2. bölüm / 6
RAZOR ŞEHRİ: Kesik Çizgiler AntolojisiAsfalttaki Melek
Bölümler 6Şu an: Asfalttaki Melek
İnsanlar yukarıya bakmaz. Razor City'de herkes başını öne eğer. Rüzgâr gözlerine toz kaçırmasın diye, ya da yerde yatan bir cesede basmamak için. Hep aşağıya, o pisliğe, asfalta, kana ve çamura bakarlar.
Ama ben bakmam. Ben 55. kattayım. Yerçekiminin unuttuğu yerdeyim.
Rüzgâr burada bir ustura gibi. Yüzümdeki maskeyi yırtmaya çalışıyor. Halatlarım geriliyor. Gıcırtı sesi... Gırç. Gırç. Çoğu insan bu seste korkuyu duyar. Ben ise ninniyi.
Önümde Obsidyen Kulesi'nin devasa, temperli camı var. Ve camın arkasında... O.
Elektrik Mavisi.
Üzerindeki ipek sabahlık, bu gri ve ölü şehrin ortasında radyoaktif bir sızıntı gibi parlıyor. Gözlerimi yakıyor. O kadar canlı, o kadar kusursuz ki... Midemi bulandırıyor.
Elinde bir kadeh var. İçindeki şarap değil, eminim. Bu şehirde kimse şarap içecek kadar masum değildir. Yürüyor. Halının üzerinde süzülüyor sanki. Ayağı yere değmiyor.
İnsanlar camın arkasında güvende olduklarını sanırlar. O şeffaf bariyerin onları dışarıdaki kaostan, rüzgardan ve benden koruduğunu düşünürler. Yanılıyorlar. Cam, koruyucu bir duvar değildir. Cam, sadece bir vitrindir. Ve ben de vitrini düzenlemeye geldim.
Belimdeki sileceği çıkarıyorum. Ucu lastik değil. Ucu, elmas kadar keskinleştirilmiş çelik bir bıçak.
Sileceği cama yaslıyorum. İçerideki kadın, Vera, beni görmüyor. Dışarısı zifiri karanlık, içerisi aydınlık. O sadece kendi yansımasını görüyor. Ve yansımasının hemen arkasında, karanlığın içinde asılı duran gölgemi…
Ona bakıyorum. Omuzlarındaki o kibre, boynundaki o savunmasızlığa.
"Sen bir lekesin." diyorum fısıldayarak. Rüzgar sesimi alıp boşluğa savuruyor. "Bu şehrin temizlenmesi gerek. Köşe bucak. Ve senin maviliğin, benim gri dünyamda çok fazla yer kaplıyor."
Halatımın fren mekanizmasını gevşetiyorum. Bir metre daha aşağı iniyorum. Tam hizasına geliyorum.
Elini saçına götürüyor. Bir an... Sadece bir an duraksıyor. Sanki ense kökünde bir nefes hissetmiş gibi başını hafifçe cama çeviriyor.
Gülümsüyorum. Hissediyor. Örümceğin ağa bastığını hissediyor.
Cebimdeki vakumlu tutacağı cama yapıştırıyorum. Elmas uçlu pergelimi çıkarıyorum. Sessizce, mükemmel bir daire çizeceğim. Sonra içeri süzüleceğim. Rüzgâr gibi. Temizlik başlasın.
Elmas uç, camın üzerinde görünmez bir yarık açıyor. Cııırt. Ses yok. Sadece parmak uçlarımda hissettiğim o hafif titreşim.
Vakumlu tutacağı, kestiğim dairenin tam ortasına yapıştırıyorum. Çekiyorum. Cam parçası, tereyağından kıl çeker gibi geliyor elime. Açılan delikten içeriye önce Razor City'nin o pis rüzgarı doluyor, sonra ben.
İçerisi sıcak. Dışarıdaki o dondurucu soğuktan sonra bu sıcaklık insanın başını döndürüyor. Lavanta ve pahalı deri kokusu. Zenginliğin kokusu.
