48 Saniye

Vaveyla Yazarı: Ekrem Efe Özbek

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 48 Saniye

Razor City'de zaman parayla ölçülmez. Zaman, kanla ölçülür.
Yan koltuktaki kapı açılıyor. Rüzgar ve yağmur içeri doluyor. Ve sonra o. Adam koltuğa yığılıyor. Nefes nefese. Karnını tutuyor. Parmaklarının arasından sızan kan, siyah deri koltuğuma damlıyor. İlk leke. Arabayı temizlemek zor olacak.
"Sür!" diye bağırıyor. Sesi bir hırıltıdan ibaret. "St. Mary Hastanesi. Hemen!"
Sakinim. Ellerim direksiyonda. Vitesi boşa alıyorum. "Burası taksi durağı değil," diyorum. "İn arabadan."
Adam kanlı elleriyle ceketini iki yana açıyor. Gözlerim göğsüne takılıyor. Derisinin altına girmiş kablolar. Göğüs kafesine bantlanmış bir plastik patlayıcı bloğu. Ve ortasında bir monitör.
Dijital Turuncu.
O karanlık, gri gecenin içinde, cehennemden gelen bir göz gibi parlıyor. Rakamlar geriye saymıyor. Rakamlar, adamın nabzını gösteriyor. 50... 49... 48…
"Kalbim," diyor adam. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi. "Nabzım durursa... Patlar. Beni o hastaneye yetiştir. Adrenalin lazım. Kalbimi durdurmamaları lazım."
Monitöre bakıyorum. Rakamlar Turuncu bir ritimle yanıp sönüyor. 48. Sınırdayız. Eğer şoka girerse, eğer bayılırsa, ikimiz de bu sahil yolunda birer havai fişek oluruz. St. Mary Hastanesi şehrin tepesinde. Normal şartlarda 10 dakika sürer. Ama şu an "İntihar Şeridi"ndeyiz. Ve bu adamın 10 dakikası yok.
"48 saniye," diyorum kendi kendime. "Oraya varmak için değil. Seni hayatta tutmak için."
Vitesi bire takıyorum. Motor kükrüyor. 800 beygir gücündeki saf öfke, kaputun altında titriyor.
"Sıkı tutun," diyorum. "Bu yolculuk sarsıntılı olacak."
Gazı köklüyorum. Lastikler asfalta yapışıyor. Yanık lastik kokusu, kan kokusuna karışıyor. Araba ileri fırlıyor.
Aynaya bakıyorum. Arkamızda beliren farlar var. Mavi-kırmızı polis ışıkları değil. Bunlar sarı. Xenon sarısı. Avcılar. Onu bu hale getirenler peşimizde. Önümde virajlı, bariyerleri olmayan bir ölüm yolu. Yanımda patlamaya hazır bir bomba. Arkamda ise infaz timi. Güzel bir gece.
Hız göstergesi 220'yi vuruyor. Turuncu rakamlar ön camda yansıyor. Yanımdaki adam... Adı her neyse... Soluyor. Rengi griye dönüyor. Gözleri kayıyor. Göğsündeki monitöre bakıyorum. 52... 50... 49…
"Hey!" diye bağırıyorum. "Burada kal! Ölmek için iznin yok!"
Ama beni duymuyor. Şoka giriyor. Eğer bayılırsa, nabzı 48'in altına düşer ve bu araba yürüyen bir krematoryuma dönüşür.
Önümüzde "Ölü Adam Virajı" var. Keskin bir U dönüşü. Bir tarafı jilet gibi kayalıklar, diğer tarafı o karanlık, aç okyanus. Viraja giriyoruz. Farlarım karanlığı yarıyor ve... lanet olsun. Yol kapalı. Dev bir tanker tırı, yolu enlemesine kapatmış. Dorsesi bütün şeridi kaplıyor. Arkasındaki o sarı Xenon farlı avcılar... Bizi bu tuzağa sürüklüyorlardı.
Yanımdaki adam tırı görünce bir anlığına ayılıyor. Gözleri büyüyor. Korku. Saf korku. Monitör: 65... 70... 75!
"Güzel," diyorum. "Korkmaya devam et."
Fren yapamam. Durursak arkadakiler bizi delik deşik eder. Yavaşlarsam adamın kalbi durur. Tek bir yol var. Yolun kendisi değil. Yolun altı.
Tırın dorsesinin altındaki o daracık boşluğu görüyorum. Belki bir metre yükseklik. Benim Kara Mambam alçak bir araba. Ama o kadar alçak mı? Öğrenmek üzereyiz.
"Başını eğ!" diye kükrüyorum.
