12. bölüm · ŞAFAK ASKER

Şafak 10

Ss animyon

Şafak 10

Kağan Boşnak-Yorgunum ve ağrılar

"İnce düşünen incinir Devrem,"

İrkilerek gözlerimi daldığım yerden çektim. İlk kez karşılaştığım düşünceli ve sakin olan ses tonuna baktım, bakışlarımı rahatsız edici denecek derecede sert tutarak. Ne düşündüğümü anlamasını istemiyordum, konu benim için farklı bir yerdeydi ve o hala Binbaşı'nın oğluydu, bilmemeliydi, her ne kadar birine anlatma isteğiyle dolup taşsam da.

"Ne?"dedi en son yorgun gözlerini kahvaltısından çekerek. Dik bakışlarıma dayanamamıştı. Tek kaşımı kaldırdım.

Kahvaltıdaydık, dün gece yatağımda salak salak gülüp durmuştum, doğru düzgün uyuyamamıştım bileve şimdi de ilk kez tattığım bu duyguya zarar gelir diye ölesiye korkuyor, terör estiriyordum kendi çapımda. Ve Berkay'ın da yine birinci dönemlerle kahvaltı yapıyor olması ona karşı şüphelerimi geri getirmişti.

Aslında ona güvenmeyeceğim hiçbir şey yapmamıştı, yapmıyordu. İlk baştaki kavgamız da buna dahildi. Eğer onun Binbaşı'nın oğlu olduğunu bilmeseydim, muhtemelen ona güvenirdim.

"Sen niye yine burada kahvaltı yapıyorsun?"diye sordum kuşkulu gözlerle. Bir saniye durup yüzümdeki şüpheyi izledi. Sonra elindeki çatalı bırakıp kollarını masaya yasladı. Gözlerini kıstı.

"Bana güvenmiyorsun?"dedi soru cümlesi olmayan bu cümleyi soru cümlesine çevirerek. Başımı hafifçe yana eğip "Sana neden güvene-"

"Bana neden güvenmeyesin?"diye sordu sözümü keserek. "Sana hiçbir şey yapmadım, sırf beni kan bağımdan dolayı yargılıyorsun ama bilmeni istediğim bir şey var, bir insana casusluk yapmak için şebeklik yapmam." Ciddiydi. Ama inanmadım. Nereden bilebilirdim? O bir ajandı, casus olmak için de yetiştiriliyordu.

Tek kaşım hafifçe havalandığında itiraz etti, "O farklı,"dedi gözlerimdeki ifadeyi okuyarak. "Sen benim düşmanım değilsin."

"Nil de bana düşman değildi."dedim düz bir sesle. Ortam buz kesti. Gözleri adeta önüne perde çekilmiş gibi karanlıklaştı. Yanlış bir şey söyleyip söylemediğimi düşündüm, söylemediğime karar verdim. Haklılık amacı güderek giriştiğim bi konu değildi, anlamaya çalışıyordum ve bana sorduğu sorulara cevap veriyordum.

"HİLAL KUZEY! HİLAL KUZEY!" Yetkin Onbaşı'nın rapor vermek için çağırdığı haykıran sesini hoparlörde duyunca ona birkaç saniye daha bakıp kalktım. İçimde bir yer rahatsız olmuştu ona böyle davrandığım için, içten içe yalan söylemediğini biliyor gibiydim. Aslında ona güvenmek istiyor da olabilirdim ama bu bir çıkmaz sokaktı. Ne yaparsam yapayım kırılırdım sanki, ne olursa olsun bana ihanet edilirmiş gibiydi. Sanki her şey bir oyunmuş gibiydi.

"HİLAL KUZEY! ACİLEN BİNBAŞI'NIN ODASINA!"

****

"Yorgunum ve ağrılar," Başımı yuvarlak çizerek çevirmeye başladım, bir yandan bu aralar dilime dolanan şarkıyı söylerken. Bir süre başımı çevirdikten sonra sağ kolumu öne çevirmeye başladım. "Kırıklarım var, eziklerim, çiziklerim.." Sonra tersi şekilde çevirmeye ve aynısını diğer koluma da yapmaya devam ettim. "Biraz daha tanısam seni bu gece başımda beklemeni isterim." Kalçamla yuvarlak yapmaya başladım ve ardından bacaklarımı germeye. Şarkının nakaratını söylemeye devam ediyordum çünkü başka bi yerini bilmiyordum.

Bunu başka bir şey düşünmemek adına yapıyordum ve bu konuda oldukça başarılıydım da. Şarkı sözleri ve kaslarımı açılmaya zorlarken canımın yanışına odaklıydım. Başka bir şey gelmiyordu aklıma.

Sesini duyana kadar tabi.

"Günaydın Asker!"

Arkam ona dönüktü, bacaklarımı 180 açmış, sağ bacağımın üzerine yatmıştım, elimle parmak uçlarıma dokunmaya çalışarak. İnanılmaz bir sakinlikle ilk önce bacağımın üzerinden kalktım, ardından da bacaklarımı topladım ve ayağa kalktım. Geçen sefer ki gibi bana nasıl davranacak diye endişeden götümü yırtmıyordum, çünkü sabaha kadar düşünmüştüm tüm bunları zaten. Artık endişe falan kalmamıştı. İster aynı devam ederdi, soğuk nevale gibi; isterse de yakın olmaya yönelik oynayabilirdi. Pek ilgilenmiyordum bununla şimdilik. Çünkü dün akşam bana bi süre yetecek kadar doymuştum.

Dudağımın kenarındaki gülümsemeye yakın kıvrılmayı indirip ayağa kalktım. Önümü dönüp hafif tempoda yere bakarak önüne kadar koştum. Yanaklarım ısınmıştı hafiften. Kafamı kaldırıp selam durdum.

Gözleri yine aynı buzuldan camdandı. Tek bir ifade bile yoktu yüzünde, elleri arkasında bağlıydı, kaya gibi bir duruşu vardı. Her zamanki gibi?

"Günaydın Asker?"dedi düz, pürüzsüz bir tonda. Duygusuz bir sesle. "Sağ ol!"dedim kendime bile yabancı gelen otomatik bir sesle. Garip hissediyordum. Saatlerce bana nasıl davranacağının umurumda olmayacağını söylemiştim kendime ve öyle de düşünüyordum ama şu an sanki.. Sanki hiç olmamış gibi bakmasını kaldıramıyor gibiydim.

"Nasılsın Asker!"dedi yüzümde bir gariplik varmış gibi yüzümü tarayan kuşkulu gözlerle. Yüzüm tuhaf bir hüzne sahipti şu an, toplayamıyordum.

"Sağ ol!" Sesimdeki pürüz kendime gelmeme neden oldu. Önce gözlerimi kaçırdım, boğazımı temizledim ve omuzlarımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerimdeki her şeyi sildim. Şu an üzülüyordum, tüm modum yerle bir olmuştu, anlamıyordum, nasıl böyle davranıyordu? Asker komutan ilişkisi mi sürdürmeye karar vermişti burada? Peki bunu önce benimle konuşsaydı? Benim de içinde bulundu-

Kaldım öylece onun gözlerine böyle çelik gibi bakarken. Birden aklıma gelmişti. Hemen de kendimi bir şey sanmıştım. Hemen de onun hayatına kendimi almıştım. Hemen de onu benim yapmıştım. Ben kendimi ne sanıyordum ki? Ben kendimi kim sanıyordum ki? Daha onu ne kadar tanıyordum? Daha o beni ne kadar tanıyordu? Hepsini geçtim, benim gibi bi kafadan kontağa iki güzel şey söyledi diye hemen nasıl da onunla bir şeyler olabileceğine inanmıştım?

Beni öpecekti. Bu bir şey ifade etmez miydi? Benden hoşlanıyor gibiydi sözleri, sarhoş bile olsa bunları söyleyecek kadar kafası yerindeydi. Doğruyu söylüyordu. Doğruyu söylüyor olmalıydı. Doğruyu söylemiş olsundu, nolur?

Kafamın içindeki saliselik hesaplaşmadan çıkıp gözlerinin içine bir şeyler arayarak baktım. Çelik ifadesi aralanmıştı, o da bana bir şeyler arayarak bakıyordu.

"Nişan nasıldı asker?"diye sordu ifadesiz bir sesle, yüzümdeki arayışını sürdürerek. Kaşlarım çatıldı. Nasıl ya?

"Size sorayım?"dedim aynı ifadesizlikle. Bu sefer kaşlarını çatan taraf o oldu. Yüzüme sorarcasına baktığında kaşlarım daha çok çatıldı. "Siz de oradaydınız?"diye devam ettim. Yüzü hayrete büründü. Anlayamadım. Kafam karışmıştı. Geldiğini biliyordum. Geldiğine emindim. Kendi ağzıyla söylemişti.

