4. bölüm · SADECE ÜÇ AY
İNKARCI
Sabah kampüse girer girmez Milena'yı bahçede gördüm.
Elinde kahvesi, yüzünde de gereğinden fazla büyük bir gülümseme vardı.
"Ne?"
"Daha günaydın bile demedin."
"Günaydın. Şimdi söyle."
Milena kahvesinden bir yudum aldı.
"Bugün Arthur'un doğum günü."
Olduğum yerde durdum.
"Bugün mü?"
"Evet."
"Ben bilmiyordum."
"Fark ettim."
Kaşlarımı çattım.
"Ne yapacağım şimdi?"
Milena sırıttı.
"Doğum gününü kutlayabilirsin."
"Tabii ki kutlayacağım."
"Başka?"
"Başka ne?"
"Mesela hediye."
Bir an düşündüm.
"Ne alabilirim?"
Milena omuzlarını kaldırdı.
"Sen onu benden daha iyi tanıyorsun."
"Hayır, tanımıyorum."
Milena'nın bakışı değişti.
"Öyle mi?"
"Milena."
"Tamam."
Ama yüzündeki ifadeden hiç de tamam olmadığını anlayabiliyordum.
Ders arasında telefonumdan birkaç mağazaya baktım.
Sonra aklıma geçen hafta geldi.
Arthur kampüsün yakınındaki bir mağazanın vitrininde bir saate uzun uzun bakmıştı.
O sırada hiçbir şey söylememiştim.
Ama hatırlıyordum.
Ders çıkışında mağazaya uğradım.
Vitrindeki saati görünce tereddüt etmeden içeri girdim.
Bir süre sonra küçük kutuyu çantama koyup dükkândan çıktım.
---
Akşamüstü Arthur'u kampüs bahçesinde gördüm.
Arkadaşlarıyla konuşuyordu.
Yanına gidince bana döndü.
"Alexa."
"Doğum günün kutlu olsun."
Gülümsedi.
"Teşekkür ederim."
Çantamdan küçük paketi çıkarıp ona uzattım.
"Bu da senin."
Arthur şaşırdı.
"Benim için mi?"
"Hayır, bakkaldan aldığım rastgele birine verecektim."
Güldü.
"Çok komiksin."
Paketi aldı.
"Gerçekten bir şey almana gerek yoktu."
"Biliyorum."
"Yine de almışsın."
"Evet."
Arthur paketi açtı.
Kutunun içindeki siyah saate birkaç saniye baktı.
Sonra başını kaldırdı.
"Alexa..."
"Hı?"
"Bu..."
Saati eline aldı.
"Geçen hafta baktığım saat."
Omuz silktim.
"Hatırladım."
"Sen bunu hatırladın mı?"
"Ne var yani?"
Arthur hafifçe gülümsedi.
"Hiçbir şey."
Saate tekrar baktı.
"Gerçekten çok güzel."
"Beğendin yani?"
"Çok."
Sonra gözlerini bana çevirdi.
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Arthur saati bileğine taktı.
"Tam oldu."
"Güzel."
Bir an sessizlik oldu.
Sonra Arthur:
"Sen gerçekten dikkat ediyorsun."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Neye?"
"Bana."
Ne diyeceğimi bilemedim.
Hemen bakışlarımı başka tarafa çevirdim.
"Doğum günün diye fazla anlam çıkarma."
Arthur güldü.
"Tamam."
Sonra saatine baktı.
"Yine de bu doğum günümün en güzel hediyesi."
İstemeden gülümsedim.
"Abartıyorsun."
"Belki."
Birlikte kampüs yolunda yürümeye başladık.
Ben hâlâ bunun sadece bir doğum günü hediyesi olduğunu düşünmeye çalışıyordum.
Ama içimde bir yerde...
Arthur'u mutlu etmiş olmaktan duyduğum mutluluğun, normalden biraz farklı olduğunu biliyordum.
Arthur saati bileğine taktıktan sonra birkaç saniye ona baktı.
