23. bölüm · ŞAFAK ASKER

Şafak 20

Ss animyon

Şafak 20

***
Oy zavallı başım, daha kaç kazanda yakacağım ben seni..
***

Hayatımın gerçekliğini sorguladığım, bir rüyada mıyım acaba, diye kendimi çimdikleyip durduğum ikinci günümdü. Başkasıymış gibi hissediyordum. Şu an olduğum kişi o kadar az bendi ki, sabah yatağımdan bir böcek olarak kalksam daha az şaşırırdım. Ve bu gerçek bi düşünceydi.

Kızlar tuvaletinin aynasına yansıyan kızarmış aksime baktım; gülümsemekten çekinmeyen ve zaten onu bastıramayan aksime. Bu mutlu, hayır musmutlu kız bendim.

Kapı bir kahkahayla açıldığında, aynaya yansıyan kişi Nil olmuştu. O da biraz mutluluk sarhoşu gibiydi.

"Aa?"dedi gülerek gelip boynuma sarılırken. İçinden taşan mutluluk gönlüme doldu.

"Nooldu bilseeen!"dedi geri çekilip ellerimden tutup yerinde zıplayarak. Gözlerimi hafifçe büyütüp başımı iki yana salladım, söyle dercesine. Şimdi tam bir kız gibi hissetmiştim. Heyecanlanmıştım, söyleyeceği ne olursa olsun onun için iyi bir şeydi ve ben iyiymiş falan demek yerine heyecan duymuştum.

"Biz Berkay'la..."diye fısıldadı ve ardından ağzını kapattı. Gözlerinden mutluluk fışkırdı. Ellerini sıktım gözlerimi daha irice açarken. "Ne? Ne?"

"Öpüştük!"diye hızlıca söyleyip yerinde tepindi. Çenem yere selam verirken onun için çok mutlu oldum. Gerçekten. İçindeki sevinç patlamasını iliklerime kadar hissedebiliyordum çünkü.

"Sevgilisiniz yani artık?"diye sordum bir on saniye sonra heyecanın doruklarında gezinirken. Gözleri parlayarak başını aşağı yukarı salladı.

***
Jenerikle etrafımda dönüp dizlerimi kırıp kırıp kaldırmaya başladım. Bu karanlık köşede Aras'la karşı karşıya dikilmiş beni kimsenin görmediğini umuyordum.

"Benim için bir şey yap," işaret parmağımla kendimi işaret ettim. Gözlerinde hevesli bir şimşek çaktı.

"Öyle lafta kalmasın." Gülümseyip -sanırım cilveli bir şekilde- göz kırptım. Yaslandığı duvarda birbirine kavuşturduğu kollarından birini kaldırıp baş parmağını dudağında gezdirmeye başladı beni süzerken.

"Hasta olursam bir gün
Bir çorba yapar mıydın?
Sobamı yakar mıydın?
Portakal soyar mıydın?
Sahiden yapar mıydın?
İstersem?" Ona bakarak el kol hareketleriyle, işveyle cilveyle, söylemeye devam ediyordum ki ellerimi kaptı ve boynuna sardı. Kendi ellerini de belime-kabul etmeliyim ki oldukça etkileyici bir biçimde- koydu. Sırtım yay gibi bir şekil alırken şarkının nakaratını gülerek söylemeye başladım.

"Benim için napardın?
Ayazda mı yatardın?
Sırtında mı taşırdın?" Boynundan elimi alıp beni kendi etrafımda çevirdi, sonra hızlıca kendine çekip ona çarpmamı sağladı. Sonra da kalbimi yerinden çıkaracak kadar çapkın bir şekilde gülümsedi.

"Hamallık mı yapardın?
Ammaan ne bileyim ben!" Ellerimle ensesini hafifçe okşadım ritme uydurarak. Belimdeki ellerinin tutuşu sıkılaştığında karnımda bir yerler harekete geçti. Onun da geçmiş olmalıydı ki, gözlerine arzu oturdu.

"Yapta bir göreyim ben-"diye alçak sesle devam ederken cidden bir şey yaptı. Başını hafifçe yana eğdi ve dudaklarıma yapıştı.

"Ben olsaydın napardım?" Önce acelesi varmış gibi ya da daha fazla dayanamıyormuş gibi sertçe emdi alt dudağımı.

"Ayazda da yatardım," Sonra inanılmaz bir yavaşlıkla dudaklarını dudaklarıma sürterek üst dudağıma geçti.

"Sırtımda da taşırdım." Dudağımın sağ köşesine baştan çıkarıcı bir öpücük bıraktı.

"Hamallık da yapardım." Dudağımın ortasıyla köşesi arasına bir öpücük bıraktı.

"Ammaan ne bileyim ben." Üst dudağımın tam ortasına uzun bol baştan çıkarmalı bir öpücük daha bıraktı.

"Beklee bekle de görsen." Sol tarafın köşesini ve ortasını da aynı yavaşlık ve baştan çıkarıcılıkla öperken parmaklarım aldığım hazla ensesinde tatlı dokunuşlar bırakıyordu. O beni böyle öptükçe ben baştan çıkıyor ensesini okşuyordum, ben ensesini okşadıkça o baştan çıkıyor, beni kendine daha sıkı bastırıyordu.

En son transtan çıkmış gibi dudaklarımdan koptuğunda dudaklarını ısırarak gözlerime baktı. Öyle bir yoğunlukla bakıyordu ki dudaklarımı yaladım onu tekrar öpme isteğiyle. Bu hareketimi görünce tüm vücudundan bir titreme geçti. Ardından bir anlığına gözlerindeki kayışlar koptu ve yüzüme eğildi. Yüzümü istekle ona uzattığımda dudaklarımız arasında neredeyse hiç mesafe kalmamışken durdu. Gözlerini sımsıkı yumarak birkaç saniye kendiyle mücadele ediyormuş gibi göründü. Ardından başını tamamen boynuma eğip yasladı ve kollarını bana doladı.

Birkaç saniye anlamadım neden böyle yaptığını. Bir süre kaldım öylece. Biraz da sinir olmuştum. Yine de anlayış gösterip kollarımı sırtına yerleştirdim.

"Aklımı kaçırtacaksın bir gün bana."diye fısıldadı bir süre sonra kulağıma. "Seni görmek bile beni baştan çıkarmaya yetiyorken bu işven cilven ve istekli bakışların.." İçini çekip daha sıkı sarıldı.

"Tutma o zaman kendini."dediğimde vücudundan salgılanmaya başlayan gerilim benim vücuduma geçti.

"Sen ne dediğinin farkında değilsin."dedi elbisenin açıkta kalan yerinden boynuma hızlı bir öpücük bırakıp geri çekilirken.

Kaşlarımı çattım tekrar göz göze gelirken. "Bu ilişkide iffetli olanın sen olmasını hiç sevmiyorum."dedim kollarımı ondan çekip kavuşturarak. Onun dün söylediği şeye atıf yaparken gözlerinin içine kadar güldü. Bu kızgınlığımı geçirirken çalan şarkı dikkatimi çekti ve olduğumuzu unuttuğum yere baktım.

Nişanın yapıldığı büyük salondaydık. Saat beş gibi başlayan ziyafetten sonra eğlence için ayrılan pistte insanlar kurtlarını döküyordu. Bazen bir oyun havası bazen eğlenceli bir pop müzikle dans ediyordu insanlar. Öyle güzel bi coşku vardı ki, herkes eşkarargahla aradaki gerginliği ve turnuvayı unutmuş gibiydi. Güzel kıyafetler ve makyajlarla gruplaşma olmadan tek yürek şeklinde eğleniyorlardı.

Aslında ben gelmeyi düşünmüyordum. Sabah Aras'la kahvaltı yapmaya gittiğimde -Gece Aras'la kalmama yine müsaade etmemişlerdi- Nil de benimle gelmişti. O kadar itirazlarıma rağmen Aras'ı ikna ederse beni de ikna etmiş olacağını bildiğinden, benle uğraşmayı bırakıp Aras'a söylemişti.

