1. bölüm · ŞAFAK ASKER

Şafak 1

Ss animyon

Şafak 1

"Çıkacağım bu alemden,
İki şeffaf kanatla.."

****
Belki başka bir bedende dünyaya gelseydim, yaşadığım bu hayatı mumla, olmadı kibritin cılız ışığıyla bile arardım. Ya da belki de, başka bi ihtimalin olabileceği aklıma bile gelmez, yaşadığım bedeni ve hayatı hiçbir ömre değişmezdim.

Kader dediğimiz şey, işte bana böyle bir kuraymış gibi geliyordu. Bizler de, evrendeki nefes alan veya almayan her şey de, bu kuradan şansımıza ne çıkarsa onun kısmetiydik. Ailemizin, arkadaşlarımızın, akrabalarımızın ve dünyada temas kurabileceğimiz herkesin. Eğer bir kez bile olsa, bana bunu değiştirme şansı verilseydi; hiç düşünmeden mumla arayacağımı bilsem bile, bu hayatı terk ederdim sefil bir hayat için.

Yani o gün, öyle düşünmüştüm.

Her zaman tuhaf bi adamdı babam. Ama bu kadar tuhaf olduğunu anlayacak kadar bir hukukumuz olmamıştı hiçbir zaman. Beni bu tuhaf yapıya getirdiğini de anlamamıştım dolayısıyla.

Kafamı kaldırıp Osmanlı saraylarının tavanlarına benzeyen, oymalı ve işlemeli yüzeyde gezdirdim gözlerimi. Hayran bir şekilde dudaklarımı büktüm ardından. Sonra başımı indirdim ve işte o zaman, bu koca yerde yalnız olduğumu fark ettim.

"Baba?"diye seslendim 365 derece kendi etrafımda dönerken. Daha şimdi buradaydın ya baba? Kaşlarımı çatıp bir kez daha seslendim. Salonun ihtişamlı duvarlarında sesim yankılandı. Ve bana geri geldi. Sadece bana. Babam yoktu.

Panikledim etrafa hızlıca göz atarken. Nereden girdiğimi bulmaya çalıştım endişeli gözlerimi etrafta gezdirirken. Nasıl yani? E kapı?

Girdiğim kapıyı göremiyordum. Herhangi bir kapı yoktu bile. Sanki o yüksek, muazzam duvarlar, saniyeler içinde etrafıma örülmüştü.

Dehşete düştüm hızla kendi etrafımda dönerken.

Bu nasıl mümkün olabildi?

"Baba!"diye seslendim bunun bir rüya olmasını dilerken. Her zaman öyle olurdu çünkü. Akıl almaz şeyler yaşardım ve sonunda uyanırdım. Bu da bir kabus olmalıydı. Bu kadar gerçekçi olmasına razı olduğum bir kabus. Yaklaşık birkaç saat önceki gibi bir kabus.

Bu sabah her zamanki gibi bilgisayarımın başında uyuyakalmıştım ve boynum ağrımıştı. Ağrının sızısıyla kalkıp yatağıma geçerken rüyamda gördüğüm silahlı adamlar ve düşmanlık duyduğum insanlarla dövüştüğümü anımsamıştım. Nefesimi verip gözlerimi devirmiştim. Bu bilgisayarın başında fazla oturmanın, aksiyon filmlerinin hastası olmanın, manyak gibi Metin2 oynamamın sonucuydu. Arada bir oluyordu.

Yatağa doğru yorgun adımlarımı götürürken dış kapının açılma sesini duymuştum. Babam gelmiş olmalıydı. Yani muhtemelen. Ama onun o saatte evde olması, görülmüş şey değildi. Aslında o eve geldiği de pek görülmüş şey değildi. Ya da geliyorsa da, ben asla görmüyordum.

Bir kadına vakit ayıramayacak kadar çok çalışıyordu babam. Yorgun ve çok yorgundu. Gölgeli, hüzünlü ve aynı zamanda öfkeli bir yüzü vardı. Yılların yaşlandırdığı yüzü, eskiden çok kızı düşürmüş olmalıydı. Belki de hala düşürüyordu.

Ama o, yıllar önce toprağa annemle beraber yüreğini de gömmüştü. Bu yüzden de, varsa yoksa işiydi. Babamı haftada-taş çatlasın o da- bir kez görüyordum. Bir kez. Bir şirket veya banka tarzı, takım elbise giymesini gerektiren ve kartvizite sahip olunan bir yerde çalışıyordu. Ama yoğun mesailere ve tatilsiz geçen günlere rağmen milyoner falan da değildik hani.

Önceden buna çok takılırdım, yani sürekli çalışıyor olmasına, kızardım, küserdim, ağlardım, çıldırırdım. Yüzünü görsem, olmadık lafları söyleyemeye hazırdım. Ama yüzünü gördüğüm zaman bu kadar yorgun olduğu için ona acır ve sessizce odama dönerdim. Tabi bu taa ergenliğimin başındaydı. Artık alışmış ve umursamaz olmuştum. Bazen bir babam olduğunu bile unutuyordum. Evde o kadar fazla yalnız kalıyordum ki, artık aklıma gelmiyordu. Geldiği zaman, geceleri saat birden sonra gelip beş gibi gidiyordu. Nasıl hatırlayabilirdim ki?

Ve o an eve gelmesi tuhaftı. Bir an merak edip sormaya kalksam da daha sonra vazgeçmiştim. Ne de olsa bana cevap vermeyecekti. Çünkü bana hep böyle yapardı.

Gidip yatağa kendimi bıraktım. Gözlerim kayıyordu. Hala çok uykum vardı. Tam dalacağım sırada odamın kapısı sert ve gürültülü bir şekilde açıldı. Yerimden fırlayıp taa dolabın diğer tarafında savunma pozisyonu aldım ama tehlikeye karşı etrafı taradım. Ama sadece babamdı. Tuttuğum nefesimi verdim. Ve omuzlarımı düşürdüm.

Sadece babam mıydı?

Gerilerek nefes aldım ve şaşkınlıkla, bugün daha yaşlı gözüken yüzüne baktım. Ne olduğunu anlamaya çalıştım. Benimle normalde doğru düzgün tek kelime etmezken, şimdi odama gelmişti. Bu bir ilkti.

Kaşlarımı çatıp "Bu şerefe nasıl nail oldum?"diye sordum ciddiyetle. Ama aslında alay ediyordum.

O da ciddi, sert ve soğuk gri gözlerinde hiçbir değişiklik yapmadan bana bakmaya devam etti. Ama alayımı anladı.

"Odamın kapısını kırmanın nedenini öğrenebilir miyim peki?"diye sordum cevap vermeyince gözlerimi kapıya dikerek.

Hakikaten de kapı yamulmuştu. Kulpu aşağıya bakıyordu.