Vitesi üçe düşürüyorum. Motor acı içinde bağırıyor. Direksiyonu sola kırıyorum ve aynı anda el frenini çekiyorum. Araba itaat ediyor. Arka tarafı kopuyor. Koca metal yığını yan dönüyor. Lastikler asfaltta çığlık atıyor. Beyaz duman her yeri kaplıyor. Artık ileri gitmiyoruz. Yan yan, tırın dorsesine doğru kayıyoruz. Bir füze gibi.
Zaman yavaşlıyor. Yanımdaki adamın nefesini tuttuğunu duyuyorum. Göğsündeki Turuncu ışık, bir stroboskop gibi çılgınca yanıp sönüyor. Nabız 120. Adrenalin patlaması.
"Şimdi!"
Arabanın burnu dorsenin altına giriyor. GIRÇÇÇÇÇ! Tavan... Arabanın tavanı dorsenin altına sürtünüyor. Kıvılcımlar yağmur gibi camdan içeri yağıyor. Metalin metali yırtma sesi kulakları sağır ediyor. Ön cam çatlıyor.
Başımı direksiyona gömüyorum. Sadece gaz pedalındaki ayağımı hissediyorum. Asla çekmiyorum. Eğer bu kayışın ortasında hız kesersek, dorsenin altında sıkışır kalırız. Bir saniye. Belki iki saniye. Sonsuzluk gibi geliyor.
Ve sonra... BUM.
Tırın diğer tarafından fırlıyoruz. Araba sarsılıyor. Direksiyonu toparlamak için deli gibi savaşıyorum. Lastikler tekrar tutunuyor. Aynaya bakıyorum. Tırın altından çıkan dumanı ve kıvılcımları görüyorum. Arkadaki avcılar... Tırın önünde fren yapmak zorunda kalıyorlar.
Başardık.
Yanımdaki adama bakıyorum. Titriyor. Ama yaşıyor. Monitör 90'larda sabitlenmiş.
"Taksi ücreti artıyor dostum," diyorum. "Bu ekstra tarife."
Ama henüz bitmedi. Bu sadece ilk engeldi.
Rahatlamak için vaktimiz yok. Asla olmadı. Aynadaki o sarı noktalar büyüyor. İki tane değiller. Üç, dört... Motosikletler. Zırhlı, siyah, yüksek devirli sokak canavarları. Onlara "Metal Eşek Arıları" derler. Hızlıdırlar, öfkelidirler ve iğneleri vardır.
TAK. TAK. TAK.
Arka camım tuzla buz oluyor. Mermiler koltuk başlıklarına saplanıyor. İçerisi cam kırıkları ve barut kokusuyla doluyor. Yanımdaki adam çığlık atıyor. Başını ellerinin arasına almış, torpidonun altına saklanmaya çalışıyor.
"Bizi öldürecekler!" diye bağırıyor.
Göğsündeki monitöre bakıyorum. 130... 135... 140!
"Güzel," diyorum vitesi dörde atarken. "Korku iyidir. Korku kalbi pompalar. O mermiler aslında senin ilacın."
Motosikletlerden biri sağ tarafıma yaklaşıyor. Sürücüsü, tek eliyle motoru kontrol ederken diğer eliyle bir makineli tabancayı (Uzi) bana doğrultuyor. Kaskının siyah vizöründe kendi yansımamı görüyorum.
"Hata yaptın evlat," diyorum. "Benim şeridime girdin."
Direksiyonu aniden sağa kırıyorum. KÜT! Kara Mamba'nın iki tonluk çelik gövdesi, motorcuya çarpıyor. Adam dengesini kaybediyor. Motoruyla birlikte yol kenarındaki beton bariyerlere sıkışıyor. Bariyer ile arabam arasında kıvılcımlar saçarak sürükleniyor. Sonra bir tekerlek kopuyor ve motorcu arkada, karanlığın içinde taklalar atarak kayboluyor.
"Biri gitti," diyorum. "Kaldı üç."
Ama diğerleri ders almıyor. Sol tarafıma ve arkama geçiyorlar. Ateş devam ediyor. Yan aynam parçalanıyor. Kaportam delik deşik oluyor. Yanımdaki adamın rengi artık gri değil, beyaz.
"Daha hızlı!" diye yalvarıyor. "Kalbim... Patlayacak gibi!"
Monitöre bakıyorum. 160.
"Sakin ol şampiyon," diyorum. "Çok hızlı atarsa da ölürsün. O bombanın bir üst limiti var mı bilmiyorum ama denemek istemiyorum."
