6. bölüm / 6
RAZOR ŞEHRİ: Kesik Çizgiler AntolojisiVitrindeki Gölgeler
Bölümler 6Şu an: Vitrindeki Gölgeler
Cam her şeyi gösterir ama hiçbir şeyi hissetmez. Razor City'deki en dürüst materyaldir. İnsanlar yalan söyler, beton kanı emer ve saklar, asfalt cesetleri yutar. Ama cam... Cam sadece gerçeği yansıtır. Ta ki birisi onu kırana kadar.
Şehrin elitlerinin yaşadığı "Bulutdelen" rezidansının 60. katındayım. Rüzgar her zamanki gibi yüzümü jiletlemeye çalışıyor ama bugün şanslıyım; hava bulutlu ve zifiri karanlık. Görünmez olmak için mükemmel bir gece.
İçerideki hedefim Yargıç Sterling. Gündüzleri Giyotin Adliyesi'nde adalet dağıtan, geceleri ise sendikanın kara parasını aklayan şişman bir domuz. Benim işverenlerim, Yargıç'ın bu gece kalbinden bir kriz geçirmesini, yani tamamen "doğal" bir leke bırakmasını istiyorlar.
Belimdeki vakumlu tutacaklarla camda örümcek gibi ilerliyorum. Elmas uçlu pergelimle her zamanki kusursuz dairemi çiziyorum. Cıııırt. Ses yok. Vakumu çekiyorum, cam parçası elime geliyor. İçeriye süzülüyorum.
Yargıç'ın yatak odası, pahalı maun mobilyalar ve ağır puroların kokusuyla dolu. Yargıç devasa yatağında, ipek çarşafların arasında horluyor. Uyku apnesi var. Odadaki o iğrenç solunum cihazının ritmik sesi sessizliği bozuyor. Tıss. Pıss. Tıss. Pıss.
Yatağa yaklaşıyorum. Cebimden küçük, şeffaf bir şırınga çıkarıyorum. İçindeki sıvı, kalbi durduran ve otopside asla çıkmayan sentetik bir potasyum klorür türevi. "Temiz" bir ölüm.
İşlem sadece iki saniye sürüyor. İğneyi boynundaki şah damarına batırıp sıvıyı zerk ediyorum. Yargıç'ın gözleri fal taşı gibi açılıyor. Boğuk bir hırıltı çıkarıyor. Solunum cihazının hortumuna asılmaya çalışıyor ama ellerini tutuyorum. Nazikçe. Bir doktor gibi. Saniyeler içinde gözlerindeki fer sönüyor, başı yastığa geri düşüyor. Kalp krizi. Leke başarıyla temizlendi.
Şırıngayı cebime geri koyuyorum. Arkamı dönüp pencereye, o güvenli yerçekimsiz boşluğa doğru bir adım atıyorum.
Ve o an... Dünyam bembeyaz oluyor.
PAT!
Gözlerimi kör eden, odanın her köşesini saf bir ışıkla yıkayan devasa bir patlama. Güneşin odanın içinde doğup saniyesinde ölmesi gibi.
Refleksle geriye sıçrıyorum. Göz bebeklerim acı içinde küçülürken, belimdeki çelik saplı sileceği bir kılıç gibi çekiyorum. O kör edici flaşın patladığı köşeye, gardırobun yanındaki gölgelere doğru atılıyorum.
"Kımıldama!" diye tıslıyorum, sileceğin jilet gibi keskin ucunu gölgenin boğazına dayayarak.
Gözlerim yavaş yavaş loşluğa alışıyor. Karşımda bir koruma yok. Elinde ağır, siyah, döküm bir analog fotoğraf makinesi tutan, boynunda deri bir askı olan, hafif kambur duruşlu bir adam var. Boynuna dayadığım çelik sileceğe hiç oralı olmuyor. Yüzünde alaycı bir ifade var.
"Kadrajımı bozuyorsun, Örümcek Adam," diyor adam. Sesi kuru ve pürüzlü. Karanlık oda kimyasalları kokuyor.
"Sen kimsin?" diyorum, sileceği bir milim daha bastırıp derisini çizerek. "Yargıç'ın adamı mısın?"
Adam gülüyor. Soğukkanlı. "Ben gerçeğin adamıyım," diyor. "Adım Lens. Sabah Gazetesi. Yargıç'ın bu gece 'intihar edeceğine' dair sağlam bir duyum aldım. Ama görünen o ki, intihar etmedi. Birileri camı silerken onu kalpten götürdü."
Elindeki makineye bakıyorum. Üstündeki o devasa tepe flaşı hala ısınıyor. Vııııııııın. O iğrenç şarj olma sesini duyuyorum.
"O filmi bana ver," diyorum buz gibi bir sesle. "Beni çektin. Bu şehirde kimse benim yüzümü çekemez. Ben hayaletim."
Lens omuz silkiyor. "Artık değilsin. Filmi sana verirsem sabah gazeteye ne basacağım? Üstelik..." Gözleriyle yatağın başucundaki küçük kırmızı ışığı işaret ediyor. "Sorun etmen gereken tek kişi ben değilim."
