1. bölüm · Şafağın Eşiğinde

Prolog

Bengi Mutlu

27 Kasım 2013, saat: 23.56

Emre'nin gözleri yola sabitlenmişti, ama kafasının başka yerde olduğu ortadaydı.. Ön koltuktaki Mercan, ellerinde sıkıca tuttuğu haritayı yeniden katlarken usulca homurdanıyordu. Arabanın içi, yıllardır modası geçmiş bir radyo istasyonunun boğuk müzikleri ve motorun monoton uğultusuyla doluydu.

"Buradan mı döneceğiz?" diye sordu Mercan, haritayı ters çevirmeye çalışırken. "Bu eski haritalar hiç yardımcı olmuyor. Telefon çekmiyor, navigasyon çalışmıyor. Neden hâlâ buradayız, Emre?"

"Biraz sabırlı ol," dedi Emre, direksiyona hafifçe vururken. "Kamp alanı haritada bu yoldan sonra bir yerde olmalı. Yoldan sapmamız gerekirse söylerim. Hem zaten bir günlüğüne kamp yapacağız, bu kadar stres yapma."

Mercan, kaşlarını çattı ve camdan dışarı baktı. Yol gittikçe daralıyor, etraflarındaki ağaçlar daha da sıklaşıyordu. Gece karanlığı, ormanı yutmuş gibi görünüyordu ve farların zayıf ışığı, ağaç gövdelerinin gölgelerini ürkütücü şekillere dönüştürüyordu.

"Bu yol hiç tekin görünmüyor," diye mırıldandı Mercan.

Emre yanıt vermek üzere ağzını açmıştı ki, aniden önlerindeki yola bir şey fırladı. Hayalet gibi görünen bir figür, arabanın farlarına yakalandı ve aniden dondu.

"Ne tür bir şey bu?!" Emre, sert bir frenle direksiyonu çevirdi.

Araba aniden kaymaya başladı, lastikler yoldan çıkıp çamura saplandı. Metal bir çarpma sesiyle durdular. İkisi de nefes nefese, gözleri büyümüş şekilde birbirlerine baktılar.

"Emre!" diye çığlık attı Mercan, emniyet kemerini çözmeye çalışırken. "Neye çarptık?!"

"Sanırım... bir hayvan ya da bir insan," dedi Emre, sesi titreyerek. Arabadan çıktı ve farların aydınlattığı çamura doğru ilerledi. Ancak yerde hiçbir şey yoktu.

Mercan da arabadan çıktı, tereddütle etrafına bakındı. "Emre, burası hiç normal değil. Şu karanlıkta bir şey gördüğümü sandım."

Emre, arabanın arkasına doğru yürürken elini saçlarının arasından geçirdi. "Bir şey yok... Belki sadece gözümüz bize oyun oynuyor."

Tam o anda, Mercan bir tıkırtı duydu. Başını hızla sesin geldiği yöne çevirdi ve kalbi bir anda hızlandı. Biraz ileride, ormanın içinde bir şey vardı. Gölgeler arasında kıpırdayan bir siluet.

"Emre, biri var," diye fısıldadı.

Emre, duraksadı. "Ne demek biri var?"

"Orada!" Mercan, elini uzatıp gösterdi.
"Ağaçların arasında... bizi izliyor."

İkisi de hareketsizce bekledi. Ardından, siluet bir anda hareket etti. Gölgelerin arasında hızla kayboldu, ancak o an bir çığlık yankılandı. Kadın sesi... acı dolu ve boğuk bir çığlık.

Mercan'ın yüzü bembeyaz olmuştu. "Buradan hemen gitmemiz gerek!"

"Araba saplandı," dedi Emre, sesinde panik iziyle. "Ama... bekle, ses buradan çok uzakta değildi."

"Hayır, Emre! Bakma! Gidelim buradan!"

Ama Emre çoktan yürümeye başlamıştı. Mercan, çaresizce arkasından bakarken titreyen elleriyle telefonunu çıkarmaya çalıştı. Çekim yoktu. Tam o anda, biraz ileride bir şeyin parladığını fark etti.

Cesaretini toplayarak birkaç adım attı ve yerde uzanmış bir şey gördü. Yaklaştıkça, bunun bir kadın cesedi olduğunu fark etti. Mercan'ın boğazına bir yumru oturdu, çünkü cesedin yüzü ona çok tanıdık geliyordu. Bu ceset, birkaç yıl önce kaybolan kıza, yani Melike'ye aitti.

"Emre!" diye bağırdı Mercan, sesi çatlayarak. Ancak sesi bir yankı gibi ormanın derinliklerinde kayboldu.

Bu sırada Emre'nin bulunduğu yerden, tekrar o çatırtılar duyuldu. Ormanın gölgeleri derinleşti ve karanlık, sanki onları içine çekiyormuş gibi ağırlaştı.

Ve sonra, karanlık orman, bir yaratığın uğursuz kükremesiyle yankılandı.