Aras'ı ikna etmesine gerek kalmamıştı. Çünkü Aras zaten gitmeyi planlıyordu. Bunu söylediğinde bir karış açık kalan ağzımla bakmıştım ona, çünkü hiç haberim yoktu bundan.

Nil memnun olarak Aras'ın evinden ayrılmış ve öğleden sonra 1 gibi aşağıya gelmemi söylemişti. Gelmezsem başıma silah dayayacağını da eklemişti.

Bir şey dememiştim, oyunbozanlık yapmak istememiştim. Uzun süren kahvaltı ve çay faslı sonrasında öğleni etmiştik. Ardından saat 1 bile olmamasına rağmen Nil beni arayıp darlamaya başlamıştı bile.

Aşağıya indiğimde, Nil benim odama taşınmışçasına tüm dolabının benim yatağımın üzerinde olduğunu gördüm. Şokla odamı tanımaya çalışırken, dolabımın aynasının önünde gözüne kalem sokan Nil'i fark ettim. O da beni fark ettiğinde beni içeriye çekip kapıyı kapatmış, ne giyeceğimizle ilgili yakınmaya başlamıştı bile.

Ben şahsen -tam da karakterime uygun olarak- pantolon kazak bot üçlüsünden yanaydım ama Nil buna kat-i suretle karşı çıkmıştı. Sonra kendini bırakarak beni hazırlamaya girişmişti. Çünkü benim kendimi hazırlamayacağımı anlamıştı.

Saat beş olmadan önce ikimizde hazır ve nazır bir biçimde aynaya bakıyorduk.

Bana diz üstü siyah bir elbise giydirmişti. Dar değildi, bol da değildi. Belden oturtmalıydı, belden sonrası çan şeklinde dizlerimin biraz üzerine kadar uzanıyordu. Kolları kapalıydı, omuzlarıma kadar uzanan body şeklindeki kolları, gerdanımı ve boynumu açıkta bırakıyordu.

Altına topuklu ayakkabı giymeyi şiddetle reddettiğimde Nil bana asla giymeyi sevmediği, marka bir postalını hediye etmişti.

Bana güzel bir makyaj yapmıştı. Siren göz müdür nedir öyle bir göz makyajı ve şeftali rengi bir allıkla farklı görünüyordum.

Saat beşe gelirken Aras beni aramıştı, aşağıya beni almaya gelmek istese de, bu kadar şımartılmaya alışkın olmadığımdan karşı çıkmıştım.

Yukarıda büyük salonun önünde buluştuğumuzda dibim düşmüştü. Ciddi manada, onu gördüğümde nutkum tutulmuştu. Boğazlı siyah kazağı ve siyah kotu üzerinde model dergilerindeki gibi oturmuş, sarı saçları güzelce fönlenmişti. Ağzımın suyu akmadan kendimi toparladığımda Nil bizi yalnız bırakmış, bırakırken de muzur bakışlarını üzerimde gezdirerek kaş göz yapmıştı.

Aras beni koyu lacivert olmuş gözlerle süzmüştü. Dudakları yalarken gözlerini bacaklarımdan ve gerdanımda gezdirip ardından gözlerime çıkarmıştı.

"Muhteşem görünüyorsun."dedi hormonlarının yansıdığı sesiyle. Onun da benden etkilendiğini fark edince kocaman gülümseyip ona doğru bir adım daha attım. Başımı yukarıya kaldırıp "Sen de öyle."dedim sevimli olmasına uğraştığım bir sesle. Yüzümün her noktasında dolaştırdığı gözleri tekrar gerdanıma düştü ve yukarı çıktı.

"İşimiz var bu gece desene.."diye zor duyulan bir sesle mırıldandıktan sonra geriye çekilip elimi yakaladı ve içeriye girdik.

U şeklindeki ziyafet masasının bir yerine oturduğumuzda, Nil ve Berkay kadrosu; onların peşinden de Salkım Saçak Serdar ekibi yanlarımızdaki yerlere oturmuşlardı.

Ziyafet tüm karargahı kapsıyordu ama herkes u şeklindeki masada oturmuyordu. Bu masada öncelik protokolündü. Aras da protokoldendi ve ben de onun kız arkadaşıydım. Zaten kimsenin de böyle bir sıfata ihtiyacı yoktu sanırım çünkü zaten ziyafete herkes katılmıyordu, yani bol bol boş yer vardı.

Bir yarım saat sonra, biz kendi aramızda turnuvaları değerlendirirken ve başka şeylerden muhabbet ederken gelecek olan herkes gelmişti. Bizim Binbaşımız ve eşkarargah Binbaşısı birer konuşma yaptıktan sonra oldukça lezzetli yemekleri yemeye başlamıştık.

***
Bir saat sonra yemek faslı bitmiş önümüzdeki tatlılara, midemizde yer açılsın da yiyelim diye oyalanıyorduk.

Yine izleniyor olmanın verdiği his böğrümü dürttüğünde başımı kaldırıp bakan kişiyle göz göze geldiğimi sandım. Ama bana değil Aras'a bakıyordu Göktürk. Kaşlarımı çatıp onun Aras'a olan keskin bakışlarını iade ettim. Fakat o beni fark etmedi.

Aras okşarcasına koluma dikkatimi çekmek için dokunduğunda, afallayarak baktım koluma. Ardından sorgular bakışlarımı yüzüne çevirdim.

Bana Selin'in adıyla aydınlanmış telefonumu işaret ettiğinde yüreğim ağzıma gelerek kaşlarımı çattım. Çünkü Selin beni aramaması gerektiğini bilirdi. Arasa da her zaman ulaşamayacağını bilirdi. Anlayış gösterirdi, saygı duyardı. Şimdi bir şey olmuş olmalıydı, ki beni arayacak kadar önemli olmalıydı.

***
Telefonun sesini içeride duyamayacağımı anladığımda koridora çıktım Aras'a kaş gözle nereye gittiğimi işaret ettikten sonra.

Selin ağlıyordu. Çünkü Efe dönmüştü. Ve işin kötü, pardon en kötü tarafı, Efe beni soruyordu.

Beni araştırması, nerede olduğumu bulması veya bulmaması değildi şimdi canımı sıkan. Beni Selin'e sormasıydı. Bilerek mi yapıyordu kızın canı yansın diye? Unuttuğunu mu sanmıştı kendisini? Peki kendisi beni unutmadıysa, neden Selin'in unuttuğunu varsaymıştı ki?

Selin telefonda birkaç dakika ağlamıştı. Yanına gelip gelemeyeceğimi sormuştu. Ertesi günün akşamı için söz verdim ona. O da tüm anlayışıyla kabul etti.

Selin Efe'ye benim nerede olduğumun onu ilgilendirmediğini söylemiş ve ayrıca artık bir nişanlım da olduğunu beni rahatsız etmemesini resmen suratına bağırmış ve numarasını engelledikten sonra dağılmış bi şekilde beni aramıştı.

Onu unuttuğuna dair yeminler ediyordu. Gerçekten unuttuğunu, artık bir gram bile umursamadığını söylüyordu Selin. Şimdi ağlamasını açıklayamıyordu ama ben anlıyordum.

Çocuk onun canını yakmak ister gibi, eskiden onu sevdiğini çok iyi bilmesine rağmen arayıp normal bir şeymiş gibi beni soruyordu. Gurur kırıcı bir durum olmalıydı. Ben olsam ben de üzülürdüm.

Uzun süre telefonla konuştuğum için arkadan Aras'ın aradığına dair dıtlama bildirimini duyan Selin burnunu çeke çeke yarın akşam görüşelim diyerek kapatmıştı. Sesi ilk aradığına göre daha iyi geliyordu.

Telefonu kapattıktan sonra, arkamı dönmemle Göktürk'ü görmem bir olmuştu. Kaşlarımı çattım.

Dayak mı istiyor?

Kaşlarımı çattım yanıma yaklaşıp ellerini cebine attığında.

