yaşamıştık her şeyi. Şimdi olanların, o kızla ayak üstü flörtünün ve durup dururken buzluğa dönmesinin hiçbir manası yoktu.
Yanlış mıydım? Adım bekliyordum, bir şeyler olsa da ona koşsam diye ufak bir hareket bekliyordum. Ama sanırım ben her şeyi kafamda büyütüyordum. İçimi çektim. Dış görünüş muhabbetine girmeyi hiç sevmezdim, çünkü kendimi hiç beğenmezdim ama Selin beni çok beğenirdi. Defalarca kez keşke senin gibi görünseydim, demişti. Ki Selin çok güzeldi. Kızıl saçları falan vardı, afetti. Keza Nil de birkaç defa fiziğimi ve yüzümün azalarının güzelliğini övmüştü. Belki de kendi güzellik anlayışıma uymuyordum ama normal standartlarda 4/10 bir kız olabirdim. Aras ise 10/10 bir herifti. Şerefsiz.
Yine içimi çektim. Az önce kız, Aleyna, çok güzeldi. Esmerdi, düzgün dişleri vardı ve tatlıydı. Diksiyonu düzgündü. Ya da Elha. Dalga geçmiştim konuşmasıyla, saçıyla falan ama o kız güzeldi. Saçları sarı değildi, küllü gri ve açık sarıydı. Dip boyası da gelmemişti ayrıca. Ses tonu güzeldi ama konuşma tarzı hoş değildi. O da bana göre değildi, çünkü her yerde bulunan tiki kız tiplemesi hep böyle konuşurdu.
Aras'ın etrafında benden güzel kızlar vardı. Muhtemelen daha fazlası da vardı bunların. Olurdu da. Sadece neden benimle yetinmek istesindi ki? Ama ne kadar seversem seveyim buna müsaade etmezdim. O karakterde bir insan olduğuna inanmak istemiyordum, az önceki davranışından sonra bile, ama eğer öyle bir insansa bile gururumu böyle incitmesine asla izin veremezdim. Kendimi öldürürdüm sevgimden, ama müsaade edemezdim.
"Bin."
O diyene kadar bir otoparka geldiğimizi, bir arabanın önünde olduğumuzu bile anlamamıştım. Rüyadan uyanmış gibi kırpıştırdım gözlerimi. Önümde duran beyaz mercedese baktım. İçimi çekip onun çoktan binmiş olduğu arabanın kapısını açtım.
Bu arabayı biliyordum. Selin'in de vardı bundan. Belki bir alt modeli. Araba kullanmayı Selin biliyordu ve biraz da ben biliyordum. Bazen kaçardık, şehrin dışındaki çiftliğe gelir, boş arazide sürerdik arabayı. Bana Selin öğretmişti. Ona da babası. O zaman ona çok özenmiştim, biraz da üzülmüştüm. Arabasının olması umurumda bile değildi. İstesem benim de araba alabilecek kadar param vardı bankada, biliyordum. Maddi açıdan hiç yokluk çekmemiştim hiçbir zamanda da. Benim yokluk çektiğim kısım babamla böyle bir anım olmamasıydı.
Ve artık babam da 51 sınırlarına dahil olmalıydı sanırım. Beni ağlatmak üzereydi. Burnumu hafifçe çekip başımı yan tarafa, cama çevirdim. Gözlerim ıslanmıştı biraz ve bu onun yanında olması gereken son şeydi.
Fark etmedi Allah'tan, burnumu çektiğimi. Aklıma başka şeyler getirmeye çalıştım ama her türlü duyguyu en uç noktada yaşayan yaşlı olduğunu iddia ettiğim ruhum, uzaklaşamıyordu bu duyguyu da uçta yaşamaktan. Üzgündüm, ağlamak zorunda mıydım? Zorunda gibi hissediyordum. Kendime kızdım, böyle bir şey için güçsüzlük gösterdiğim için. Yapmamalıydım. Biraz kendime saygım varsa.
Arabayı ne zaman çalıştırdığını, ne zaman sürmeye başladığını görmemiştim. Sanki ben de onunla bu arabanın içinde değilmişim gibi. Camdan dışarıya bakarken müzik açması için dua ediyordum. Müzik aklımı dağıtırdı hep. Şimdi kendi içimden söylemem için yeterince gücüm yoktu.
Çok geçmeden arabanın içi hoparlörden gelen sesle sessizliğinden arındı. İntroyu tanıdığımda ellerimi kucağımda birleştirip tırnaklarımı birbirine geçirdim. Allah'ım vazgeçtim kapatsa ya?
Demek bugün yeni bir hikayeye başlıyorsun
Dilerim bunun sonu bizimkinden mutlu olsun
Çok şey unutturması gerekiyor şimdi sana
İşi de biraz zor benden sonra aslında
Şarkının temasını düşündüğümde, ağlamak isteyen ruhum harlanıyordu.
