Son Jeton

Vaveyla Yazarı: Ekrem Efe Özbek

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Son Jeton

Şans, Razor City'de bir kadının adı değildir. Şans, burada gece yarısı ara sokakta yürürken sırtına saplanan bıçağın kör olmasıdır. Sadece bu. Daha fazlası değil.
Ama ben buradayım. Şehrin bağırsaklarında, pas ve kurumuş kan kokan bu masada. Karşımda oturanların yüzü yok. Gölgelerden yapılmışlar sanki. Nefes almıyorlar, sadece bekliyorlar.
Ellerim titriyor. Korkudan değil. Soğuktan. Bu lanet şehrin soğuğu kemiklerine bir kere işledi mi, cehenneme gitsen bile ısınamazsın.
Masanın ortasına bakıyorum. Oraya. O tek şeye.
Zümrüt Yeşili.
O pis, gri, çürümüş dünyanın ortasında bir deniz feneri gibi parlıyor. Son jetonum. Adımı hatırlamıyorum. Dün gece neredeydim bilmiyorum. Neden ellerim kan içinde, onu bile bilmiyorum. Bildiğim tek şey, o yeşil plastiğin içinde geçmişimin saklı olduğu.
Krupiye kartları uzatıyor. Kartlar kağıt değil. Jilet. İncecik çelik levhalar.
"Oyna Lenny." diyorum kendime. "Oyna ve hatırla. Ya da kaybet ve sonsuza kadar bir hiç ol."
Kartı alıyorum. Parmak ucum kesiliyor. Kan damlıyor. Oyun başlıyor.
Masa titriyor. Ya da titreyen benim, emin değilim.
Burası bir kumarhane değil. Burası, "Paslı Dişler" bölgesindeki o lanet mezbahanın soğuk hava deposu. Yukarıda, çengellerde asılı sığırların kanı süzülüyor. Aşağıda, bizden süzülenlerle karışsın diye. Tavandaki havalandırma pervanesi dönüyor. Vınn. Vınn. Her dönüşte içeriye taze oksijen değil, dışarıdaki o kahrolası Ustura Rüzgarının uğultusunu taşıyor.
Krupiye... Ona "Suratsız" diyorlar. Haklılar da. Yüzü tamamen yanmış, erimiş bir mum gibi. Göz kapakları yok. Asla kırpmaz. Sadece o jilet gibi kartlara bakıyor. Kartları karıştırmaya başlıyor. Şak. Şak. Şak.
Bu ses kağıt sesi değil. Birbirine sürtünen ince çelik levhaların sesi. Bu şehirde kimse yumuşak bir şeye dokunamaz. Oyun bile canını yakmalı.
Suratsız, kartları önüme fırlatıyor. Kartlar masanın metal yüzeyinde kayarak duruyor.
Elimi uzatıyorum. Sağ elimin işaret parmağında eski bir yara izi var. Hatırlamadığım bir kavgadan hatıra. Kartı kaldırıyorum. Kenarı o kadar keskin ki, derimin yarıldığını hissetmiyorum bile. Sadece ince, sıcak bir sızı. Sonra masaya damlayan o koyu kırmızı nokta.
"Kan." diyorum içimden. "Hala sıcak. Demek ki hala yaşıyorum."
Kartlara bakıyorum. Karo Yedilisi. Sinek İkilisi.
Boktan bir el. Tıpkı hayatım gibi. Ama oyun kartlarla kazanılmıyor burada. Gözlerle kazanılıyor. Ve o masanın ortasındaki şeyle.
O yeşil jetona kilitleniyorum.
Neden bu kadar önemli? Neden ona bakınca burnuma yanık lastik kokusu geliyor? Neden kulağımda bir kadının "Yapma Lenny!" diyen çığlığı yankılanıyor?
O jeton benim hafızam. O jeton, kafamın içindeki o karanlık odayı aydınlatacak tek anahtar.
Başımı kaldırıp etrafıma bakıyorum. Duvarlar paslı metal plakalarla kaplı. Köşede, gölgelerin içinde silahlı korumalar var. Yüzlerinde o aptal, duygusuz ifadeler. Belki insan bile değillerdir. Belki de Mezarlık Vardiyası'nın hurda presinden çıkmış teneke adamlardır.