"Seni nasıl.."dedi ve durdu beni süzerken. "Kendine aşık etti?"diye sordu havadan sudan bahsedermiş gibi. Tepki vermeden yüzüne baktım. Ardından yanından geçip gitmek için adım attım. O da önüme bir adım attığında "Çekil."diye tısladım. Sinirlendi.

"Sana hayran oldum; yüzüne, gözüne, hareketlerine, gücüne ve ona olan sevgine. Senin sevgini kazanmak için ne yapmalıyım bana söyle." Sesi şimdi biraz çaresiz olmuştu.

"Benden uzak dur."dediğimde gözlerini tahammülsüzce yumdu. "İstemiyorum."dedi yavaş geri açarken gözlerini.

"Sendeki sadece bir heves, sadece beğendin o kadar."diye açıkladım. Ama aslında şaşkındım itirafı ve direnci karşısında.

Gözleri umutla doldu. "Ya değilse?"dedi kaşlarını kaldırarak. "Öyle Göktürk."dedim keskin bir ifadeyle.

"Sana bunu kanıtlayacağım."

Aynen kardeşim Aras kargo.

"Canın dayak istemiyorsa, çekil şurdan."dedim daha fazla kibar olamayarak. Gülümsedi ve yana kaydı. Umut dolu bakışları sinirlerimi bozuyordu.

***
Aras'a bu olanları anlatmamıştım. Ama salona girdiğimde beni bulan bakışları, peşimden içeriye giren Göktürk'e döndüğü zaman kaşları çatıldı. Benim sırtımda hissettiğim Göktürk'ün bakışlarını, o da net bir şekilde görmüştü.

Ben yanına varana kadar Göktürk'ün üzerinden çekmediği ölümcül bakışları, ben yanına oturduğumda tatlı bir karşılama yapmış ve eli hemen ellerimi bulmuştu. Şimdi bana biraz daha yakın oturuyor, yerimi belli etmek ister gibi gözleriyle yiyordu etrafı.

Gecenin devamında, eğlence faslı başladığında, Aras'la bir kıyı köşeye geçip sadece bir disko topunun aydınlattığı pisti izlemiştik. Dans eden ve edemeyen, göbek atan ve atamayan insanlara gülmüştük. Sonrasında ise iki de bir aklıma düşen yarınki turnuva için Aras'ın beni sakinleştirmesi gerekmişti.

***
Ertesi gün beni iki ketum kız uyandırdı. Sabahın beşinde evet. Uyku akan gözlerimin ayılması çok zor olmamıştı neyse ki. Bugün büyük gündü çünkü.

Kızlar kovuşunun kapısında iki erkek güvenlik daha beni bekliyordu, onların eşliğinde müebbet yemiş azılı suçlu gibi turnuva sahasına götürüldüm. Bu kadar da değildi. Sanki cumhurbaşkanını taşıyormuşçasına, önde ve arkada resmi plakalı araçlar da vardı. Yanımda yöremde ise bu dehşet güvenliğin sebebini sorabileceğim, tek tanıdık bir yüz yoktu.

Saatimden takip ettiğim kadarıyla şehrin bir buçuk saat dışarısında ormanlık bir arazide, bir jandarma karakolunun önünde inmiştik araçlardan. Öndeki araçtan Göktürk indiğinde, ne kadar düşmancıl bir tavrım olsa da ona karşı, tanıdık bir yüz görmek daha iyi hissetmeme neden olmuştu.

Soğuk bir yılan gibi vücuduma dolandığında gözlerimi Göktürk'ten çekip önümüzde bir dağ gibi yükselen karakol binasına baktım. Burası bana bir başka merkez gibi hissettirmişti. Kapıda barikat gibi dizilmiş kamuflaj üniformalı insanlar, biz içeriye girerken gözlerini dimdik karşıya dikmiş, bir savaştaymış gibi disiplinli gözüküyorlardı.

İçeriye yine bir dolu gardiyanla girdikten sonra, önce bir inin cinin top oynadığı bir yemekhaneye götürdüler bizi. Serpme kahvaltının en çeşitlisinin olduğu masaya iştahsızca baktım.

Başımızda sanki kaçacakmışız gibi bekleyen Nemrut suratlı başka güvenlikler eşliğinde Göktürk'le karşılıklı kahvaltımızı etmiştik. Fakat yalnız yiyormuşçasına onu görmezden gelmiştim. Konuşmak için girişimde bulunmamıştı ama gözlerini üzerimde tutmaktan da çekinmiyordu. Şu yarışma bittikten sonra suratına okkalı bir yumruk geçirecektim.

Kahvaltıdan sonra bize giyinmemiz için birer soyunma odası göstermişlerdi. Diğerleri gibi normal formalarımızla katılmıyorduk yarışmaya. Bize farklı şeyler giydiriyorlardı.

Termal, parlak bir tulumdu benim giysim. Sırtımda yine yarım daire şeklinde adım, soyadım ve karargahım yazıyordu. Yine diğer formam gibi siyahtı ama bu dardı. Kumaşlardan pek anlamasam da bunun dalgıç kumaş olduğunu biliyordum.

Aynadaki aksime kaşlarımı çatarak baktım. Normalde dar giysiler giyen biri olmadığım için tulumun üzerime yapışmasını hoş karşılamamıştım. Neyse ki yağmurluk gibi gözüken ama biraz daha kalın bir mont da vermişlerdi.

Saçlarımı tepemden aşağıya sıkı sıkı örüp saate baktığımda yarım saatin kaldığını gördüm. Karnımdan yukarıya gergin bir his oturup vücudumu stres alıp götürünce yüzüme birkaç sefer su çarptım.

***

Kaşlarımı çatarak yarışma sahasına baktım. Bu daha önce gördüklerimize benzemiyordu. Ne tribünleri, ne yarışın alanı, ne de full hd canlı yayın yapan dev ekranları.

Tribünler karşılıklı konuşlandırılmış iki sinema salonu gibiydi. Sırta yaslanmış iki yüksek dev ekrana bakıyorlardı. Onlar gerçek yarış sahasını görmüyorlardı.

Ne yana döneceğini şaşırmış kafamı ilerideki sahaya çevirdim. Burası az önceki karakolun arkadaki arazisiydi. Önce tribünler var, biraz ilerisinde de orman vardı. Ve çevresindeki formalı kalabalığından anladığım kadarıyla, ormanın içi bizim yarış sahamızdı.

Başımı tepemizde gezen minik ve birçok dronea çevirdim. Bir kısmı bizim üzerimizde, bir kısmı ormanın üzerine doğru gidiyordu.

"Se- se- ses deneme se-" Bizim Binbaşımız iki dev ekranın altına denk gelen, ortada bir yerde hizalandı ve elindeki mikrofonu kontrol etti.

"Değerli öğrenciler ve saygıdeğer komutanlarım! Hepiniz hoşgeldiniz!" Alkış kıyamet. "Bugün burada turnuvaların sonuncusu olan, Şafak turnuvası için toplanmış bulunuyoruz!" Eliyle arkadında kalan ormanı işaret etti. "İki Şafak'ın geçmesi gereken bir labirent kurduk." Binbaşının devam etmesini beklemeden gözler o tarafa döndü ve bir uğultu baş gösterdi.

"Labirentte türlü zorluklar ve engellerle sınanacaklar; ajanlıklarıyla, askerlik ve sağlık becerileriyle geçebilecekleri bu labirentin ortasında bir kupa olacak. Kupada bulunan parmak izi sistemi, ona dokunan ilk kişiyi kazanan ilan edecek."

Bize -keza bana- bakarak devam etti.

"Turnuvaya devam edemeyecek kadar etkilenen veya yaralanan kişi, saatindeki herhangi bir düğmeye dokunduğu an turnuvadan ayrılmış olacak ama kalan kişi, kupaya dokunana kadar turnuvaya devam etmek zorunda. Şimdi,"dedi gözlerini tribünlerde gezdirerek.

"Hazırsak," alkışlandı ve evet, diye cevap verildi. "Şafak turnuvası başlasın!"