"Gerçekten sevdin."
"Sevdim."
"İyi."
"Sen seçerken çok düşündün mü?"
"Hayır."
Arthur kaşını kaldırdı.
"Yalan."
"Biraz."
Güldü.
Tam o sırada telefonum çaldı.
Milena: Neredesiniz?
Cevap yazamadan arka arkaya bir mesaj daha geldi.
Milena: Arthur'un doğum günü olduğunu unutmadın değil mi?
Ekranı Arthur'dan uzaklaştırmaya çalıştım.
Ama çok geçti.
"Milena mı?"
"Hayır."
"Telefonunda Milena yazıyor."
"Tamam, evet."
Arthur güldü.
"Ne diyor?"
"Hiçbir şey."
"Alexa."
"Gerçekten hiçbir şey."
Telefonumu cebime koydum.
Arthur başını iki yana salladı.
"Seninle bir şey saklamak mümkün değil."
"Ben bir şey saklamıyorum."
"Tabii."
Birlikte kampüs kafesine doğru yürümeye başladık.
Kapıdan içeri girdiğimizde Milena'yı tek başına masada otururken gördüm.
Bizi görünce yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu.
"Sonunda!"
Arthur ona baktı.
"Ne sonundası?"
Milena hemen toparlandı.
"Hiç."
Yanına oturdum.
Arthur da karşı sandalyeye geçti.
Milena gözlerini Arthur'un bileğindeki saate dikti.
"Oo."
Ben ona bakınca başını salladı.
"Hiçbir şey demedim."
Arthur saate baktı.
"Alexa aldı."
Milena bana döndü.
"Gerçekten mi?"
"Doğum günüydü."
"Tabii."
"Ne demek tabii?"
"Hiç."
Arthur güldü.
"İkiniz konuşurken kendimi üçüncü kişi gibi hissediyorum."
Milena hiç düşünmeden cevap verdi.
"Çünkü biz yıllardır birbirimizi tanıyoruz."
"Ve ben dışlanıyorum."
"Biraz."
Arthur kahkaha attı.
Ben de istemeden gülümsedim.
Bir süre sonra masaya üç kahve geldi.
Arthur kendi bardağını eline aldı.
"Bugün benim doğum günüm ama kahveyi Alexa ısmarlıyor."
"Çünkü hediyeyi aldın."
"Doğru."
Milena bize bakıp başını iki yana salladı.
"İkiniz gerçekten çok garipsiniz."
Arthur bana baktı.
"Katılıyorum."
"Ben katılmıyorum."
"Tabii ki."
Gülüşmeler arasında günün geri kalanı hiç beklemediğim kadar rahat geçti.
Arthur'la konuşurken artık sürekli ne söylemem gerektiğini düşünmüyordum.
Sadece...
Konuşuyordum.
Ve galiba en tehlikeli kısmı da buydu.
Çünkü onun yanında kendimi rahat hissetmeye başlamıştım.
Kafeden çıktığımızda hava kararmaya başlamıştı.
Milena telefonuna baktı.
"Benim eve gitmem lazım."
"Şimdi mi?"
"Evet. Annem arayıp duruyor."
Bana döndü.
"Sen?"
"Ben biraz daha kampüste kalacağım."
Arthur kaşını kaldırdı.
"Niye?"
"Canım istemiyor eve gitmek."
Milena hemen sırıttı.
"Ben gidiyorum o zaman."
"Tamam."
Milena birkaç adım attıktan sonra arkasını döndü.
"Alexa!"
"Ne?"
"Yarın görüşürüz!"
"Tamam!"
Milena uzaklaşınca kampüs bir anda sessizleşmiş gibi geldi.
Arthur ellerini cebine soktu.
"Sen gerçekten eve gitmeyecek misin?"
"Biraz dolaşacağım."
"Tek başına?"
"Evet."
Arthur başını salladı.
"Ben de geleyim."
"Niye?"
"Canım dolaşmak istedi."