Ayaklarım, santimlerce kalınlıktaki beyaz halıya basıyor. Botlarımın altındaki o şehir kirini, o bembeyaz halıya bulaştırıyorum. İlk leke.
Vera... Hala arkası dönük. Salonun ortasında, o devasa kristal avizenin altında duruyor. Elektrik Mavisi sabahlığı, vücudunun hatlarını bir su gibi sarmış. Kadehini masaya bırakıyor. Hareketi yavaş, zarif. Bir kurban gibi.
Belimdeki çelik halatı çıkarıyorum. İnce, piyano teli gibi gergin. Boynuna doladığım an, ses telleri titreşemeyecek bile. Çığlık atmayacak. Sadece şaşkınlık dolu bir hırıltı.
Arkasındayım. İki adım mesafe. Gölgenin halının üzerine düşmesini bekliyorum ama burada o kadar çok ışık var ki gölgeler bile saklanacak yer bulamıyor.
Nefesini duyuyorum. Sakin. Düzenli. "Elveda leke." diyorum içimden.
Ve hamlemi yapıyorum. Tel, havada bir yay çiziyor. Boynuna doğru iniyor.
Ama o an... Dünya tersine dönüyor.
Vera, arkasını dönmüyor. Eğilmiyor. Çığlık atmıyor. Sadece sağ kolunu geriye doğru, inanılmaz bir hızla savuruyor.
Bileğim. Telini tutan bileğim, sanki bir hidrolik preste sıkışmış gibi havada kilitleniyor. Onun eli... O narin, manikürlü, yumuşacık görünen eli... Bileğimi kavrıyor. Kemiklerimin gıcırtısını duyuyorum. Çatırt.
Bu bir kadının tutuşu değil. Bu bir mengene.
"Ne?" diyemeden, beni kendine çekiyor.
Ağırlık merkezim kayboluyor. Yer ayağımın altından çekiliyor. Bir anda kendimi havada buluyorum. O ipek sabahlık bir anda bir kasırgaya dönüşüyor.
Sırtım, ortadaki cam sehpaya çarpıyor. ŞANGIRT!
Binlerce cam kırığı sırtıma batıyor. Ciğerlerimdeki hava boşalıyor. Gözlerim kararıyor. Acı... Keskin ve sıcak.
Yerdeyim. O ise ayakta. Sabahlığının kuşağı gevşemiş. Altında dantelli bir gecelik yok. Vücuduna sarılı siyah, taktiksel bir korse ve bacağında kılıfı duran bir bıçak var.
Bana yukarıdan bakıyor. Korku yok. Şaşkınlık yok. Sadece tiksinti var.
Eğiliyor. Yerdeki cam kırıklarından birini alıyor. Hayır, cam kırığını değil. Benim düşürdüğüm çelik telimi alıyor.
"Camları siliyorsun." diyor. Sesi buzlu bir votka gibi. Yakıcı ve pürüzsüz. "Ama ayakkabılarını silmeden içeri giriyorsun. Terbiyesizce."
Gözlerinin içine bakıyorum. O masum kurban gitmiş. Karşımda, göz bebekleri Elektrik Mavisi parlayan bir avcı duruyor.
Ben temizlikçiyim sanıyordum. Ama galiba az önce çöplüğe düştüm.
Ciğerlerim yanıyor. Sırtıma batan cam kırıkları derimi deliyor. Vera üzerime eğiliyor. Elindeki o ince çelik teli parmaklarına doluyor. Benim silahımla, beni boğacak. İronik. Razor City tarzı bir mizah anlayışı var.
"Kimsin sen?" diye soruyor. Sesi meraklı değil, sadece prosedürü uygulayan bir cellat gibi. "Kimin köpeğisin?"
Cevap vermiyorum. Çünkü cevap verirsem nefesimi harcarım. Ve şu an o nefese, hayatımın en çılgın hamlesi için ihtiyacım var.