Yerimizden kalktık. Kimsenin eşlik etmediği bir patikada ilerleyip labirent dedikleri ormanın önüne geldik. O zaman gerçekten oranın bir labirent olduğunu anladım.

Boyumdan biraz daha yüksek ağaçlar bir yol olacak şekilde iki yanıma dikilmişti. Ormanın kendi ağaçlarının aksine bu bodur ağaçlar yeşildi ve yaprakları diken şeklindeydi. Ağaç türlerini hiç bilmiyordum ama bunu yılbaşı ağaçlarına benzeyen ağaçların çam ağacı olduğunu bilmemek için mağarada büyümüş olmak gerekirdi.

Başlangıç için bir müzik duyuldu ve ardından düdük çalındı. Tribünlerdeki, yerdeki ve gökteki tüm sesler sustu.

Yarış başladı.

***

Ruhum geri geri giderken ayaklarım ileriye doğru adım attı. İnce ince yağmaya başlayan karla, üzerine bastığım botlarımın altında haşır huşur sesler çıkaran kar birbirine karıştığında keşke sabah Aras'ı görüp öyle çıksaydım, diye düşündüm. Nil dahil hiç kimseyi görmemiştim o mahşer yeri gibi kalabalıkta. Bugün ekstra seyirciler de vardı. Tribünlerin önü bile güvenlik görevlileriyle kaplıydı. Labirentin önü ve içi de.

Başımı kaldırıp ağaçların çıplak dalları arasındaki kameralara baktım. Ardından tepemizden gürültüyle ve hızlıca geçen helikoptere de. Ağaçların arasındaki adım sesleri işte o güvenlik görevlilerine aitti. Çünkü Göktürk labirente başka bir yerden giriş yapmıştı.

Labirentte ilerlerken önce önüme hiçbir şey çıkmadı. Bunun kötüye işaret olduğunu biliyordum, karnımdan yukarıya tekrar oturan huzursuz bir his vücudumu gerim gerim gerdi.

Biraz sonra bir şeye çarptım. Alnımı tutarak geriye doğru sendelediğimde, tepedeki dronelardan birinin alçalıp daha iyi bir görüş açısı elde etmeye çalışmasına ters ters baktım. Ardından çarptığım şeye indirdim bakışlarımı.

Yani hiçbir şeye.

Kaşlarım usulca birleşirken elimi tedbirli bir şekilde kaldırdım ve cismi olsa cam diyeceğim güç duvarına yasladım. Dudaklarım aralanırken elimi daha çok bastırdım. Ama elimi çok az karıncalandırmak dışında bir şey yapmadı. Geri çekilmedi veya kaybolmadı da. Cam bir duvar gibi yükseliyordu önümde.

Cam kırılırdı ama buna bir taş atsam sekip kafamı yarardı. Elimle enini yokladım. İki ağaç arasında, hiç geçiş yeri olmadan gerilmişti. Boyunun yüksekliği ise emindim ki, çam ağaçları kadar vardı.

Ajanların turnuvasından feyz alarak etrafta kapatabileceğim bir bilgisayar veya bir bilmecenin yazılı olduğu bir kağıt veya bir teknolojik ekran aradım, bulamadım.

Sonra az önce düşündüğüm şey aklıma yer etti aniden.

Boyunun yüksekliği ise emindim ki, çam ağaçları kadar vardı.

Tabii ya, dedim. Tabii ya, gökten inecek hali yok ya; bir kaynağı var.

Elimi sürükleyerek sağ taraftaki ağaçlara doğru yürüdüm. Fakat güç duvarının bu kenarı, bir ağaçtan çıkmıyor, iki ağacın arasına denk geliyordu. Vakit kaybetmeden diğerine tarafa yöneldim, bu sırada güç duvarının diğer tarafında vızır vızır uçan dronea da ters bir bakış atmayı ihmal etmemiştim. Dikkatimi dağıtıyordu.

Droneu kullanan kişi rahatsız olduğumu anlamış olacak ki, gözüme girmeyecek şekilde yukarıya uçurdu onu.

Güç duvarı bu taraftan da çıkmıyordu. Bir ağacın gövdesine denk geliyordu kenarı ama, aradığım ve bulmayı beklediğim metal mandallar yoktu burda.

Geriye kalan tek seçenek yerde olmasıydı. Çöküp önce karı, sonra toprağı kazmaya başladım. Birkaç dakika sonra mandalın metalini hissetmiştim.

Bir kanal şeklinde kazdığım topraktaki mandalları bulmuş ve bana zorluk çıkarmadan yerlerinden sökülür sökülmez güç duvarı kapanmıştı. Elimle havayı yokladığımda memnun bir şekilde ayağa kalktım. Ve sisi gördüm.

Güç duvarının sansürlediği sis artık tüm açıklığıyla ortadaydı ve ben bu sisin ne olduğunu biliyordum.

Sis gördüysen ölürsün. Kaç.

Aras'ın sesi kulaklarımda çınladığında, eş zamanlı olarak geri çekilip normal havadan derin bir nefes alıp sisin içine doğru koşmaya başladım.

Bir dakika koştuktan sonra gözlerimden yaşlar firar etti. Hem soğuk, hem nefes alamama hem de koşmak gibi ayrı ayrı bile yorucu aktiviteleri tek seferde yapan vücudumun verdiği tepkiydi bu.

Sisten çıktım.

Tek bir nefes alman bile seni bayıltmaya yeter.

Derin derin nefes alırken karların hışırdama sesi, bir hırıltı ve bir şeyin bir şeye çarpma sesini duydum.

Dizlerime koyduğum ellerimi çekip doğruldum ve sese doğru baktım. Bir drone hızla kafamın arkasından geçti. Ağaçlardaki kameranın kırmızı ışığını yakarak bana döndü. Ve katil dişli bir köpek, çarptığı ağaçtan hızla kendini koparıp üstüme çullandı.

Yere düştüm. Karın içerisine batarken, omuzlarıma patileriyle basan köpeğin boynundaydı ellerim. Köpeğin gözleri kıpkırmızıydı.

Kuduz.

Kendimi ısırtırsam ölürdüm. Kuduzun tedavisi yoktu ve benim aşım da yoktu.

Köpek öyle büyük bir köpek değildi. Kahverengiydi, tüylü değildi ama tüysüz de değildi. Cinsini bilmiyordum ama o kadar korkmuştum ki, bundan kurtulma pahasına dişlerinin resmini 3d çizebilirdim. Hem de hiç yeteneğim yokken.

Köpeği üzerimden fırlattım. Daha ben kalkamadan onun tekrar üzerime atlayacağını bildiğimden doğruldum ve o üzerime atladığı an gövdesinden tuttuğum gibi en yakın ağaca fırlattım.

Köpeklere özgü inleme sesiyle ağaca çarptı ve dallar arasında düşerek yere indi. Ölüp ölmediğini kontrol etmedim. Kaçtım.

Arkama bakıp durmaktan ve canımın havlinden, ne omzumdaki tırnak izlerini ne de oradan sızan hafif kanı fark etmiştim. Sadece koşuyordum, bir yön bile belirlemeden.

Sonra aklım başıma geldi. Ya da yeterince kaçtığıma karar verdim, ki durdum. Bir kamera bana döndü.

Yüzüme yapışmış saçları geriye yasladım. Derin nefesler alarak sağa sola baktım. Nereye koştuğumu hatırlamaya çalıştıktan sonra, sağa dönmeye karar verdim. Doğru gidiyor olmalıydım ki önüme bu kadar engel çıkıyordu.

Derken, henüz iki adım atamamıştım ki, düştüm. Bir çukura.

Popomun üzerine sert bir iniş yaparken, çukuru saklamak için koydukları tahtalardan birine kafam çarptı. Hatta o kadar ciddi çarptı ki, gözümün önü kararıp durdu. Kendime gelmek en az beş dakikamı aldı.

Temkinle ayağa kalktım, ciddi ciddi tırmanamayalım diye dökülmüş betona baktım. Sonra da yukarıya çevirdim gözlerimi. İrkildim.

