8. bölüm · Şafağın Eşiğinde

Yedinci Bölüm: Panzehir

Bengi Mutlu

Çağla

Silah sesi duyulduğu an içimde bir şey koptu. O ses sıradan bir ses değildi. Kuru bir patlama... metalik, keskin, net. Gecenin içine saplanmıştı. Ateşin çıtırtısı bir anlığına arka plana düştü. Rüzgârın uğultusu bile duraksamış gibi geldi bana. Arda.

Beynim başka hiçbir şeyi işlemiyordu. Okan bir şey söylemeye çalıştı, Lila ayağa kalktı, Burak hâlâ solgun bir halde oturuyordu ama ben artık ateşin başında değildim. Bedenim oradaydı belki ama zihnim çoktan ormanın içine koşmuştu.
Ayağa kalktım. "Ben bakmaya gidiyorum," dedim. Sesimin bana ait olduğundan emin değildim. Sanki uzaktan geliyordu. "Çağla, dur!" dedi Okan.

Duramazdım. Ateşin sıcaklığı sırtımdan çekildiği an soğuk içime işledi. Birkaç adım sonra kamp alanının ışığı zayıfladı. Birkaç adım daha... ve orman beni yuttu.

Gece ormanı gündüz gördüğümüz o huzurlu, doğal yer değildi. Ağaçlar daha yüksek, gölgeler daha koyu, aralarındaki boşluklar daha derindi. Ay ışığı dalların arasından süzülüyor ama yere ulaşana kadar parçalanıyordu. Her şey yarım görünüyordu. Eksik. Kırık. "Arda!" diye bağırdım. Sesim ağaçlara çarptı. Yankı yaptı. Ama cevap gelmedi.

Bir adım daha attım. Ayağım kuru bir dala bastı; dal sertçe kırıldı. O ses bile kalbimi yerinden fırlatmaya yetti. "Arda, lütfen cevap ver," dedim daha kısık bir sesle.

Yürüdükçe içimdeki korku başka bir şeye dönüşüyordu. Panik. Ya geç kaldıysam? Ya o silah sesi ondan gelmediyse? Ya... O düşünceyi tamamlamadım. İlerledim.
Bir süre sonra arkamı döndüm ve kamp ateşinin ışığını göremediğimi fark ettim. Boğazım düğümlendi. Kaybolmuştum.Bir anlığına gözlerimi kapattım. Nefes almaya çalıştım. Burnuma nemli toprak kokusu geldi. Çam ağaçlarının ağır, reçineli kokusu. Bu koku gündüz huzur vericiydi. Şimdi boğucuydu. "Arda!" Bu kez daha yüksek bağırdım. Cevap yoktu.
Ama birkaç saniye sonra sağ tarafımdan bir ses duydum. Ayak sesi. Yavaş. Kontrollü. Dalları ezen bir ağırlık vardı. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Hareket edemedim. "Arda?" dedim titreyerek.

Gölgelerin arasından bir siluet çıktı. Ay ışığı yüzüne vurduğunda dizlerim boşaldı. Arda. Hiç düşünmeden koşup ona sarıldım. O da beni sardı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Nefesi düzensizdi. "İyi misin?" dedim hemen.

"Şimdilik," dedi. Sesinde yorgunluk vardı ama bilinçliydi. "Ama burada kalamayız." Geri çekilip yüzüne baktım. Yanağında ince bir kesik vardı. Saçlarının arasına yapraklar takılmıştı. Elinde silah vardı. Parmakları hâlâ tetikteymiş gibi kasılıydı. "Silah sesi...?" diye sordum.
"Ben sıktım," dedi kısa ve net bir şekilde. Bir an gözlerim büyüdü. "Ona mı?" Başını salladı. "Depo gibi bir yere sığındım," dedi hızlı hızlı. "Kapıyı kırıp içeri girdim. Işık vardı. Orada bir defter buldum. Yaratıklarla ilgili şeyler yazıyordu. Silah da oradaydı." "Defter mi?" dedim, beynim yetişmeye çalışarak. "Mahmut Ekinci'nin," dedi. Kamp alanının sahibi. O an içimde tuhaf bir şey kıpırdadı. Bu işin sandığımızdan çok daha derin olduğunu hissettim.