Gözlerimi Lens'in işaret ettiği yere çeviriyorum. Yargıç'ın yatağının hemen yanındaki gizli bir güvenlik paneli, kırmızı kırmızı yanıp sönüyor. Yargıç, son nefesini vermeden önce yatağın altındaki panik butonuna basmış olmalı.
"Harika," diye mırıldanıyorum.
Koridorun sonundan, ağır silahlı adamların koşuşturma sesleri ve mermilerin silahlara sürülme sesleri gelmeye başlıyor. Şlak-şlak.
Lens, boynundaki makineyi göğsüne sıkıca bastırıyor. Gözlerime bakıyor. O an anlıyorum; bu adam en az benim kadar profesyonel, en az benim kadar bu şehrin pisine batmış.
"Benim resmimi siliyorsun fotoğrafçı," diyorum, cebimden elmas uçlu pergelimi çıkarıp odanın devasa panoramik camına doğru koşarken. "Ya da burada benimle birlikte ölürsün."
Lens sırıtmaya devam ediyor. Demir döküm tripodunu kapalı halde bir sopa gibi eline alıyor. "Işığı takip et camcı," diyor. "Ben flaşı patlattığımda, o camı kırmak için sadece bir saniyen olacak."
Kapının kilidi parçalanarak açılıyor.
Odanın ağır meşe kapısı, menteşelerinden koparak içeri uçtuğunda zaman benim için yavaşladı. İçeriye, ellerinde namluları alev kusmaya hazır susturuculu otomatik silahlar tutan üç takım elbiseli koruma daldı.
"Gözlerini kapa!" diye kükredi Lens.
Gözlerimi sımsıkı yumdum ve sırtımı o devasa panoramik cama verdim.
PAT!
Göz kapaklarımın arkasında bile o kör edici, cehennem beyazı ışığı hissettim. Lens'in tepe flaşı, odayı adeta nükleer bir patlamanın merkezine çevirdi. Korumaların termal ve gece görüşüne ayarlı taktik gözlükleri, bu saf ışık karşısında anında iflas etti. Çığlık atarak ellerini yüzlerine götürdüler. Taktik disiplin sıfıra indi; parmakları tetiklerde kasıldı ve odanın içine rastgele, panik halinde kurşun kusmaya başladılar. Ta-ta-ta-ta-ta!
"İşte şimdi!" dedim içimden.
Gözlerimi açtım. Elmas uçlu pergelimi cama saplayıp o mükemmel daireyi çizmek için hamle yaptım. Pergelin ucu camı çizdi, cıırt sesini duydum. Vakumu yapıştırdım ve tüm gücümle kendime doğru çektim. Normalde temperli camın o tatlı, buz kırılması gibi sesiyle elime gelmesi ve beni dışarıdaki o dondurucu geceye kavuşturması gerekirdi.
Ama gelmedi.
Sadece tok, metalik bir ses yankılandı. GÜM.
Cam çatladı. Yüzlerce küçük örümcek ağı gibi kırık oluştu ama tek bir parça bile yere düşmedi. Çatlakların arasındaki o şeffaf, esnek dokuyu gördüm. Polikarbonat ve titanyum ağ karışımı. Sadece kurşun geçirmez değil, aynı zamanda patlamaya dayanıklı bir zırh. Lanet olası zenginler ve onların bitmek bilmeyen paranoyaları.
"Cam kırılmıyor!" diye bağırdım, başımın hemen yanından vızıldayarak geçen ve duvardaki pahalı tabloyu parçalayan bir mermiden son anda kaçarak.
Lens, odanın ortasında, kurşun yağmurunun altında adeta dans ediyordu. Demir döküm tripodunu kapalı halde bir beyzbol sopası gibi kavramıştı.
"O zaman kapıdan çıkacağız Örümcek Adam!" diye bağırdı Lens, kör olduğu için panikle etrafı tarayan ilk korumanın üzerine atılırken.
Tripod havada ölümcül bir kavis çizdi. ÇAT! Demir bacaklar, korumanın çenesine indiğinde kemiklerin un ufak olma sesini duydum. Adam, silahıyla birlikte yere yığıldı.
Ama diğer ikisi hala ayaktaydı ve sesin geldiği yöne doğru silahlarını çevirmişlerdi.
Ben gökdelenlerin dış cephesinde avlanmaya alışkınım. Zemin benim için her zaman bir dezavantajdır. Ama madem çıkış yoktu, zemini kendi avantajıma çevirmeliydim.
Cebimdeki "Kabus Suyu" temizleyicisinden kalan o kaygan, asitli sıvıyı hatırladım.
Kendimi hızla yere, pahalı İran halısının üzerinden o cilalı parkelere doğru attım. Sırtüstü kayarken, cebimdeki şişeyi çıkarıp sıvıdan bir miktar parkeye sıktım. İkinci koruma silahını bana doğru doğrulttuğunda, botu o asitli, kaygan temizlik sıvısına bastı. Dengesini kaybettiği o milisaniyelik boşlukta, elimdeki çelik saplı sileceği bir mızrak gibi savurdum.