Gözlerimi devirdim.
"Tesadüfe bak."
"Ne?"
"Sen de tam benim dolaşacağım zaman dolaşmak istedin."
Arthur güldü.
"İstersen geri döneyim."
"Yok."
Birlikte yürümeye başladık.
Kampüsün arka tarafındaki küçük parka doğru ilerledik.
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Sonra Arthur:
"Bugün güzel geçti."
"Fena değildi."
"Senin için de mi?"
"Abartma."
"Tamam."
Birkaç adım daha attık.
Sonra Arthur bir anda durdu.
"Bir dakika."
"Ne oldu?"
Yerde duran bir şeyi gösterdi.
"Bu senin mi?"
Eğilip baktım.
"Telefonum!"
Az önce cebimden düşürmüş olmalıydım.
Arthur telefonu yerden alıp bana uzattı.
"Bir gün de eşyalarını kaybetmeden dolaş."
"Ben kaybetmedim."
"Yere bırakmışsın."
"Detay."
Arthur güldü.
Telefonumu çantama koydum.
"Tamam, artık eve gidebiliriz."
"Olur."
Bu kez yan yana yürürken ikimizin de yüzünde küçük bir gülümseme vardı.
Ve fark etmeden...
Akşamın en sıradan anlarından biri, günün en güzel kısmına dönüşmüştü.
Kampüsten çıkmak üzereyken Arthur bir anda yanıma döndü.
"Acıktın mı?"
Bir an düşündüm.
"Biraz."
"Ben de."
"Doğum günün diye yemek mi ısmarlayacaksın?"
Arthur güldü.
"Aslında evet."
"Benim için mi?"
"Hayır, kendim için. Ama sen de gelirsen iki kişilik olur."
Gözlerimi devirdim.
"Çok naziksin."
"Geliyor musun?"
Kısa bir tereddütten sonra başımı salladım.
"Tamam."
---
Restorana girdiğimizde oldukça sakin bir yer olduğunu fark ettim.
Arthur karşımdaki sandalyeye oturdu.
Menüyü elime aldım.
"Buraya daha önce geldin mi?"
"Bir kere."
"Nasıl?"
"Fena değil."
"Senin yemek konusunda verdiğin en büyük övgü bu mu?"
"Genelde 'iyi' derim."
Güldüm.
"Çok zor beğeniyorsun."
"Sen ne yiyeceksin?"
Menüye tekrar baktım.
"Karar veremedim."
Arthur:
"Sen karar verene kadar ben yaşlanırım."
"Bugün senin doğum günün. Yaşlanman normal."
Gülmeye başladı.
"Çok acımasızsın."
"Gerçekler acıdır."
Sonunda siparişlerimizi verdik.
Yemekler gelene kadar konuşmaya devam ettik.
Okuldan, Milena'dan, saçma sapan kampüs dedikodularından...
Konuştukça zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim.
Bir ara Arthur sustu.
"Ne?"
"Bazen seninle konuşurken zamanın geçtiğini fark etmiyorum."
Elimdeki çatalı masaya bıraktım.
"Ben de."
İkimiz de birkaç saniye sustuk.
Arthur hafifçe gülümsedi.
"Bu iyi bir şey, değil mi?"
"Sanırım."
Başımı önüme eğdim.
Kalbimin gereğinden hızlı attığını hissediyordum.
Arthur'la aramızda bir şey vardı.
Bunu artık inkâr etmek giderek zorlaşıyordu.
Ama ikimiz de henüz o şeyi isimlendirmeye hazır değildik.
Arthur'un yüzündeki o fazla ciddi ifadeye birkaç saniye baktım.
"Ne?"
"Hiç."
"Niye öyle bakıyorsun?"
"Bakmıyorum."
"Bayağı bakıyorsun."
Arthur sandalyesine yaslandı.
"Doğum günüm diye sana bir saatliğine katlanıyorum."
Gözlerimi devirdim.
"Bir saat mi?"
"Belki kırk beş dakika."