Ağzı yüzü bir bereyle kapatılmış, sadece gözleri açıkta olan, ninja gibi giyinmiş fakat bizim karargahın armasını beresinin alnında taşıyan bir adamla göz göze geldim.

"Sen kimsin?"diye sordum gayri ihtiyari. Labirentte insan görmeyi bekliyordum ama karşıma çıkmalarını beklemiyordum.

"İki bilmece soracağım. Birinciyi bilirsen seni çıkarırım. İkinciyi bilirsen geçip gidersin. Bilemezsen kalır benimle savaşırsın."

Bu da bir sınamaydı.

"Sor."dedim kollarımı bağlayarak. Üşümüştüm o kadar koştuktan sonra. Montumu giymeme de izin vermemişlerdi. Çıkınca hasta olacaktım kesin.

"Bir odayı ne doldurabilir ama yer kaplamadan?"

Düşündüm. Doldurmak deyince aklıma ne geliyordu? Su yer kaplardı.

"Hava?"diye denedim başımı kaldırarak. Pür dikkat beni izleyen gözleri durakladı. Ardından yavaşça başını iki yana salladı. Neden şaşkın göründüğünü merak ettim. Sonra da boşverip başımı eğerek düşünmeye devam ettim.

Su değil.. Hava değil.. Bir şeyin dolması..

"Ses?"dedim başımı heyecanla kaldırırken. Kaşlarını yine biraz şaşkınca kaldırırken başını iki yana salladı.

"Doldurmak.."diye mırıldandım. Arkamı döndüm. Sağa yürüdüm, sola yürüdüm. Elimi kafamın üstüne koydum. Ardından elime bulaşan şeyi gözümün önüne getirdim. Kafam kanıyordu. Fark etmemiştim bile. Bunu da boş verdim. Başımı havaya kaldırdım. Yağışı şiddetlenen kar taneleri yüzüme çarparken gökyüzünün beyazlığı gözümü kamaştırdı. Rahatsız olarak başımı geri indirdiğimde ise gözümün önü yine karardı. Bir on saniye kadar sonra gözüme yeniden ışık doldu.

Kafamda bir ampul yandı.

"Işık!"diye bağırdım arkamı dönerken. Oğlan tek kaşını kaldırıp indirdi. Ardından başını salladı ve çömeldiği yerden kalkıp birkaç saniye sonra elinde bir merdivenle geri geldi.

Merdiveni göz kararmalarım eşliğinde çıkarken, oğlan kollarını kavuşturup beni bekledi. Ardından karşısına dikildiğimde sorusunu sordu.

"Çarşısı yok pazarı yok geleni var gideni yok."

Soru bana çok zor geldi. Düşünmek bile istemedim. Akıl yürütmek uzun sürüyordu ve ben bunu çözebilecek kadar zeki miydim bilmiyordum.

Alıcı gözüyle ninja kılıklıyı süzdüm. Yenebilir miydim ki?

Yenerim.

"Savaşacak mısın?"dedi oğlan hayret dolu kaşlarını kaldırarak. Ağırlığımı onu tekrar süzerek diğer ayağıma verdim. Diğer bacağımı neredeyse 180 derece kaldırarak sert olduğunu umduğum bir tekme vurdum.

Çocuğun yüzü sola savruldu. Ve geriye doğru sendeledi. Bacağımı indirir indirmez kendisini toparlamasına izin vermeden kendi etrafımda dönüp aynı tarafına bir tekme daha attığımda bu kez o da atağa geçti. Ve yüzünü göremesem de yüzünde korkunç bir öfke olduğu kırk kilometre öteden belli oluyordu.

Elini vurup durduğum yüzünden çekip çevik bir hareketle yanıma doğru sağlam adımlarla geldi ve yumruğunu savurdu.

Çömeldim ve ellerimi geriye yaslayıp ayağımı dizine geçirdim. Bu onu etkilemedi, ayağımı yakaladığında hızla kendimi yere atıp döndüm ayağımı kurtarabilmek için.

Ama kurtulamadım. Eşşekoğlusu pek bi kuvvetli.

Bacağımdan tuttuğu gibi ağaçlara doğru fırlattı beni. Sırtım felaket bir acıyla yamulurken oğlan üstüme gelmeye devam etti.

"Ne yaparsam kazanmış olurum?"diye sordum biraz zaman kazanmak için. Önümde durdu ve çabamı anlamamış göründü.

"Belimdeki silahı alabilirsen."dedi hırıltılı bir sesle. Yüzünün acısı hala geçmemiş olmalıydı ki, bana kin duyuyordu.

"Belinde silah yok."dedim gözlerimi kısarak şüpheyle. Hiç olmamıştı.

"Aynen öyle."dedi ve üzerime oturur gibi ama bana hiç temas etmeden dizlerini iki yanımda yere yasladı.

Kazanamazsın diyordu yani.

"Nah sana."dedim ve yüzüme vurmak üzere olduğu yumruğundan kaçıp kafamı geri çektim. Elimi kaldırıp o sağ bileğini, sol tarafa, aşağıya çektiğimde diğer kolu bu dengesizliği kaldıramadı ve vücudu üzerime yıkılmaya başladı. Bunun olacağını bildiğimden, tüm gücümle kafamı kaldırıp yüzüme yaklaşan kafasına geçirdim.

Burnundan kan boşalıp suratımı kan gölüne çevirdi. Canının acısını fırsat bilip yana devirdim onu ve tek elimle gözlerimi silerken, diğeriyle kafasındaki maskeyi çekip çıkardım.

Maskeyi sert çıkarmam nedeniyle daha çok acıyan ve kanayan burnundan boşalan kanla iki saattir gıkını çıkarmayan adam hafifçe inlemeye başladı. Kendinden geçti biraz sonrasında ise. Ona acıdığım ve çok sert davrandığım için biraz üzüldüm. Kana bulanmış yüzünden dolayı tanıyamamıştım onu ama kana bulanmasaydı da tanıyamazdım gibi geldi bi tık.

Kendi kanında boğulmasın diye başını yan çevirip karı boyamasına izin verdim. Sonra da oradan ayrıldım.

Daha ne kadar vardı sona bilmiyordum, hiç yaklaşabilmiş miydim onu da bilmiyordum. Bedevi gibi artan kar yağışında ilerlemeye çalışıyordum. Kar yağışı sıkıntı değildi de, sırtımın ağrısı belimi büküyordu şimdi.

Hayvan herif beni ağaca nasıl çaldıysa, kemiklerimin yarısı ya kırılmış ya da kırılayazmıştı. Öyle fena canım yanıyordu ki kımıldadıkça, bu ağrının günlerce geçmeyeceğine emindim.

Biraz daha sağa ve sola döndükten sonra rüzgar esmeye başladı. Tipi mi başlıyor? Gözlerimi gökyüzünde gezdirdim. Bir bu eksikti.

Memnuniyetsiz bir biçimde gökyüzüne bakmaya devam ettim. Aslında gözlerim droneları arıyordu. Başladığım sıralarda on tanesi birden kafamda geziyordu. Tipi yüzünden indirilmiş olmalılardı. Ya da acaba Göktürk'ü mü çekiyorlardı?

Rüzgar daha beter bir hal almaya başlayınca ve uzun süredir de karşıma bir şey çıkmayınca, bu tipinin de yapay olup olamayacağını sorguladım. Hemen bu düşünceden vazgeçtim, çünkü Allah'ın tipisiydi işte. Her şeyde bir anlam aramamak gerekiyordu.

Ben bunu düşünürken, sadece bir anlığına, önüme bakmıyordum. Çukura düştükten sonra adımlarıma çok dikkat eder olmuştum ama şimdi sadece bir anlık yüzüme yapışan saçı geriye itelerken gözümü yummuştum. Ve o anda, karın altındaki ip tuzağını fark etmemiş, kendimi havada tek ayağından asılı vaziyette bulmuştum.

Haydalar olsun.

Sinirimden havada cinnet geçirmek üzereyken, üzerine asıldığım ağacın kamerasının bana doğru döndüğünü gördüm. Ona sanki beni buraya asan oymuş gibi ters ters baktıktan sonra bundan nasıl kurtulacağımı hatırlamaya çalıştım.

