5. bölüm · Şafağın Eşiğinde

Dördüncü Bölüm: Tahta Evin Sesleri

Bengi Mutlu

Okan

Ormanın içi geceleri başka bir şeye dönüşüyordu. Gündüz gördüğümüz ağaçlar, patikalar, gölün sakin yüzeyi... Hepsi karanlık çöktüğünde tanınmaz hâle gelmişti. Sanki aynı yerde değil de başka bir boyuttaydık. Ağaçların gövdeleri daha kalın, dalları daha eğri, gölgeleri daha uzundu. En ufak rüzgârda bile yapraklar birbirine sürtünüyor, bu da insanın zihninde adımlara, fısıltılara dönüşüyordu.

Arda'yla birlikte koşmayı bıraktığımızda nefes nefeseydik. Birkaç saniye boyunca yalnızca kendi soluk alışlarımızı duyduk. Ardından aynı anda Aylin'in adını bağırdık. "Aylin!"

Sesim boğazımı yaktı. Cevap gelmedi. Bir kez daha bağırdık. Daha yüksek. Daha çaresiz. "Aylin!" Orman sesimizi yuttu. Yankı bile dönmedi. Bir an durup Arda'ya baktım. Yüzü solgundu ama gözlerinde kararlılık vardı. Elindeki el fenerini sıkıca tutuyordu. Işık huzmesi ağaç gövdelerinin üzerinde geziniyor, karanlığı yarıyordu ama yeterli değildi. Karanlık, ışığın etrafında toplanıp onu daraltıyor gibiydi.
"Bu tarafa sürüklemiş olabilir," dedi Arda, yerdeki izlere bakarak.

Yere eğildim. Toprak nemliydi. Bazı yerlerde sürüklenme izine benzeyen çizikler vardı ama kesin bir şey söylemek zordu. Orman zemini zaten düzensizdi. Kökler, taşlar, düşmüş dallar... Ama bir yerde toprak daha fazla bozulmuştu. Sanki biri ya da bir şey orada mücadele etmişti.

Kalbim yeniden hızlandı. "Okan," dedi Arda, sesi alçak ama netti. "Ne görürsek görelim panik yapmayacağız. Tamam mı?" Başımı salladım. "Tamam." Ama içimde fırtına kopuyordu. Aylin'in camdan çekilişini gözümün önünden atamıyordum. O an donup kalmıştım. Bir şey yapamamıştım. Bu düşünce midemi bulandırıyordu.

Tekrar yürümeye başladık. Aylin'in adını aralıklarla bağırıyorduk. Her bağırıştan sonra birkaç saniye dinliyor, bir ses, bir çıtırtı, bir nefes arıyorduk. Ama orman yalnızca kendi uğultusunu veriyordu. Dakikalar geçti. Belki daha fazla. Zaman kavramı kaybolmuştu. Derken ağaçların arasında bir siluet belirdi. İlk başta gölge sandım. Ama ışığı biraz daha sabitlediğimde şekil netleşti. Bir ev. Ahşap, eski, tek başına duran bir ev. Ormanın ortasında. Arda da görmüştü. Feneri aynı noktaya çevirdi. "Görüyor musun?" diye fısıldadı. "Evet."

Ev, ağaçların arasında neredeyse saklanmış gibiydi. Çatısı eğikti. Duvarlarının bazı yerleri kararmıştı. Pencereleri karanlıktı. Işık yoktu. Duman yoktu. Hayat belirtisi yoktu. Ama oradaydı. "Burada olabilir," dedi Arda. Boğazım düğümlendi. Aylin'in uyandığında karşılaşacağı yer burası olabilir miydi? Ya da hâlâ içeride miydi?

Evin önüne kadar yürüdük. Her adımımızda tahtaların ve kuru yaprakların çıkardığı ses bana fazla yüksek geliyordu. Sanki bir şey bizi duyacakmış gibi. Kapının önünde durduk. Kapı kapalıydı. Eski bir kilit vardı ama dışarıdan bakınca kapının içeriden kilitli olduğu anlaşılıyordu. Arda kolu denedi. Açılmadı. Ben de denedim. Aynı sonuç. Kapıya kulak verdim. İçeriden hiçbir ses gelmiyordu. "Pencerelere bakalım," dedim.