Masanın diğer ucundaki sandalyeler gıcırdıyor. Rakiplerim yerlerini alıyor.
Solumda oturan adamın nefesi leş gibi puro ve ucuz viski kokuyor. Cüssesi sandalyeye sığmıyor. Sağımda oturan ise... Bir heykel gibi hareketsiz.
Suratsız, başını hafifçe kaldırıyor. Gözleri yokmuş gibi bana bakıyor.
"Bahisler." diyor. Sesi bir mezar taşının sürüklenmesi gibi.
Cebimdeki son şeyi çıkarıyorum. Param yok. Saatimi çoktan sattım. Ruhum desen, delik deşik.
Sadece o var. Titreyen kanlı parmaklarımla o Zümrüt Yeşili jetonu alıp, masanın o soğuk, gri kalbine bırakıyorum.
"Hepsi." diyorum. "Geçmişim, geleceğim ve şu anım. Hepsi bu masada."
Rüzgar dışarıda daha sert ulumaya başlıyor. Sanki o da sonucu merak ediyor.
Rakiplerimi süzüyorum. Bu masada kimse ismini kullanmaz. İsimler, Razor City'de mezar taşlarına yazılmak içindir. Burada sadece lakaplar ve günahlar vardır.
Solumdaki yığın... Ona "Krom Diş" diyorlar. "Paslı Dişler" bölgesinin sendika ağası. Gömleğinin düğmeleri göbeğini tutmakta zorlanıyor. Nefes aldıkça göğsü bir körük gibi inip kalkıyor. Ağzındaki o tek altın diş, loş ışıkta pis bir parıltıyla sırıtıyor. Elleri nasırlı ve yağlı. O ellerle kaç boğaz sıktığını, kaç grevciyi o metal preslerin altına ittiğini Tanrı bilir. Ama Tanrı bu bodrum katına uğramayalı çok oldu.
Sağımda oturan ise bir hayalet: "Dul". Simsiyah giyinmiş. Yüzü, dantelli bir duvağın arkasında gizli. Sadece çenesinin ucunu görüyorum; mermer kadar beyaz, ölü kadar soğuk. Kokusu, buradaki pas ve kan kokusunu bastırıyor. Çürümüş zambak ve formaldehit kokuyor. Cenaze evi gibi.
Suratsız, o mekanik hareketlerle elini kaldırıyor. İlk üç kart açılıyor. Çın. Çın. Çın.
Kartlar masaya birer giyotin bıçağı gibi düşüyor. Maça Kızı. Karo Onlusu. Sinek Papazı.
Ortada hiçbir şey yok. Elimdeki o boktan ikili ve yediliyle bir hiçim. Ama yüzümde en ufak bir kas bile oynamıyor. Bu şehirde korkunu belli ettiğin an, akbabalar üşüşür.
Krom Diş sırıtıyor. Boğazından balgamlı bir gülüş yükseliyor. Elini ceketinin iç cebine atıyor. Masaya ağır, paslı bir nesne fırlatıyor.
"Görüyorum." diyor. Sesi çakıl taşlarını çiğner gibi.
Masadaki nesneye bakıyorum. Ağır bir demir anahtar. Üzerinde "Liman Deposu 44" yazıyor.
"İçinde şehrin yarısını hapse tıktıracak kayıtlar var." diye hırlıyor. "Ve bir de senin için küçük bir sürpriz Lenny. O geceye dair bir kanıt."
Kalbim göğüs kafesimi dövüyor. O gece…
Sıra Dul’da. İnce, porselen gibi parmaklarıyla duvağını düzeltiyor. Önüne küçük, cam bir şişe koyuyor. Şişenin içindeki sıvı parlak mor bir ışık yayıyor.
"Unutuş." diyor. Sesi rüzgârın fısıltısı gibi. "Bunu içersen, acı biter Lenny. O geceyi, o kadını, o kanı... Hepsini siler atar. Temiz bir sayfa. Bebek gibi uyursun."
