Karanlık Oda

Vaveyla Yazarı: Ekrem Efe Özbek

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Karanlık Oda

Dünya siyah ve beyazdır. İnsanlar renkli olduğunu sanır ama yanılırlar. Bir cesedin yüzündeki morluk, siyah beyazda daha net görünür. Kan, siyah beyazda daha koyu akar. Ben renkleri sevmem. Renkler dikkati dağıtır. Gerçeği gizler.
Adım Lens. Razor City'nin sabah gazetesine "sanat" satıyorum. Başkaları buna vahşet diyor. Ben ise geçim kaynağı. Polislerden önce oradayım. Ambulanslardan önce oradayım. Ruh bedenden ayrılırken o son nefesi yakalayan benim.
Bodrum katındayım. Benim krallığım burası. Havada asit ve sirke kokusu var. Ciğerlerimi yakıyor ama alıştım. Bu koku, gerçeğin kokusudur. Tepemdeki Kırmızı Emniyet Işığı yanıyor. Odanın her köşesi kanlı bir rahim gibi. Sessiz. Sadece suyun şırıltısı ve benim nefesim var.
Bu geceki hasat iyiydi. "Kıymıklar" bölgesinde bir çifte cinayet. Bir senatörün metresi ve şoförü. Klasik Razor City draması.
Negatifleri büyütece yerleştiriyorum. Işığı kağıda düşürüyorum. Şak. Şak. Şak. Pozlanmış kağıdı alıyorum. Geliştirici banyosuna, o kimyasal suyun içine bırakıyorum.
Şimdi sihir zamanı. Maşayla kağıdı hafifçe sallıyorum. Görüntünün belirmesini bekliyorum. Önce gölgeler gelir. En koyu yerler. Sonra griler. Ve en son, ışık. Görüntü yavaşça suyun yüzeyine çıkıyor.
Ama bir sorun var. Kaşlarımı çatıyorum. Bu "Kıymıklar" bölgesindeki sokak değil. Bu senatörün metresi değil.
Görüntü netleşiyor. Fayanslar. Beyaz, kare fayanslar. Bir küvet. Ayaklı, eski tip bir küvet. Ve suyun içinde yatan bir adam.
Maşayı sıkıyorum. Ellerim titremeye başlıyor. Çünkü o fayansları tanıyorum. O küveti tanıyorum. Hatta musluğun üzerindeki kireç lekesini bile tanıyorum.
Burası benim evim. Ve küvetin içinde, boğazı kulaktan kulağa kesilmiş, gözleri tavana dikilmiş halde yatan adam... Benim.
Fotoğrafa daha yakından bakıyorum. Suyun içinde, kırmızı ışığın altında kendi cesedime bakıyorum.
Ama bu imkansız. Ben buradayım. Gazete binasındayım. Evim şehrin diğer ucunda. Ve hala nefes alıyorum. O zaman bu ne? Bir şaka mı? Biri negatiflerimi mi değiştirdi?
Hayır. Negatifler makinemden çıktı. Kimse dokunmadı.
Fotoğrafın köşesine bakıyorum. Küvetin kenarında duran dijital saate. 03:45. Kolumdaki saate bakıyorum. 02:30. Fotoğraf, geçmişi değil geleceği gösteriyor. Bir saat on beş dakika sonraki geleceğimi.
Fotoğrafta bir detay daha var. Küvetin başında duran bir figür. Flu. Bulanık. Yüzü seçilmiyor. Hareket halinde olduğu için net çıkmamış. Elinde parlayan bir şey var. Bir bıçak. Sadece kolundaki dövmeyi seçebiliyorum. Bulanık ama şekli belli. Bir Akrep.
Arkamda bir tıkırtı duyuyorum. Bodrum katının kapısı gıcırdıyor. Fotoğraf suda dalgalanıyor. Kendi ölümüm bana bakıyor. Razor City'de zaman düz bir çizgi değildir. Bazen bir ilmek olur ve boynuna dolanır.
Gazete binasından çıkıyorum. Yağmur başlamış. Razor City'nin o asitli, pis yağmuru. Arabamın silecekleri çalışmıyor. Ön camdaki su damlaları, sokak lambalarının ışığını kırıyor, dünyayı bulanık bir kabusa çeviriyor. Tıpkı o fotoğraftaki katil gibi. Flu.
Gaza basıyorum. Kırmızı ışıklarda durmuyorum. Trafik kuralları, yarın sabahı görecek insanlar içindir. Benim ise sadece 50 dakikam var. Kendi evime, kendi cinayet mahallime gidiyorum.