Evin etrafını dolaşmaya başladık. İlk pencere tamamen tahtalarla kapatılmıştı. Kalın çivilerle çakılmış tahtalar. İçeriye bakmak imkânsızdı. İkinci pencere de aynıydı. Üçüncüde bir fark vardı. Tahtaların biri hafif eğilmişti ama yine de içeriye bakacak boşluk yoktu. Arda elini tahtaya koydu, zorladı. Oynamadı.

"Bilinçli kapatılmış," dedi. Bu cümle içimde başka bir korku uyandırdı. Burası terk edilmiş bir ev gibi görünüyordu ama birileri pencereleri kapatmıştı. Ya içeride bir şeyi tutmak için... ya da dışarıdakileri uzak tutmak için. Evin arkasına geçtiğimizde bir şey dikkatimi çekti. Duvara yaslanmış eski bir tahta merdiven.

Çatının kenarına kadar uzanıyordu. Arda'yla göz göze geldik. "Üst kat," dedi. Başımı salladım. "Başka şansımız varmış gibi durmuyor."

Merdiven eskiydi. Basamakları çürümüş gibiydi. İlk adımı attığımda hafifçe sallandı. İçimde bir anlık tereddüt oldu ama geri dönemezdik. "Önce ben çıkayım," dedi Arda. "Dikkatli ol," dedim. Arda yavaşça tırmanmaya başladı. Her adımda merdiven inliyordu. Ben aşağıda durup merdiveni sabit tutmaya çalıştım. Rüzgâr hafif esiyordu ama bana fırtına gibi geliyordu.
Arda üst kata ulaştı. Çatı kenarındaki küçük pencereden içeri baktı. "Görmüyorum," dedi alçak sesle. "Karanlık."

"Girebiliyor musun?"

"Deneyeceğim." Bir an sessizlik oldu. Sonra tahtaların sürtünme sesi. Arda içeri girmeye çalışıyordu. Birkaç saniye sonra bir gıcırtı ve ani bir düşme sesi duyuldu.

"Arda!" Sesim ani ve yüksek çıkmıştı. "İyiyim!" diye seslendi içeriden. "Sadece dengemi kaybettim." Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. "Gelebilirsin!" dedi.

Derin bir nefes aldım ve merdivene çıktım. Her basamakta içimden "Kırılma" diye küçük bir yalvarış geçiriyordum. Üst kata ulaştığımda pencerenin kenarından içeri baktım. Tozlu bir oda. Eski bir yatak iskeleti. Yere saçılmış eşyalar. Kendimi içeri attım.
Ayaklarım yere değdiği anda tahta inledi. Dengeyi sağlamak için duvara tutundum. Arda birkaç adım ötemdeydi. "Oda boş," dedi. Ama bu rahatlatıcı değildi. Çünkü alt kat hâlâ bilinmezdi. Merdivenleri bulduk. İçeriden alt kata inen bir merdiven vardı. Karanlık aşağı doğru uzanıyordu. O an, aşağıdan çok hafif bir ses geldi.

~~

Aylin'i o evden çıkardığımız an, göğsümdeki baskı bir saniyeliğine hafiflemişti. Ama bu rahatlama gerçek değildi. Koşarken arkamıza bakmamış olmamız, arkamızda hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyordu. Orman karanlıktı, ağırdı ve sanki bizi yutmak istiyordu. Ağaçların gövdeleri aramıza giriyor, dallar yüzümüze çarpıyor, ayaklarımız köklere takılıyordu. Yine de durmadık. Durursak yakalanacağımızı biliyordum. Bunu kimse söylemedi ama üçümüz de aynı şeyi düşünüyorduk.