Sileceğin jilet gibi keskin kauçuk ucu, adamın diz kapağının hemen altındaki tendonlara saplandı. Adam acı içinde bağırarak dizlerinin üzerine çöktü. Üzerine atılıp kendi ivmemle onu yere çiviledim ve boynunu dirseğimle kilide aldım. Çıt. İkincisi de elendi.
Odanın içi toz, barut ve uçuşan kaz tüyleriyle dolmuştu. Mermiler, Yargıç'ın yatağını ve üzerindeki cesedini delik deşik etmişti.
Üçüncü koruma gözlerini kırpıştırarak vizörünü fırlatıp attı. Lens'e doğru nişan alıyordu. Lens'in flaşı hala Vıııııııın diye o iğrenç şarj olma sesini çıkarıyordu. Hazır değildi.
Yerden, az önce indirdiğim korumanın susturuculu silahını kaptım. Namluyu doğrulttum.
Pıt. Pıt.
İki mermi, üçüncü korumanın göğsünde kırmızı lekeler açtı. Adam sırtüstü koridora doğru yığıldı.
Oda bir anlığına ölüm sessizliğine gömüldü. Sadece Yargıç'ın delik deşik olmuş solunum cihazından sızan tıslama sesi ve Lens'in kamerasının şarj sesi duyuluyordu.
Yerden kalktım, üzerimdeki kanı ve tüy parçalarını silkeledim. Sileceğimi belime geri taktım.
Lens, tripodunu omzuna yaslayıp bana baktı. Gözlerinde saygıya benzer, alaycı bir ifade vardı. "Camları iyi siliyorsun," dedi. "Ama kapı pervazlarında biraz pasaklısın."
Tam ona cevap verecekken, koridorun derinliklerinden gelen o sesi duyduk. Sadece bir veya iki adamın ayak sesi değildi. Asansörlerin zili aynı anda çaldı. En az yirmi adamın koşuşturma sesi, taktik kalkanların yere çarpma sesi ve bir telsizden yankılanan o emir:
Ölüm emri verildi. 60. Katı tamamen kilit altına alın. İçerideki herkesi vurun.
Kaçamamıştık. Sadece cehennemin bekleme odasından çıkıp, ana salonuna adım atmıştık.
Lens'e baktım. "Flaşına ne kadar kaldı?"
Kamerasının üzerindeki kırmızı ışık yeşile döndü. "Hazır," dedi sırıtarak. "Sende asit var mı?"
"Daha iyisi var," dedim, yerdeki korumaların üzerinden iki yedek şarjör ve birer şok bombası alarak. "Yerçekimi."
Camdan çıkamıyorduk. Demek ki bu binayı içeriden aşağıya doğru, kat kat temizlememiz gerekecekti.
Koridorun sonundaki asansör kapıları ding sesiyle açıldığında, içeriye dolan adamların çıkardığı o mekanik gürültü, yaklaşan bir trenin sesine benziyordu.
Yargıç'ın yatak odasının kırık kapı pervazından dışarıya, koridora doğru usulca baktım. Siyah balistik kalkanlarını birbirine kenetlemiş, bir Roma lejyonu gibi omuz omuza ilerleyen tam teçhizatlı bir ölüm mangası üzerimize doğru geliyordu. Kalkanların arkasındaki dar vizörlerden kırmızı lazer nişangahları odanın içine doğru taranıyordu.
"Kalkan duvarı yapmışlar," diye fısıldadım, başımı hızla içeri çekerek. Lazerlerden biri burnumun ucunu sıyırıp geçti. "Önden gelen mermiler onlara sadece masaj yapar."
Lens, o ağır kamerasının askısını boynuna bir kez daha doladı. Tripodunu iki eliyle sıkıca kavradı. Yüzündeki o alaycı gülümseme yerini saf bir konsantrasyona bırakmıştı.
"Benim ışığım kalkan tanımaz," dedi fısıltıyla. "O şok bombasını koridorun ortasına, kalkanların tam önüne yuvarla. Ben flaşı patlattığım an, kalkanların arkasındaki o kusursuz düzen bozulacak. Onlar körleşip sendelediğinde, alt kısımları açığa çıkacak."
Elimdeki şok bombasının soğuk metalini sıktım. "Açığa çıkan bacakları da ben hallederim," dedim. Diğer elime susturuculu silahı aldım. "Üç deyince."
Nefesimizi tuttuk. Yargıç'ın solunum cihazının tıss-pıss sesi, odadaki tek canlı şey gibi yankılanıyordu.
"Bir," dedi Lens.
Şok bombasının pimini çektim.
"İki."
Bombayı kapıdan dışarı, o kalın tüylü koridor halısının üzerinde hızla yuvarladım.
"Üç!"
Bomba kalkanların tam dibinde patladı. GÜMM!
Sağır edici, tiz bir çınlama kulaklarımızı doldurdu. Patlamanın basıncıyla kalkan duvarı bir anlığına sarsıldı. Adamların adımları birbirine karıştı.