"O kapıya bir daha ihtiyacın olmayacak. Yanına küçük bir çanta al ve toplan. Beş dakika."Arkasını dönüp gitti. Bu babamın bana kurduğu en uzun cümleydi. Ve ben ne düşüneceğimi bilemiyordum. Bana ne söylediğini de anlamlandıramıyordum. Sadece benimle konuşması beni mutlu etmişti. Birkaç saniye az önce durduğu yere bakıp saf saf sevindim.

Sonra kendimi toparlayıp hareket ettim. Söyledikleri yeni dank etmişti ve bana bir açıklama yapması gerekiyordu.

Tam kapıdan çıkarken ona çarptım. Yüzünü görmek için geri çekildim. Çatık kaşlarıyla ellerime bakıp boş olduğunu gördü. "Neden hazır değilsin?"diye sordu hemen ardından. Bu bir komutanın emirlerine karşı gelindiğinde verdiği tepkiye benziyordu. Apoletleri eksikti babamın.

"Beni nereye götüreceksin?"diye sordum kararlılıkla. Bana bir açıklama yapmak zorundaydı. Aksi takdirde hiçbir yere gitmezdim. Gözlerime bir an bakıp -direnen ifademden hareket etmeyeceğimi anlamış olmalıydı- ardından kolumu yakalayıverdi. Ve yürümeye başladı.

Babam güçlü biriydi. Ciddi manada, göründüğünden kat kat daha güçlüydü. Yürümemek için o kadar ayaklarımı sabitlemeye çalışmama rağmen, sanki elinde kuş taşıyormuş gibi, zerre zorlanmıyordu.

Kolumu silkmeye çalıştım ama olmadı. Sokağa çıktığımızda "Baba!"diye bağırdım ayaklarımı yere yapıştırarak. Durdu en nihayetinde. Soğuk yellerin estiği suratıyla bana döndü. "Beni nereye götürdüğünü-"

Lafımı bitirmemi bile beklemedi. Beni kolumdan tuttuğu gibi bizim olduğunu bile bilmediğim arabaya bindirdi. Kendisi de bindikten sonra gaza basmasıyla, kafamın koltuğa yapışması bir olmuştu. İlk kez babamın kullandığı bir araca biniyordum ve bu kadar sert kullanacağını tahmin etmiyordum. Ya da belki sadece sinirliydi.

Gergindim. Olması gerekenden fazla. Babamın hiçbir huyunu bilmediğimden neye nasıl karşılık vereceğimi bilmiyordum. Kızgın görünüyordu. Soru sorsam ne derdi bana?

Soru sormadım. Ellerimi kucağımda birleştirdim ve gözlerimi kapattım. Hala çok uykum vardı. Şu an olanları anlamakta bile güçlük çekiyordum. Belki de rüya görüyorumdur?

Tartışmak istiyordum. Ama tartışamıyordum. Halim yoktu. Ya da babamın vereceği tepkiden de çekiniyordum. Israrcı olunduğunda insanların geneli sinirlenirdi. Babamda bu genelin içine dahil gibi duruyordu. Ama gerçekten, bana bir açıklama yapması gerekiyordu.

Sessiz ve gergin bir yolculuktan sonra-çok da uzun sürmemişti- durduk. Gözlerimi açtığımda şehrin diğer ucunda, inin cinin top oynadığı bir mevkiide olduğumuzu gördüm. Babama döndüm.

Ağzımı açmadan, sadece soran gözlerle baktım. O da bana baktı ve sonra bir şey oldu. O gri gözlerindeki soğukluk hafifçe kırıldı ve acı baş gösterdi.

"Bana kızma. Bunu yapmak zorundayım."dedi. Gözlerim şaşkınlıkla büyüdü. Kaşlarım usulca havaya kalktı. Soru için ağzımı açtığımda o da kapıyı açtı ve kendini arabadan atarcasına indi. Kendimi peşinden dışarıya attım. Şaşkınlıktan elim ayağıma dolaşmıştı.

Neler oluyordu?

"Neler oluyor Baba?"diye sordum arabanın çevresinden dolanıp sağ tarafımızda yükselen hastanemsi binaya yönelirken. Cevap vermedi. Yine.

"Gel."dedi sadece önden yürümeye başlayarak. Gitmedim. "Bana neler olduğunu anlatmadan tek bir adım bile atmam."dedim ayaklarımı zamklamış gibi yere yapıştırarak.

Durdu babam, bıkkın bir nefes verdi ve geri döndü. Yanıma gelip suratıma baktığında bir şey söyleyecek sandım ama söylemedi. Tekrar koluma sarıldı ve beni, deyim yerindeyse sürüklemeye başladı. Bu sefer sinirlendim. Bana hiçbir açıklama yapmadan bu da ne oluyordu böyle?

Kaşlarımı çatıp kolumu kurtarmaya çalıştım. Elimden geldiğince, ki elimden baya gelirdi bu, karşı koydum ama nasıl bir üstün güce sahipse benim verdiğim karşılık ona bir gram bile engel olamıyordu.

Ardından beni o hastane görünümündeki binanın merdivenlerinden çıkarmış, otomatik kapıdan geçirmiş ve ilerideki yan yana üç asansörün hemen sağında kalan kapıdan geçirmişti. Ve şimdi yoktu.

Neden hep beni yalnız bırakmak zorundaydı ki?

Kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Bunun hakkında düşünmemeye, kendimi başka şeylere odaklamaya çalıştım.

Çalış.

İç sesimin gariban sesiyle omuzlarımı dikleştirdim ve güçlü olduğunu düşündüğüm bir ifadeyi suratıma yerleştirdim. Derin bir nefes alıp tekrar babama seslendim. Sonra bunun anlamsız olduğunu fark edip yine yalnız olduğumu kendime itiraf ettim. Ardından beynim hızla bir plan kurdu. Öncelikle buradan çıkacaktım. Sonra da zaten hayatımdan olmayan ve varlığı sadece beni üzmeye yarayan babamdan kurtulacaktım. Taşınacak ve onsuz bir yaşama başlayacaktım. O sırada iyi bir plan gibi hissetmiştim.

Seri adımlarla duvara yaklaştım ve kaşlarımı çatarak kabartmalara dokunmaya başladım. Burada bir yerde bir kapı olmalıydı. Aslında kabartmalar bir tür işlemeydi. Hani Anadolu motiflerinden. Birbirleri ardına sıralı ardışık motifler duvar boyunca uzayıp gidiyordu. Hepsi birbirinin aynıydı. Beni kapıya götürecek tek bir ipucu bile yoktu.

Ya da vardı.

Bu da ne, diye düşündüm gözlerimi o ince ayrıntıya dikerken. Dalıp dalıp giden bakışlarım oraya düşmese, asla bakmayacağım bir ayrıntıydı bu. Bir desenin kenarları diğerlerinin aksine altın sarısına boyanmıştı. Diğerleri ise kırmızıya. Desenler ki zaten sadece kırmızı ve altın sarısından oluşuyordu. O yüzden fark etmem büyük şanstan ibaretti. Peşinden gelen bir desen var mı diye baktım ve bingo! Aynı desenden farklı noktalarda ama bir şekilde birbirini takip eden bir yol oluşuyordu. Emin değildim ama bu beni kapıya götürür umarım, diye içimden dua ediyordum.