"İstersen kalkıp gidebilirim."
"Yok, otur."
Gülümsemesini saklamaya çalışıyordu.
"Seninle uğraşmak eğlenceli."
"Ben de seninle uğraşmayı hiç eğlenceli bulmuyorum."
"Yalan."
"Değil."
"Yüzünden belli."
"Benim yüzümü senden iyi kimse bilemez zaten."
Arthur kaşlarını kaldırdı.
"İddialı bir cümle."
"Yanlış anlama."
"Ben yanlış anlamadım."
Tam o sırada garson yemekleri getirdi.
Arthur tabağına baktı.
"Benimki daha güzel."
"Çünkü sen seçtin."
"Sen de seçebilirdin."
"Sen acele ettirdin."
"Çünkü on beş dakika menüye baktın."
"Abartma."
"On dört dakika."
Gülmemek için dudaklarımı bastırdım.
Arthur bunu fark etti.
"Bak, güldün."
"Hayır."
"Güldün."
"Hayır."
"Şu an da gülüyorsun."
"Arthur."
"Alexa."
"Yemeğini ye."
"Emredersiniz."
Başımı iki yana salladım.
Bir süre yemeklerimizi yedik.
Sonra Arthur çatalla tabağındaki patateslerden birini alıp benim tabağıma bıraktı.
"Al."
"Benim patatesim yok mu?"
"Seninkiler kötü."
"Seninkiler daha mı iyi?"
"Evet."
"Çok kibirlisin."
"Bugün doğum günüm. İstediğim kadar."
"Bu nasıl bir mantık?"
"Doğum günü mantığı."
Gülerek başımı salladım.
"İyi ki doğdun."
Arthur bana baktı.
"Bir daha söyle."
"Hayır."
"Duymadım."
"İyi ki doğdun."
"Teşekkür ederim."
Bu kez ikimiz de güldük.
Ve fark ettim ki...
Arthur'la böyle konuşmak, düşündüğümden çok daha fazla hoşuma gidiyordu.
---
Yemekten sonra restorandan çıktığımızda hava iyice serinlemişti.
Kollarımı birbirine doladım.
Arthur bunu fark edip kaşını kaldırdı.
"Üşüdün mü?"
"Hayır."
"Titriyorsun."
"Üşümüyorum dedim."
"Tabii."
Ceketinin fermuarını açtı.
"Al."
"Hayır."
"Alexa."
"Arthur."
"İnat etme."
"Sen de emir verme."
Arthur birkaç saniye bana baktı, sonra ceketini tekrar kapattı.
"Tamam. Üşüme o zaman."
"Zaten üşümüyorum."
İki adım attım.
Sonra istemsizce kollarımı daha sıkı sardım.
Arthur kahkahayı bastı.
"Ne gülüyorsun?"
"Hiç."
"Kesin gülüyorsun."
"Sen üşümüyorum demiştin."
"Üşümüyorum!"
"Tamam."
Bu kez hiçbir şey söylemeden ceketini çıkardı ve omuzlarıma bıraktı.
"Arthur—"
"İtiraz etme."
Ceketin kollarını üzerime geçirirken ona baktım.
"Sen üşüyeceksin."
"Ben erkeğim."
"Bu ne saçma savunma?"
"Gayet mantıklı."
"Değil."
"Bugün doğum günüm."
"Her şeye bunu bahane edemezsin."
"Ediyorum."
Gülmemek için yüzümü çevirdim.
Arthur yanımda yürümeye başladı.
"Bu arada..."
"Hı?"
"Doğum günü yemeğime geldiğin için teşekkür ederim."
"Ben teşekkür ederim. Yemek güzeldi."
"Yani sadece yemek için geldin?"
"Belki."
Arthur elini kalbinin üzerine koydu.
"Kalbimi kırdın."
"Drama yapma."
"Doğum günümde bile."
Gülerek başımı iki yana salladım.
Bir süre sessiz yürüdük.
Sonra Arthur hafifçe bana doğru eğildi.