Apartmanın önüne geliyorum. "Palace Arms". İsmi saray ama kendisi bir tabutluk. Koridorlar küf ve lahana turşusu kokuyor. Merdivenleri ikişer ikişer çıkıyorum. 4. Kat. Daire 402.
Anahtarı deliğe sokarken elim titriyor mu? Hayır. Lens titremez. Lens odaklar.
Kapıyı açıyorum. İçerisi sessiz. Buzdolabının motor sesi dışında hayat belirtisi yok. Ayakkabılarımı çıkarmıyorum. Direkt banyoya gidiyorum. Işığı açıyorum.
Ve işte orada. Beyaz fayanslar. Ayaklı küvet. Musluktaki o kireç lekesi. Fotoğrafın aynısı. Tek eksik benim cesedim ve su.
Musluğu açıyorum. Su gürül gürül akmaya başlıyor. Küveti dolduruyorum. Fotoğraftaki sahneyi hazırlıyorum. Neden mi? Çünkü katil geldiğinde beklediği sahneyi görmeli. Bir anlık tereddüt etmemeli. O küvete odaklanmalı. O küvete bakarken, arkasındaki karanlıkta beni görmeyecek.
Çantamı açıyorum. Silahım yok. Ben bir fotoğrafçıyım. Benim silahım ışık. Eski, ağır gövdeli analog makinemi çıkarıyorum. Üzerine o devasa, yüksek voltajlı tepe flaşını takıyorum. Bu flaş, karanlıkta patladığında bir insanın retinasını 10 saniye boyunca kör edebilir. 10 saniye, bir ömür demek. Ve diğer elime... Ağır, demir döküm tripodumu (üç ayak) alıyorum. Kapalı haliyle bir beyzbol sopasından farksız.
Banyodaki ampulü gevşetiyorum. Işık sönüyor. Karanlık.
Küvetin köşesine, duş perdesinin arkasına siniyorum. Suyun sesi, kalp atışlarımı bastırıyor. Saate bakıyorum. Flaşın şarj olma sesini dinliyorum. O ince, tiz ses... Vıııııııııın. 03:40. Beş dakika kaldı.
Dış kapının kilidi tıkırdıyor. Çıt. Çıt. Profesyonel bir ses. Maymuncuk sesi. Kapı gıcırtıyla açılıyor. İçeri giren rüzgarın sesi. Ve sonra, ıslak botların parke üzerindeki gıcırtısı.
Adımlar yaklaşıyor. Ağır. Kendinden emin. Buraya bir hırsızlık için gelmemiş. Buraya bir işi bitirmeye gelmiş.
Banyonun kapısında bir gölge beliriyor. Nefesimi tutuyorum. Gölge içeri giriyor. Elinde parlayan bıçağı görüyorum. Ve kolundaki o Akrep dövmesini. Katil, dolu küvete doğru yürüyor. Küvetin boş olduğunu görünce şaşıracak. Duraksayacak. İşte o an.
Katil küvetin kenarına eğiliyor. Suyu görüyor. Ama cesedi göremiyor. Bir anlık duraksama. Omuzları geriliyor. Bir tuzağa düştüğünü anladığı o milisaniyelik an. Beyni "Kaç" emrini vermeden önce, benim sıram geliyor.
Duş perdesini hızla çekiyorum.
"Gülümse," diye fısıldıyorum.
Makineyi yüzüne doğrultuyorum. Ve deklanşöre basıyorum. PAT!
Banyo, saf, beyaz, yakıcı bir ışıkla doluyor. Bu bir fotoğraf flaşı değil, bu minik bir güneş patlaması. Karanlığa alışmış göz bebekleri, bu ışık karşısında iflas ediyor. Katil çığlık atarak ellerini yüzüne kapatıyor. Bıçağı havada rastgele sallıyor.
"Göremiyorum!"
Kör oldu. Retinasında şu an sadece beyaz bir leke var.
Demir tripodumu iki elimle kavrıyorum. Bir samuray kılıcı gibi değil, bir balyoz gibi savuruyorum. KÜT! Demir ayaklar, katilin kaburgalarına çarpıyor. Kemik sesi... O tanıdık, kuru çıtırtı.
Katil sendeliyor. Acı içinde geriye, lavaboya çarpıyor. Ama profesyonel. Kör olmasına rağmen bıçağı bırakmıyor. Sesin geldiği yöne, bana doğru savuruyor. Vııızzt. Bıçağın ucu gömleğimi yırtıyor. Göğsümde ince, sıcak bir yanma hissediyorum. Kan.
Geri çekilmiyorum. Eğer geri çekilirsem, gözleri alışmaya başladığında beni öldürür. Tripodu tekrar kaldırıyorum. Bu sefer kafasına hedef alıyorum.
"Burası benim karanlık odam!" diye bağırıyorum.