Gözlerim Vera'nın belindeki o taktik kemere takılıyor. Siyah, sağlam, askeri tip bir kemer. Vücudunu o kadar sıkı sarmış ki, bir vinçle çeksen bile kopmaz. Mükemmel.
Sol elimi, o cam kırıklarının arasına gizlice kaydırıyorum. Kemerimdeki "hızlı kilitli" titanyum karabinayı çıkarıyorum. Bu kilit, 500 kiloyu taşıyabilir. Ya da iki cesedi.
Vera teli boğazıma geçirmek için eğiliyor. Göz bebeklerindeki o Elektrik Mavisi parıltı, zaferin ışığıyla büyüyor.
"Şimdi." diyorum içimden. "Uçuşa geçiyoruz leke."
Son gücümle doğruluyorum. Boğazına değil, beline hamle yapıyorum. Vera şaşırıyor. Bir saldırı ya da savunma bekliyordu, kucaklaşma değil. ŞLAK! Karabinayı kemerindeki metal halkaya geçiriyorum. Ve aynı saniyede kendi emniyet kemerime kilitliyorum.
Artık bağlıyız. Göbek bağı gibi. Ama bu bağ hayat değil, ölüm taşıyor.
"Ne yapıyorsun?" diye bağırıyor. İlk defa sesinde o kontrolü kaybedişin tınısı var.
"Seni yemeğe çıkarıyorum." diyorum. "Dışarıda manzara harika."
Belimdeki motorlu makaranın "Serbest Bırak" düğmesine basıyorum. Ve bacaklarımı Vera'nın göğsüne dayayıp, kendimi geriye, o az önce açtığım cam deliğine doğru fırlatıyorum.
Vera direnmeye çalışıyor ama fizik kuralları acımasızdır. Ben boşluğa düştüğümde, o da benimle gelmek zorunda. ŞANGIRT! Kalan camlar patlıyor. Sıcak, parfümlü hava bir anda kesiliyor.
Ve işte oradayız. Boşluk.
Rüzgâr. O vahşi, buz gibi Razor City rüzgârı. Bir anda ikimizi de tokatlıyor. 55. kattan aşağıya doğru süzülüyoruz. Halat geriliyor. VIIIIZZZZT! Fren mekanizması devreye giriyor.
İkimiz de boşlukta, binanın gri cephesinde sallanan birer sarkaç gibi savruluyoruz.
Vera çığlık atmıyor. Bu kadına saygı duymaya başlıyorum. Sadece dişlerini sıkıyor. Bacaklarını benim belime dolamış, elleriyle yakama yapışmış durumda. Aşağısı uçurum. Yukarısı imkânsız.
Rüzgâr, üzerindeki o Elektrik Mavisi sabahlığı yırtıp atıyor. O parlak kumaş parçası, gri boşlukta bir uçurtma gibi süzülerek aşağıya, trafiğin aktığı o cehenneme doğru düşüyor. Artık sadece taktik kıyafetleri, bıçağı ve ben varız.
Yüzü yüzüme sadece birkaç santim uzaklıkta. Saçları rüzgârda kamçı gibi yüzüme çarpıyor.
"Delisin sen!" diye bağırıyor rüzgâra karşı.
Sırıtıyorum. Ağzım kan dolu.
"Hoş geldin." diyorum. "Burası benim ofisim. Burada halı yok. Burada kural yok. Sadece yerçekimi var."
Vera belindeki bıçağa uzanıyor. Aramızdaki halatı keserse, ben yukarıda kalırım, o düşer. Beni keserse, ikimiz de düşeriz. Gözlerinde bir hesaplama görüyorum. O bir asker. Durumu analiz ediyor.
Ve anlıyor. Burada patron benim.
Rüzgar bizi bir bayrak gibi dalgalandırıyor. Vera, bacaklarını belime dolamış, elleriyle yakamı sıkıyor. Gözlerindeki şaşkınlık yerini saf bir öfkeye bırakıyor.
"Beni yukarı çek!" diye bağırıyor. Sesi rüzgarın içinde cılız bir fısıltı gibi.