Bir süre sonra Aylin'in nefesi düzensizleşti. Arda elini uzatıp onu kolundan tuttu. Ben de diğer tarafına geçtim. Koşmak artık kontrolsüz bir kaçıştan çok, bilinçli bir geri çekilme gibiydi. Kamp alanına doğru yönelmiştik ama gece ormanı, gündüz bildiğimiz yer değildi. Patika seçilemiyordu. Göle doğru mu gidiyoruz, yoksa daha da içeri mi sapıyoruz, emin değildim.

"Durmamız lazım," dedi Arda sonunda, nefesini zor toparlayarak. Aylin başını salladı. "Bir saniye..."

Bir ağacın dibine yaslandı. Ben arkamı dönüp geldiğimiz yöne baktım. Hiçbir hareket yoktu. Hiçbir ses yoktu. Bu sessizlik daha korkutucuydu. Çünkü az önce o evin içinde duyduğumuz şey — o kapıyı parçalayan güç, o hırıltı — böyle bir sessizlikle bağdaşmıyordu. "Bizi takip ediyor olabilir," dedim. Arda başını kaldırdı. "Eğer ediyorsa, şimdiye kadar gelmiş olurdu."

"Ya bekliyorsa?" Bu ihtimali söylemek bile istemiyordum ama zihnim durmuyordu. Eğer o şey zekiyse... Eğer bizi doğrudan kovalamak yerine yönlendirmeyi seçiyorsa? Ormanda kaybolmamızı, paniklememizi, ayrılmamızı bekliyorsa? Aylin gözlerini kapattı. "Kampa dönmemiz lazım. Diğerleri..."

Onu yarım bıraktı ama devamını biliyordum. Lila, Burak, Çağla... Onlar hâlâ ateşin başındaydı. Bizim neyle karşılaştığımızdan habersizlerdi. Ve eğer bu şey kamp alanına giderse... "Geri dönüyoruz," dedim net bir şekilde.

Bu kez koşmadık. Hızlı yürüdük. Daha kontrollü. Her adımımızı dikkatle atarak. El fenerini açtım ama pili zayıflamıştı. Işık titriyordu. Arda da kendi fenerini açtı. İki dar ışık huzmesi karanlığı yırtmaya çalışıyordu ama orman her şeyi içine çekiyordu.

Yürürken aklımda tek bir görüntü vardı: camın kırılışı ve Aylin'in çekilişi. O anı ne kadar zorlarsam zorlayayım netleştiremiyordum. El insan eline benziyordu ama değildi. Parmakları uzundu. Derisi koyu ve pürüzlüydü. Gücü ise... kesinlikle insanüstüydü.

"Onu gördün mü?" diye sordum birden, Arda'ya dönerek. "Kimi?"

"O şeyi." Arda birkaç saniye sustu. "Net değil. Gölgeler vardı. Ama insana benzemiyordu." Bu cümle mideme bir taş gibi oturdu. "İnsana benzemiyordu" ne demekti?

Aylin sessizdi. Yürürken ara sıra arkasına bakıyordu. Onun da içi rahat değildi. O ev, kapının kırılışı, o ses... Biz pencereden çıktığımız an yukarı geliyordu. Eğer birkaç saniye geç kalsaydık... Bunu düşünmek istemedim. Yaklaşık on beş dakika sonra uzaktan ateşin turuncu ışığını gördük. O an içimdeki gerilim biraz daha azaldı. Kamp alanı. Güvenli bölge. Ama gerçekten güvenli miydi?

Ateşe yaklaştığımızda Lila ayağa fırladı. Yüzündeki ifade endişe ve öfke arasında bir yerdeydi. "Neredeydiniz?!" diye sordu. Cevap vermek yerine Aylin'e baktılar. Onu görünce hepsi aynı anda konuşmaya başladı. "İyi misin?"
"Ne oldu?"

"Canavar neredeydi?" Aylin yorgun bir şekilde oturdu. "Kaçırdı. Eski bir eve götürdü." Sessizlik oldu. Herkes bana baktı. Devam etmem gerektiğini anladım.