ÇAT! Tripodun başlığı şakağına iniyor. Katilin dizlerinin bağı çözülüyor. Bir kukla gibi olduğu yere yığılmıyor; arkasındaki dolu küvete devriliyor. ŞLOPP!
Su taşıyor. Fayanslara yayılıyor. Katil suyun içinde debeleniyor. Kör, yaralı ve boğuluyor. Bıçağı elinden düşüyor. Su, yavaşça kırmızıya dönmeye başlıyor. Onun kanı mı, benimki mi? Bilmiyorum.
Makinem boynumda sallanıyor. Flaşın tiz şarj sesi tekrar duyuluyor. Vıııııın. Küvetin başına gidiyorum. Tripodu boğazına bastırıyorum. Suyun altına itiyorum. Baloncuklar çıkıyor. Çırpınışları yavaşlıyor.
Ve duruyor.
Nefes nefeseyim. Banyodaki o kör edici beyazlık soluyor, yerini tekrar loşluğa bırakıyor. Küvete bakıyorum. Bir adam, suyun içinde, gözleri tavana dikili halde yatıyor. Boğazı tripodla ezilmiş. Su kırmızı.
Katil artık hareket etmiyor. Suyu döven kolları durdu. Banyoda sadece o kahrolası musluğun damlama sesi var. Şıp. Şıp.
Nabzım yavaşlıyor. Adrenalin çekildikçe, yerini soğuk bir gerçeğe bırakıyor. Tripodu kenara bırakıyorum. Küvetin kenarına oturup nefesimi düzenliyorum.
Suyun içindeki cesede bakıyorum.
"Akrep", kanlı suyun altında bulanık bir leke gibi yatıyor. Yüzü morarmış, benim darbelerimle tanınmaz hale gelmiş. Kolu küvetten aşağı sarkmış.
Ve o an... O sarkmış kola bakarken beynimde şimşekler çakıyor.
Gazete binasında banyo ettiğim o fotoğrafa geri dönüyorum zihnimde. O fotoğraftaki ceset bendim, değil mi? Öyle sanmıştım. Çünkü küvet benimdi, fayanslar benimdi. Ama şimdi hatırlıyorum... O fotoğrafta yüz net değildi. Sadece kıyafetler ve ortam tanıdıktı.
Yerde, Akrep'in parçalanmış ceketinin yanında duran çantama uzanıyorum. İçinden, gün boyu kullandığım o yedek film kasetlerini döküyorum. Ve bir tanesinin üzerinde garip bir işaret görüyorum. Benim atmadığım, kırmızı bir çarpı işareti.
Gülmeye başlıyorum. Sinirlerim boşalıyor. Kahkahalarım o kanlı banyoda yankılanıyor.
Aptal Lens. Kibirli Lens.
O fotoğraftaki ceset ben değildim. O bir montajdı.
Bu adam, Akrep... O beni öldürmeye gelmemişti. Henüz değil. O sabah, ben olay yerindeyken veya gazetede kahvemi içerken bir anlık dalgınlığımdan faydalanıp çantama girmişti. Makinemdeki filmi değil, çantamdaki yedek kaseti değiştirmişti.
Planı basitti ama şeytaniceydi: Kendi küvetimde, kendi cesedimin olduğu kurgulanmış bir fotoğrafı o kasete yerleştirmişti. Ben karanlık odaya girip o filmi banyo ettiğimde, kendi ölümümü görecektim. Aklımı kaçıracaktım. Korkup bu şehri terk edecektim. Bu bir "Git yoksa ölürsün" mesajıydı.
Ama ironiye bakın ki... Kendi hazırladığı o sahte ölüm sahnesi, onun gerçek mezarı oldu. Beni korkutmak için kurguladığı o küvet sahnesinde, tam da planladığı pozisyonda can verdi.
Küvetteki cesede eğiliyorum.
"Işık ölçümün hatalıydı dostum," diyorum fısıldayarak. "Pozlamayı yanlış yaptın. Karede sen varsın, ben değil."
Ceketimin cebinden o ıslak, henüz kurumamış fotoğrafı çıkarıyorum. Çakmağımı yakıyorum. Alevler, o sahte geleceği yiyip bitiriyor. Külleri küvete, katilin üzerine döküyorum.
Banyodan çıkıyorum.
Bu gece gazeteye dönmeyeceğim. Yarın sabah olay yerine "Lens" olarak geleceğim. Polislere, "İhbarı radyodan duydum," diyeceğim. Ve bu cesedin fotoğrafını çekeceğim.
Ama bu sefer ellerim titremeyecek. Çünkü en iyi fotoğrafçılar bilir: "Gerçek, bazen kurgudan daha karanlıktır."