Şarkınız falan olacak, yeni bir diziye başlanacak
Tatiller planlanacak, fotoğraflar konulacak
Neyse seni çok seviyormuş ne tatlı
Ona de her şeyim demişsin bana ne kaldı?
Parmaklarımı birbirine geçirdim.
Sen ona aşıksın, sen ona aşıksın
Sen ona aşıksın, tek bir söz söyleme boş ver
Sen ona aşıksın, sen ona aşıksın
Sen ona aşıksın, öyle güzel gülme yeter
Sen ona aşıksın, sen ona aşıksın
Sen ona aşıksın, böyle bitecekmiş meğer
Derin bir nefes aldım ve ellerimi serbest bıraktım. Kendimi sıkmaktan bayılacaktım yoksa, ellerim kangren olacaktı.
Darma duman olmuştum. Beni dağıtmasına izin vermiştim. Ona güvenmiştim. Ve şimdi o, karaktersizlik mi yapıyordu? Kafamı neden keşkeğe çeviriyordu? Ben bunların hiçbirini hak edecek bir şey yapmamıştım. Ki hoşlandığını ilk gösteren o olmuştu, ondan herhangi bir işaret görmeden ben kımıldayamazdım ki yerimden. Ve şimdi bu yaptığı mesafeli tavırlar, hareketleri, karşı cinse davranış şekli.. Çileden çıkarmaya yeterdi beni.
Sanırım davranışlarımı değiştirmeliydim. Hiçbir şey olmamış gibi davranmaya başlamalı, eskiden neysem ona dönmeliydim. O Aras Üsteğmen olmalıydı, ben de asker. İleriye gitmemeliydi. Diğer her şeyi unutmalıydım.
**
Geldiğimiz yer koskocaman bir yerdi. Hiç görmemiştim burayı, zaten şehrin dışında ve uzaktı da. Büyüktü, kilometrelerce uzanan gri bir yapı gibiydi. Çok katlı değildi ama çok sağlam görünüyordu. Girişinde il jandarma karakolu olduğu yazıyordu, belli ki kamuflaj amaçlıydı.
Kulağıma bir kulaklık verdi, elime de adını bilmediğim normal boyutlarda bir tabanca. Rengi gümüştü. Yansımamı görebileceğim kadar parlak ve de.
Sıra sıra bir sürü atış bölmesi olan bir odaya soktu ardından beni. Ardından ilk önce kendisi nasıl yapıldığını gösterip bir şarjör mermiyi boşalttı. Peşinden benim yapmam için yol verip, kollarını kavuşturarak, kendi silahını tetiği çekme kısmındaki yuvarlaktan orta parmağına asarak sallamaya başladı.
Yüzüne bakmadım, gerekmedikçe bakmamakta kararlıydım. Gururum incinmişti çünkü.
Az önce onun durduğu yere geçip kulaklıkları kulağıma kapadım, sağ taraftakini birazcık öne ittim rahatsız olup. Çünkü sağ kulağımda üç tane küpe vardı kulaklığın baskısı rahatsız etmişti. Hazır olduğumda pozisyon alıp silahı gösterdiği şekilde tuttum. Birkaç el ateş ettim peş peşe. Tamamen israftı, çünkü hedef tahtasını bulmamıştı bile.
Silahı ve kulaklığı çıkarıp masaya bıraktım, ardından üstümdeki sweati çıkarıp belime bağladım. Kulaklığı kulağıma tekrar geçirip silahı tekrar aldım. Pozisyon alıp konsantre olarak hedef tahtasına nişan aldığımda onu arkamda hissettim.
Yavaşça yakınlaştı, önce kamburu çıkmış sırtımı düzeltti ellerini ağır ağır hareket ettirerek, ardından elini omzumdan çekmeden öbür elini karnıma yerleştirdi. Yine ağır ağır hareket eden eli, kalbimin sıkışmasına neden oldu. Yutkundum.
Sonra göğsünü sırtımda hissettim. Tüm vücudu, tüm vücudumla temas ediyordu. Baştan çıkıyordum.
Sonra aklım başıma geldi. Debelenmek için kollarımı indirdiğimde, "Şşş,"dedi sımsıkı sararak beni. "Bırak."dedim net bir sesle. Ama bırakmasını o kadar istemiyordum ki..
"Bugünkü planın neydi?"diye sordu fısıltıyla açıktaki kulağıma doğru. Başımı geriye yaslamamak için zor tutuyordum kendimi. "Seni ilgilendirmez."dedim düz bir sesle. İçimdeki karışıklığa rağmen bu sesle konuşabiliyordum ya, helal olsundu bana.