Önümüzde şehrin girişindeki o eski asma köprü görünüyor. "Demir Omurga". Ama arkamızda daha büyük bir sorun var. Motosikletlerin arkasından gelen o devasa gölge. Zırhlı bir SUV. Tamponunda çelik bir koçbaşı var. Ve hızla bize yetişiyor. Arabam hızlı ama kurşun geçirmez değil. Motor bloğuna tek bir mermi yersem, burası son durağımız olur.
Önümde St. Mary Hastanesi'nin ışıklı tabelası var. Arkamda ise o zırhlı SUV. Tamponuma yapışmış durumda. Beni itiyor. Metalin metali ezme sesi, motorumun sesini bastırıyor.
Yanımdaki adamın gözleri kaymış. Monitör: 170. Kalbi neredeyse göğsünden fırlayıp ön cama yapışacak.
"Dayan!" diye bağırıyorum. "Check-in yapıyoruz."
Hastanenin acil servis girişi görünüyor. Otomatik cam kapılar. Önünde bekleyen sedyeler. Sigara içen hemşireler. Fren yapmıyorum. Vitesi düşürüyorum. Direksiyonu sola kırıyorum. El frenini çekiyorum.
Kara Mamba, o ıslak asfaltta son dansını yapıyor. Araba yan dönüyor. Arka tarafım SUV'nin burnuna çarpıp onu savuruyor.
Ve sonra... ŞANGIIIIIRRRRT!
Hastanenin cam kapıları patlıyor. Danışma bankosu parçalanıyor. Bekleme koltukları havada uçuşuyor. Arabam, acil servisin tam ortasında, o parlak fayansların üzerinde kayarak duruyor. Lastiklerimden çıkan duman, lobiyi bir sis bombası gibi kaplıyor.
"Geldik," diyorum.
Kapıyı tekmeyle açıyorum. Silahımı çekmiyorum. Daha büyük bir silahım var. Yan koltuktaki adamın kapısını açıyorum. Adam şokta. Titriyor.
"Yürü!" diye bağırıp onu yakasından tutuyorum ve arabadan dışarı sürüklüyorum.
Tam o sırada, arkamızdan o zırhlı SUV de içeri dalıyor. Kırık kapı çerçevelerini ezerek lobiye giriyor. Kapıları açılıyor. İçinden o sarı vizörlü, siyah giyinmiş infaz timi iniyor. Silahlarını doğrultuyorlar. Lobideki herkes çığlık atarak kaçışıyor. Doktorlar, hastalar... Kaos.
SUV'den inen lider, silahını bana doğrultuyor.
"Bitti Sürücü!" diye bağırıyor. "Paketi ver!"
Yanımdaki adama bakıyorum. Monitöre. Adamın nabzı, bu şokun etkisiyle zirve yapmış durumda. Ama gözleri kapanıyor. Vücudu iflas ediyor. Adrenalin bitiyor. Monitördeki sayılar hızla düşmeye başlıyor. 160... 100... 60... 50…
"Paketi mi istiyorsun?" diyorum.
Adamı yakasından tutup, SUV'nin önüne, o silahlı adamların ayaklarının dibine doğru itiyorum.
"Al senin olsun!"
Adam yere düşüyor. Gözleri kapanıyor. Monitör: 48... 40... 20... ve 0.
"Siper al!" diye bağırıp kendimi o devasa beton kolonun arkasına atıyorum.
Lider, yerdeki adama bakıyor. Göğsündeki o Turuncu sıfırı görüyor.
"Kahrets--"
BOOOOOM!
Hastane lobisi turuncu bir alev topuyla yutuluyor. SUV havaya uçuyor. Camlar, duvarlar, tavan... Her şey o basınçla dışarı püskürüyor. Yer sarsılıyor. Kulaklarım çınlıyor. Toz ve duman ciğerlerime doluyor.
Birkaç dakika sonra. Kolonun arkasından çıkıyorum. Üzerim bembeyaz tozla kaplı. Lobi artık yok. SUV, yanmış bir metal yığını. İnfaz timinden geriye kalanları saymaya gerek yok. "Paket" görevini tamamladı.
Kara Mamba'ya bakıyorum. Önü dağılmış, camları yok, kaportası delik deşik. Ama motoru... O hala çalışıyor. O derin, hırıltılı ses. Hırrr... Hırrr…
Arabama biniyorum. Vitesi geriye takıyorum. Yangın alarmları çalıyor. Tavandan sular fışkırıyor.
"Hastane masraflarını Sendika'ya yazın," diye mırıldanıyorum kendi kendime.
Ve o enkazın içinden, patlak lastiklerin jantlarının üzerinde kıvılcımlar çıkararak geri geri çıkıyorum. Razor City'de bir gece daha bitti. Güneş doğmuyor ama en azından hala nefes alıyorum. Şimdilik.