"Sen..?"dedi yüzüme dikkatle bakarak, "Sen beni gördün mü?" Kaşlarım bu kez burnumun üstüne gömüldü. Üç saniye boyunca kalakaldım suratına bomboş bakarak. "Dalga mı geçiyorsun?"dedim ondan sonra öfkeme yenik düşüp. Hayret etti. Bu uzun zamandır ona karşı yaptığım üst-asker ilişkisi dışında yaptığım ikinci konuşmaydı, ilki zaten dün geceydi ve o şu an bu sanki olmamış gibi hayrete düşüyordu, şaşırıyordu.

"Bir dakika.."dedim az önce düşündüğüm şeyi geri sararak. Bir dakika.. Sanki bu olmamış gibi? Düşünürken omzuna düşürdüğüm gözlerim şimşek hızıyla ona çevrildi davayı çaktığımda. "Hatırlamıyorsun?"dedim sorarcasına ama cevabı zaten biliyordum. Nişana geldiğini söylediğini hatırlamıyordu. "Neyi?"diye sordu afallamış bir sesle. Daha ne kadar şaşırabilirdim bilmiyorum. Sinirlerim bozulmuştu. Elimi örülü saçlarıma atıp gözlerimi gözlerinden çektim. Göğsüne düştü bakışlarım, dün akşam tam olarak oradaydım, saçlarımın hasretle sızladığına yemin edebilirdim ve dün akşam öptüğü elimin acıyla titrediğine. Yumruklarımı sıktım, hatırlamıyordu.

"Neyi?"diye sordu ısrarla. Ona ne diyecektim ki? Onun yanına gittiğim kısmı bile hatırlamıyordu? Dün gece beni gördüğünü bile hatırlamıyordu? Çıldıracak gibi hissettim bir an. Ufacık bir ışıktı oysaki bana, hayatım aydınlanmıştı ve şimdiyse biri elektriği kesmişti. Sinirimden ağlamamak için yanaklarımın içini yerken yumruklarımı sımsıkı sıkıyordum.

"Neyi?"diye tekrar sordu diretici bir sesle Aras, üst sesine dönmeye başlayıp gözlerimi yakalamaya çalışarak. Boğazımı temizleyip ani bir kararla omuzlarımı dikleştirdim ve dün akşam öptüğü alnımın sızısını umursamayarak kütük gibi bir ifadeyle baktım yüzüne. Bu da onu şaşırttı, sık ruh hali değiştiriyordum çünkü.

"Dün akşam nişandan sonra Binbaşı sizin neden gelmediğinizi öğrenmemi ve bunun ilk görevim olduğunu söyledi. Size gelip anlattığımda geldiğinizi söylediniz. Ama garip, hatırlamıyorsunuz." Kaşlarını çattı. "Ne zaman geldin?"diye sordu, omuz silktim, zamanı gerçekten bilmiyordum. "Bilmiyorum."

Kafasını kaşıdı yüzünü buruşturarak, "Dün biraz sarhoştum sanırım."dedi etrafa bakınarak. Dikkatle yüzüne baktım, bana aşık gibiydi. Şimdi nasıl bu kadar sıradan biriymişim gibi davranıyor olabilirdi? Yoksa sadece sarhoşluğun verdiği etki miydi ondaki? Aklım almıyordu, ne yapmam lazımdı? Ona anlatsam bana inanır mıydı peki? Ya sahiden dün gece sadece beni kandırdıysa? Ama neden? Ne bileyim neden!

"Elha vardı en son?"diye konuştu kendi kendine gözlerini bi yerde sabitlemiş bi şekilde hatırlamaya çalışarak. Gözleri kısıldı, baktığı şeye kilitlendi ve başını hafif ileri uzattı. "Bunlar ne arıyor burada?"diye sordu adım atmaya başlayıp gözüne kestirdiği hedefe yürüyerek. Başımı çevirip baktım, kafam hala başka yerdeydi halbuki.

Baktığı şeyi ben de gördüğümde kafam başka yerden koşarak geldi.

"Bunlar dün akşam senin ayağında değil miydi? " Evet, dün akşam beni apar topar götürdüğü için alamadığım, sonra da almayı unuttuğum topuklu ayakkabılarımdı onlar. Şimdi ne yapacaktım bakalım.

"Evet."dedim sadece. Belki ilahi kuvvet tecelli ederdi de o sebebini soramadan bir şey olurdu. Cevabımla ayakkabıma bakmaktan vazgeçip kafasını bana çevirdi. Yine kafası karışmış görünüyordu. "Ve?" Hafifçe yutkundum. Kaşlarını kaldırdı. "Sakladığın bir şey mi var asker?" Hay ebenin örekesi be. Bir şeyi de sorma.

Başımı iki yana salladım yavaşça. Var desem daha az inanırdı şerefsizim. Sıkıntıyla iç geçirdim.

"Nişandan sonra biraz kafa dinlemeye gelmiştim, unutmuşum burada."dedim kararlılıkla.Tek kaşını kaldırdı, sorgularcasına. "Gerçekten."dedim inançla. Yalancıyı sikmiyorlar tabi, öyle de avantajlı bi durum var.

Bir saniye sonra daha fazla sorgulamanın mantıksız olacağına karar vermiş olmalı ki, bana inandı ve tekrar önüme gelip günlük rutin emirlerine başladı.

***

Dünyanın en saçma günüydü. Hem de en.

Hiçbir şey yokken ve yaşamamışken, ya da en azından bilmiyorken devam etmek çok kolaydı. Bir ray buluyordum kendime ve lokomotifimi o tarafa götürüyordum ama şimdi belirsizlik önüme koca koca dağlar yığıyordu. Ne yapacağımı bilemiyordum.

Önceden benden nefret ettiğine ve bana acıdığına o kadar emindim ki ondan uzak durmak çok kolaydı, çabalamam gerekmiyordu. Ama şimdi o bana öyle dedikten, öyle baktıktan ve öyle dokunduktan sonra şimdi hiçbir şey olmamış gibi davranmayı içim almıyordu. Yok, olmuyordu.

Sanki ondan çocuğum varmış gibi davranmam da aşşşşırı saçmaydı, bunun da farkındaydım ama onunlayken hissettiğim huzur gözüme o kadar çekici görünüyordu ki, aklımdan bir an bile çıkmıyordu.

Dün gece, ona karşı hissettiğim şey her neyse, başımı göğsüne yaslayana kadar hissettiğim şeye kadar fasa fisoydu gerçekten. O huzur başımı döndürmüştü, hiç karşılaşmamıştım öyle bir şeyle. Boyu posu, yüzü, eli-ayağı, saçı-başı; dış görünüşünü güzel yapan ne varsa hiçbiri bile umurumda değildi. O ana kadar beni bunlar çekmemişti ona.

Onu ilk gördüğümde dikkatimi çeken şey soğukluğuydu, çünkü bana benziyordu. Sonra yüzünü fark etmiştim, güzel olduğunu. Sonra karakterini, ona yaptığım onca aşağılamaya ve saygısızlığa, ukalalığa rağmen yapması gerekeni yapmamış, bana tek bir ceza bile vermemişti. Yani kendinden başka.

İnkar edecek değildim, onu seviyordum eğer sevmek böyle bir şeyse. Ama onun bana karşı hissettiği şeylerin gerçekten var olup olmadığını, sarhoşlukla yapılan bir ayran gönüllülük olup olmadığını bilmek istiyordum.

Bilemiyordum.

Tüm gün tüm hareketlerine dikkat etmiştim. Hepsine, her sözüne, her bakışına. Bana artık eskisi gibi soğuk da davranmıyordu. Bu beni ürkütmüştü. Çünkü artık bana sıradan davranıyordu. Bana hiç dokunmamıştı, halbuki sırtım hala onun o dokunuşunu bekliyordu. Yanağım, alnım.. Tüm vücudum onu arıyordu. Ruhum da..

İçimi çekip akşam yemeğimi daha fazla yiyemeyeceğime karar verdim. Onu bulaşıkhaneye bırakıp mutfak kapısına doğru adımladım, normal bir yere gidiyormuş gibi. Dedemi görmek istiyordum ve bunu hep devam ettirmek de. Birileri fark ederse ve onu buradan alırlarsa diye içten içe korku da besliyordum, yalan değildi.

Bir anda ne çok kaybedecek şeyim olmuştu.

Eskiden bir şeyim yoktu. Korkusuzdum. Şimdi bir kalbim vardı, içinde insanlar vardı. Kalbimin kırılmasından korkuyordum, içindeki insanların kırılmasından korkuyordum, onların beni kırmasından korkuyordum ve en önemlisi de onları kaybetmekten korkuyordum. Onları kaybedersem, kendimi de kaybedeceğimi pekala biliyordum çünkü.