"Alexa."
"Ne?"
"Bugün güzeldi."
Ona baktım.
Bu kez yüzünde o alaycı sırıtış yoktu.
"Benim için de."
Arthur gülümsedi.
"İyi."
Sonra hemen eski hâline döndü.
"Ama yarın ceketi geri istiyorum."
Gözlerimi devirdim.
"Zaten verecektim."
"Vereceğini sanmıyorum."
"Niye?"
"Çünkü bana ait şeyleri sahipleniyorsun."
"Ne?"
Arthur kahkaha atarak önden yürümeye başladı.
"Şaka yapıyorum!"
"ARTHUR!"
Arkasına bakmadan güldü.
Ben de istemeden peşinden yürüdüm.
Ve o gece, doğum günü onun olsa da...
Eve dönerken yüzümdeki gülümsemenin sebebinin biraz da o olduğunu fark ettim.
Evin önüne geldiğimizde Arthur arabayı kaldırımın kenarına çekti.
Ceketini hâlâ üzerimde tutuyordum.
"Al."
Ceketi çıkarıp ona uzattım.
Arthur alırken bana baktı.
"Gerçekten geri verdin."
"Ne bekliyordun?"
"Çalmayı düşünüyordun."
"Sen kendini fazla önemli sanıyorsun."
"Doğum günüm bugün. Biraz hakkım."
Gözlerimi devirdim.
"Yarın görüşürüz."
"Bir dakika."
Arthur arabadan inip kapıyı kapattı.
"Ne?"
"Doğum günü dileğimi tutmadım."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Niye?"
"Çünkü ne dileyeceğimi bulamadım."
"Ben nereden bileyim?"
Arthur birkaç saniye bana baktı.
"Belki bulmuşumdur."
Kalbim bir an hızlandı.
Ama Arthur hemen sırıttı.
"Mesela yarın kahvaltıda ne yiyeceğimi."
"Gerizekâlı."
Gülmeye başladı.
"İyi geceler, Alexa."
"İyi geceler."
Arabaya binip uzaklaşmasını izledim.
Sonra eve girdim.
Telefonumu çıkarıp Milena'nın mesajlarına baktım.
Milena: NEREDEYDİN?
Milena: Arthur'la mısın?
Milena: Alexa cevap ver.
Gülerek telefonu cebime koydum.
"Baş belası."
Tam merdivenleri çıkarken telefonum yeniden titredi.
Bu kez Arthur'du.
Arthur: Bu arada.
Arthur: Bugün gerçekten güzeldi.
Mesaja birkaç saniye baktım.
Sonra istemsizce gülümsedim.
Ben: Benim için de.
Telefonu kapattım.
Ama bu kez yüzümdeki gülümsemeyi saklamaya bile çalışmadım.
Telefonu yatağımın üzerine bıraktım.
Tam üzerimi değiştirecekken yeniden titredi.
Ekrana baktım.
Arthur: Bir şey daha var.
Kaşlarımı çattım.
Ben: Ne?
Birkaç saniye sonra cevap geldi.
Arthur: Hediyeyi gerçekten sevdim.
İstemeden gülümsedim.
Ben: Onu zaten söyledin.
Arthur: Bir daha söylemek istedim.
Ben: Tamam. Rica ederim.
Arthur: Bu kadar mı?
Ben: Ne bekliyorsun?
Arthur: Bilmem. "Arthur, sen harikasın. İyi ki doğdun." falan.
Kahkahayı bastım.
Ben: Rüyanda görürsün.
Arthur: Zaten göreceğim.
Ben: İyi geceler.
Arthur: İyi geceler, sarışın.
Telefonu yatağın üzerine fırlattım.
"Sinir bozucu."
Ama yüzümdeki gülümseme hâlâ geçmemişti.
Tam o sırada kapı açıldı.
Milena kafasını içeri uzattı.
"Kimle konuşuyorsun?"
"Kimseyle."
"Yalan."
"Milena."