Doğrulup ayak bileğime uzanmaya çalıştım ama inleyerek kendimi geri bıraktım. Sırtım öyle bir acımıştı ki, az kalsın beni bursan alın diye saatimin düğmesine basacaktım.

Kan beynime oturmaya başlamıştı. Yüzüm donuyordu ve ben öylece kasap vitrinindeki koyun gibi sağa sola dönüp duruyordu. Soğuktan beynim donmuştu, acıkmıştım. Kaç saattir turnuvada olduğumu unutmuş, alabildiğine beyaz bu labirentte üstüm başım kan içinde ölmeyi bekler gibi öylece duruyordum.

Sonra aklıma Aras geldi. İçime bir güç kuvvet oturdu. Onun hayran bakışlarının hedefi olmak istedim. Başkalarının bana bakan gözlerini kıskanmasını istedim. Evet, gerçekten başarıyı Aras için istedim. Çünkü başka bir şey beni tetiklemiyordu.

Sırtım kopsa dahi umurumda değildi. Gözümün önünde Aras'ın yüzüyle asıldım ayak bileğime doğru.

Yer çekimi ağzıma tükürüyordu. Gözlerim çok fena kararıyor ve sırtım da aman dileniyordu. Fakat hepsini görmezden geldim. Nazlanacak vaktim yoktu.

İpi tuttum. İki büklümdüm, kendimi dalın üstüne atmam lazımdı ama gücüm kuvvetim çekiliyordu bedenimin yaralarından.

"Hadi!"dedim kendime. "Son kez!"

İpe tutunarak kendimi yukarıya çekmeye başladım. Birkaç kere ellerimi yukarıya tırmandırmam yetmiş ve kendimi olağanüstü bir güçle -kesin Allah yardım etmişti benim öyle bir gücüm yoktu-dalın üstüne atmıştım.

Ve işin iyi yanı, ışıl ışıl parlayan camdan kupayı bu yükseklikten görebilmiştim. Yüzüm aydınlandı. Ayağımdaki ipi çözmeye başlamadan önce, yolumun üzerinde başka bir şey var mı diye bakındım. Gözle görünür bir şey yoktu. Göktürk'e bakındım. O da yoktu.

Ağacın tepesi aşağıdan daha soğuk gelince titredim ve eğilip düşmemeye çalışarak halatı ayağımdan çıkardım. Şimdi sıra inmekteydi ama şöyle bir sıkıntı vardı, ben yüksekten de korkardım.

Ama şimdi korkmamak zorundaydım. Az kalmıştı, bitecekti. Korkunun ecele faydası yoktu. Madem pes edecektim hem, bunca yarayı almadan pes etseydim ya?

Bu düşünceler eşliğinde, dünyanın en temkinli hareketleriyle, bir o dala bir bu dala derken yavaşça inmeyi başardım. Bir ara az kalsın düşüyordum ama çok şükür ki bana verdikleri botlar acayip sağlamdı da, sıkı sıkı tutunmuştu ağacın dalına.

Yere indiğimde üşüyen yüzüme gözlerim açıkta kalacak şekilde ellerimi yasladım. Nefesimle kendimi ısıtmaya çalışırken yavaş yavaş yürümeye başladım. Temkinle.

Görünürde hiçbir şey yoktu ama zaten başıma gelen hiçbir şeyi görmemiştim burada. Ölsem onu da göremezdim o yüzden kenardan köşeden giderek kendimi kupanın olduğu yola atabildim.

Sürekli sağa sola bakıyordum bir şey olsun diye ama olmuyordu. Fırsat bilip koştum ve tam elimi kupaya koyacağım sırada biri bağırdı.

"DUR ORADA!" Refleksle arkamı döndüm kupaya. Başka bir köpek üstüme atlayacak diye ödüm kopmuştu.

Ama bu sadece çam yarması kadar iri, leş kargası gibi gözleri ve burnu olan, yüzündeki yukarıdan aşağıya yara iziyle ve elinde bana doğrulttuğu gümüş renkli susturuculu silahıyla -Allah'ın yarattığına çirkin denmez ama- çirkin bir adam duruyordu.

Ve ben bunu hiç sevmedim.

Tamam, daha önceki engellere de bayılmamıştım ama bu adamın gözüme engel gibi görünmeyen bir tarafı vardı. Tehlike.

Gözüm kameralara kaydı. Hiçbiri bu tarafa bakmıyordu. Dronelar zaten piyasada yoktu. Çığlık atsam en yakın güvenlik ne kadar duyabilirdi? Saatime dokunsam kazanacağım yarışmayı kaybetmiş sayılır mıydım?

"Düş önüme."dedi bana doğru bir adım atan adam. Düşmemek için ne yapabilirdim? Gözlerimi yüzüne sabitledim bir şey söyleyecekmiş gibi. Ama soğuk öyle içime işlemişti ki, her şeye çalışan o kurnaz aklım ve ince fikirlerim şimdi kaybolmuştu.

"Yürü!"diye bağırırken tabancanın namlusunu kaldırıp indirdi. Tabancayı almalıyım. Evet, diye düşündüm bakışlarım tabancaya düşerken. Bu ızbandutu nasıl yenerim bilmem ama onu almalıyım. Eğer bu işin sonunda kötürüm kalmazsam, iki rekat şükür namazı kılacağım, dedim adam bana yaklaşmaya başlarken.

"Sağır mı oldun?"dediğinde yara izinin konuşurken sağa sola kaydığını fark ettim. Alık alık suratına baktım. O da yaklaşmaya devam etti. Kol mesafesine geldiğinde hızlı hareket ettim. Elimin yanını tabancanın sağından önüne vurup, adamın elinden kurtulan arkasını diğer elimle kavradım ve sol ayağımı geri atıp boştaki elimle silahın altından tuttum.

"Çekil."dedim tehlike koktuğuna benim bile şaşırdığım bir sesle. Şok içinde bakıyordu yarası eğri büğrü bir hale dönüşen yüzü. Çekilmedi.

Namluyu çevirip ayağına sıktım.

Acıyla bağırıp yere düşerken arka patikadan koşarak gelen ayak seslerini duydum. Güvenliktir, diye düşünüyordum ama değildi. Göktürk bile değildi.

Başımı çevirip baktığımda gördüğüm yüz, bana şok geçirten yüz, Batur'undu. İlk birkaç saniye onu güvenlik personeli sansam da, karga adamın yüzünde dolanan bakışları, pardon endişeli bakışları, beni yerden yere vuran şeydi.

Bakışları beni buldu.

Acıyla inleyen ve ayağını tutan adamın sesine karışan sesimle suçladım.

"Sendin."diye tısladım. "Casus." Gözlerini kısıp elimdeki silaha ve yerdeki adama baktı. Sonra tekrar bana döndü ama bu kez yüzünde temkinli bir ifade vardı.

"Hilal bak,"dedi elinin tekini kaldırıp yaklaşmaya çalışarak. Silahı kaldırıp havaya ateş ettim. "Dur."dedim tekrar namluyu ona çevirirken. Durdu ama bakışları bu sefer öfkelenmeye başladığını gösteriyordu.

"Pişmanım."dedi nefesi kesilir gibi ama öfkeli sesiyle. "Ailemle tehdit ediliyorum pişmanım özür dilerim hiçbir şey haptıklarımı düzeltemez ama bana böyle bakma!"dedi bir çırpıda, sonlara doğru yükselen sesiyle. Kaşlarımı kaldırdım.

"Hadi ya?"dedim sinirlerim bozulmuş gibi hafifçe gülerek.

"Hilal yemin ederim sana itler gibi aşığım ama böyle-"

"Kes lan sesini."diye soludum. Yemin ederim Göktürk'ün itirafı bile daha iyiydi gözümde. Midem bulanmıştı.

"Hainsin oğlum sen."dedim varsa bir kalbi kırmak için. Ona ateş etmek istedim. Ama tabancayı indirdim. Ben hakim değildim, bunun kararını vermek bana düşmezdi.