Mutfak kapısını açtığımda içerde beş altı kişinin dolandığını gördüm. Yorgunlukla sağa sola giden beyaz önlük giymiş aşçılardı bunlar. Dedeme bakındım göremedim. İçime bir panik bombası düştü. Tekrar tekrar baktım etrafa. Bu insanlardan hiçbiri dedem değildi. Tam birine sormak için ileri adım atmıştım ki, "Kızım?"diye bir ses geldi sol taraftan. Başım hemen sese tepkiyle döndü, dedemdi.

İçimdeki ferahlama duygusuyla yanına adımladım. "Bi şey mi oldu?"diye sordu endişeli gözlerle. Başımı yere eğip başımı iki yana salladım. Çocuk gibi hissediyordum kendimi. Nazlanacak birini bulmuşum gibi. Burukça bir tebessüm geçti dudaklarımdan. Bu başıma ilk kez geliyordu. Bebekliğimi hatırlamıyordum çünkü.

51 Hilal..

"Biri bi şey mi dedi sana?" Şefkat? Tatmayalı baya olmuştu. Başımı iki yana salladım yine dudağımı ısırarak. Ağlamanın üzerine gelmiştim birden. "Niye ağlıyorsun güzel torunum benim?"dedi dedem çenem titreyince gözlerimi yakalamaya çalışarak.

İşte o zaman kendimi tutamayarak sarıldım ona. Bu ilk sarılmamdı. Bu birine, gardımı indirerek, tüm silahsızlığımla ilk sarılmamdı. O benim dedemdi. Beni sevdiğine gönülden inandığım ilk kişiydi. O benim dedemdi, kan bağım olduğunu gördüğüm ilk kişiydi. O benim dedemdi, ailemden kalandan sevdiğim ilk kişiydi.

Sessiz gözyaşlarım toplam beş tane falandı. Ama saatlerce yalnız ağlasam bu kadar iyi gelmezdi belki bana. Saçlarımın örgüsünde gezdirdi elini dedem. "Güzel yavrum benim,"dedi tatlı ama bir o kadar da üzgün bir sesle.

Geri çekilip gözlerimi sildim, elimi indirip kocaman, sakatlı elleriyle kendi sildi dedem yanaklarımı. İyice kurulayınca gözlerimin içine baktı. Ama bu kez öfkeliydi. "Ne oldu?"diye sorarken şefkatli bir dede olarak değil, intikam isteyen bir komutandı.

Ama işin garip tarafı, beni üzen kendimdim ve intikam alınacak kişi yine ben oluyordum bu durumda.

Başımı iki yana salladım hafifçe, "Bir şey olmadı, yoruldum sadece.."dedim sesim sonlara doğru kaybolaraktan. Gözlerimi kaçırmıştım. Kendimi ilk kez böyle görüyordum neredeyse. Güçlü olmam gereken bir zamanda, birine gardımı indiriyordum. Galiba akli melekelerimi kaybetmenin gerçekten eşiğindeydim.

Dedem gözlerimin ta içine baktı arar gibi. "Gerçekten." Bu bugün söylediğim ikinci yalandı.

***

Kendimi yataktan sürükleyerek kaldırdım, ağır aksak adımlarla banyoya doğru yürüdüm. Dün gece üçe kadar falan antrenman yapmıştım ve o kadar yorgundum ki, eğitim falan dinlemeden uyuyabilirdim şu an.

Bu düşünceyi aklımdan uzak bir yerlere fırlatıp yüzümü yıkadım. Ardından kurularken gözlerimin kan çanağına dönmüş haline umutsuz umutsuz baktım. Bugün vasat bir gün olacaktı.

Dişlerimi fırçaladıktan sonra seri bir şekilde giyinip odamdan çıktım. Kimseyi görmek istemiyordum ve bu yüzden herkesten önce kalkmıştım.

Dün akşam dedemin yanında iki üç saat falan oturmuş, çay içmiş ve sohbet etmiştik. Dedem çok farklı biriydi. Kesinlikle onu dışarıdan görsem, savunmasız bir yaşlı adam olduğuna yemin edebilirdim. Yalnız bambaşkaydı aslı. Bazen gözlerine karanlıklar çöküyordu. Biraz hüzün görüyordum, biraz da öfke. Bazen de saf bir huzur.

Ailemizden bahsetmişti. Onları teker teker anlatmış ve fotoğraflarını göstermişti. Ne düşüneceğimi bilmiyordum onlar hakkında. Daha önce böyle bir şeye uzun süre sahip olmamıştım ve doğrusu her şeyi yabancılıyordum şu an.

"Onlar seni koşulsuz seviyorlar,"demişti dedem gözlerimdeki garipsemeyi görünce. "Alışacaksın, onları tanıdığında daha kolay olacak her şey."demişti devamında. Alışmak mı?

Düşündüm bunu yemekhaneye giderken. Alışmak beni ürkütüyodu. Kaybetme korkum beni dehşete düşürüyordu. Derin bir nefes aldım canavarın çizdiği yerler sızlayınca. Böyle bir şey olmayacaktı. Dedem bundan sonra üzülmenin hayatımda yeri olmayacağını, bundan sonra hep mutlu olacağımı söylemişti. İnanmıştım, çünkü artık kendimi korumaktan yorulmuş, bu görevi ona devretmiştim. Ne kadar doğruydu bilmiyordum, doğruluğunu sorgulamıyordum da artık. Akışına bırakmıştım.

Dün Aras'ın bana davranışları dışında kafama takılan bir şey yoktu açıkçası. Onu da düşünmekten usanmıştım. Sanırım bunalmış, koy verip giden bir depresyona girmiştim. Bugünkü ruh halim her şeyi akışına bırakıyordu.

Yemekhaneye girip direkt mutfak kapısına yöneldim. Dedem kahvaltıyı beraber yapmamızı istemişti dün ayrılmadan biraz önce. Memnun olmuştum. Yalnız kahvaltı etmeye alışık da olsam, günlerdir Berkay'la yaptığım kahvaltılarla yalnızlığı unutmuş olabilirdim belki. Ve dedemle daha fazla vakit geçirebilecek olmak beni güvendelik hissine sürüklüyordu. Çok memnundum hem de bu durumdan.

"Dede?" diye seslendim tezgâhın önünde bir şeyler doğrayan birkaç adamdan en sondakine bakarak. "Torunun geldi Ahmet Abi," dedi bir tanesi beni duymayan dedemin koluna dokunarak. Dedem kafasını kaldırıp arkasını döndü ve güldü. "Hoş geldin, gel." dedi elindekini yanındakine kaş gözle devrederek.

"Hoş buldum," dedim elini üstüne sile sile yürüdüğü yolu takip ederken. Burası bugün epey kalabalıktı. Bize yemek hazırlayan kişilerin hiç bu kadar çok olabileceklerini düşünmemiştim.

Dedem beni başka bir kapıdan sokup yine bir mutfağa soktu. Mutfağın kapısı mutfağa açılmıştı. Kaşlarımı kaldırarak sordum dedeme. "Burası ne?"

Dedem bu büyük mutfağın içinde ilerlemeye devam ederek ilerdeki kurulu sofraya kadar gitti. "Burası da mutfak. Diğerine ek. İhtiyaç halinde kullanılıyor." dedi sandalyeleri yerinden çekip oturmamız için yer açarken.

Yerime otururken etrafa bakmaya devam ediyordum. "Ama neden ihtiyaç oluyor ikinci bir mutfağa?"diye sordum anlam veremeyerek. Dedem çayları doldururken dudağını büktü, etrafına şöyle bir göz gezdirip, "Burası her zaman sizlerle sınırlı olmuyor."dedi. "Bazen çevre karargahlardan öğrenciler geliyor. Bazen üç dönem bir arada yemek yemek zorunda kalıyor."

Merakla kaşlarımı kaldırdığımı gördüğünde çaydanlığı bırakıp yerine oturdu ve anlatmaya devam etti. "Her karargah aynı özellikle sahip değil. Bazıları farklı eğitim alanlarına sahip. Değişiklik için, öğrencilerin her ortama uyum sağlayabilmesi için yapılan bir uygulama."

"Ben de yapacak mıyım?"diye sordum hevesle. Dudağını aşağı doğru sarkıttı yavaşça, "Bilemiyorum,"dedi düşünceli düşünceli yüzüme bakarak. "Sen Şafak olduğun için belki götürmezler." Omuzlarım düştü, hafifçe. Değişiklik iyi olabilirdi halbuki.

"Ya da belki götürürler ama herkesle değil, sadece eğitmeninle. Yani belli olmaz. Hiç Şafak eğitmedim veya eğitilirken görmedim."

"Ama,"dedim yutkunarak. Gözlerimdeki gizli soruyu yakalamıştı. Yüzüne bir gölge düşmüştü. Azap gördüm iki saniye gözlerinde. Sonra kendini toparladı. "Baban eğitimlerinden hiç bahsetmezdi. İstese de bahsettirmezdik."dedi alçak bir sesle.