Alaycı, hafif bir gülümsemeyle desenleri takip ettim. Gülüşüm bir süre sonra söndü. Başladığım noktaya geri dönmüştüm. Ellerimi belime koyup etrafımı süzdüm. Kesinlikle bununla ilgili bir şey olmalıydı. Koca salonda tek farklı şey buydu. Ki burası bomboştu. Duvarlar, boyumun üç dört katı yüksekliğindeki pencereler ve kubbe şeklindeki tavan. Mobilya adına bir sandalye bile yoktu. Babamın beni neden buraya getirdiğini hala anlamış değildim. Beni hapsetmek mi istiyordu? Yoksa beni bir şeyle mi sınıyordu?

Birinci soruya evet, diye cevap verdim kendi kendime. Başka bir açıklaması yok çünkü.

Gidip duvarın kenarına çöktüm. Benim zaten kendi içimde hapis olduğumu bilmiyor mu bu adam, diye düşündüm alnım kırışırken. Ah tabii, dedim sonra. Nereden bilecek?

O ve işi. Tabi, başka önemli ne vardı ki? Kızı olduğumun farkındaysa, zil takıp oynayabilirim. Kaldı ki, onun kendisinin yaşıyor olduğunun farkında olup olmadığından bile şüpheliydim. Annem öldükten sonra-

Hayır, hayır, hayır. Bu yok. Yasak bölge. 51. Unutma. 51 burası.

Başımı aşağı yukarı sallayıp "51."diye tekrar ettim beni benden koruyan iç sesimi..

Bununla aynı anda, görüş açıma camdan yansıyan bir şey girdi. Başımı kaldırıp sırtımdaki duvarın en yukarısındaki camdan giren güneş ışıklarına ve hemen ardında da düştüğü yere baktım kaşlarımı kaldırarak. Bu bir tür..? Cam?

Başka bir cam parçasıydı bu sanki. Tam karşımdaki duvarın dibinde. Tabanla birleştiği yerde. Kaşlarımı çatarak ayağa kalktım ve oraya doğru yürüdüm. Çok, çok küçük bir cam parçasıydı bu sanki. Mini minnacıktı. Belki normal boyutlarda bir tektaştan daha küçük, evet küçük. Yere çömelip daha yakından baktığımda bunun küçücük bir cam parçası olmadığını fark ettim. Bu bir kameraydı. Şokla geri çektim kendimi.

İzleniyordum. İzleniyordum.

Diğer duvarın dibine baktım ve küçük yoğunluğunu hemen fark ettim. Ve diğerinin de ve diğerinin de.

Önce dehşete düştüm. Babam bana ne yapıyordu?Sağlıklı düşünmeye çalıştım. Ağrımaya başlayan alnıma elimi koydum. Başımı hafifçe yere eğerken tutulmuş ensem yüzünden yüzümü buruşturdum ve düşündüm.

Burası büyük bir binaydı. Girişinde hastane yazmıyordu. Herhangi bir tabelası da yoktu zaten. Girişinde, içinde veya gözle görebileceğim hiçbir yerinde insan yoktu. Ama olmalıydı değil mi? Bu koca yerde tek başına, böyle bir düzenekle ve beni buraya getirerek ne yapsındı ki Babam? Bir şey olmalıydı. Onu tehdit mi etmişlerdi? Benden özür dilemişti.. Belki de tefecilere bulaşmıştı ve verecek parası olmadığı için beni fidye olarak vermişti?

Başımı diğer tarafa çevirdim bu düşünceden rahatsız olarak. İstemeyeceğim kadar çok param vardı. Babam bunu sağlıyordu en azından bana.

O zaman neydi? Neydi?

O zaman beni hapis etti, diye düşündüm. Etrafta kameralar var. Beni izliyor.Ne yapacağıma bakıyor. Niye?

Tek bir cevap bile bulamayınca sinirlendim.

"Selamın Aleyküm baba.."dedim her bir kameraya tek tek bakarak. Sonra etrafa öylesine bakıyormuş gibi göz attım. Babam fark etmeden bulacaktım o kapıyı ve o fark etmeden çıkacaktım buradan. "Neden beni buraya kilitledin bilmiyorum ama,"diye başladım söze, çaktırmadan bir çıkış yolu ararken.

"Bazı fikirlerim var." Birkaç saniye durakladım.
"Bunların en başında benden nefret ediyor olduğun geliyor biliyorum. Ama sorun değil. Gerçekten."

Derin bir nefes alarak devam ettim. Ne dediğimi kendim de bilmiyordum. Sadece çıkmaya çalıştığımı anlamasın istemiştim. Ya da zaten çıkmanın bir yolunu bulmamı istiyorduysa da, bunu o fark etmeden yapmak istemiştim. Yürümeye başladım.

"Eğer bunu söyleyerek hayatından çıkmamı söyleseydin, alınmazdım. Ciddi manada. Zaten hayatında sayılmam ama beni görmeyi hiç istemezsen de anlardım."

Durup yere baktım. Şu an salonun tam ortasın bulunan taştan desenin üzerindeydim. Ve bu desenler gri ve beyazın haricinde renksizdi. Gözlerimi anlamsız şekilin üzerinde gezdirdim. Suratımda beliren zafer gülümsemesine engel olamadım.

İşte, diye düşündüm ve herhangi bir kameraya doğru döndüm.

"Tabii, bunu anlayabileceğimi bilecek kadar bile tanımıyorsun beni ayrı konu. Ama olsun. Belki- Hatta belki değil, kesinlikle beni bundan sonra görmezsin." Başımı hafifçe eğip kaldırdım ve vedamı yapmış oldum. Hayalet gibi adımlarla üçüncü kirişe doğru yürüdüm. Duvar kağıdına tırnağımı geçirdim ve söktüm. Ardından ortaya çıkan cama yumruğumu geçirdim. Kırdığım cam elimi çizip kanattı. Yüzümü buruştururken elimi aşağıya uzattım ve kapının kulpunu aşağı doğru bastırdım.

Kapı usulca açıldı.

Kendimden emin adımlarla dışarıya çıktım. Sınav oluyormuş gibi hissettiğim salonun kapısına tekrar baktığımda, bunun aslında girdiğim kapı da olduğunu fark ettim. Aslında kapı tamamen camdı. Duvar kağıdını biraz daha aşağı çekseydim ve kulpun yanından kırsaydım camı -iç tarafta kulp yoktu- daha mantıklı olurdu ama elimi kanatacağımı ve canımın ne kadar yanacağını hesaplamak için savaşan beynim bunu o an düşünememişti. Her neyse.