İşte tam o an, Lens kapıdan dışarı fırladı. Kamerasını kalkan duvarına doğru doğrulttu.
"Gülümseyin beyler!" diye bağırdı.
PAT!
Koridor, cehennemden fırlamış bir beyazlıkla yıkandı. Flaşın ışığı, kalkanların vizörlerinden içeri girip, taktik gözlüklerin içindeki gece görüş merceklerinde binlerce kez katlanarak yansıdı. Koridor, acı dolu çığlıklarla inledi. Kalkan duvarı tamamen dağıldı. Adamlar kör olmuş bir halde, elleriyle gözlerini kapatarak birbirlerine çarpmaya başladılar.
Benim sıramdı.
Kendimi kapıdan dışarı, koridorun zeminine doğru fırlattım. Sırtüstü kayarken, kalkanların altından açığa çıkan siyah botlara ve diz kapaklarına doğru silahımı ateşlemeye başladım. Pıt. Pıt. Pıt. Pıt.
Dizlerinden vurulan korumalar acı içinde feryat ederek yere kapaklanıyordu. Düştükleri an, Lens'in acımasız tripodu devreye giriyordu. Lens, körleşmiş ve yere düşen adamların kafalarına ve omuzlarına o ağır demir bacakları bir balyoz gibi indiriyordu. ÇAT! KIRÇ! Kemik sesleri, silah seslerine karışıyordu.
Biz sadece iki kişiydik ama koridorda yarattığımız kaos, yirmi kişilik bir ordunun işine benziyordu.
Yerde kaymayı bırakıp ayağa fırladım. Silahtaki mermim bitmişti. Karşımdan, körlüğün etkisini atmaya başlayan iri yarı bir adam kalkanını bana doğru bir koçbaşı gibi savurdu. Kalkanın kenarı göğsüme çarptı, nefesim kesilerek geriye doğru savruldum. Adam belindeki bıçağı çekip üzerime çullandı.
Tam bıçağı göğsüme saplayacakken, arkasından siyah bir kayış boynuna dolandı. Lens, kamerasının o kalın deri askısını adamın boynuna geçirmiş, dizini adamın sırtına dayayarak onu geriye doğru çekiyordu. Adam boğulurken bıçağı elinden düşürdü. Fırsatı kaçırmadım. Belimden çelik sileceğimi çektim ve ucuyla adamın köprücük kemiğinin altına, o yumuşak dokuya sert bir darbe indirdim. Adam titreyerek yere yığıldı.
Nefes nefeseydik. Koridorda inleyen, kan kaybeden veya baygın yatan ondan fazla adam vardı.
Ancak telsizlerden yeni emirler gelmeye devam ediyordu: Tüm birimler 60. kata! Merdivenleri kullanın! Asansörleri kapatın!
Lens'e baktım. Yüzüne kan sıçramıştı ama gözlerindeki o vahşi pırıltı yerindeydi.
"Merdivenlerden geliyorlar," dedi Lens, tripodundaki kanı adamın ceketine silerken. "Asansörleri de kapattılar. Kutuda kaldık."
Sırıttım. Sileceğimin üzerindeki kanı sallayarak temizledim. "Asansörleri kapattılarsa, boşlukları bize aittir," dedim.
Hızla koridorun sonundaki asansör kapılarına doğru koştum. Kapılar kilitliydi ve sistem içeriden kapatılmıştı. Elmas uçlu pergelimi asansör kapısının tam ortasındaki aralığa soktum. Bütün ağırlığımı vererek çelik kapıları birbirinden ayırmaya başladım. Gırrççç. Kaslarım yanıyordu.
Kapılar iki karış kadar açıldığında, içeriye süzüldüm. Lens de arkamdan içeri kaydı.
Aşağısı zifiri karanlık bir uçurumdu. 60 katlık, dibi görünmeyen kapkara bir boğaz. Sadece aşağılara doğru uzanan kalın, yağlı çelik halatlar vardı.
Lens aşağıya, o dipsiz kuyuya baktı. Sonra bana döndü. Yutkundu.
"Umarım," dedi yavaşça, "bu çelik halatlardan kayarak inebilecek kadar deli değilizdir."
Belimdeki ağır iş eldivenlerini ve çelik tırmanış kilitlerimi çıkardım. Eldivenlerden birini ona uzattım.
"Ben camcıyım Lens," dedim, asansör boşluğundan esen o serin rüzgarı içime çekerken. "Yerçekimi benim en iyi arkadaşımdır. Sıkı tutun, çünkü serbest düşüşe geçiyoruz."
Asansör boşluğunun içi, şehrin çürümüş nefesi gibi kokuyordu. Ağır makine yağı, pas ve nem...
Lens'e çelik kilitli iş eldivenimi uzattığımda, yüzündeki o alaycı ifade yerini saf bir gerilime bırakmıştı.
"Halatı bacaklarının arasına al," dedim, "Sadece ellerinle tutunursan sürtünmeden avuç içlerin kemiklerine kadar yanar. Fren yapmak istediğinde dizlerini sık."