"Ama neden.. Yani bu bir sır mı?"diye sordum. "Değil,"dedi uzakta bir yere gözlerini çevirerek. "Ama bahsetmemeliydi. Herkes kendine göre eğitim alır ve ben onun her ne kadar babası olsam da onun bildiği şeyleri bilmemeliydim. Neyi ne kadar yapabildiğini, neye daha yetenekli olduğunu.. Hiçbir asker bir diğerinin ne olduğunu bilmemeli."dedi bir komutan edasıyla.

"Senin rütben neydi?"diye sordum başımı yana eğerek. Gülümsedi sorduğum soruya. Başını bana çevirdi. Yaşlı, kolesterol halkası epeyce belirgin göz bebeklerini üstüme sabitledi. "Sence neydim?"diye sordu gülerekten.

"Binbaşı."dedim hiç düşünmeden. Yaşlı kaşları havalandı. "Nasıl bildin?"diye sordu. "Öğrencilerle ilgili çok bilgin var."dedim, omuz silkerek. Aslında doğru çıkacağından pek emin değildim ama, şu anki binbaşıyla aynı karakteristik özelliklere sahip gibiydi.

"Günaydın,"diyerekten açtı biri kapıyı. Kafam otomatik olarak oraya dönerken kaşlarım çatıldı. Heey.

"Ne geldin?"diye sordum somurtarak. Dik bakışlarını dikti yüzüme. "Asıl sen ne geldin yamyam?"dedi umursamaz umursamaz gelip masaya, tam karşıma otururken. Dudaklarım hafifçe aralandı, yamyam?

"Sensin yamyam!"diye itiraz ettim yerinden çıkan gözlerle. Sinsi sinsi sırıttı ve çatalını alıp ağzına bir zeytin attıktan sonra, "Abilere yamyam denmez."dedi sırıtarak. Yüzümü buruşturdum. "Sen kafayı yemişsin."dedim gözlerimi devirerek. Dil çıkardı. "Yaşın üç mü?"diye sordum şaşkınca. "Yalnız sen doğmamış oluyorsun ben üç yaşındaysam,"dedi hala ağzına bir şeyler tıkıştırırken. Sabır dileyerek tavana baktım ve ardından gözlerimi dedeme çevirdim.

"Bu katıksız niye burada?"diye sordum şikayet edercesine. Atladı oradan, "Sensin katıksız!"

"Karışma iki dakika!"

"Ben senden büyüğüm!"

"Sadece kemik yaşı!"

"Saçı uzun olanın aklı kısa olurmuş!"

"En azından bi aklım var!"

"On ozondon-"

"Yeter, Bulut."diye girdi dedem araya. İkimizde sustuk. Birbirimize dil çıkardık ve dedeme döndük. Dedem gülümseyen bir ifadeyle ikimize de ayrı ayrı baktı .

"Afiyet olsun,"dedi artık susup yemek yememizi iki kelimeyle emrederek.

***

"Enayisin."

"Gereksizsin."

"Iq'un yok."

"Senin komple kafan yok."

Ayağımı yere vurup yumruklarımı sıktım vahşi vahşi tıslarken. "Seni döverim."diye tehdit ettim. Sırıttı. "Nah."dedi yürümeye devam ederek.

Ahmet Bulut Abiciğim beni eğitim salonuna götürüyordu. Yaklaşık bir saattir atışmıyormuşuz gibi burada atışmaya gelmişti benimle ve yorulmuştum artık. Çileden çıkmıştım.

Sofrada genelde dedemle konuşmaya çalışsam da Allah'ın kafayı yemiş manyağı kuzenim abim lafa dalıyor ve muhabbeti baltalıyordu. Dedem onun esprili kişiliğine gülümseyerek bakıyordu. Bense onun hep böyle salak olmasına ve dedemin ona bir şey dememesine şaşırıyordum, hep mi böyleydi?

"Git artık ya,"diye isyan ettim en sonunda koridorun sonuna gelince. "Bağırma kız, çingene."dedi bana dönerek. Kollarımı kavuşturup kirpiklerimin altından ters ters baktım ona. Eğitim salonunun camdan kapısından içeriye bir göz attı elini cebine atarak. "Bana bak,"dedi sağı solu kontrol edercesine tararken. Sonra sesini alçaltıp, "Bu,"dedi etrafta kimsenin olmadığına emin olunca, en son yüzüme çevirerek bakışlarını. "Üsteğmen bozuntusu seni rahatsız ediyor mu?"

Ağzım yarıya kadar açıldı.

Ne?

"Bakma öyle,"dedi çabuk çabuk. "Her dönemin kızları ona aşık, ama o sana ders veriyor. Bu işte bir bokluk var."dedi kuşkulu kuşkulu. İçimde adı kıskançlık olan bir duygu kabardı birden. Gözlerim kana büründü ve hepsi anında geri yok oldu. Buna hakkım yoktu.

"Çünkü o bir şafak, seni çok bilmiş. Zaten özel olarak geldi."dedim fısır fısır. Her an gelebilirdi Aras. Kollarını kavuşturdu. "Ama ilk ders verdiği şafak sensin."

"Adam daha göreve başlayalı iki üç yıl olmuş zaten!"diye itiraz ettim. Tek kaşını kaldırdı. "Sen nereden biliyorsun?" Hadi buyurun. Onun bana yavşadığını sanıyordu ama bana yavşayacak son insan bile değildi o yüzden bunu tersine çevirmeye çalışıyorduysam da elime yüzüme bulaştırıyordum besbelli.

"Bir kere konuşurken söylemişti."dedim gözlerimi kaçırmamaya çalışarak. Tek kaşı daha da kalkabilirmiş gibi yükseldi. "Ya!"dedim en son üstümdeki baskısına kızarak. "Sana ne ya!" Ayağımı beş yaşında kızlar gibi yine yere vurmuştum.

"Bana bak,"diye yükseldi aniden öfkelenerek. "Ben senin abinim ve seni korumak bana düşer, o herif sana bir şey derse veya yaparsa ilk ben bileceğim-"

"Heee! Aynen!,"diye kestim sözünü, bir adım geri atıp ters ters bakarak. 4 yaşında bir bebektim resmen! Ardından alnında bir damar atmaya başladı. Bi adım bana doğru gelip kolumu yakaladı. "Beni ciddiye al Hilal, sen söylemezsen ve ben kendim öğrenirsem, o herifin veya her kim rahatsız ederse seni, onun başına burayı yıkarım."

Kaşlarımı çattım. "Ben kendimi korurum bir, burası dağ başı değil iki, bir daha sakın bana dokunma üç."dedim kolumu sertçe çekerek. Aynı şekilde bakmaya devam etti. "Ben bu kadar diyorum Hilal."dedi ve bir saniye daha tehdit edici gözlerle bakıp uzaklaştı. Arkasından ağzım açık bakakaldım. Kafayı yemiş olmalıydı.

Böyle şeylere alışkın değildim. Korunmak kollanmak, iyiliğimin düşünülmesi, kendimi düşünmediğim için azar yemek.. Daha önce görmemiştim, bilmiyordum. Ve şimdi de o kadar garipsemiştim ki, beş dakika boyunca dikilmiştim orada.

"Asker?" Aras'ın sesi kulaklarımı bulduğunda ağzımı kapatıp kendimi toparladım ve sağımdan gelen Aras'ın sesine çevirdim kendimi.

"Efendim Üsteğmenim?"dedim hafif bir sesle. Aras bir Ahmet Bulut'un gittiği koridora bir bana kaşları çatılı bir biçimde baktı, ardından, "Sıkıntı mı var?"diye sordu. Gözlerim hafifçe koridora kaydı, ardından tekrar ona çevrildi. Başımı iki yana salladım. "Hayır."dedim hissiz bir sesle. Aras'ın bakışları birkaç saniye boyunca yüzümü taradı, ardından başını olumlu bir biçimde sallayıp çenesiyle içeriyi işaret etti. Hazır ola geçip başımla sert bir selam verdim ve arkamı dönüp içeriye girdim.

Günaydın asker falan filan faslından sonra iki tur koşup ısınma hareketlerini yaptıktan sonra bana savunma hareketleri öğretmeye başladı. Önce bildiklerimi sınadı. Ardından saldırarak savunmamdaki çatlakları gösterdi. Onları sağlamlaştırmak için neler yapmam gerektiğini, hareketi hangi saldırıda kullanırsam 10/10 sonuç alırım ve bunları ne sıklıkla çalışırsam mükemmele yakın olurum şeklinde anlattı.

Tüm bunlar olurken içimde bir taraf sızım sızım sızladı. Onun bana böyle davranıyor olması, midemi deliyor, mutsuzluktan ölecekmişim gibi hissettiriyordu. Olabildiğince yaptığım şeye odaklanıyordum ama ona dair herhangi bir şey görüş açıma girdiğinde, ki bu üç saniyede bir oluyordu, her şey yerle yeksan oluyordu.