Yatağın kenarına oturdu.
"Arthur mu?"
Cevap vermedim.
Milena'nın gözleri büyüdü.
"Arthur!"
"Sesini kes."
"Ne oldu?"
"Hiçbir şey."
"Bugün doğum günüydü."
"Kutladım."
"Başka?"
"Yemek yedik."
Milena birkaç saniye bana baktı.
"Baş başa mı?"
"Evet."
"Alexa..."
"Ne?"
"Sen bu çocuğa fena alışıyorsun."
"Abartma."
"Yüzündeki ifadeye bakılırsa ben değil, sen abartmıyorsun."
Yastığı ona fırlattım.
"Git yat."
Gülerek odadan çıktı.
Ben de yatağa uzandım.
Tavana bakarken gün boyunca olanları düşündüm.
Arthur'un saçma şakalarını...
Benimle uğraşmasını...
Beraber güldüğümüz anları...
Ve nedense en çok da vedalaşırken söylediği o iki kelimeyi düşündüm.
Bugün güzeldi.
Gözlerimi kapattım.
Belki de gerçekten güzeldi.
Hem de sadece doğum günü olduğu için değil.
---
Ertesi sabah telefonumun alarmıyla uyandım.
Elimi uzatıp alarmı kapattım.
Tam tekrar gözlerimi kapatacaktım ki telefonum titredi.
Arthur: Uyandın mı?
Kaşlarımı çattım.
Saat daha erkendi.
Ben: Hayır. Rüyamda cevap veriyorum.
Cevabı saniyesinde geldi.
Arthur: Çok yeteneklisin.
Ben: Niye yazdın?
Arthur: Dün doğum günümde bana yemek ısmarladın.
Ben: Yemeği sen ısmarladın.
Arthur: Detaylara takılma.
Ben: Ne istiyorsun?
Arthur: Kahvaltı.
Yatağın içinde doğruldum.
Ben: Saat kaç?
Arthur: 08.15.
Ben: Sen ciddi misin?
Arthur: Evet.
Ben: Ben bu saatte insan değilim.
Arthur: On dakika sonra aşağıdayım.
Telefonu yüzümün üzerine bıraktım.
"Bu çocuk gerçekten normal değil."
Yataktan isteksizce kalktım.
Dolabın karşısına geçip birkaç saniye ne giyeceğime baktım. Sonunda bordo, uzun kollu, üzerime oturan bir body seçtim. Altına da mini lacivert, vintage tarzda bir kot etek giydim.
Aynanın karşısına geçip saçlarımı hızlıca toparladım. Yüzüme de hafif pembemsi tonlarda, doğal duran bir makyaj yaptım.
Telefonuma baktım.
Arthur: 5 dakika.
"Sabırsız."
Çantamı alıp odadan çıktım.
Merdivenlerden inerken telefonum yeniden titredi.
Arthur: 3 dakika.
Mesaja bakıp gözlerimi devirdim.
Ben: Sayaç mı tutuyorsun?
Arthur: Evet.
Ben: Takıntılısın.
Arthur: Aşağıdayım.
"Of."
Kapıyı açtığımda Arthur gerçekten arabasının yanında bekliyordu.
Beni görünce önce birkaç saniye sustu.
Sonra her zamanki alaycı gülümsemesi yüzüne yerleşti.
"Sonunda."
"Ne sonunda?"
"Uyanmayı başardın."
"Senin yüzünden."
"Ben olmasam hâlâ uyuyordun."
"Kesinlikle."
Arthur arabanın kapısını açtı.
"Bin bakalım, uykucu."
"Bir daha bana uykucu dersen kahvaltıya gelmem."
"Tamam, prenses."
Ona ters ters baktım.
"Arthur."
Kahkahayı bastı.
"Tamam, tamam. Bin."
Arabaya oturdum.
Arthur direksiyona geçip bana baktı.
"Hazır mısın?"
"Nereye gittiğimizi bile bilmiyorum."
"Bilmen gerekmiyor."