"Ne yazıyordu?" dedim. "Bu yaratık... insanmış. Bir deney yapmış. Kendine bir sıvı enjekte etmiş. Güçlü bir insan ırkı yaratmak için." Nefes aldı. "Sonra kontrolünü kaybetmiş. Oğluna saldırmış." Bir an beynim dondu. "Ne?"

"Panzehir yapmış ama geç kalmış. Oğlu da dönüşmüş." Arda'nın sesi alçaldı. "Ben silahı alıp çıkarken yaratık geldi. Yaklaşmasını bekledim. Bacağına sıktım." Boğazım kurudu. "Öldü mü?" diye sordum.

"Bilmiyorum," dedi dürüstçe. "Ama durmadım. Kaçtım." O an arkamızdan bir sürtünme sesi geldi. İkimiz de aynı anda sustuk. Ormanın içinden ağır bir şeyin ilerlediği sesi. "Gidelim," dedi Arda fısıltıyla.

Başımı salladım. Birlikte ilerlemeye başladık. Arda yolu daha net biliyormuş gibi önden gidiyordu. Ama orman tekdüze görünüyordu. Ağaçlar birbirinin aynısıydı. Gölgeler yön duygumu bozuyordu.

Bir süre sonra eski, ahşap bir merdiven bulduk. Yukarı doğru çıkan, neredeyse çürümüş bir merdiven. Muhtemelen o terk edilmiş eve açılıyordu. "Buradan geldim," dedi Arda. Yukarıdan hafif bir gıcırtı duyuldu. O an yukarıdan bir tahta kırıldı.

Arda bir adım attı ama basamak çöktü. Dengesini kaybedip düştü. Merdivenle birlikte yere çarptı. Tahtalar etrafa saçıldı. "Arda!" diye bağırdım. Yanına çöktüm. "İyi misin?" Dişlerini sıktı. "İyiyim. Çabuk kalkmamız lazım."

Yukarıdan gölgemsi bir hareket oldu. O an düşündüğüm tek şey kaçmaktı. Arda'yı kolundan tuttum. Ayağa kalktı. Birlikte koşmaya başladık. Arkamızdan bir uğultu geldi. İnsan sesi değildi. Hayvan sesi de değildi. Boğuk, derinden gelen bir titreşim gibiydi.

Koşarken dallar yüzüme çarpıyordu. Nefesim kesiliyordu. Ama durursam yakalanacağımızı hissediyordum. Uzakta ateşin turuncu ışığını gördüğüm an içimde bir umut kıvılcımı yandı. "Orada!" dedim.

Arda başını salladı. Kampa yaklaştığımızda diğerleri çoktan ayağa kalkmıştı. Silah sesinden sonra zaten gergindiler. Bizi görünce hepsi bir adım öne çıktı.

"Arda!" diye bağırdım tekrar, sanki az önce yanında değilmişim gibi. Arda birkaç adım attıktan sonra dizlerinin üzerine çöktü. Yorgunluk ve adrenalin bir anda üstüne çökmüştü. "Ne oldu?" dedi Okan. Arda kısa kısa anlattı. Depoyu. Defteri. Deneyi. Panzehiri.
Herkesin yüzü değişti. Bu artık sadece bir "yaratık" meselesi değildi. Bu bir insanın yaptığı bir şeydi. Ve belki hâlâ insan olan bir tarafı vardı. Ben Arda'nın yanına çöktüm. Elimi yüzüne götürdüm. Küçük bir sıyrık vardı. Kanamıyordu ama kızarmıştı.

"Bir daha böyle tek başına gitmeyeceksin," dedim. Gülümsedi. Yorgun, ama sıcak bir gülümsemeydi. "Tamam," dedi. Ama içimde bir his vardı. Bu gece daha bitmemişti.