Öfkeyle doluverdim bir anda. Acıyı çeken taraf olmama. Neden hatırlamıyordu? Ya da hatırlamayı boş ver, neden madem böyle hisleri vardı da, söylemiyordu? Benim ona kör kütük olduğumu göremiyor muydu?

"Hadi, son bir maç yapalım sonra öğle arası molası verelim."dedi Aras demir dolabın başına gidip elindeki malzemeleri bırakırken. Elimdeki sargıları çözüp tekrardan bağlarken bir yandan da saate bakıyordum. Daha öğle arasına bir saat vardı, demek ki acıkmıştı veya başka bir işi vardı. Halbuki hiç böyle yapmazdı. İçimi çektim. Ona soramazdım, ne kadar merak etsem de. Öğrenciler eğitmenlerine böyle sorular sormazdı. Ve o, artık bana sıradan bir öğrenci gibi davrandığı için, bu kural geçerliydi.

Eskiden ne güzeldi, o benden ben ondan ölesiye nefret ediyorduk. Her şey netti. Şimdi aynı olsa, ona ters ters sorabilirdim laf sokarak falan. Ama şimdi o kadar ciddi ve o kadar ders verdiği ben değilmişimcesine davranıyordu ki, bir şey der de üzülürüm diye ağzımı açmaya bile cesaret edemiyordum.

Halbuki ben böyle bir insan değildim, ayarlarımla oynuyordu.

Botlarını çıkarıp minderin üstüne çıktığında, karşıma geçene kadar onu izledim. Siyah eğitim tulumu o kadar yakışıyordu ki ona, nazar değdirmeyeyim diye içimden en az on kere maşallah dedim. Şu sıralar kilo almış gibi bi hali vardı, yanakları şekil almış ve bedeninde de hafif, çok hafif bir etlenme vardı sanki.

Tam karşımdaki yerini aldı, gözlerini gözlerime çıkardı ayağımdan başlayarak tüm vücudumu taradıktan sonra. Gözlerim dudaklarına düştü önce, yaklaşıp üç saniye orada oyalanıp ardından göğsüne düştü. İçimi kıyan testereyi durdurup yutkundum ve başka tarafa baktım. Hatırlamaması harbi koyuyordu.

"Pozisyon al asker,"dedi Aras gözlerimi ona çevirdiğimde kuşkulu bir sesle. Bir şeyim olduğunu anlıyordu ama sormuyordu. Gerçi sorsa bile ne diyecektim ki. Yalanlar yalanlar. İçimi çektim, hafifçe ve pozisyon aldım.

O da pozisyon aldı. Havadaki yumruklarına gözlerimi kısarak baktım. Acaba onu etkisiz hale getirebilecek kadar güçlü müydüm? Denemeden bilemezdim.

Full konsantre olarak gözlerine baktım, saldırının ondan gelmesini ve ne yapacağını kestirebilmeyi bekliyordum. Yumruklarından biri hafifçe hareket ettiğinde, bileklerinden seri bir şekilde tuttum ve aşağı ittim. Ardından ensesinden tuttum ve yere çökmeye zorladım. Kurtulmak için uğraşmadı, elini iki kere bacağıma vurduğunda elektrik çarpmış gibi bıraktım onu. Dikkatim dağılacaktı böyle olursa.

İkinci kere pozisyon aldığımızda, bu kez o saldırı yapmamı bekliyordu. Uygun bir zamanda, sol koluyla koruduğu karnına sağ kolunun altından bir yumruk attım. Çok hafif bükülen dizlerini fırsat bilerek ayağına çelme taktım ama düşmedi. Önce koluma, ardından oradan destek alıp belime sarıldı. Sonra beni kafasının üstünden geçirip yere fırlattı. Canım yanmadı, belki bunu hesaplayarak belki hesaplamayarak yaptı ama bu beni hırslandırdı.

Çevik bir şekilde kalktım ve saldırmak için tekrar pozisyon aldım. Benden önce davrandı, yumruğunu yüzüme yaklaşmadan son bir saniye önce fark edip sol elimle bileğini ittim ve kendi iki yumruğumu peş peşe karnına geçirdim. Normalde bu yumrukları, iki katıyla yüzüne geçirmem lazımdı veya da, elimin yanıyla boynuna vurmam lazımdı ama ona öyle vuramazdım, her ne kadar beni duvardan duvara fırlatıyor olsa bile.

Dizimi de peşinden kasıklarına geçirdikten sonra, iki büklüm olmasından faydalanarak ilk önce dizinin arkasına tekme attım. Diz çökmekteyken de ayak bileğine hafifçe vurdum ve yere düştüğünde kolunun birini geriye çevirdim.

Tüm bunlar olurken gıkı bile çıkmamıştı ama kasıklarına vurduğumdan dolayı canının yandığını anlamıştım. Boynunda bir damar öfkeli öfkeli atıyordu.

Elini iki kez yere vurdu. Kolunu bir saniye daha tutup bıraktım. Ayağa kalkıp alnımı sildim nefes nefese. Bir saniye sonra kendi de kalktı. Hafif bir pembelik esir almıştı yanaklarını. Kızmıştı galiba.

"Bunlar sana öğrettiğim şeyler değil,"dedi o da alnını silerken. Ellerimi arkaya bağladım. Omuz silkerek, "Bir üst eğitmeninin öğrettiği şeyler yine de,"dedim düz bir sesle. Kaşlarını çattı. "Sana ne öğretiyorsam, onun maçını yapıyoruz burada-"

"Bana rakibimi havaya fırlatıp yere vurmayı öğretmemiştiniz."diyerek böldüm sözünü. Karşı gelmiştim işte. Bu kapının ardındaki bir şeye karşı gelmiştim. Hem de trip atarak. Resmen beni yere vurdu diye ona kızdığımı söylemiştim. Çıldırmış olmalıydım!

Nefesimi oflayarak verip gözlerimi bıkmışlıkla kapatırken kendimden daha ne kadar çekebilirdim bunu düşünüyordum. Amk benim zaten.

"Kusura bak-" Gözlerimi ona çevirdiğimde dudaklarında garip bir gülümsemenin peydah olduğunu, bakışlarındakinin de sessiz bir alay olduğunu fark ettim. "Ne?"dedim özür dilemeyi kesip kaşlarım çatılırken. Bana neden gülüyordu?

Başını iki yana salladı. "Enteresan"dedi gözlerini benden çekip başını iki yana sallayarak, gülümsemesi alaylı bir sırıtmaya dönüşürken.

Dişlerine aşık oluverdim bir anda. Yanağında beliren minnacık deliğe ve dudaklarının şekline. O kadar, o kadar güzel gülümsüyordu ki, eğer şu ana kadar ona aşık olmasaydım tam şu an olurdum.

Kollarımı kavuşturdum aksi aksi. "İnanılmaz olan ne?"diye sordum ters ters. Hem suçlu hem güçlü olmak mı deniyordu buna?

"Hiç ne olsun, savunma yaptım diye azar yemenin neyi inanılmaz olacak ki zaten?"dedi olduğu yerden kalkarken. Yanaklarımın içini kemirmeye başladım. Doğruydu. Ama buna bir açıklama bulmalıydım. Neden yaptığımın bir açıklaması olmalıydı. Karşısında rezil olmak istemiyordum. Ya da galiba çoktan olmuştum.

"Ama beni resmen yere vurdun!"dedim savunma olarak, ne diyebilirdim ki başka? Kaşlarını kaldırdı ayakta dikilirken, bu ne biçim açıklama dercesine. İçimi çektim omuzlarım düşerken. Sessiz yenilgimi kabul ettim. Burası bale salonu değildi, burada bana ateş etse bile ağzımı açamazdım.

Ben suspus olurken gözlerini suratımdan çekti, ellerindeki sargı bezlerini çözmeye başladı. Birkaç dakika boyunca olduğum yerde ileri geri sallandım, çekingen bir tavırla. Ardından silkinip kendime geldim. Kendim gibi davranmıyordum.

"Artık yemeğe gidebilir miyim?"dedim biraz sonra o hala sargı bezleriyle uğraşırken. Başını kaldırmadan onayladı.

Rezil olmuştum tamamen. Sessizce minderin ucuna geldim ve botlarımı giyip bir kez daha ona bakmadan kaçar gibi çıktım salondan.

Kepaze olmuştum.