Diğer adam ne durumda, neden zırlamıyor diye arkamı döndüğümde gördüğüm manzara başıma bir sancı saplanmasına neden oldu.

Çünkü Göktürk gelmişti ve az önce itler gibi inleyen adam şeytan sıfatıyla onu önüne almış ve boğazına da bıçak dayamıştı.

Ulan hangi ara ayaklandın pis melun?

Allahım, dedim içimden. Bugün benim imtihanım ne böyle ya?

Geriye doğru gittim birkaç adım. Hem Batur'u, hem ölümcül ikiliyi kadrajımda tutacak kadar. Ardından konuştum.

"Bırak onu." Göktürk'ün içinde şimşekler çakan gözlerine düştü anlık bakışlarım, ardından adama ardından Batur'a baktım. Hepsi de silah bende olduğu için temkinli hareket ediyorlardı.

Vay anam babam bu kameralar ne halt yiyor acaba?

Namlunun ucunu kaldırıp adamla Göktürk'e çevirdim. Adam yara izini yamultacak şekilde güldü.

"Emir verecek konumda değilsin ha?"dedi vücudumu pis bir bakışla süzerken. Etimle kemiğimle iğrendim. Ama adamdan değil, Batur'dan. Başımı çevirip az önceki laf salatasını yüzüne vurmak ister gibi baktım ona. O da adamın bana bakışlarına bakıyordu. Ve o da iğreniyordu. Gözlerini bana çevirdiğinde gözlerimde gördüğü hayal kırıklığı ve tiksinmişlik onu birkaç yıl yaşlandırdı. Gözlerimin önünde.

Başımı tekrar ikiliye çevirdim ve Göktürk'le göz göze geldim. Başımı normal bir şey yaparmış gibi yana yatırdım ama aslında ne tarafa çekilmesi gerektiğiyle ilgili bir işaretti. Anladı.

Benim harekete geçtiğim anı bir salise önceden gördü ve ben silahın horozunu indirirken, o kafasını karga burunlu şeytana doğru, yani arkaya, geçirdi.

Adam burnunu tutarak geriye çekildiğinde bir kez daha bağırıyordu. Batur'un hareketlenen vücudu üzerime doğru döndüğünde Göktürk onun üzerine atladı ve benim silahım da eş zamanlı olarak patladı.

***
Galibiyetim buruk muydu şen miydi bilmiyordum. Dışarıdan tezahürat seslerini duyabiliyordum ama tam olarak ne olduğunu anlamıyordum. Sanki ruhum bedenimden çıkmış, kurulmuş gibi otomatiğe bağlanan işlerini yapan bedenimi izliyordu.

Batur benim üstüme gelirken, Göktürk Batur'a doğru fırlamış; Batur'a doğru fırlayan Göktürk'ü gören karga şeytan da ona doğru atılmıştı. Bu yüzden diğer ayağına da ateş etmiştim.

Ardından Göktürk Batur'u öldüresiye döverken birkaç dakika beklemiş ve kupaya dokunmuştum. Sonrası curcunaydı.

İşler bambaşka dönmüş aslında. Göktürk'ün ve benim labirentin içinde bir oraya bir buraya koşuşturduğumuz birkaç görüntüyü programlamışlar ve biz burada canımızla cebelleşirken onu izletmişlerdi millete. Nasıl kimse fark etmez diye kafayı yemiştim bunu söylediklerinde. En kısa zamanda izleyecektim o görüntüleri.

Büyük bir asker heyeti bizi bulduğunda ufak çaplı bir şok geçirdi etrafın haline. Kan gölü ve bir savaş cephesiymişçesine yaralılar olması elbette tuhaftı kurguladıkları oyunda bunlar hiç yokken.

Labirent ortadan iki yarılmış dümdüz bir yol olmuştu. Askerler iki kenara dizilmiş, bize saygı duruşunda yol veriyorlardı.

Bizi Binbaşılarımız karşıladı ve orada olanları anlattırmadan önce sağ kaldığımız için bize teşekkür edetti.

Hızlı bir özet geçtim olanlara dair ve artık parmaklarımı hissetmediğim için sıcak bir şeyler istedim. O anda labirentten çıktık ve seyircilerimiz bizi büyük bir coşkuyla karşıladı.

Görüş alanıma giren dev ekrandaki kanlı yüzüm ve partalı çıkmış kıyafetlerimle bir galipten çok evsize benziyordum. Ama şimdi bu önemsizdi. Tribünlere baktım. Ama daha tanıdık birilerini göremeden Binbaşı beni ittirip karakola geçmemi söyledi. Duş alıp hazırlandıktan sonra, karargaha ödülümüzü takdim edeceklerdi.

***
Bir saat sonra vücudumdaki kendi veya başkasının kurumuş kanlarından kurtulmuş, mosmor bir tabloya benzeyen sırtımın ağrısını sıcak suya yatıştırtabilmiştim.

İç çamaşırlarımı giyerken Nil'in hala neden dibimde bitip heyecanla yerinde zıplayarak kazanmamı tebrik etmediğini sorguladım. Ardından telefonumu unuttuğuma bir kere daha küfrettim.

Biraz sonra, bana verilen kamuflaj pantolona ayaklarımı soktuğum sırada, kapı gürültülü bir şekilde açıldı. Ve ardından iki kızın nefes nefese kalmış ciğerlerinin sesi eşliğinde geri kapandı.

"Ne duyduğuma inanamayacaksın!"dedi bir kız diğerine müthiş bir heyecanla.

"Ay ne var Afra yine sabahtan beri tuvalet ihtiyacın varmış gibi geziyosun?"

Kızın dediğine gülümseyip pantolonu dizlerime kadar çektim. Bu tam benim Nil'e söyleyeceğim tarzda bir şeydi.

Kızın adım sesleri yankılandı. Postallarının sesi duşların önünde durdu ve kapılara vurup açtı hepsini teker teker. Ama giyinme kısmını -Allah'ın işi ya- hiç bakmadı. Tekrar kızın yanına döndüğünü duydum.

"Hani var ya Aras Üsteğmen!"dedi hızlı hızlı. "Şafak Hilal'in manitası, dün akşam dip dibelerdi!" Elim pantolonun fermuarında durakladı.

Evet, ne olmuş ona?

"Gitmiş."dedi diğer kız cevap vermeyince. Gitmiş. Gitmiş. Gitmiş. Kızın sesi kulaklarımda çınladı.

"NE!"diye çığlık attı tepkisiz kız. Fermuarımı yavaşça çektim gözlerim neresi olduğunu bilmediğim bir yere odaklıyken. Aklımdan geçen düşüncelerimin çarkı o kadar hızlı dönüyordu ki, yetişmem işten bile değildi.

"Niye?"diye sordu tepkisiz kız ben askeri yeşil tişörtümün önünü ararken.

"Ayy çok kötü ya,"diye yorum yaptı ve anlatmaya başladı kız.

"Aras Üsteğmen kansermiş tamam mı?"

Şokla kaldırdım başımı. Kanser miymiş Aras Üsteğmen? Tamam mıymış? Kulaklarım zehir duymuş gibi alev attı. Başımdan aşağıya asit dolu bir kova dökülmüş gibi vücudum yandı. Düşünen yerlerim, hisseden yerlerim eridi ama aslında hiçbir şey olmadı. Öylece kaldım olduğum yerde.

"Hiyy!"diye inledi kız. "Şaka yapıyosun!"dedi dehşet içinde. Evet, lütfen iğrenç bir şaka yapıyor ol. Lütfen.. lütfen.. lütfen..

"Gerçekten."dedi kız düşüncelerimi inandırmak istecesine.

"Dahası da var."deyip nefes alıp süratle devam etti.

"Şimdi bu Aras Üsteğmen bir görevden gelmiş mi neymiş ta geçen aylarda, işte o zamanlar bunu öğreniyorlar. Sonra bu Şafak Hilal'in babası bi görevde kaybolmuşmuş,-tepkisiz kız bu kısımda acır gibi inildedi- Aras Üsteğmen zaten öleceğim madem, onu kurtarırken öleyim, demiş Binbaşılarına."