"Yukarı mı?" diyorum sırıtarak. "Yukarıda cam kırıkları var. Aşağısı daha ferah."
Bıçağını boğazıma dayıyor. Soğuk metal, şah damarımın üzerinde titriyor.
"Ya çekersin ya da ikimizi de keserim." diyor. Blöf yapmadığını biliyorum. Bu kadının gözlerinde ölüm korkusu yok. Sadece kaybetme nefreti var.
Tam cevap verecekken, yukarıdan, o kırdığım camın olduğu delikten bir ses geliyor. TOK. TOK. TOK. Susturucu takılmış otomatik tüfek sesi. Razor City'de bu sesi ninni niyetine dinleriz.
Başımı kaldırıyorum. Patlattığım pencerenin kenarında üç siluet beliriyor. Yüzlerinde termal gözlükler, ellerinde MP5'ler. Vera'nın korumaları mı? Hayır. Korumalar patronlarına ateş etmezler.
Mermiler yanımızdan vızıldayarak geçiyor. Biri Vera'nın omzunun hemen yanındaki alüminyum panele çarpıyor. Kıvılcımlar yüzümüze yağıyor.
Vera yukarı bakıyor. O an göz bebeklerindeki Elektrik Mavisi ışığın donduğunu görüyorum.
"İhanet," diye fısıldıyor.
"Sanırım partiye davet edilmeyenler geldi." diyorum. "Arkadaşların mı?"
"Kapa çeneni!" diye bağırıyor ama bıçağı boğazımdan çekiyor. Çünkü artık ortak bir düşmanımız var: Yerçekimi ve yukarıdaki infaz timi.
Yukarıdan lazer nişangahlarının kırmızı noktaları üzerimizde gezinmeye başlıyor. Göğsümde kırmızı bir nokta, Vera'nın alnında bir başka nokta. Hareket etmezsek, duvara yapışmış sinekler gibi avlanacağız.
"Sıkı tutun." diyorum.
"Ne yapacaksın?"
"Koşacağız."
Ayaklarımı binanın cephesine dayıyorum. Botlarımın altındaki kauçuk, soğuk cama tutunuyor.
"İt!" diye bağırıyorum.
Vera ne yapmak istediğimi anlıyor. O da topuklarını binanın yüzeyine vuruyor. Aynı anda, tüm gücümüzle kendimizi binadan dışarı, boşluğa doğru itiyoruz.
Halat geriliyor. Binadan uzaklaşıyoruz. Boşlukta dev bir yay çiziyoruz. Mermiler arkamızdaki camları tuzla buz ediyor ama biz artık orada değiliz. Sarkaç hareketi başlıyor.
Sağa doğru savruluyoruz. Hızlanıyoruz. Rüzgar kulaklarımı sağır ediyor.
"Köşeyi dönmemiz lazım!" diye bağırıyorum.
Obsidyen Kulesi'nin keskin köşesine doğru uçuyoruz. Eğer zamanlamayı tutturamazsak, duvara çarpıp pestilimiz çıkar. Tutturursak, binanın "kör cephesine", yani ateş hattının dışına geçeceğiz.
"Şimdi!"
Köşeye yaklaşıyoruz. Vera vücudunu bana bastırıyor. Ağırlık merkezimizi ayarlıyor. Profesyonelce. Ve köşeyi dönüyoruz.
Halat binanın köşesine sürtünüyor. GIRÇÇÇ! Çelik halatın betonu kesme sesi dişlerimi kamaştırıyor. Savrulmanın hızıyla binanın diğer yüzüne, kuzey cephesine çarpıyoruz.
KÜT!
Ciğerlerim sönüyor. Ama yaşıyoruz. Burası karanlık. Pencere yok. Sadece soğuk granit kaplama ve biz. Yukarıdaki sesler kesiliyor. Bizi kaybettiler. Şimdilik.