Selamun aleyküm yeni hayatım, diye düşündüm ve omuzlarımı kaldırıp bir adım attım ileriye doğru. Ve o an ayağımın altındaki yer yok oldu. Ağzımdan kaçan çığlığa mani olamayarak uçurumdan düşüyormuşum hissiyle yere çakıldım. Yer yarılmıştı ve ben içine düşmüştüm. Şaka gibi.

Sert zemine kolumun üzerine düştüğüm an acıyla inledim. İnce bir çatırdama sesi gelmişti.

Yüzümü buruşturup kolumu tutarken acı içindeki gözlerimi tavana diktim. Uzun süreli bir düşüş olmamıştı. Ki düştüğüm yeri görüyordum. Üzerinde durduğum zemin ters bir pencere gibi açılmıştı. Babam ne yapıyordu böyle?

Acıyla suratımı buruşturarak dirseğimden başlayarak acıyan kolumu tutup ayağa kaktım ve o anda burnumun ucunu bile göremediğim karanlık yer aydınlandı. Karanlığa alışmış gözlerim bir an kamaştı. Gözlerimi kısarak ışık anahtarının yanındaki hareketliliğe baktım.

"Zaten bir yerini kırmayı başaramasan inanılmaz şaşırırdım."dedi adam bunu her gün görüyormuş gibi.

Gözlerimi alışamadığım ışıktan ötürü daha da kısarak, hayatımda hiç görmediğim adama diktim bakışlarımı.

Önce adamın üzerindeki üniformaya benzeyen, yeşil ve apoletleri olan -şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırmıştım- kıyafete, ardından kumral kafasına ve gıcık görünen ama bir o kadar da havalı auraya sahip yüzüne baktım.

Hemen ardından ise içinde bulunduğum odaya çevirdim soru dolu bakışlarımı. Beyaz bir yatak, beyaz duvarlar, beyaz mobilyalar ve beyaz desensiz bir halı. Hastane odası gibi.

Anlayamadım tam. Babam beni nereye ve ne için getirmişti de, şu an bunları yaşıyordum ben?

"Akıl edip bana bir açıklama yapabilirsen başarabilirsen ben de sana şaşıracağım."dedim kaldırdığım burnumla adama.

Önce kaşlarını kaldırdı bunu beklemiyormuş gibi. Ardından dudağının kenarıyla ukala bir şekilde güldü.

"Maskot olacaksın."diye mırıldandı sanki gözünün önünde bir hayal canlanmış gibi dalgınca yere bakarak. Ve tebessümle, bir bildiği varmış gibi. Kaşlarımı kaldırdım.

Ne diyordu?

Boğazını temizledi ve ne dediğini açıklamayarak başka bir şeye geçiş yaptı.

"Kendimi tanıtmadım. Ben Yetkin Onbaşı." Bana deseydi ki, ben Mehdiyim ebedi kurtuluş için gönderildim, bu kadar şok olmazdım.

Onbaşı mı?

Koluma destek verdiğim elimin tırnağını hafifçe koluma bastırdım. Bunlar gerçekten yaşanıyor mu, yoksa ben ciddi manada rahatsızlık veren bir rüya mı görüyordum emin olamamıştım.Kaşlarım çatılmıştı ve beynim harıl harıl çalışıyordu.

"Ve sen de?"dedi ve devam etmemi bekledi. Ama ben cevap vermedim. Yani veremedim. Surat ifademi inceleyip ona cevap vermediğim için çatılan kaşlarını düzeltti ve gülümsedi. "Beynini yakma. Her şeyi bir on dakika sonra öğrenmiş olursun."

"Babam nerde?"diye sordum onun kim olduğunu, burasının neresi olduğunu düşünmeye bir son vererek. Bana şöyle bir baktı ve içini çekerek dönüp onu takip etmemi söyleyerek yürümeye başladı. Kolum acı veriyordu. Bir yandan da bununla savaşmam gerekiyordu ama bu git gide zorlaşıyordu. İlk başta sıcağıyla hissetmemiştim. Sesini duymasam belki anlamazdım bile. Ama dağın zirvesinden aşağıya büyüyerek yuvarlanan bir kartopu gibiydi. Gittikçe daha çok canım yanmaya başlıyordu. Koluma bakarak sabır dilendim.

Ardından yürüdüğümüz dar ama aydınlık beyaz koridora baktım. Kendimi Harry Potter'ın son filmindeki Dumbledore'un Harry'nin rüyasına girdiği yerde gibi hissediyordum. Sis yoktu ama gözümün önünde bir buğu vardı sanki. O beyaz duvarları sisli gösteren bir şey. Tuhaf bir şey.

"Hilal?"diye sordu beklemediğim bir anda bir kapının önünde durarak. Tabi kaçınılmaz bir şekilde ben de ona çarptım. Kendimi çarpsam problem değildi ama kolum çok fena acıyordu şimdi.

Hilal mi dedi o?

"Ne aniden duruyorsun ya!"diye soludum sıkılı dişlerimin arasından çıkan boğuk bir çığlıktan hemen sonra.

Sinirin fışkırdığı gözlerimle, hayır ejderha nefesi gibi gözlerimle çarptığım yerini yakmak ister gibi bakıyordum. Ama onun bir an süren şaşkınlıktan sonra yaptığı tek şey hafifçe gülmek oldu.

Ona aklından zoru varmış gibi baktım sinirimden anında arınarak. Dişlerine bir tane geçirme istemiştim o öyle gülünce. Ama şu an bununla hiç uğraşmak da istemiyordum.

"Adımı neden sordun?"diye sordum bu tuhaf andan sonra. Omuz silkti önce. Ardından cevap beklediğimi görünce "Nezaketen."diye konuştu.

"Neyi bekliyoruz?"diye sordum artık biraz ciddiyet isteyerek.

Önünde beklediğimiz çift kanatlı kapıya bakarak omzunu dikleştirdi ve duvarların aksine ahşap rengi, çelik olduğunu tahmin ettiğim kapıya eklemleriyle vurdu ve beni geride bırakarak içeri girdi.

"Emrettiğiniz gibi yaptım Komutanım!" Komutanım?

"Geldi mi?" Bu ses babamın değildi.

"Evet komutanım!"

"Gönder."

"Emredersiniz komutanım!"

Ardından Onbaşı adam yani Yetkin kapıda göründü. Suratı ilk kez ciddiydi. "O babam değil."dedim çatık kaşlarla. "Biliyorum."dedi yüzümü şöyle bir taradıktan sonra. "İçeri."dedi ve arkama doğru geçip hafifçe sırtımdan iteledi. Ardımdan ahşap kapı kapandı.

Soğuk bir suratla daha çok bir iş adamının ofisine benzeyen odayı incelemeden direkt karşımdaki adama diktim gözlerimi. Orta yaşlarının sonuna gelmiş gibi duruyordu. 60 var mıydı ki? Üzerinde yeşil bir kamuflaj giysi ve apoletleri vardı. Şapkası hemen önünde, masanın üstünde duruyordu.

"Adın nedir asker?" Asker mi? Asker mi?