Zaten öleceğim, demiş. Onu kurtarırken öleyim, demiş.

"Ohaa!"diye haykırdı kız.

Zaten ölecekmiş.. Benim babamı kurtarırken ölseymiş..

"Evet evet işte, sonra Binbaşı izin vermemiş. Aylardır kavga ediyorlarmış."

Binbaşı izin vermemiş.. Vermemiş.. Vermemiş..

Zihnimdeki anı defterinin kapağı açıldı. Sayfaların yaprakları geriye çevrildi ve ilk döndüğü zamanlarda durdu. Beni öptüğü ilk ana. Berkay'ın sesi zihnimde yankılandı.

"Binbaşı sizi çağırıyor efendim, acilmiş." Aras'ın gerim gerim gerildiği sahne oynadı gözümün önünde.

"Evet efendim, alarm üç."

Sayfa bir kez çevrildi. Ertesi günün nemrut suratlı Aras'ı düştü önüme. Hiçbir şey olmamış gibi davranan Aras'ı. Sayfa bir kere daha çevrildi. Talime gittiğimiz gün açıldı. Beni öpmesi, ardından ağlayacak gibi bir hüzünle gözlerime bakması... Ardından çatıda, terastaki sözleri yankılandı beynimde.

"Yapamam.. Bunu sana yapamam." Sonra özür dilemesi, böyle olmak zorunda olduğunu söylemesi..

Şimdi anlam kazanıyordu. Şimdi netleşiyordu gözümde hepsi.

Sayfalar döndü, döndü ve bir hafta sonraya, ormana kaçmamdan bir önceki geceye geldi. Onu odamda bulduğum geceye. Ona neden biz olamıyoruz diye sormuştum ve bunu istemeyeceğimi, isteyemeyeceğimi söylemişti.

Şimdi anlamıştım neden istemeyeceğimi düşündüğünü.

Sayfalar hızla çevrildi ve geçen güne geldi. Beni neden öpmediğini sorduğum güne. İlerde bir gün ona bir şey olur da hayatımdan çıkarsa, daha sonra pişman olmamam için bana dokunmadığını söylediği güne. Altında yatan zehirli anlamı duydum kulaklarımda. Öleceğim, beni unut.

Kızın tekrar konuşmaya başlayan sesi kafamı anı defterinden çıkarırken tişörtü hızla kafamdan geçirdim.

"Binbaşı ona izin vermemiş ama o gitti. Kızın babasının nerede olduğuna dair sinyal almışlar."

Botları ayağıma geçirdim ama iplerini bağlarken yere dökülen parçalanmış kalbimi de topluyordum bir yandan gözlerimle. Ben ne hissettiğimi bilmiyordum ama kalbim can çekişiyordu şimdi. Nefes alamazken doğruldum hızla.

"Kim var orada?"diye sordu kızlardan konuşkan olan. Bir iki adım attıktan sonra beni gizleyen duvarı geçmiş ve varlığımdan korktuğunu belli eden ufak bir çığlıkla geri çekilmişti.

Öylece çıktım oradan. Onların bana bakan şok içindeki ifadelerini görmezden gelerek, ya da aslında kendi içimdeki harpten başka kimseyi görmeyerek çıktım oradan.

Boş koridorda, arkamdan bakan iki kız bıraktım. Hızlı fısıldaşmalarının sesini duyuyordum ama ne dediklerini anlamıyordum. Yürümeye devam ettim. Merdivenleri indim. İnerken de Binbaşıyı suçlamanın ne kadar komik olduğunu düşündüm. Onca zaman onun bizi engellediğini düşünmüştüm. Ardından Elha'yla ilgili olan tüm hislerim geçti gözümün önünden. Bir ara, onun yüzünden engellendiğimizi bile düşünmüştüm. Hah! Güldüm kendime içten içe. Ne gerizekalıydım ama.

***
Hilal onca merdiveni, bugün hiç yorulmamış gibi bir çırpıda indi. Nereye gittiğini, niye gittiğini kendi de bilmiyordu ama içindeki hengamede yerinde dururken savrulup durmaktan daha iyiydi. Sonra koşmaya başladı.

Karşılaştığı tek tük insanlar ona şaşkınlıkla bakıyordu. Yüzünde zafer gülümsemesiyle kasıla kasıla yürüse kimsenin garipsemeyeceği kız, arkasında yangın bırakmış gibi koşuyordu. Yanından yel gibi geçtiği insanlar, ardından öylece baka kalıyorlar, birbirlerine aynı soruyu soruyorlardı. Nereye gidiyor bu?

Ama Hilal onlara cevap veremezdi. İçimdeki harpten kaçıyorum, ama onu da kendimle birlikte götürdüğümün farkında değilim dese; kim anlayabilirdi ki onu? Kim delirmediğine inanırdı o zamandan sonra?

Hilal'e bir şey oldu tam karakolun kapısından çıkarken. Tam soğuk yüzüne şamar gibi yapıştığı an.

Canavarı geri geldi.

Canavarı hiç gitmemiş gibi, göğsünün ortasındaki sahiplendiği tahtına geri geldi.

Hilal çıldırmak üzereydi. Elini gerdanına atıp tırnaklamaya başladı yürümeye devam ederken. Oradaki merdivenleri de indi ve kendisine şüpheyle bakan askerleri görmedi. Sanki içindeki canavarı geride bırakabilecekmiş gibi tekrar koşmaya başladı. Dışarıdaki demir, uzun parmaklıkların arasındaki kapıdan geçti. Kimse ona hayırdır, demedi. Çünkü kız bir acayip görünüyordu. Yüzünde kimsenin tanımlayamayacağı bir ifade vardı. İçindeki savaşın ve göğsünde oturan canavarın acısını taşıyan bir ifade. Kız kaybetmiş görünüyordu. Dağılmış, mahvolmuş, tükenmiş görünüyordu. Bir yandan da telaşlı görünüyordu. Çok telaşlı hem de. Çünkü kız canavarın çizmeye hazırlandığı gerdanını nasıl kurtarabileceğinin derdine düşmüştü. Canının telaşına düşmüştü. Sabahtan beri olmayan şey işte oluyor, kimsenin dokunamadığı kızı, kendi kendi öldürüyordu.

Anayolun kenarına çıktı. Etrafa baktı telaşlı telaşlı. Başka biri belki onun bir taksi beklediğini düşünebilirdi. Ama o ayaklarının üzerinde yaylanırken taksinin ne demek olduğunu bile unutmuştu. Sonra karşı yolda bir şey gördü. Hayır, birini gördü. Arkası dönük, sarı saçlı birini. Hilal dehşetle gözlerini dikti adama. Canavar yerinden hiddetle kalktı.

Gitmemişti işte. Yalan söylemişlerdi.

Arabasına yaslanmış kişinin kulağında bir telefon vardı. Usulca karşıdakini dinliyordu. Halbuki kulağını verse de dinlese, Hilal'in kendi kıyametini duyabilirdi.

Vızır geçen arabalara, kamyonlara ve tırlara bakmadı Hilal o saatten sonra. Canavarı bile bakmadı. Korna seslerini duymadı, küfrederek geçen şoförleri hiç fark etmedi bile. Ayağını kaldırdı ve yolun ortasına doğru, diğer şeridin kenarına park etmiş sarışın adama doğru koştu.

Kornasına uzun uzun basan adam frene sonuna kadar bassa bile kıza çarpmasına engel olamadı. Öyle ya, koskoca, hele kaç tonluk tır iki saniyelik frenle durabilir miydi hiç öyle saniyesinde? Eskiydi bir de bu araç. Duramadı, deli gibi koşan kızın bedeni saniyeler içerisinde havaya savruldu ve ileriye iğrenç bir ses çıkararak düştü.

Bir sessizlik oldu ve Ege Üsteğmen karşı yoldan, oluşan hengameye başını çevirip baktı.