Teklif cazip. Lanet olsun ki çok cazip. Unutmak... Bu şehirde satın alınabilecek en lüks şey bu. O şişeyi alıp kafama dikmek ve beynimdeki çığlıkları susturmak istiyorum.
Ama sonra parmak uçlarım o yeşil jetona dokunuyor. Ve o an, zihnimde bir şimşek çakıyor.
...Arabanın ön camı patlamış. Cam kırıkları elmas gibi havada asılı. Direksiyondayım. Yan koltuk boş. Hayır, boş değil. Kan var. Ve torpido gözünde parlayan o yeşil ışık... O jeton... Bir kumarhane fişi değil... O bir... Bir tetikleyicinin parçası…
Nefesim kesiliyor. Gözlerim kararıyor. O jeton sadece bir oyun aracı değil. O benim suçumun parçası.
"Görüyorum." diyorum. Sesim bana ait değil gibi. Kuru, çatallı ve öfkeli. "Krom Diş'in anahtarını ve Dul'un zehrini görüyorum."
Elimdeki son şeyi, o yeşil jetonu masanın ortasına, o kirli yığının en tepesine itiyorum.
"Ve arttırıyorum."
Masadaki sessizlik bıçak gibi kesiliyor. Çünkü ceketimin iç cebinden çıkardığım şey bir fiş değil. Namlusu törpülenmiş, kabzası sedef kaplama o 45'lik tabanca.
Silahı masanın ortasına, anahtarın ve şişenin yanına bırakıyorum. Metal metale çarpıyor. Tok ve net.
"Bu silah..." diyorum, gözlerimi Krom Diş'in o yağlı suratına dikerek. "O gece ateşlendi. Üzerinde parmak izlerim var. Kaybedersem silah sizin. Beni polise verirsiniz, 'Giyotin Adliyesi'nde boynumu vururlar."
Sonra Dul'a dönüyorum. Duvağının ardındaki o karanlık gözlere bakıyorum.
"Ama kazanırsam... Bana o gece tetiği kimin çektiğini söyleyeceksiniz. Ben miydim? Yoksa sizden biri mi?"
Suratsızın eli duruyor. Rüzgârın uğultusu bile kesiliyor sanki. Şimdi sıra onlarda. Ya kaçacaklar ya da ölümü göze alıp o kartları açacaklar.
Silahı masaya vurdum. Sesi, boş mezbahada bir çekiç darbesi gibi yankılandı.
"Rest." dedim. "Silahım ve hayatım. O jeton karşılığında."
Normalde, bir adam masaya silah koyduğunda rakipleri terler. Gözleri kaçar. Elleri titrer.
Ama Krom Diş... Gülümsüyor.
O iğrenç, yağlı suratında bir korku ifadesi yok. Aksine, bir rahatlama var. Sanki sırtından tonlarca ağırlık kalkmış gibi. Omuzlarını gevşetiyor. Derin bir nefes alıyor.
Sağımda oturan Dul'a bakıyorum. O buz gibi kadın, duvağının altından kıkırdıyor. Evet, kıkırdıyor. Bir cenaze evinde duyulacak türden, sinir bozucu, histerik bir ses.
Bir terslik var.
Krom Diş, elindeki o "Kızıl Papazları" masaya kapalı olarak fırlatıyor.
"Pas." diyor. Sesi neşeli. "Çekiliyorum."
Dul, elindeki kartları yırtarcasına masaya bırakıyor. "Ben de pas." diyor. "Hayırlı olsun Lenny."
Donup kalıyorum.
Ellerimdeki kartları sıkıyorum. Kazanmak için blöf yapıyordum. Onları korkutup kaçırmak istiyordum. Ve kaçtılar. Çok kolay kaçtılar.
Suratsız, o ölü gözleriyle bana bakıyor. Uzun, kemikli parmaklarıyla masanın ortasındaki her şeyi bana doğru itiyor. Krom Diş'in kasasındaki o kanlı para yığınını, Dul'un o mor zehir şişesini ve en tepede duran o Zümrüt Yeşili Jetonu.
"Kazandın." diyor Suratsız. Sesi bir hüküm gibi.