Başkasına mı dedi acaba diye etrafa bakacak gibi oldum ama vazgeçtim. Odada benden başka kimse yoktu.

"Hilal."dedim kendimden çıktığına emin olmadığım bir sesle. Şu sıfatı düşünüyordum. Ne askeri? Daha sonra kendimi topladım ve "Hilal Kuzey."dedim saygın görünüşlü adama.

Bu adamın rütbesini çözememiştim ama omzundaki işaretler yüksek mertebeli bir komutan olduğunu gösteriyordu sanırım.

"Sana neden asker dediğimi biliyor musun asker?"diye sordu suratıma dikkatle bakarak. Başımı iki yana salladım sadece.

"Kafan karıştı öyle mi asker?"diye sordu aynı şekilde. Hemen cevap veremedim ama sonra bunun saygısızlık olabileceğini düşünüp "Biraz."dedim hafif bir sesle.

"Sor asker."

İşte bunu istiyordum.

"Babam nerde?" Sesim fazla asabi çıkmıştı ama umursamadığını fark ettim. Önce derin bir nefes aldı. Gözleriyle şöyle bir ifademi taradı ve şapkasıyla oynayarak konuşmaya başladı.

"Babanın ne iş yaptığını bilmediğini görüyorum Asker, ki bazı askerler böyledir. Babalarının ne iş yaptığını bilmez ve neden buraya getirildiğini de bu sebeple anlayamayabilir. Kesme asker."dedi otoriter bir ses tonuyla, ben tam lafını bölecekken. Aldığım nefesi yuttum ve dinlemeye devam ettim.

"Baban gizli ordu görevlisi asker."

Babam ne görevlisi asker?

Bu bir şaka olmalı. Rüya değilse, evet şaka olmalı.

"Gizli ordu, devlet yöneticilerinin bir kısmının haberdar olduğu, gizli bir teşkilattır. Baban Komando Er Mete Efdal Kuzey, iyi bir ordumuzun önemli bir mensubudur."

Dudaklarım hafif aralık duruyor sanıyordum fakat aynaya baksaydım o an, ağzımın bir karış açık kaldığını görebilirdim.

"Bizde aile kavramı, vatandan sonra gelir. Yanlış anlayabilirsin bunu ilk başta, fakat bizde önce vatan gelmezse; inan ülkedeki herkesin önceliği vatan olmak zorunda kalır." Biz böyle yapmazsak ülkenin hali bu olmaz.

"Baban da dolayısıyla, her ne kadar kalıp alışmana yardımcı olmak istese de," bu kısımda ona hiç inanmamıştım, "Görev çıktığı için gitmek durumunda kaldı Asker."

Kafam kendi etrafında şöyle bir döndü. Düşeceğim sandım ama öylece kaldım yerimde. Söyledikleri asla ama asla normal gelmiyordu. Uzaylılardan, perilerden veya ne bileyim zombi istilasından bahsediyormuş gibiydi ama bunu nasıl havanın bugün güzel olduğunu söyler gibi kolayca söyleyebilirdi?

Komando mu?

Babamın bir şirkette falan çalışıyor olduğunu düşünmüştüm. Ya da bir bankada. Ama bir ordu? Asla. Hayatımla tehdit edilsem bile aklıma gelmezdi.

"Bana neden öyle sesleniyorsunuz?"diye sordum dilim asker, demeye varmayınca.

"Gizli ordunun gizli kalmasının en büyük sebebi, kimseye güvenmemesi." Sorduğum soruyla bunun ne alakası vardı? Komutan sorarcasına kaldırdığım kaşlarıma bakmadan, yorgun gözlerle şapkasının sırtındaki aparatla oynamaya devam etti.

"Kendisinden başka."dedi ve durdu. Yanlış bir şey söylemiş gibi kaşlarını çattı ve düzeltti. "Genellikle kendisinden başka." Bu daha doğru olmuş gibi bir yüz ifadesiyle, sözlerini seçerek devam etti.

"Bu yüzden %9& kendisinin sahip olduğu soydan insanları bünyesine alır."

Kast ettiği şeyi anladığımda gözlerim şaşkınlıktan ardına kadar açıldı. Etrafta hızla gözlerimi gezdirdim gerçekliğe dair bir iz arar gibi.

Kabullenemiyordum. Konuştuğu tüm bu şeyler, çocukların uydurduğu bir masal gibi geliyordu.

"Sınavı geçtin Asker, gerçi geçemeseydin de, yine bünyemizde yerin hazırdı."dedi sakin bir ifadeyle. Evet, bu adamın genel ifadesi buydu. Sakin. Söylediği şeyler kulağa bir deli saçması gibi gelmiyormuşçasına sakin.

"Sınav mı?"diye sordum bilinçsizce, kafam yukarıdaki salona giderken.

"Yukarıdaki boş salon."dedi hatırlamama müsaade ederek. Ardından devam etti. "Biraz tuhaf bir yöntemin vardı gerçi."dedi adam düşünceli bir yüzle.

"Sınavı geçemeseydim?"dedim soran gözlerle. "O zaman ne olurdu?" Komutan bana ne düşündüğümü anlamaya çalışarak baktı, sonra da cevapladı.

"Kapı kendiliğinden ortaya çıkardı ve sen yine burada olurdun."dedi dürüst bir sesle.

"O zaman neden sınav var?"diye sordum tekrar, gayri ihtiyari.

"Bir şeyi ölçüyoruz."dedi gözlerini indirdiği koluma bakarak. "Zamanla anlarsın."diye devam etti gözlerini tekrar yüzüme dikerken.

Koluma bakması, acının kendini hatırlatmasına neden olmuştu. Batmayı hissederek suratımı sıktım hafifçe.

Dişlerimi birbirine bastırıp sıradaki soru için acısız bir ses tonu ayarlamaya çalıştım.

O esnada kapı ağır ağır çalındı ve içeriye başka bir adam girdi. Sağlam adımlarının sesi yanımda durduğunda başımı çevirip baktım.

En fazla yirmi beşti. İlk dikkatimi çeken azası gözleriydi. Rengine mavi desem çok canlı kalacak, gri desem çok renkli kalacak bir tondaydı.

Hayatımda gördüğüm en düzgün ve yakışıklı yüze sahipti. Sarı saçları, altında durduğu lambada sim gibi parlıyordu. Biçimli kaşları, dolgun ama orantısız dudakları vardı.

Üzerinde Komutanınki gibi kamuflaj kıyafetler vardı. Apoletleri ve rütbeleri bilmediğimden, mevkiisini anlayamasam da, adamın karşımızdaki Komutana gösterdiği saygıdan ötürü daha düşük bir rütbede olduğunu çıkarabilmiştim.