"Ya sevmezsem?"
"Seversin."
"Bu kadar emin olma."
Arthur arabayı çalıştırdı.
"Çünkü seni tanıyorum."
İstemsizce gülümsedim.
"Fazla iddialısın."
"Şikâyetçi misin?"
"Henüz değil."
Arthur gülerek yola çıktı.
Araba birkaç dakika boyunca sessizce ilerledi.
Ben camdan dışarı bakarken Arthur radyoyu açtı.
"Bir şey soracağım."
"Sor."
"Niye bu kadar erken kalktın?"
"Sen kaldırdın."
"Doğru."
"Zaten uykum vardı."
"Fark ettim."
Ona döndüm.
"Nereden fark ettin?"
"Mesajlarından."
"Mesajlarımdan mı?"
"Üç kelimelik cevaplar veriyordun."
"Çünkü uykuluydum."
Arthur gülümsedi.
"Şu an da uykuluyum diyorsun ama konuşuyorsun."
"Sen susarsan uyurum."
"Tamam."
İki saniye sustu.
Sonra:
"Uyuma."
Kahkaha attım.
"Sen gerçekten çekilmezsin."
"Biliyorum."
Bir süre sonra araba küçük, sakin bir sokağa girdi.
Pencereden dışarı baktım.
"Burası neresi?"
Arthur cevap vermedi.
"Arthur?"
"Sabret."
Arabayı küçük bir kahvaltı mekânının önünde durdurdu.
Tabela oldukça sadeydi.
İçerisi de fazla kalabalık görünmüyordu.
Arthur arabadan indi.
Ben de peşinden indim.
"Burayı nereden buldun?"
"Bir arkadaşım söylemişti."
"İyi bir yer mi?"
"Ben seviyorum."
Kapıyı açıp içeri girdik.
Pencere kenarındaki masalardan birine oturduk.
Menüyü önüme aldım.
Arthur karşıma oturup:
"Bak."
"Ne?"
"Burada senin sevdiğin şeyler var."
Menüye baktım.
Gerçekten de birkaç sevdiğim şeyi görmüştüm.
Ona baktım.
"Sen bunu nereden biliyorsun?"
Arthur omuz silkti.
"Konuşurken söylüyorsun."
"Ben sana bunları ne zaman söyledim?"
"Hatırlamıyorum."
"Yani gizlice not mu tutuyorsun?"
Arthur gülmeye başladı.
"Hayır."
"Kesin tutuyorsun."
"İstersen telefonumu kontrol et."
"Yok artık."
"Ne?"
"Sabah sabah uğraşamam."
Arthur menüyü kapattı.
"Tamam. O zaman kahvaltını seç."
"Seçtim bile."
"Ne?"
"Sana söylemem."
"Niye?"
"Doğum gününde sen seçtin. Bugün sıra bende."
Arthur başını salladı.
"Tamam, bakalım."
Gülümseyerek menüye tekrar baktım.
Nedense bu sabahı beklediğimden çok daha fazla seviyordum.
Belki de mesele kahvaltı değildi.
Sadece...
Arthur'la baş başa olmak hoşuma gidiyordu.
...
Garson masamıza geldiğinde menüyü biraz daha inceledim.
"Ben bir granola alacağım. Çilek ve yaban mersini de olsun."
Arthur menüden başını kaldırdı.
"Bu kadar mı?"
"Ne demek bu kadar?"
"Sabah kahvaltısı için biraz..."
Cümlesini tamamlamadan ona baktım.
"Ne?"
"Hiç."
"Arthur."
Gülerek ellerini kaldırdı.
"Tamam, tamam."
Garsona siparişimi verdim. Arthur da kendi kahvaltısını söyledi.
Garson uzaklaşınca Arthur bana döndü.
"Gerçekten bununla doyacak mısın?"
"Tabii."
"Sen bilirsin."
Bir süre sonra granolalı yoğurt kâsem geldi. Üzerinde muz dilimleri ve yaban mersinleri vardı.