Krom Diş ayağa kalkıyor. Ceketini düzeltiyor. Bana bakarken gözlerinde saf bir acıma var.
"Tebrikler enayi." diyor. "İhale sende kaldı."
"Ne?" diyorum. Sesim boşlukta kayboluyor.
Titreyen elimi o yeşil jetona uzatıyorum. Onu kazanmak istiyordum. Geçmişimi öğrenmek istiyordum. Parmaklarım jetona değdiği an…
...Bir kumarhane değil. Bir mahkeme salonu. Ama yeraltında. Yargıç kürsüsünde Krom Diş oturuyor. Sanık sandalyesinde ben varım. Masada bir bomba var. Küçük, nükleer bir tetikleyici. Rengi Zümrüt Yeşili. Krom Diş bağırıyor: "Bu bombayı şehrin su şebekesine kim yerleştirdi?" Herkes susuyor. Suçlu aranıyor. Bir günah keçisi aranıyor. Ve bir kural konuluyor: Bu gece oynanacak oyunu kim kazanırsa, 'Yeşil Jetonu' (Bombanın kumandasını ve suçunu) o alır. Kaybedenler serbest kalır. Kazanan, şehri zehirleyen adam olarak infaz edilir…
Nefesim kesiliyor. Elimi jetondan çekmek istiyorum ama sanki derime yapışmış gibi. Yanıyor.
Ben hafızamı satın almadım. Ben suçluluğu satın aldım.
Krom Diş ve Dul, kapıya doğru yürüyorlar. Özgürler. Suçu bana, hafızası olmayan o aptal serseriye yıktılar. Blöfümü gördüler ve bilerek yenildiler.
"Bekleyin!" diye bağırıyorum, ayağa fırlayarak. Silahımı onlara doğrultuyorum.
"Dokunma o silaha Lenny." diyor Dul arkasını dönmeden. "O silah da delil. Ve üzerinde artık sadece senin parmak izin var."
Dışarıdan siren sesleri gelmeye başlıyor. Polis sirenleri değil. Bunlar "Temizlikçiler". Sendika'nın infaz timi. Suçluyu almaya geliyorlar.
Krom Diş kapıda duruyor, son kez arkasına bakıyor.
"Razor City'de kural birdir evlat." diyor sırıtarak. "Masadaki enayi kim diye bakıyorsan ve göremiyorsan, o enayi sensin. Tadını çıkar."
Kapı kapanıyor.
Masada ben, bir yığın kirli para, bozuk bir silah ve o lanet olası Yeşil Jeton ile baş başa kalıyorum.
Kazandım. Ve bu, hayatımın son zaferi.
Kapıdaki metal kilitlerin dönme sesini duyuyorum. Çat. Çat. Çat.
Temizlikçiler geliyor.
Kaçacak yer yok. Burası bir mezbaha bodrumu. Tek çıkış o kapı ve o kapının ardında ölüm var.
Masadaki o mor şişeye bakıyorum. Dul'un bıraktığı o "Unutuş" iksiri.
"Bunu içersen..." demişti. "Her şeyi unutursun."
Gülümsüyorum. Acı bir gülümseme. Jetonu cebime atıyorum. O benim lanetim. Ama aynı zamanda biletim.
Mor şişenin kapağını açıyorum. Kokusu keskin. Ölüm gibi değil, uyku gibi kokuyor.
Kapı gürültüyle açılıyor. İçeriye gaz maskeli, ağır silahlı adamlar doluyor. Lazer ışıkları göğsümde dans ediyor.
"Eller yukarı! Jetonu bırak!" diye bağırıyorlar.
Şişeyi havaya kaldırıyorum. Bir kadeh kaldırır gibi.
"Şerefe beyler." diyorum. "Kazanan hepsini alır."
Ve şişeyi kafama dikiyorum.
Işıklar sönüyor. Önce siren sesleri kesiliyor. Sonra Krom Diş'in kahkahası zihnimden siliniyor. Sonra o yeşil renk soluyor. Ve en sonunda... Ben siliniyorum.
Razor City'de oyunu kazanmanın tek yolu, masadan kalkmaktır. Ben de kalkıyorum.