Selin bu adamı görse Allah'ın varlığına tekrar inanır, bu sıfattaki birinin kendi kendine var olamayacağını ve maymundan asla gelemeyeceğini söyleyerek tekrar iman ederdi. Selindi bu, bu şehrin veya belki de çevre şehirlerin bile en güzel kızı. En çok yürünen, koşulan flört edilmek istenen, mükemmel tabirine en çok uyan, görenin -kızlar da dahil- dönüp üç dört kere daha baktığı afet. Bundan dolayı da, Selin'in yüksek standartları vardı. Ona yazan çocuklar genelde model yakışıklılığında olsa da, Selin seçiciydi. Okuldan kimseye bakmamaya çalışırdı genelde. Ama bu adamı beğeneceğine kalıbımı basardım. Çünkü hem bizden büyük, hem sarışındı.

Bunu düşününce aklıma okul geldi. Okul ne olacaktı? Artık lise eğitimi zorunluydu.

"Arkadaşlar, kusura bakmayın askere gidiyorum da okulu bırakmak zorundayım."

Selin'e ne diyecektim ben?

Asker olma fikrini çok çabuk kabullendiğimi fark edip kendime bir tur şaşırdıktan sonra silkinip kafamın içinden çıktım.

"Üsteğmen Aras Kayra Kuralsız- Trabzon! Beni emretmişsiniz Komutanım!"dedi adam, yani Üsteğmen Aras Kayra Kuralsız, selam durarak.

Komutan memnun bir şekilde "Rahat Üsteğmenim."dedi ayağa kalkıp ellerini arkasında bağlayarak. Üsteğmen rahata geçti. Yaydığı ciddi aura birkaç adım geri çekilmek istememe neden olunca kaşlarımı çattım.

Genelde bu aurayı kendim yayardım.

"Seni çağırdım, çünkü yeni bir askerimiz var."diye konuştu. Yavaş bir şekilde sağa doğru yürüdü.

"Evet efendim."diye onayladı Üsteğmen. "Senin öğrencin olacak."diye konuştu Komutan sola doğru yürümeye başlarken.

Üsteğmen kaşlarını çattı. Rahatsız olmuş görünüyordu şimdi. Burun delikleri hafifçe genişlediğinde merakla baktım.

"Komutanım."dedi Üsteğmen alçak perdedeki bir sesle. İstemiyorum, dememişti ama bu seslenişi bu anlama geliyordu.

Elini kaldırdı Komutan. İtiraz etmesine izin vermedi. Kaşlarımı kaldırdım. İtiraz edemiyor muyduk yani, bir şeyi istemiyorsak? Buranın düzeni böyle miydi?

Yine kabullenişim hızlı olduğunun farkına varıp dilimi ısırdım. Kabullenmek istemiyordum.

"Emredersiniz Komutanım."dedi Üsteğmen ifadesiz bir sesle. Ama yaydığı negatif enerji beni üşütüyordu, kabul etmekten hoşlanmamıştı bu emri.

Komutan memnun oldu. Üsteğmen'e baktı ve ardından bana döndü "Başarılar Asker, çıkabilirsin."

Çıkabilir miyim? Nereye?

Çıktım. Kapıyı arkamdan çektiğim an beyaz koridor içimi ferahlatmadıysa da, içerideki gerginlik yayan makineden uzaklaştığım için rahatladım.

Nereye gideceğimi bilmeyerek yürümeye başladım. Nereye gittiğimle ilgili en ufak fikrim yoktu ama birini bulup kendimi hastaneye falan götürtsem inanılmaz iyi olurdu. Zira kolum dile gelip çığlık atabilirdi.

Koridor birden dört yola dönüştü. Ne yapacağımı bilemeden birkaç saniye boş beyaz koridorlara baktım.

Ardından sağdan devam ettim. Biraz sonra bir uğultu işittim. Hepsi aynı anda konuşan bir insan topluluğunun uğultusu. İlerideki kapının ardından geliyor olmalıydı. Solda kalan kapının önüne temkinli adımlarla varıp içeriye şöyle bir göz attım.

Okul kantinine benzeyen bu yer sanırım yemekhaneydi. Masalarda karşılıklı oturan ve sohbet eden insanlar vardı.

"Aha!"diye konuştu biri yüksek sesle. Herkes gibi sesin geldiği yöne baktım. Kızıl düz saçlı, sanırım yeşil gözlü bir kızın parlayan gözlerini bana diktiğini ve insanların da onun baktığı yere döndüğünü gördüm. Arkamı dönüp kaçma isteğime karşı koyup olduğum yerde dikilmeye devam ettim.

"Sen O'sun!" Kız heyecanla elindeki tepsiyi bırakmış ve bir koşu yanıma gelmişti.

Ben hangi kızdım?

"Az önce sınavı geçen? Sensin o!"diye konuştu heyecanla. Şimdi herkes susmuş bizi dinliyordu.

"O kapıyı nasıl buldun Allah aşkına? Kameralar? Nasıl fark ettin onları?Kimse sınavı böyle geçemedi! Geçemezsin sanıyordum! Yanlış kapıdan çıktın! Diğer kapıyı nasıl bulamadın? Aslında çok kolaydı ve-"

"Diğer kapıyı buldum."dedim kaşlarımı çatarak. Çok kolay olmasına rağmen benim bulamadığımı yani aptal olduğumu mu söylemeye çalışıyordu?

Kızın ağzı yere doğru selam verdi. Arkadan gelen fısıltıları duyabiliyordum sanki. Sonra aniden kızın gözünden anladığına dair pırıltı yandı ve neşeyle konuştu.

"He, senin haberin vardı ordudaaan. Hee. Öyle desen-"

"Ordudan haberim yoktu. Sadece arkasından ne çıkacağını bilmediğim bir kapıyı seçmek yerine girdiğim kapıyı seçtim."

Ne de olsa babamın beni hapsettiğini düşünüyordum ve ne olduğu belirsiz bir kapıyı açmak oldukça mantıksızdı.

Kızın dudakları o şeklini alırken seyircilerimizin bize tuhaf bakışlarını göz ucuyla yakaladım. Kargaşadan unuttuğum kolumun acısı kendini tekrar belli ettiğinde, sonunda onu dikkate aldım ve kıza son bir kez bakıp sağa dönüp yürümeye başladım.

Normalde oradan birine kolumu nasıl tedavi ettireceğimi sormam gerekirdi ama dikkat çekmekten ciddi manada hiç hoşlanmıyordum. Herkesin beni izlemesi, aklından benimle ilgili iyi veya kötü bir sürü düşünce geçirmelerinden nasıl rahatsız olmasaydım ki?

"Bekle!"

Kızıl saçlı kız arkamdan koşarak geldi ve önümde durdu. Dikkatle koluma bakarak, "Kolunun neyi var?"diye sordu. "Düştüm."dedim ağır ağır. Şaşırmıştım aslen gelmesine.

"Bakmama izin ver."dedi koluma uzanarak. Diğer elimi kolumdan çektim ve kolumun çeşitli yerlerine dokunurken onu engellemedim. Dirseğime doğru çıktığı an yumruklarımı ve dişlerimi sıktım. Acımıştı.