Yemekhane yolunda ilerlerken içim içimi yiyordu. Hayatımda rezil olduğum çok az zaman vardı. Kimseyi önünde rezil olacak kadar umursamıyordum. Bilirsiniz, rezillik dediğimiz şey kimin gözü önünde gerçekleştiğine bağlı olan olaylardı. Örneğin ben şarkı söylerken, Selin'in yanında detone olduğumda bu ne onun ne benim umurumdaydı. Ama bin iki yüz kişilik öğrenci ve aynı zamanda protokolün de olduğu bir topluluğun önünde detone olsam bu herkesin umurunda olurdu. Yemek yerken kendi kendinizeyseniz, üstünüze dökmeniz sizi rezil etmez ama bir restoranda yemek yerken üstünüze dökerseniz, paçoz da diyebilirler. Lakin üstüme yemek de döksem, valinin önünde şarkı söylerken detone de olsam, 1200 kişi de duysa utanmazdım. Ama şimdi açıklama yapamadım diye yerin dibine geçiyordum.

Oflayarak olanları şimdilik geride bırakmaya karar verip bozum olmuş suratımı düzelttim ve dedemle yemek yiyeceğim için sevinmeye çalıştım. Ne kadar fazla vakit geçirirsem o kadar çok tanırdım onu ve o kadar çabuk alışırdım ona. O zaman onu severdim. Buna ihtiyacım vardı.

Mutfağa girdiğimde dedem masada oturmuş telefonla konuşuyordu.

"..Bulut'la pek anlaşamıyor gibiler ama zamanla alışırlar galiba."dedi dedem hüzünvari bir sesle. "Bulut'un bu kadar rahatlığı onu geriyor gibi. Sanki doğduğundan beri onu görüyormuş gibi davranıyor, kısmen görmüş de sayılır ama Hilal onu görmedi. Onun bu davranışlarını garipsiyor tabi." Bir süre durup karşıyı dinledi. "Aynı fotoğraflardaki videolardaki gibi. Çok güzel. Mete'ye de benziyor ama Sıla'ya daha çok benziyor. Gözleri aynı onun gibi." Anneme mi benziyordum gerçekten? Gurur duydum.

"Henüz çok küçük, öfkeli. Haklı da. Hiçbirimizi tanımıyor, şimdiye kadar yalnızlığa da alışmış. Karşısına çıkıp evcilik oynayalım der gibi, damdan düşer gibi dahil olamayız hayatına. Yavaş yavaş olacak Mukaddes-"

"Ne yavaş yavaşı Ahmet!"diye bağırdığını duydum karşıdaki yaşlı kadın sesinin. Öyle kuvvetle bağırıyordu ki, çocuğu elinden alınan Fatma Girik gibi yıllarca bağrına taş basmıştı sanki. "Zaten yıllardır bekliyoruz! Bir kere bile görmedik çocuğu! Daha ne bekletip duruyosun bizi!"

"Dede?"dedim yavaş bir sesle. Arkası dönüktü dedemin, olduğu yerde hafifçe sıçrayarak döndü bana. "Ben seni sonra ararım Mukaddes-"

"Hilal mi o?"diye sordu kadın hafif volümü düşmüş ama yine de duyulan sesiyle. Dedem endişeli gözlerle bana bakarken telefonu suratına kapattı kadının. Kolundaki saate bakıp ardından bana baktı, "Erken değil mi daha?"diye sordu. Başımla onayladım ama endişeli hareketleri kaşlarımı çatmama neden olmuştu, bilmememi istediği bir şey mi konuşuyordu da şimdi duymuşsam diye endişeleniyor gibi davranıyordu?

"Eğitmen bıraktı, konu bitti."diye açıkladım hala hareketlerine anlam vermeye çalışırken. Başını salladı.

***

"Kendimi çok yüksek bir binadan," Ritimde kafamı ileri geri salladım, "Atmış da ölmemiş gibiyim," Bu ritimde de omuzlarımı ileri geri oynattım. "Yorgunum ve ağrılar, kırıklarım var.. Eziklerim, çiziklerim.. Biraz daha tanısam seni bu gece, başımda beklemeni isterim.." Ellerimi yine müziğe göre dans ettirdim. Neşem tümüyle yerindeydi.

Ahmet Bulut öğle yemeğine teşrif etmemişti, canıma minnetti. O tuhaf abilik hallerini bir süre görmesem de olurdu. Çok iyi olurdu hem de. Dedemle güzel bir yemek yemiştik. Keyifliydi, bana babaannemden bahsetmişti. Babamın çocukluğunu anlatmıştı. Tıkana tıkana dinlemiştim, o da zaten tıkana tıkana anlatmıştı ama fark ettirmediğini sanarak. Eğer bilmeseydim babamla ilgili o mevzuyu, belki anlamazdım bile. Ama dedemin sesindeki o duygu değişimlerini, gözlerinin hareketlerini o kadar dikkatli incelemiştim ki anlamamam mümkün değildi.

Onun dışında zevkliydi bunları dinlemek çünkü babaannemle tanışma, nişan ve evlenme törenleri aşırı komikti. Anladığım kadarıyla babaannem en az benim kadar inat ve asabi bir kadındı. Onu evlenmeye ikna etmek, onu kendisini sevmeye ikna etmek hiç kolay olmamıştı, anlattığına göre.

Sonra babamın yaramaz bir çocuk oluşu, babaannemin sürekli babamı şamar manyağı yapıyor olmasından bahsetmişti. En çok bunlara gülmüştüm. Babamı o tuhaf kimliğinden çıkarıp bir çocuk bedeninde hayal etmek, dedemin anlattığı tüm o haylazlıkları yaptığını düşünmek aşırı komikti.

Şimdi içimde dolup taşan müzik dinleme isteğine karşı çıkmamış, odama gitmiş, kulaklığımı ve telefonumu almıştım. Eğitim salonuna dönerken dans ede ede gidiyordum. Koridor boştu ama biraz sonra zil çalacaktı ve herkes yemekhaneye gelecekti. Ben o zamana kadar eğitim salonuna çoktan varmış olurdum, bu yüzden rahatça hareket edebiliyordum.

"Bir haftalık Ankara tatili, bitirmiş doymamış gibiyim.." Eğitim salonunun kapısını dansvari bir hareketle açıp şarkıya eşlik etmeye başladım. "Zincirini kırmış köleler gibi kaçan heveslerimi," Bu kısım beni gülümsetti. Kayarak etrafımda döndüm, "Saymamış gibiyim.." Kollarımı iki yana açtım. "Yorgunum ve ağrılar.." Ellerimi bir ters bir düz çevirdim. Ardından kollarımın ikisini de sola çevirdim. "Kırıklarım var," Sağa çevirdim, "Eziklerim," Tekrar sola, "Çiziklerim.." Tekrar iki yana açıp, "Biraz daha tanısam seni bu gece başımda beklemeni isterim.."

Kahkaha atacaktım neredeyse. Neşem beni çılgına çeviriyordu. Sanki hiç sorunum yokmuş gibi, aklı başında bir sarhoşmuşum gibiydi.

Yine dans ede ede, şarkı söyleye söyleye eğitmen odasının önüne gittim. Orada devasa bir hoparlör vardı. Asla ne işe yaradığını, yani eğitim salonunda ne işe yaradığını bilmiyordum ama şimdi benim işime yarayacaktı.

Kulaklığı kulağımdan çıkarıp hoparlörün kablosunu bağladım. Fişini de prize taktıktan sonra müzik çalarımda dolaşmaya başladım. Şöyle hareketli bir şeyler iyi olurdu. Sonra aklıma geldi. Sırıtarak youtube'a girdim.

Kızılcıklar oldu mu?- Bedia Akartürk

Ses gümbür gümbür hoparlörden akarken biraz kıstım, bütün üstü buraya toplamak istemezdim. İçim kaynadı müziğe, omuzlarım hemen oynamaya başladı. Bunu bir keresinde okuldaki etkinlikte oynamıştım. Yani zorunda kalmıştım doğrusu. Folklor ekibindeki bir kız voleybol oynarken bileğini burkmuştu ve Selin ekip lideri olduğu için yedek olarak kimi tayin etmişti bilin? Evet, çok zor. Ben.

Neyse ki zor bir oyun değildi. Ayak hareketleri vardı. Kadın şarkıya girince bildik hareketleri yapmaya başladım. İlk önce ayaklarım karıştıysa da bir süre sonra tamamen hatırladım ve özgüvenle oynamaya başladım.

Bir yandan da saati kontrol ediyordum ama daha Aras'ın gelmesine bir saat daha olduğu için rahattım.

"Mendili elime, mendili elimee,

Mendil verdim elinee,

Kara kına yollamış yar benim ellerimee.."

Bir yandan eşlik ederken bir yandan da elimin birini arkaya atmış, diğerini kaldırmış elimde mendil varmış gibi sallıyor, yarıya kadar diz çöküp kalkıyordum. Bir süre gerek yeni hareketler uydurarak gerek eski hareketlerle oynamaya devam ettim.

"Kızılcıklar oldu mu selelere doldu mu

Gönderdiğim çoraplar ayağına oldu mu

Mendili elimee, mendili elimee

Mendil verdim elinee

Kara kına yollamış yar benim ellerimee.."