"Böyle anlaşamayız ama,"dedi uzlaşmacı bir sesle. "Biz seninle zaten anlaşmıyoruz."dedim asabiyetle. "Hilal!"dedi hafif bir uyarı barındıran sesi. Ama daha çok uyumak üzere gibi hülyalıydı. "Askere ne oldu?"diye sordum alayla. Gülüşü çınladı kulağımda kısıkça. Rabbim.. Mest olmak böyle bir şey miydi?
"Kıskandığını biliyordum.."dedi yine aynı hülyalı tonda ama bu kez gülümseyerek. Rahatsız olarak çırpınmaya çalıştım, müsaade etmedi. "Rahat dur. Söyle şimdi, bugünkü planın neydi?"
"Benimki önemli değil de, sen Aleyna'yla bir yemek yesen rahatlayacakmış gibisin komutan, istersen rahat bırakırım seve-"
Cümlemi bitiremeden kollarını çözdü, beni kendine çevirdi ve masaya yasladı. Kollarını iki yanımdan masaya koyup alev almış gözlerle yangın yangın baktı. "Ne saçmalıyorsun sen?"diye sordu şüpheyle karışık şaşkınlıkla. Kaşlarımı çattım.
"Aleyna denen kızla olan flört münasebetinden bahsediyorum, hatırlayamadıysan numaranı verdiğin kız olarak-"
"Onun yüzbaşıyla nişanlı olduğunu biliyor musun?" Gözlerim irildi.
"Nişanlı bir kızla mı-"
"Gerizekalı. Flörtün ne demek olduğunu biliyor musun sen?"
"Sizin bu sabah yaptığınız işte."dedim sorgulayıcı bir tonda kaşlarımı gözümün üstüne gömerken. "O eskiden beri arkadaşım ve samimi konuşmamız flörtöz değildi. Ayrıca," Gözlerini gözlerimin içine içine çakarak, "Hiç kimse, bir diğerinin partnerine o gözle bakamaz, konuşamaz. Adamı asarlar asarlar."
Şimdi aklım bambaşka bir yere savrulmuştu. Sevinmiştim, karaktersiz olma ihtimali kalkmıştı gözümün önünden. Evet, tutarsız davranışları hala aklımda bir soruydu ama konu bu da değildi. Hiç kimse diğerini partnerine o gözle bakamaz, demişti. Onunla partner olsam...
Gözlerim ışıldadı.
"Dedem.."deyiverdim aniden. Bakışları şaşkınlıkla kaplandı. Ne, demek için ağzını açıyordu ki, "Dedemle vakit geçirecektim bugün."dedim çabuk çabuk. Durdu. "Ama bunu neden sakladın?" Durakladım. "İlk önce söylemeye değer bir buluşma olmadığını düşünmüştüm,"dedim masumca. Öyleydi çünkü.
"Sonra da sen benimle zıt düşmeye karar verdin-"
"Bir dakika ben mi karar verdim buna?"
Kaşlarımı kaldırdım.
"Ben mi verdim Aras sen manyak mısın? Bir soğuk bir sıcak davranan sensin!" Bakışları yoğunlaştı. Koyulaştı. İçinde bir ateş yandı tutuştu.
"Bir daha söylesene,"dedi bakışlarını dudaklarıma düşürerek. "Neyi?"diye sordum yüzü yakınlaşmaya başlayınca. "Adımı.." Sesi farklıydı, kalındı. Yutkunduğunu gördüğümde ben de yutkundum. Gözleri tekrar gözlerimi buldu ve ardından dudakları dudaklarımın önüne kadar geldi. Değecekti, değdirmiyordu. İkimiz de nefesimizi tutmuştuk. Kimse hareket etmiyordu. Körük gibi inip kalkan göğsüm göğsüne çarpıyordu.
Kızdım sonra.
"Beni mi sınıyor-"diye çemkirecektim ki, dudağım dudağına sürttü. Aranan hareketi gerçekleştirmiştim yanlışlıkla. Bir volkanın patlaması gibi sarsıldı her şey. Dudakları dudaklarıma geçti ve tükenmekte olan bir suymuşum gibi çekti dudaklarımı içine.
Karşılık vermek istiyordum ama ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Bu yüzden içgüdüsel olarak onun dudaklarından fırsat bulduğum kadarıyla çok hafif kımıldattım dudaklarımı. Bu sanki onun için bir devrim olmuşçasına vücudunu yapıştırdı vücuduma. Her uzvunu hissedebiliyordum. Kasıklarım perişan olmuştu. Sırtım bir yay gibi gerildi ve ellerim otomatik kalkıp ensesine yerleşti.
Onun beni öpmesine izin verdim, uzun bir müddet. Ardından nefes almadığını fark ettim. Başımı geriye çekip dudaklarımı ondan kopardım. Yine de çok uzaklaşmadı benden, alnını alnıma yaslayıp derin ve hızlı nefesler alıp verdi. Gözleri kapalıydı. Ama benim açıktı, onu izliyordum. Bu kadar güzel olmasını izliyordum.
Onu seviyordum.