Kız tepkime kaşlarını çattı. Sonra ciddi bir sesle ekledi. "Kırık olduğunu düşünmüyorum ama çatlak gibi de durmuyor... Bunu nasıl başardın?"diye sordu. Cevap vermemi beklemeden"Benimle gel,"dedi sağlam koluma girip yürümeye başlayarak.

Beyaz koridorda yürürken ona cevap vermeye karar verdim. Fazla meraklı falandı ama samimi oldupunu hissettiren bir şeyler vardı bu kızda. Onbaşı Yetkin gibi gıcık da değildi hem.

"Kapıdan çıktığımda,"diye konuştum usulca sorusuna cevap vermek için. Yüzüme baktı ve ona cevap verdiğimi anlayınca önüne dönerek yürümeye devam etti.

"Birkaç metre sonra üstünde durduğum yer yarıldı ve," nefesimi verip gözlerimi devirdim, bu kısmı söylemek garip hissettirmişti.

"İçine düştüm." Kızıl kız gülmeye başladı. Yeşil gözleri kısıldı ve elmacık kemikleri yukarıya doğru şişti. Yanakları hafifçe allandı. Parlak güzel, mısır gibi dizilmiş dişleriyle aslında çok güzel bir kız olduğunu fark ettim o anda.

"Demek yer yarıldı ve... İçine düştün öyle mi?"diye sordu eğlenen bir ifadeyle. Ben cevap vermediğimde koridorda adım seslerimizden başla bir şey duyulmadı bir süre.

"Neden yanlış kapıyı bulduğumu düşünüyorsun?"diye sordum biraz sonra. "Sonuçta ikisi de beni buraya getirirdi?"

Başını hafifçe yana yatırıp alnını kırıştırdı. Doğru kelimeleri bulmaya çalışıyor gibi bir hali vardı.

"Çünkü bugüne dek senin çıktığın kapıdan çıkabilen olmadı. Şöyle ki, diğer kapıyı bulmak kolaydı ve senin kapıyı arama çabasına giren olmadı. Nasılsa bir kapı vardı ve girdiği kapı kimsenin umurunda değildi. " Düşünceli bir ifadeye geçiş yaptı.

"Ama sen ilk kameraları fark ettin. Kameraları fark eden ilk kişi de sensin. Ben aslında aramayı kesip babanla konuşmaya başladığını düşünmüştüm. Çünkü arıyor gibi değildin. Sonra birden yanlış kapıdan çıktın. Üstelik kapıyı da kırdın..."

Döndü ve elime baktı. Elim birkaç çizikle kurtulmuştu. Çok acımamıştı ve çok da kanamamıştı ki kolumun hali de bunun üstündeydi.

"Eğitim falan mı aldın daha önce?"diye sordu. "Taekwando kurslarına falan gitmiştim."diye mırıldandım bunu nasıl anladığını merak ederek.

"Yine de o kapıyı kırabilmen biraz zordu."diye açıkladı. Ardından beni bir kapıdan içeri soktu. İçerisi revire benziyordu. Ki kesin revirdi. Sedyeler, birkaç makine, serum askısı, sağlık malzemeleriyle dolu tepsiler ve bir sürü şey daha, oranın bir revir olduğunu bana kanıtlıyordu.

Sanırım şimdi bir doktor bulup getirecek diye bekledim. Ama yapmadı. Beni odanın içindeki kapıdan geçirip-kapısında hamileler ve risk taşıyanlar giremez yüksek radyasyon yazan- bir odaya soktu. Daha önce içerideki cihazı gördüğümden röntgen çekeceğini anlayıp biraz gerildim. Bu kız ne anlıyordu ki bu işlerden?

Kolumu siyah masaya yatırdı ve hareket etmememi söyleyerek tepedeki cihazı sabitledi. Ardından dışarı çıkıp kapıyı kapattı ve orada tıkırtısını duyduğum bir tuşa basıp tekrar geri geldi.

Beni oradan çıkarıp sedyelerden birine yöneltti ve kendisi de doktor masasının üzerindeki bilgisayarın başına oturup birkaç tıkırtının ardından ekrana dikkatle bakmaya başladı.

"Çatlamış."dedi gözlerini kısarken. Kaşlarım usulca birleşti. Nereden biliyor? Kızı baştan aşağı inceleyince kaşlarım usulca havalandı. Kolunda bir kırmızı bir ay olan beyaz bir kargo cepli tulum giyiyordu. Hemşire mi?

Cevap vermediğimde bakışlarını yüzüme çevirdi. "Sen hemşire misin?"diye sordum üzerindeki kıyafete, ardından yüzüne bakarak.

Gülerek başını iki yana salladı ve cevap vermeden önce ayağa kalkıp büyük beyaz ve camlı dolaptan sargı bezleri, bandajlar ve adını bilmediğim birkaç malzeme daha çıkarmaya başladı.

"Ben sağlık lisesinde okudum, henüz bitmedi ama bitirdiğimde hemşire olacaktım evet. Aslında tıp okumayı da düşünürdüm burası olmasaydı."diye konuştu gülümseyen bir sesle. Bu durum onu hiç rahatsız etmiş görünmüyordu. Önünü dönüp yanıma geldi ve bir tepsiye doldurduğu malzemeleri sedyenin üzerine bıraktı. Gözleri yüzüme değince boş boş bakan ifademden hiçbir şey anlamadığımı fark edip konuştu hızla konuştu.

"Tabii, doğru ya, senin ordudan haberin yoktu. Etrafımdaki herkes bildiği için senin bilmediğin gerçeğine alışamadım."O kolumu nazikçe tutup alçıya almaya başladığında gerildim bir tık. Bu ne zaman çıkardı ki?

"Baştan anlatayım,"dedi boğazını temizleyerek. "Gizli ordu, dört bölümden oluşan yatay bir yapıya ve ast üst ilişkisinden oluşan dikey de bir yapıya sahiptir. Bu gizli dört bölüm; sağlık, ajan, asker ve şafaktır. Ama şafak bölümü yok denilecek kadar az insana sahip olduğu için o bölümü bazen saymayız bile. Bize bazı testler yaparlar; kan, zeka, mantık ve fiziki olarak ayrılan bu testlerin sonucunda herkes kendi bölümüne yerleşir. Ama genellikle, bölümün genetik olarak aktarılır. Mesela annen ve baban askerse, sen de %99 askersindir. Veya biri ajan, sağlıksa; sen de ikisinden birisindir."

Yüzümü şöyle bir süzüp soluksuz dinlememden memnun olarak devam etti.

"Bazılarımız ordudan haberdar olarak büyür. Ama normal bir yaşam sürer. Yaşımız 17 veya 18 olduğunda bulunduğumuz şehrin karargahında formaliteden bir sınava girer ve bünyeye alınırız."

"Neden formalite? Madem gireceğiz illa bünyeye?" Çok kısa yüzüme bakıp omuz silkerek tekrar işine döndü. "Bazı şeyler bize çok saçma gelir burada, ama mutlaka bir manası olur her zaman. Üstlerimiz bunlardan sonuç çıkarıyor olmalı." Biraz sustu. Bunun üzerine düşünüyor olduğunu anladım ve sesimi çıkarmadan devam etmesini bekledim.