Şarkının bitmesine yakın nefes nefese durdum ve masanın üstüne bıraktığım telefonu alıp soluklandım bir süre. Bir yandan da başka ne oynuyordum diye hatırlamaya çalışıyordum. Diğer içeriklere bakarken.

Biraz gezindikten sonra bulduğum içeriğe gülmeye başladım. Bu harikaydı.

Erzurum yaylasıyam- İzzet Yıldızhan

Ses hoparlörden gümbür gümbür salonu dolduramaya başladığında içimden taşan neşeyle telefonu hoparlörün üstüne bıraktım ve ellerimi çırparak, ayaklarımı atarak, başımı sallayarak oynamaya başladım.

Ellerimi birbirinin etrafında çevirerek omuzlarımı sallarken kendi kendime sırıtıyordum. Bu gereksiz enerjinin sebebini bilmiyordum ama açıkçası umurumda da değildi. Bazen çok çok nadir gelirdi böyle keyfim yerine ve şimdi de o zamanlardan biriydi. Bunu öldürmek yerine kullanırsam, ruhuma iyi gelirdi.

Gitme benden ırağa

Erek selle murada

Seven yürek dayanmaz

Hem cilveye hem naza

Misket oynar gibi parmaklarımı şıklatmaya başlattım ve kendi etrafımda dönerken söyledim;

"Seven yürek dayanmaz

Hem cilveye- Hiyy! "

Ve Aras Üsteğmen.

Olduğum yerde geriye sıçrayıp elimi boynumun altına koydum otomatik olarak. Yüreğime inen şeyi tutmaya çalışıyordum elbette. Birkaç saniye boyunca hem korkumun geçmesini bekledim dehşetle bakarak suratına, hem de onun ne düşündüğünü anlamaya çalıştım.

Gözleri belirli bir hisle bakmıyordu. Ne yapıyor bu deli, bakışları değildi bunlar. Ya da gülmüyordu kendi kendime eğleniyor olmama. Salak mı ne, şeklinde de değildi. Dümdüzdü.

En son derin bir nefes alıp elimi yakamdan indirdim ve müziği kapatmak için hareketlendim gözlerimi ondan çekerek.

"Dur,"dedi düz ve hafif bir sesle. Durdum ve bakışlarımı tekrar ona çevirdim. Merakla baktım. Ellerini cebinden çıkardı ve kollarını önüne bağladı. "Aslen Erzurumlu olduğumu nereden biliyorsun?"diye sorduğunda gözlerim yerinden uğradı neredeyse. Dudaklarım aralandı ve bedenim hareketsiz kaldı.

"Ne?"diye döküldü dudaklarımdan. Bunu elbette bilmiyordum ve elbette bilseydim bu türküyü şu an burada açmazdım. Ama o bunu kast etmişti.

Omuz silkti. "Şakaydı."dedi ardından. Dudaklarım daha fazla aralandı. "Ne?"dedim bir süre daha sonra alık alık. Düz düz bakmaya devam ederken gözlerini devirdi. Kollarını çözüp bana doğru bir iki adım yaklaştı, ellerini gözlerimin önünde çırpıp, "Kendine gel Alık prenses!"dediğinde gözlerimi yumup başımı iki yana salladım. "Sensin alık prenses.."diye mırıldandım gözlerimi ovalarken. Boşluğuma gelmişti.

Dehşetle elimi yüzümden çektiğimde gülümsediğini gördüm, bu içime su serpse de kızmamasına sevinmiştim. Şimdi şınav cezasıyla falan uğraşamazdım. Gerçi bayadır şınav cezası çekmiyordum ama olsundu. Yine de çekmemekte yarar vardı.

"Ben.."diye mırıldandım ne yapacağımı bilemezken. Gözlerimi yakasında bir yerlere dikip bir şeyler demek için aklımı toparlamaya çalıştım ama aklımda her yer her yerdeydi.

"Başka hangi oyunları biliyorsun?"diye sordu benim konuşmamı beklemeden. Gözlerim şaşkınca onun gözlerini yakaladı. "Ben.."dedim yaklaşık on beş saniye falan sonra. Niye böyle bir şey soruyordu ki?

"Aslında başka bir şey- Ne zamandır buradasın?"diye sordum normal bir cevap verecekken sorduğu soru aklıma takılınca. Başka derken?

Güldü. Kolunu kaldırıp saatine baktı. "Sen geldiğinden beri."dedi gülümsemesi daha geniş bir hal alırken. Omuzlarım çöktü. "Şaka yapıyor olmalısın.."dedim başımı eğip elimi yüzüme kapatırken. Kepazelik 2; vasat bir his.

"O kadar da kötü değildi,"dedi ciddi tutmaya çalıştığı sesindeki bariz alayla. Parmaklarımı aralayıp ters ters baktım. Bir yandan da susmuş müziğin yeniden başlamaması için dua ediyordum çünkü ne çıkacağı belli olmazdı.

"Tamam biraz kötüydü.."dediğinde ellerimi tamamıyla yüzünden çekip sitemle baktım ve ellerimi belime koydum. "Ayıp ama!"dedim alıngan bir ses tonunda kaşlarımı çatarak. Sırıttı. "Şaka-"

O sırada müzik başladı. Dehşetle gözlerim büyüdü. YO YO YO!

Tam müziği kapatmak için çevik bir aslan gibi atılmıştım ki, Aras benden daha çevik olan herhangi bir hayvan olarak üstüme atıldı ve kolumu yakaladı. Gözlerimi şaşkın şakın ona çevirdiğimde bakışlarındaki muzip ışıkları yakaladım. Şarkıyı o da biliyordu ve benim playlistimde olmasına yarılacaktı.

Bunun olmaması için çırpındım ama nafileydi, çünkü ayı herif benden daha güçlüydü. Yine de mücadele ettim.

HEY DOKUNMAYIN ÇOK FENAYAAAAM

Yıkıldı. Bir kahkaha attı, bir kahkaha attı ki, ben hayatımda bu kadar yüksek sesle ve bu kadar uzun süre gülen bir başka kişi daha görmemiştim. Güldü, güldü, güldü.. Yaklaşık beş dakika boyunca, abartıyorsam şerefsizim, güldü.

Kolumu bırakmış karnını tutuyordu, bazen ellerini dizlerine yaslayıp soluklanarak gülüyordu, bazen de ellerini beline koyup geriye yaslanarak. Bir an Berkcan Güven gibi engelli hareketler sergileyerek gülecek sanmıştım ama olmamıştı, insanca, buna ne kadar insanca denilebilirse, gülmeye devam etmişti.

Şarkı boyunca güldü. Gözlerinden yaşları silip silip tekrar güldü.

HEY ÇAĞIRMIŞLAR NE GİDEYİİİİİM

Kısmında da yerlere yatmamak için zor tuttu kendini. Onun bu hallerini kollarımı kavuşturarak ve bozulmuş bir biçimde seyrettim. Aslında kahkahasını zil sesim yapabilirdim, gülüşünü duvar kağıdım. Öyle harika, öyle güzel görünüyordu ki gözüme, mümkün olsa onu içimde taşımak isterdim. Göğsümü açmak, onu oraya koymak ve asla da çıkarmamak. Keşke mümkün olsaydı.

Adam seni sevmiyor bile..

Tokat gibi çarptı yüzüme bu. Aslında onun beni sevip sevmemesiyle ilgili ne düşünüyordum bilmiyordum tam olarak ama şu anki bana davranışları hoşuma gitmiyordu. Daha yakın olayım istiyordum, o bana daha yakın olsun istiyordum. Bir şeyler olsun istiyordum. O olsun, ben olayım; biz olalım istiyordum.

Eskiden bir sürü aşk romanı okurdum, bilgisayar oyunu oynamaktan sıkıldığımda. Severdim de. Sevginin ne olduğunu pek bilmeyen ve anlamayan biri olarak, onları okumak iyi hissettirirdi. Hislerime anlam verebiliyordum bu nedenle. O kitaplardaki kızların çoğu zaman aptal olduğunu düşünürdüm ve de. Çünkü kördüler. Keza oğlanlar da. Kızın ona bir bakışından ya da oğlanın bir sözünden anlaşılabilecek şeyleri göremiyorlar, aksine görmemekte direniyorlardı. Gerizekalılar.

Benim durumum farklıydı. Aras'ın her bir kelimesini dikkatle dinliyordum, her bir bakışına dikkatle bakıyordum. Lakin herhangi birinin işaret olduğunu düşünmek istesem, başka bir şey yapıyor, diğer hareketini imha ediyordu bu şekilde.

Sevgiye açtım. Ömrümün sonuna kadar doymayacak şekilde belki de. Bu yüzden de onun küçücük bir sinyalinde gönlüne salıncak kurmaya hazırdım.

Hasretle yandı gönlüm. Keşke.