Kaşığı elime aldığımda Arthur hâlâ bana bakıyordu.
"Ne?"
"Hiç."
"Yine bakıyorsun."
"Merak ettim."
"Neyi?"
"Sabahın köründe kahvaltıya getiriyorum, sen de granola yiyorsun."
Güldüm.
"Gayet güzel."
Arthur başını salladı.
"Tamam. Yeter ki sen doy."
"Merak etme."
Bir kaşık alıp ona baktım.
"İstersen bir tane de sana söyleyelim."
Arthur hemen başını iki yana salladı.
"Yok, ben kendi kahvaltımı seviyorum."
"Sen kaybediyorsun."
"Sen ye bakalım."
Gülerek kahvaltıma devam ettim.
Arthur da kahvesini içerken ara sıra bana bakıp gülümsüyordu.
"Ne?"
"Hiç."
"Bir daha 'hiç' dersen kahveni alırım."
Arthur bardağını kendine doğru çekti.
"Tehdit mi bu?"
"Evet."
"Tamam, sustum."
Ama birkaç saniye sonra yine güldü.
Ben de istemeden ona eşlik ettim.
Arthur kahvesinden bir yudum aldıktan sonra arkasına yaslandı.
"Bugün ne yapıyoruz?"
"Sen söyle."
"Benim doğum günüm dün bitti."
"Ee?"
"Bugün senin doğum gününmüş gibi davranıyorum."
"Ne alakası var?"
"Çünkü seni ben kahvaltıya çıkardım."
Gözlerimi devirdim.
"Sen gerçekten her şeyi kendine bağlayabiliyorsun."
"Yetenek."
Tam o sırada telefonum masanın üzerinde titredi.
Ekrana baktım.
Milena: Neredesin?
Mesajı açıp cevap yazdım.
Ben: Kahvaltıdayım.
Hemen yeni mesaj geldi.
Milena: KİMLE?
Telefonu kapattım.
Arthur kaşını kaldırdı.
"Kim?"
"Milena."
"Ne dedi?"
"Hiç."
Arthur kahkaha attı.
"Yine mi hiç?"
"Konuyu kapat."
"Tamam."
Birkaç saniye sonra:
"Benimle olduğunu söylemedin mi?"
Başımı kaldırıp ona baktım.
"Hayır."
"Neden?"
"Çünkü sorguya çekilmek istemiyorum."
Arthur sırıttı.
"Demek benden bahsetmeye utanıyorsun."
"Ne alakası var?"
"Bilmem."
"Sen çok konuşuyorsun."
"Sen de çok inkâr ediyorsun."
Kaşığımı masaya bıraktım.
"Ne inkâr ediyorum?"
Arthur cevap vermek yerine sadece gülümsedi.
"Hiç."
"Arthur!"
Kahkahayı bastı.
"Tamam, tamam."
Ben de gülmeye başladım.
Kahvaltımız bitince hesabı ödemek için ayağa kalktık.
Ben çantamı omzuma atarken Arthur kapıya yöneldi.
"Şimdi nereye?"
"Bilmem."
"Ben biliyorum."
"Yine mi sürpriz?"
"Bu sefer değil."
"Nereye?"
Arthur kapıyı açıp bana yol verdi.
"Biraz yürüyelim."
"Sonunda normal bir teklif."
"Normal olduğumu mu düşünüyorsun?"
"Hayır."
"İyi."
Birlikte dışarı çıktık.
Yan yana yürürken Arthur hafifçe omzuyla bana çarptı.
"Bu arada..."
"Hı?"
"Bugün benimle olduğun için gerçekten mutluyum."
Ona baktım.
"Ben de."
Arthur gülümsedi.
"Bak, bunu da kaydettim."
"Ne?"
"Benimle olmaktan mutlu olduğunu söyledin."
"Unut onu."
"Çok geç."
Gülerek önümden yürümeye başladı.
"Arthur!"
"Gel bakalım, inkârcı."