"Birinci sınıfların forma rengi beyazdır. İkinci sınıfların lacivert ve üçüncü sınıfların yeşil. Eğer birinin üzerinde yeşil kamuflaj, lacivert kamuflaj veya yeşil kamuflaj üstü forma görürsen o bir rütbelidir. Onlarla saygı çerçevesi içerisinde konuşman gerekir. Bunu unutma." Bu gururuma biraz ters geldi. Emir almaktan o kadar hoşlanmıyordum ve yapmak istemediğim şeyleri yapmamın zorunlu tutulmasından o kadar huy kapıyordum ki, burada nasıl barınacağımı merak ettim. Birinin benden üstün olması düşüncesi beni sinirlendiriyordu.

Kızın kolumdaki işi bittiğinde omuz başıma dokundu ve tam bir şey söyleyeceği sırada-sanırım bittiğini söyleyecekti bir geçmiş olsun dileğiyle-kendimi inildeyerek geri çektim. Kaşlarını kaldırdığında, ben de kaşlarımı kaldırdım. Omzuma bakıp şaşkınlıkla oynatmaya çalıştım ama canımı yaktığını fark ettiğimde dudaklarım o şeklini alarak kıza döndü.

"Çıktığına yemin edebilirim."dedi kız kaşlarını çatıp omzuma ve diğer omzuma bakarak. Ardından beni kaldırdı ve röntgen odasına götürüp, bu kes de omzumdan aşağısının röntgenini çekti.

Biraz önceki rutini tekrarladığımızda çıkmış olduğunu teyit etmiş oldu. Sonra yanıma gelip bir bana bir omzuma baktı. Ben ne yapacağını merak ederken derin bir nefes alarak kolumu yerine oturttu. Kolumdan bedenime yayılan acı, boğazımdan hayatımda hiç atmadığım kadar güçlü bir çığlık atmama neden olmuştu.

Elimi ağzıma kapatıp derin nefesler alırken kız bana dikkatle bakıyordu. İnlememek için dişlerimi sıktım ve ağzıma kapattığım elimi alnımdaki teri silmek için çektim. Ardından elimi yumruk yaparak sedyeye bastırdım.

"Özür dilerim."dedi yavaşça kolumla ilgilenmeye devam etmeye çalışarak. "Haberin olmayınca daha kolay oluyor."dedi ve ona kızgınlığım geçmiş oldu.

"Bir daha mı?"diye sordum kolumu geriye çekerken elindeki alçıya bakarak. Alçılı bütün bir kol, tüm işlevlerimi kısıtlardı.

"Nasıl yani?"dedi kız başını hafif ileri uzatıp kolumu çekmeme şaşırarak. "Nasıl iyileşecek o zaman?"diye sordu yukarı fırlamış kaşlarıyla.

"Bandaj falan sarabilirsin, bilmiyorum sağlıkçı olan sensin ama daha fazla alçı olmaz."dedim omuz silkerek tabi bu yeni yerine oturan koluma inanılmaz acı vermişti.

Kızıl kız kaşlarını çattı ama dediğimi de dikkatle düşündü.Derin bir nefes aldığım sırada içeriye nefes nefese kalmış bir adam daldı. Yetkin Onbaşı.

Kızıl kafa yerinde dikeldi ve elini alnına koyup selam verdi. "Nil Gülkaya-İzmir! Emredin Onbaşım!"

Kaşlarımı kaldırdım ve hayretle kız baktım. Onbaşı ciddi ve nefes nefese suratıyla kıza baktı ve "Rahat Asker."dedi. Ardından gözlerini kızın arkasındaki yoğunluğuma çevirip vaziyetimi süzdü.
"Bir çığlık duydum asker,"dedi tekrar kıza dönerken. "Açıkla."dedi.

Kızın başı bana dönecek gibi oldu ama vazgeçti.
"Yeni gelen askerin kolu çıkmış ve-"dediğinde Onbaşı sözünü kesti.

"Tamam asker. Devam edebilirsin."dedi anlayarak. O sırada kız hiç beklemediğim şekilde beni sattı.

"Onbaşım, asker kolunu alçıya almama müsaade etmiyor."dedi şikayet eder gibi. Ağzım hayretle açıldı.

Onbaşı bana baktığında ben de ona baktım. Bu rütbelilere nasıl davranacağımı bilmiyordum ama ciddi manada istemediğim bir şey varsa, o da beni bir şeylere zorlamaları olacaktı. Bu yüzden büyük bir ciddiyetle bakıp "Evet, bu doğru. İstemiyorum."dedim aksi mümkün değilmiş gibi bir tonda. Onbaşı gülecek gibi oldu. Ardından kıza döndü ve sanki ben hiç konuşmamışım gibi emir verdi.

"Sen devam et asker. İtiraz hakkı yok."dedi.

Nil koluma geri döndüğünde, kolumu canımı yakacak kadar sertçe geri çektim. "İstemiyorum, dedim."dedim. Mızmız gibi görünmek istemiyordum ama o sargıyı da istemiyordum. Zorla değildi ya.

Onbaşı tek kaşını kaldırdı. Kızıl saçlı kız dehşete düştü. O esnada içeriye "Üsteğmen Aras Kayra Kuralsız-Trabzon!"girdi. Hepimizin bakışları, odada azımsanmayacak kadar çok yer kaplayan buzdan bakışlı Üsteğmen'e döndü.

Sinirli görünüyordu. İfadesi konuşabiliyor olsaydı, tek kelimesi bir dağı devirirdi belki. Tek kaşımı bu fırtınalı tipine kaldırıp gözlerimi üzerinde kısa bir gezintiye çıkardım.

Yeşil kamuflajları bana göz kırparken Üsteğmen olduğunu aklımda tuttum.

Nil ve Onbaşı anında hazır ola geçip selam durdular. Ben onların bu tepkisini yine şaşkınlıkla izlerken onlar isimlerini ve memleketlerini söylediler sırasıyla. Ardından ikisi de sustu ve sıra bana gelmiş oldu. Öylece baktım. Sanırım benim de yapmam gerekiyordu ama bu garip, kış gibi üşüten adamın bana küçümseyici bakışlarla dönmesi o kadar sinirime dokundu ki, yapacağım varsa da tümüyle vazgeçtim.

Bir on saniye sessizlik olunca, kızın bana dönüp dişlerinin arasından, uyarırcasına fısıldaması gecikmedi.

"Selam dursana kızım!" Hiç de öyle bir niyetim yoktu. O küçümseyici bakışlardan sonra hele hiç.Gözlerimi çekip başka tarafa baktım.

Nil ısrarla aynı şeyi söyleyince önemsiz veya herhangi biriymiş gibi elimi kaldırıp "Selamın Aleyküm Üsteğmen."deyip elimi indirdim.