Gülmesi nihayet durduğunda gözlerimi devirdim ve kollarımı çözüp telefonumu almaya gittim. "Aman ne komik."dedim bozuk atarak. "Kabul et komikti."dedi gülümseyen sesimle. Kafamı çevirip ters ters bakınca gülümsemesi genişledi. Önüme döndüğümde derin bir soluk aldım. Bu adam benim kalbimi yerinden sökecekti. O kadar güzel gülmeseydi keşke.

"Şeyi açsana,"dedi ben tam kabloyu telefonumdan çıkaracakken. Kaşlarımı kaldırıp başımı ona çevirdim. Gözleri tavanda düşünüyordu. Biraz bekledim söylemesini. Kaşları çatıldı. "Neyi?"diye sordum hatırlayamadığını fark edince.

Bakışlarını bana çevirdi. "Vardı ya Nilİpek söylüyordu?"dedi hala hatırlamak için çabalarken. "Kendi halimde?"diye tahminde bulundum. "Cık,"dedi kaşlarını kaldırıp indirirken. O kızın başka şarkısını bilmiyordum sanırım.

En son hatırlayamamış olacak ki, döndü ve adımlarını yanıma doğru hareket ettirdi. Elime uzanıp telefonu aldığında büyülenmiş gibi ona bakıyordum. Keşke bakmasaydım. Bana bir kez baksa anlardı şu an mesela ona yanık olduğumu. İçimi çektim ve burnuma parfümünün o erkeksi kokusu doldu. Hiç istemeyerek yeniden nefesimi verdim ve tekrar aldım. Burnumda bu kokuyla yaşayabilir miydim lütfen?

"Buldum."dedi birkaç yere girip çıktıktan sonra telefonumu bana geri uzatarak. Bakışlarımı o bana bakmadan üzerinden çekebilmiştim hemen. Uzattığı telefonumu alıp şarkının ismini okudum.

Gözleri aşka gülen

Kaşlarım usulca çatıldı. Anlayamayarak ekrana biraz baktım. Bu bir sinyal miydi? Kafa karışıklığıyla gözlerimi kaldırdığımda, dikkatle bakıyordu yüzüme. Her hareketimi yakalamaya çalıştığına yemin edebilirdim.

"Gözleri aşka gülen,

Taze söğüt dalısın."

"Sen de eşlik et,"dedi emrivaki tonunda. Kilitlendiğim gözlerine gözlerimi kırpmadan bakıyordum. O da farklı bakmıyordu. Gözlerinde bir parıltı vardı sanki. Bir ışık? Bu bir sinyal miydi?

Anlayamıyordum. Tüm olanlardan sonra? Bende bir eksiklik mi mevcuttu acaba? Anlamamamamı sağlayan bir şey mi vardı kafamda? Çünkü aklım karma karışıyordu şu an. Bu ne demekti şimdi?

Elini kaldırdı havaya. Bir havaya kalka eline bir yüzüne baktım alık alık. Ne?

"Dans?"dedi diktatör bir sesle. Dudaklarım kıvrıldı hafifçe. "Ben dans edemem.."diye mırıldandım hala bir eline bir yüzüne bakarak. Elini tutacak olmam düşüncesi kalbimi kuş gibi çırpındırıyordu.

"Ben ederim."dedi ve elimdeki telefonu alıp hoparlörün üstüne koydu, ardından elimden çekip salonun ortasına doğru götürdü beni. Kollarını o kocamanlıkta bir adamdan beklenmeyecek şekilde bir zariflikle omzuma koyup, ellerini belime varla yok arası yerleştirdi.

Kalp krizi.

Elinin belimde oluşunu ilk saniyelerde anlayamadım. Aslında o an ne olduğuna anlam veremedim. Yaklaşık üç kere falan peş peşe bunlar şu an oluyor mu, diye sordum kendime. Hepsinde de evet, cevabını almama rağmen inanamadım. Gözlerimi gözlerine diktim ve boş boş baktım suratına. O benim gibi bakmıyordu. Sorularla doluydu gözleri. Sormasını bekledim, bir yandan da kulağım şarkıdaydı. Sözleriyle bana bir şey mi anlatmak istiyor diye. Ama buna ihtimal veremedim. Onun beni seviyor olma ihtimali gözümde öyle yüce yerlerdeydi ki, inanılmazdı.

Eğer bir gün bana, İnş, ağzıyla söylese bile inanmazdım bile belki.

"Neyin var?"diye sordu kadının ah ne güzel ne güzel seni sevmek, dediği kısımda çat diye. Olduğumuz yerde sallanıyorduk, sorusuyla durduk. Kaşlarımı çattım, gözlerimi kaçırdım, ve geri yüzünde sabitledim. "Ne gibi?"diye sordum gözlerine bakmadan.

"Canını sıkan bir şey var? Kafanı karıştıran? Neyin var?"

Gözlerim yine gözlerini buldu. Böyle bir şey daha önce olmamıştı. Yani onunla. Şimdi neden soruyordu? Bunun altında bir şey aramam lazım mıydı? Acaba o da Binbaşının adamı mıydı? Oğlunu ve Nil'i kendimden uzaklaştırdım diye şimdi Aras'ı mı salmıştı üstüme?

Kendime içimden göz devirdim. Bu çok uç bir düşünceydi. Ve mümkün değildi. Aras'ın böyle bir emrin altına girmesinin imkansızdı bence. Bir şekilde imkansızdı işte, emire karşı gelmezdi ama sıyrılırdı nasıl olursa olsun.

"Hayır,"dedim kafa karışıklığıyla gözlerinin derinlerine bakarak. "Neden?"diye ben sordum bu kez. Dikkatli dikkatli baktı yüzüme. Müzik bitmişti bu arada ama ellerini çekmedi belimden. Ben de zaten hiç hevesli değildim kollarından çıkmaya. Burnumu göğsüne yaslasaydım sadece bir kere, iter miydi acaba beni?

"Üzgün görünüyorsun."dedi net bir şekilde. Güldüm birden. "İki saattir burada tek başıma Kürt halayı çekiyorum, üstelik sırıtarak?"dedim bu şekilde nasıl üzgün görünmüş olabileceğimi düşünerek. Bunu nasıl çıkarmıştı ki?

Gözleri dudaklarıma düştüğünde yutkundum. O ise gözlerini hiç dudaklarımdan çekmeden, "O zaten üzgün olduğunu gösteren şey."dedi. Ama aslında aklının burada olmadığına yemin edebilirdim. Gözlerim dudaklarına düştü. Ve bir şey oldu.

Aramızda bir çekim başladı. İçimde bir şeyler kımıldamaya başladı. Aramızda bir elektrik akımı oluşmuş gibiydi. Etrafımızı sardı, içimizi sardı, bedenimizi sardı. Kendimi ona yaslamak istiyordum. Dudaklarımı dudaklarına yaklaştırmak.. Onu öpmek istiyordum. Kasıklarımda bir harp baş gösterdi. İçim kabardı. Bedenimi zapt etmek çok zor oldu birden. Başım benden habersiz ona doğru hareket ediyordu. Bunu durdurmak için ne yapmam lazımdı bilmiyordum, çünkü bu dönüşü olmayan bir yoldu. Onun ne yaptığına, nasıl baktığına bakamıyordum bile. Kilitlenmiş bir şekilde dudaklarına bakıyor, körük gibi inip kalkan göğsüm göğsüne değmesin diye omuzundaki yumruklarımı sıkıyordum.

Yapma, dedim kendime. Çekil geri. Utanacaksın bu yaptığına.

Durdum sadece, tüm kaslarımı sıkarak, kasıklarımdan akan şeyi görmezden gelerek ve onun dudaklarına bakıp içimdeki isyan bayraklarına direnmeye çalışarak.

Onu öpmek hayatımda yaptığıma en çok sevineceğim şey olabilirdi. Ama onu öpmek hayatımda yaptığıma en çok pişman olacağım şey de olabilirdi. Şimdi onu öpmezsem hayatıma bu an olmamış gibi devam edebilirdim. Ben de o da. Ama onu öpersem ve o karşılık vermezse bir daha yüzüne bakamazdım. Asla. Belki gider Binbaşıya eğitmesi için bambaşka birini bulması için ikna etmeye bile çalışabilirdim. Ama onu öpmediğim için pişman olacağıma da emindim. Peki bu utancımın önüne geçebilir miydi? Ya hakkımda düşünebilecek olduğu şeyler?

Düşüncelerimin arasında kaybolabilirdim, eğer bedenimden geçen elektrik akımıyla titreyip yumruk yaptığım ellerim açılıp kollarına sıkı sıkıya yapışmasaydı. Bedenim iflas etti. Elektrik akımı benden firar edip ona geçti ve zaman durdu, gözleri gözlerime anlık değdi, alev almış hareleri saçlarımı tutuşturdu, ve belimi mengene gibi saran kolları beni kendine yapıştırdı. Saniye geçmeden dudakları dudaklarımdaydı.