Lens yutkundu, başını salladı ve halata sıkıca tutundu. İkimiz de o zifiri karanlığın içine doğru kaymaya başladık. Vııııııızz.
Deri eldivenlerim kalın çelik halata sürtündükçe ısınıyordu. 60. kattan aşağıya doğru karanlığı yararak iniyorduk. 55... 50... 45...
Sonra yukarıdan bir ses geldi. Asansörün devasa fren mekanizmalarının zorlanma sesi.
Tepemize baktım. Işık hüzmelerinin arasında, o devasa metal kabinin sarsıldığını gördüm. Korumalar asansörün ana frenlerini devre dışı bırakıyorlardı. Bizi asansör boşluğunda tek tek avlamak yerine, üzerimize tonlarca ağırlığında bir metal giyotin bırakmaya karar vermişlerdi.
ÇAT!
Ana taşıyıcı halatlardan biri koptu. Sesi, boşlukta bir top mermisinin patlaması gibi yankılandı.
"Kestiler!" diye bağırdı Lens, sesi o karanlık kuyuda yankılanarak. "Asansörü üzerimize bırakıyorlar!"
ÇAT! İkinci halat da koptu.
Ve o devasa metal kabin, rayların üzerinde kıvılcımlar saçarak serbest düşüşe geçti.
"Kay!" diye kükredim. "Bütün gücünle kay!"
Artık fren yapmıyorduk. Tamamen yerçekimine teslim olmuştuk. Halat, eldivenlerimin içinde alev alev yanıyordu ama bırakamazdım. Tepemizde, saniyede on beş metre hızla üzerimize düşen bir ölüm vardı. Rüzgârın sağır edici uğultusu, asansörün sürtünen metalik çığlığına karışmıştı.
Hızla aşağıya bakıp açıkta kalan kat kapılarının numaralarını seçmeye çalıştım. 35... 34... Sadece birkaç saniyemiz kalmıştı.
"Tutun!" diye bağırdım Lens'e. "Duruyoruz!"
Dizlerimi ve ellerimi tüm gücümle halata kenetledim. Sürtünmeden çıkan duman yüzüme çarpıyordu. Omuzlarım yerinden çıkacak gibi oldu ama durmayı başardık. 32. katın asansör kapısının tam önündeydik.
Yukarıdan gelen o korkunç gürültü artık ensemizdeydi. Ölümün soğuk nefesi tepemize binmişti.
Belimden, kalan son "Kabus Suyu" asit şişesini çektim ve asansör kapısının kilit mekanizmasının üzerine boca ettim. Asit, metali saniyeler içinde eriterek tısladı. Cızzz.
"Kır şu kapıyı Lens!" diye bağırdım.
Lens, halata tek eliyle tutunurken, boşta kalan eliyle o ağır demir tripodunu bir mızrak gibi asansör kapısının aralığına sapladı. Asit kilidi eritmişti ama kapı hâlâ sıkışıktı.
Asansör kabini tepemizdeydi. Karanlık boşluk, kabinin altından gelen o basık havayla dolmuştu. Ölümümüze milisaniyeler kalmıştı.
İkimiz birden omuz omuza verip kapıya yüklendik. Tripod bir levye görevi gördü. Çelik kapılar acı bir gıcırtıyla iki yana açıldı.
Kendimizi içeri, 32. katın halı kaplı zeminine doğru fırlattık.
Biz içeri düştüğümüz o salisede, devasa asansör kabini, VUUUUŞŞŞ diye korkunç bir ses çıkararak burnumuzun ucundan geçti ve o karanlık boşluğa doğru düşmeye devam etti. Kabinin yarattığı şiddetli rüzgâr, saçlarımı ve ceketimi havalandırdı.
Birkaç saniye sonra, binanın en altından o boğuk, yeri sarsan çarpma sesi geldi. GÜÜÜMM! Binanın temeli titredi.
Yerde, sırtüstü yatıyorduk. İkimiz de nefes nefeseydik. Eldivenlerimden dumanlar tütüyordu.
Lens, tripodunu yerden alırken bana baktı. Gözlerindeki o alaycı tavırdan eser kalmamıştı.
"Biliyor musun Camcı," dedi kesik kesik nefes alırken. "Seninle çalışmak, sigortanın karşılayacağı türden bir iş değil."
Gülümsedim. "Sigorta şirketleri Razor City'ye uğramayalı çok oldu, Fotoğrafçı."
Yerden kalktık. 32. kat, Yargıç'ın yaşadığı lüks çatı katına hiç benzemiyordu. Burası, sadece acil durum lambalarının o soluk, yeşil ışığıyla aydınlanan devasa bir veri merkeziydi. Yüzlerce bilgisayar kasası, tavana kadar uzanan siyah sunucu (server) kabinlerinin içinde monoton bir uğultuyla çalışıyordu. Vınnnnn.
"Neden inşaat katına değil de buraya indik?" diye sordum, yanan eldivenlerimi çıkarıp ceketimin cebine atarken. "Hemen yangın merdivenlerini bulmamız lazım."