"Ormanın içinde, kuzeydoğu tarafında. Ahşap bir ev. Pencereleri tahtalarla kapalı. Kapıyı kırarak girdi." "Kapıyı mı kırdı?" dedi Burak. "Evet," dedim. "Tek darbede." Ateş çıtırdadı. Kimse bir şey söylemedi birkaç saniye.

"Peki şimdi nerede?" dedi Çağla, sesi daha alçak. "Bilmiyoruz," dedi Arda. "Ama orada değildi. Biz kaçarken peşimize gelmedi."

"Belki de geldi ama fark etmediniz," dedi Lila. Bu ihtimali ben de düşünmüştüm ama söylememiştim. "Her neyse," dedim. "Şimdi birlikteyiz. Bu en azından bir avantaj." Ama içimde biliyordum ki avantaj falan değildi. Biz neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmiyorduk. O şey ise bizi görmüştü. Kokumuzu almıştı. Gücümüzü test etmişti.

Aylin su içti. Ellerinin hâlâ hafif titrediğini gördüm. Yanına oturdum. "Emin misin iyi olduğuna?" diye fısıldadım. Başını salladı ama gözleri farklı bir şey söylüyordu. "Evde yalnız değildim," dedi alçak sesle. "Ne demek bu?"

"Yukarıdan sesler geliyordu. Sanki... sanki biri dolaşıyordu." Arda kaşlarını çattı. "Biz üst kattaydık."

"Hayır," dedi Aylin. "Siz gelmeden önce. Uyandıktan sonra." Bu detay midemi daha da sıktı. Demek ki o şey yalnızca onu bırakıp gitmemişti. Evin içinde dolaşmıştı. Belki de onu izliyordu. "Belki de başka biri vardır," dedi Burak zorlama bir mantıkla. "Belki orada yaşayan biri—"

"Pencereler çivilenmişti," dedim sertçe. "İçeriden çıkış yoktu. Orası bir tuzaktı." Kimse buna itiraz etmedi. Ateşin etrafında oturduk ama kimse rahat değildi. Orman her zamankinden daha karanlık görünüyordu. Sanki ateşin ışığı eskisi kadar güçlü değildi. Gölgeler daha yakındı. Bir süre sonra Arda ayağa kalktı. "Onu bulmalıyız." Herkes ona baktı. "Ne?"

"Evi. Nereden geldiğini. Neden orada olduğunu. Eğer o şey bir yere bağlıysa, o ev bir ipucu olabilir." Mantıklıydı. Ama riskliydi. "Gece mi?" dedi Çağla. "Hayır," dedi Arda. "Sabah. Gün doğunca." Başımı salladım. "Şimdi karanlıkta bir şey yapamayız. Sabah gideriz. Hep birlikte." Bu karar geçici bir güven verdi. En azından bir plan vardı. Ama plan yapmak, bilinmeyene karşı zayıf bir kalkandı.

Gece ilerledikçe nöbetleşe uyanık kalmaya karar verdik. İlk nöbeti ben aldım. Ateşin başında oturdum. Elimde kalın bir dal vardı. Silahımız yoktu. Hiçbir şeyimiz yoktu.

Aylin uyumaya çalışıyordu ama ara sıra irkilerek gözlerini açıyordu. Arda uzağa bakıyordu. Lila ve Burak fısıldaşıyordu. Çağla sessizce oturmuştu. Ormanı dinledim. Bir süre hiçbir şey olmadı. Sonra çok uzaktan bir ses geldi. Uluma gibi.Ama tam kurt değil. Daha derin. Daha uzun.
Sırtımdan soğuk bir ter aktı. O ses kamp alanına doğru gelmiyordu ama vardı. Oradaydı. Ve artık emindim. Bu yalnızca rastgele bir saldırı değildi. Bu ormanın içinde bir şey yaşıyordu. Ve biz onun bölgesindeydik. Sabah olduğunda her şey daha net görünecekti.Ama içimde bir his vardı:
Gün ışığı, gerçeği daha az korkutucu yapmayacaktı.

Sadece daha görünür kılacaktı.