Vera nefes nefese. Başını göğsüme yaslamış durumda. Kalbi, bir trampet gibi atıyor. Başını kaldırıyor. Yüzünde is ve kan var ama o mavi gözler hala karanlıkta parlıyor.
"Beni yukarı çekemezsin." diyor. "Dairem dolu. Aşağı inemeyiz, bizi bekliyorlardır."
"Ee?" diyorum. "Burada asılı mı kalacağız?"
Gülümsüyor. Bu seferki gülümsemesi farklı. Daha vahşi.
"40. kat." diyor. "Eski kocamın ofisi. Camları kurşun geçirmezdir ama havalandırma sistemi dışarıdan erişilebilir."
"Eski kocan mı?" diyorum halatın frenini kontrol ederken. "Seni öldürmeye çalışanlar onun adamları mı?"
"Hayır." diyor bıçağını kılıfına sokarken. "Onlar babamın adamları. Kocamı öldürmeye gidiyoruz. Ve sanırım artık bir ortağım var."
Bana bakıyor. Ben camcıyım. Leke çıkarırım. Ama galiba bu gece, Razor City'nin en büyük lekesini temizlemek için bir katille dans edeceğim.
Rüzgarın uğultusu, yerini metalik bir sessizliğe bırakıyor.
40.katın havalandırma ızgarasını elmas ucumla kesip içeriye, o daracık tünele süzülüyoruz. Önce ben, sonra Vera.
Burası dar. Bir mezar kadar dar. Ve pis kokuyor. Ama bu koku, binanın geri kalanındaki o bayat kahve ve fotokopi toneri kokusu değil. Bu koku... Kimyasal. Aseton, kükürt ve yanık şeker karışımı. Genzi yakıyor. Gözleri yaşartıyor.
"Ofis mi?" diye fısıldıyorum, önümdeki karanlığa doğru sürünürken. Dirseklerim metal zeminde yankılanıyor. "Kocan ne iş yapıyor Vera? Kimyager mi?"
Arkamdan gelen nefes sesi sıklaşıyor. "Finansçı," diyor. "Ama hobileri biraz... çeşitlidir."
Tünel boyunca ilerliyoruz. Aşağıdan, metalin ötesinden boğuk sesler geliyor. İnsan sesleri değil. Makine sesleri. Vınlama. Fokurdama. Tıslama.
Bir yol ayrımına geliyoruz. Izgaraların arasından sızan ışık, yüzümüze vuruyor. Ama bu ışık sarı ofis ışığı değil. Zehirli bir Yeşil.
Izgaraya yaklaşıyorum. Aşağıya bakıyorum. Ve gördüğüm şey karşısında kanım donuyor.
Burası bir ofis değil. Burası bir fabrika.
Bütün katın duvarları yıkılmış. Devasa, tek parça bir laboratuvara dönüştürülmüş. Aşağıda beyaz önlüklü adamlar yok. Gaz maskeli, ağır silahlı, askeri nizamda devriye gezen korumalar var. Odanın ortasında cam fanuslar içinde fokurdayan o yeşil sıvı... "Kabus Suyu". Şehrin varoşlarında çocukları zombiye çeviren o yeni sentetik uyuşturucu.
Demek kaynağı burasıymış. Şehrin en lüks kulesinin göbeği.
"Kahretsin," diyorum. "Eski kocan şehri zehirliyor."
Vera yanıma sürünüyor. Izgaradan aşağıya bakıyor. O yeşil ışık, yüzündeki is lekelerini aydınlatıyor. Şaşırmış görünmüyor.
"Biliyorum," diyor soğukkanlılıkla. "O yüzden buradayız Silas. Kocamı öldürmeye gelmedik. Onu iflas ettirmeye geldik. Bu laboratuvarı havaya uçurursak, babamın ona verdiği sermaye de yanar. İki kuş, tek taş."
Bana yalan söylemişti. Kaçmak için değil, terör saldırısı düzenlemek için buradayız. Aşağıda en az 20 silahlı adam var. Ve biz havalandırma borusunun içinde sıkışmış iki fareyiz.