Lens, tripodunu bir baston gibi yere vurarak ayaklandı. Yüzünde yine o sinir bozucu, hesapçı sırıtış vardı.
"Çünkü Camcı," dedi, kamerasının lens kapağını ceketinin ucuyla silerken, "Yargıç'ın 60. katta yaşamasının bir sebebi vardı. Altındaki 28 kat tamamen boş. Ama 32. kat... Burası onun zulası. Şehrin yarısının, politikacıların ve sendika patronlarının şantaj kasetleri, rüşvet kayıtları bu sunucularda saklı."
Gözlerimi kıstım. "Ben hırsız değilim. Ben temizlikçiyim. Benim işim bitti."
"Benimki bitmedi," dedi Lens, ağır adımlarla siyah sunucu kabinlerinin arasına doğru yürüyerek. "Sabah Gazetesi'ne Yargıç'ın cesedini veremedim. Bari şehrin en büyük şantaj dosyasının fotoğraflarını vereyim. O ana kasayı bulmam lazım."
Tam o sırada, katın diğer ucundaki acil çıkış merdivenlerinin ağır metal kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. BAM!
Asansör boşluğundan kaçtığımızı anlayan temizlik timi, merdivenleri kullanarak bizimle aynı kata inmişti. Lazer nişangahlarının kırmızı çizgileri, sunucu dolaplarının arasında birer örümcek ağı gibi gezinmeye başladı. Adamlar karanlığın içinde sessizce dağılıyordu.
"Harika," diye fısıldadım, sileceğimi tekrar elime alarak. "Şimdi bir de senin gazetecilik ödülün için mi öleceğiz?"
"Işık zayıf," dedi Lens, vizörden etrafa bakarak. "Kör noktaları kullanacağız."
Sunucu odası, pencereleri olmayan; tamamen metal, kablo ve plastikten oluşan boğucu bir yerdi. Benim oyun alanım sayılmazdı. Ama camcılar sadece camı kesmez, aynı zamanda yansımaları da çok iyi okurlar. Sunucu kabinlerinin siyah, parlak akrilik kapaklarında lazerlerin kırılmalarını gördüm.
"Üç kişi sağ koridordan geliyor," diye fısıldadım, siyah camdaki yansımayı işaret ederek. "İki kişi de sol çaprazdan."
Lens gülümsedi. Kamerasının tepe flaşını yuvasından çıkardı. Onu makineye bağlı uzun, spiral bir kablonun ucunda, bir el bombası gibi elinde tutuyordu.
"Sen sağdakileri yansımalardan avla," dedi. "Ben soldakilere biraz 'ışık' tutayım."
Gölgede kalarak sağ koridora doğru süzüldüm. Siyah bir sunucu kabininin arkasına sindim. Parlak kapaktaki yansımaya kilitlendim. Korumanın silahından çıkan kırmızı lazer, yavaşça bulunduğum köşeye yaklaşıyordu. Namlunun ucu köşeden döndüğü an...
Hedefe doğrudan bakmama gerek yoktu, yansıma bana tam konumunu veriyordu. Elimi hızla köşeden uzattım. Çelik saplı sileceğimi, korumanın silahı tutan bileğine bütün gücümle vurdum. ÇAT!
Silah yere düştü. Adam daha ne olduğunu anlayamadan, ceketinin yakasından tutup onu kendime doğru çektim ve kafasını sunucu kabininin o sert, kırılmaz camına geçirdim. Adam camdan kayarak sessizce yere yığıldı.
Aynı anda, katın diğer ucundan tanıdık bir ses yankılandı.
"Peynir deyin!"
PAT!
Lens'in kablonun ucunda havaya kaldırarak tuttuğu flaş, sol koridoru saf beyaz bir ışıkla yıkadı. Korumaların acı dolu bağırışları ve körlemesine etrafa sıktıkları mermiler sunucu dolaplarını delik deşik etmeye başladı.
Kıvılcımlar uçuştu. Hard diskler parçalandı.
Biz bu katta hayatta kalmaya çalışırken, asıl sorunun bu kurşunlar olmadığını çok geç fark edecektik. Çünkü serseri mermilerden biri, odanın merkezindeki devasa sıvı soğutma borusunu parçalamıştı.
Ve içeriye, yangın önleyici olarak kullanılan, saniyeler içinde ortamdaki tüm oksijeni yutacak olan dondurucu halon gazı dolmaya başladı. Tısssssss.
"Sıcak bir gecenin ardından, biraz serinliğe ne dersin Fotoğrafçı?" diye bağırdım, beyaz gazın hızla yayıldığı koridorda öksürmeye başlayarak.
Halon gazı bir duman değildi; nefes almanı engelleyen, ciğerlerine dolduğunda içini buz gibi yakan kimyasal bir kefendi.
Beyaz sis saniyeler içinde bütün sunucu odasını yuttu. Acil durum lambalarının o soluk yeşil ışığı, gazın içinde kırılarak odayı hayaletli bir bataklığa çevirdi. Korumaların öksürük sesleri ve panikle etrafa sıktıkları kurşunlar, beyazlığın içinde boğuk birer yankıya dönüştü.
"Silas!" diye bağırdı Lens. Sesi çatallanmıştı. Öksürük krizine girdi.
Sislerin arasından onun siluetini buldum. Eliyle ağzını kapatmış, diğer eliyle ağır tripodunu sürükleyerek odanın tam merkezindeki, diğerlerinden daha büyük ve üzerinde kırmızı uyarı ışıkları yanan o devasa ana sunucuya doğru sendeleyerek ilerliyordu.
"Oksijen bitiyor gerizekalı!" diye kükredim, ceketimin yakasını ağzıma bastırarak. Ciğerlerimdeki hava çekiliyor, beynim uyuşmaya başlıyordu. "Gidiyoruz! Hemen!"
"Olmaz!" diye öksürdü Lens. Ana sunucunun önüne ulaşmıştı. "O dosya... Bu makinenin içinde!"
Gözlerim yaşarıyordu. Etrafımızdaki beyaz sisin içinden yaklaşan ayak seslerini duyabiliyordum. Korumalardan en az ikisi, nefessiz kalmalarına rağmen lazer nişangahlarıyla bulunduğumuz yöne doğru körlemesine ilerliyordu.
Lens, kamerasını boynundan arkasına attı. Demir tripodunu iki eliyle bir balyoz gibi havaya kaldırdı ve ana sunucunun şifreli, kalın akrilik kapağına bütün gücüyle indirdi. KRAAAK!
Akrilik kapak çatladı ama kırılmadı. Lens bir daha vurdu. KRAAAK! Kapak tuzla buz oldu.
Kırmızı alarm ışıkları çılgınca dönmeye başladı. Lens, ellerini o keskin plastik kırıklarının arasından içeri soktu. Parmakları kanıyordu ama umurunda değildi. Sunucunun kalbindeki o kalın, siyah veri diskini (kara kutuyu) kavradı ve vahşi bir çığlıkla yuvasından söküp çıkardı.
Diski, kamerasının deri çantasına tıktı.
"Aldım!" diye bağırdı zaferle. Ama zaferi kısa sürdü. Dizlerinin bağı çözüldü ve halon gazının etkisiyle yere kapaklandı. Bilincini kaybediyordu.
Aynı saniye içinde, beyaz sisin içinden maskeli bir koruma fırladı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Silahını doğrudan yerde yatan Lens'e doğrulttu.
Düşünmek için vaktim yoktu. Bütün gücümü bacaklarıma verip korumaya doğru fırladım. Sileceğimi çekmeye vaktim yoktu; omuzumla adamın göğsüne bir koçbaşı gibi çarptım. İkimiz de yere yuvarlandık. Adamın silahı ateş aldı, mermi kulağımın sıfır noktasından vızıldayarak geçip tavana saplandı. Adamı boynundan yakalayıp kafasını parkeye sertçe vurdum. Adam hareketsiz kaldı.
Ayağa kalkıp Lens'i ceketinin yakasından tutarak ayağa kaldırdım. Yüzü bembeyaz olmuştu.
"Haberin hazır gazeteci," dedim, onu sürükleyerek odanın dış cephesine, o devasa pencerelerin olduğu yöne doğru taşırken. "Şimdi tek eksiğimiz, bu haberi basacak kadar uzun yaşamak."
"Kapılar..." diye mırıldandı Lens yarı baygın halde. "Kilitli."
"Kapılar umrumda değil," dedim.
Odanın dış cephesindeki bakım pencerelerinden birine ulaştık. Burası, gökdelenin dış temizliği ve havalandırma bakımı için bırakılmış, normalde içeriden elektronik olarak kilitli olan dar bir servis kapağıydı.
Cebimdeki vakumlu tutacağı cama yapıştırdım ama bu sefer daire çizmek için pergelimi kullanmadım. Vaktimiz yoktu.
Lens'in elinden düşen o ağır, demir döküm tripodu kaptım.
"Işığı takip et," dedim, Lens'in daha önce bana kurduğu cümleyi tekrarlayarak. Ve tripodu, camın kenarındaki o kalın elektronik kilit mekanizmasına bütün gücümle savurdum. GÜMM!
Kilit mekanizması kıvılcımlar saçarak parçalandı. İçerideki basınç ve halon gazının sıkışması, dışarıdaki o vahşi Razor City rüzgarıyla buluştuğu an, pencere büyük bir gürültüyle dışarı doğru patladı.
VUUUUUŞŞŞ!
İçerideki beyaz gaz ve biz, o korkunç basınç farkıyla birlikte pencereden dışarı, 32. kattaki o karanlık ve dondurucu boşluğa doğru emildik.
Havaya fırladığımız o saniyede, belimdeki çelik halatın kancasını pencerenin kırık metal pervazına geçirdim. Kilit şlak diye oturdu. Sol kolumla Lens'i belinden sımsıkı kavradım.
Ve ikimiz de 32. katın dış cephesinde, Razor City'nin o dondurucu, asitli yağmurunun altında, çelik bir ipe bağlı şekilde boşlukta asılı kaldık.
Derin, buz gibi bir nefes aldım. Gerçek oksijen. Ciğerlerimdeki yangın sönmeye başladı.
Lens, boynunda kamerası ve çantasında şehrin en büyük sırrıyla, binanın cephesine yapışmış bir halde öksürerek gözlerini açtı. Aşağıdaki dipsiz, neon ışıklı karanlığa baktı. Sonra bana döndü.
"Sana bir tavsiye Camcı," dedi zar zor nefes alarak, "Ulaşım için asla asansör kullanma."
Gülümsedim. Rüzgar yüzümüzü tokatlıyordu.
"Tutun Fotoğrafçı," dedim. "Şimdi aşağı iniyoruz. Ve bu sefer kendi kurallarımla."
Rüzgâr, asılı kaldığımız o ince çelik halatı boşlukta bir beşik gibi sallıyordu. 32. katın dışında, Razor City’nin o bitmek bilmeyen, asitli ve soğuk yağmuru yüzümüze çarparken ikimiz de bir süre sadece nefes aldık. Aşağıdaki uçurumdan yükselen neon ışıkları, ıslak yüzlerimizi bir kırmızıya, bir maviye boyuyordu.
Belimdeki motorlu makaranın kontrol ünitesine uzandım. Baş parmağımla iniş düğmesine bastım. Motor hafif bir vııııızz sesiyle çalıştı ve halat bizi karanlığın içine, sokağa doğru pürüzsüz bir şekilde indirmeye başladı. 30... 25... 20... Katlar yanımızdan akıp gidiyordu.
Lens, tek koluyla bana sıkıca tutunurken, diğer eliyle göğsüne bastırdığı o deri çantasını koruyordu. İçindeki siyah diskin varlığı, sanki ikimizi de fiziksel olarak daha ağırlaştırıyordu.
"Şehrin en büyük lekesini çantana koydun, Fotoğrafçı," dedim rüzgârın uğultusu arasından. "Ve o leke sadece suyla çıkmaz. Kanla yıkanması gerekecek."
Lens, yağmur sularının süzüldüğü yüzünü bana çevirdi. O alaycı sırıtışı geri dönmüştü.
"Ben leke temizlemem, Camcı," dedi, sesindeki o tuhaf gururla. "Ben lekeleri alır, onları büyütür, netleştirir ve sabah gazetesinin manşetine, herkesin görebileceği devasa bir panoya asarım. Bırak kanı başkaları döksün. Ben sadece gerçeği basarım."
İkimiz de kendi işimizin ustasıydık. Ben izleri yok ediyordum, o ise o izleri ölümsüzleştiriyordu. Tamamen zıt kutuplardık ama bu gece aynı ipten sallanıyorduk.
Zemin yaklaştı. Çöp konteynerlerinin, buhar tüten rögar kapaklarının ve paslı yangın merdivenlerinin olduğu karanlık, dar bir arka sokağa indik. Botlarımın altındaki kauçuk, ıslak asfalta dokunduğu an dizlerimi kırarak ağırlığımı dengeledim. Lens de yanıma, su birikintisinin içine ağır bir adımla indi.
Belimdeki karabinayı çözdüm. Özgürdük.
Lens, ceketinin yakasını kaldırdı, boynundaki kamerasını şefkatle düzeltti. Sonra bana döndü. Elini cebine atıp, bir deste ıslanmış banknot çıkarmaya yeltendi.
"Bu geceki manşetin yarısı senin sayende, Silas," dedi. "Hak ettin."
Elimle parayı ittim.
"Ben hayaletim Lens," dedim, gölgelerin içine doğru bir adım atarak. "Fotoğraflarda çıkmam, manşetlerde adım geçmez. Sen ışığa aşıksın, bense ışıktan nefret ederim. O para sende kalsın; yakında peşine düşecek adamlar için mermi veya iyi bir mezar taşı alman gerekecek."
Lens parayı cebine geri koydu. Başıyla hafif bir selam verdi; bir meslektaşın diğerine duyduğu, kelimelere dökülmeyen o karanlık saygı.
"Karanlık odama beklerim, Silas," dedi, sokaktaki buharın içine doğru geri geri yürürken. "Bir gün portreni çekmek isterim."
"Benim portrem camdaki yansımamdır," dedim. "Ve o yansıma çoktan silindi."
Lens gülümsedi, arkasını döndü ve Razor City'nin o yutucu, ıslak ve karanlık sisinin içinde ağır adımlarla yürüyerek kayboldu.
Sokakta tek başıma kaldım. Başımı kaldırıp Bulutdelen rezidansının tepesine baktım. 60. katta kırık bir cam, 32. katta ise patlamış bir pencere vardı. Şehir bu gece gerçekten çok kirlenmişti.
Cebimden bir sigara çıkardım. Yağmurdan korumak için avucumu siper edip yaktım. Dumanı derin bir nefesle ciğerlerime çekerken, ekipman çantamı omzuma attım. Sırada temizlenecek başka lekeler, asılacak başka binalar vardı.
Razor City'de güneş asla doğmazdı. Ama benim mesaim de zaten karanlıkta başlardı.