Tam o sırada, hemen altımızdaki bir koruma duraksıyor. Başını yukarı kaldırıyor. Gaz maskesinin arkasındaki gözleri göremiyorum ama hissettiğini biliyorum. Metalin gıcırtısını duydu.
Elindeki tüfeğin namlusu yavaşça yukarı, bizim olduğumuz ızgaraya doğru kalkıyor. Vera bıçağına davranıyor. Ben ise cebimdeki o asitli temizlik solüsyonuna. Sessiz olmalıyız. Ya da çok gürültülü...
Zaman yavaşlıyor. Korumanın parmağı tetiğin üzerinde kasılıyor.
Cebimdeki polietilen şişenin kapağını dişlerimle açıyorum. Bu sıradan bir kireç sökücü değil. Bu, Florantimonik Asit karışımı. Camı silmez, camı yok eder. Betonu deler. Eti ise... Eti jöleye çevirir.
Şişeyi ızgaranın deliğine denk getiriyorum.
"Güle güle." diyorum içimden. Ve şişeyi ters çevirip sıkıyorum.
İnce, şeffaf bir sıvı sütunu ızgaradan aşağı süzülüyor. Yerçekimi işini yapıyor. ŞLAPS. Sıvı, tam adamın gaz maskesinin vizörüne, sağ gözünün üzerine çarpıyor.
Önce ses gelmiyor. Sadece bir tıslama. Kızgın bir tavaya atılan et gibi. Cızzzzzzz.
Sonra adamın maskesi, üzerine kaynar su dökülmüş şeker gibi erimeye başlıyor. Sert plastik sıvılaşıyor, vizör çöküyor. Asit, maskeyi delip içeriye, o yumuşak dokuya ulaşıyor.
Adam çığlık atmak istiyor. Görüyorum. Göğsü şişiyor. Ama boğazından sadece boğuk, ıslak bir hırıltı çıkıyor. Asit ses tellerine ulaşmış olmalı. Tüfeği elinden düşüyor ama kayışı sayesinde yere çarpmıyor, havada asılı kalıyor. Adam elleriyle yüzünü parçalamaya çalışıyor. Dizlerinin üzerine çöküyor. Sonra yüzüstü, sessizce yere yığılıyor. Erimiş plastik ve kan kokusu, odaya yayılıyor.
"Temiz iş," diye fısıldıyor Vera. Gözlerinde takdir dolu bir parıltı var.
Izgarayı tek hamlede söküyorum. Sessizce. Aşağı atlıyoruz.
Botlarım yere değdiği an, gölgelere karışıyoruz. O devasa "Kabus Suyu" tankının arkasına siniyoruz. Artık içerideyiz. Labirentin göbeğinde. Etrafımızda yeşil sıvılarla dolu borular, fokurdayan kazanlar ve devriye gezen diğer korumalar var. Yerde yatan erimiş suratlı adamı henüz fark etmediler. Ama kokuyu almaları yakındır.
Vera, tankın üzerindeki basınç göstergesini işaret ediyor.
"Ana vana orada," diyor fısıldayarak. "Orayı patlatırsak, zincirleme reaksiyon başlar. Bütün bina havaya uçar."
"Bütün bina mı?" diyorum. "Biz içindeyken mi?"
Omuz silkiyor. "Risk primi." diyor.
Ama sorun şu: Vananın başında biri duruyor. Beyaz önlüklü, sırtı bize dönük, uzun boylu bir adam. Elinde bir tablet var, verileri kontrol ediyor.
Vera'nın vücudu kaskatı kesiliyor. Bıçağını o kadar sıkı tutuyor ki parmak boğumları beyazlaşıyor.
"O," diyor. Sesi titriyor. Korkudan değil, nefretten. "Eski kocam. Marcus."
Marcus arkasını dönmüyor ama konuşuyor. Sesi, laboratuvarın hoparlörlerinden yankılanıyor gibi, metalik ve tok.
"Hoş geldin Vera," diyor, hala önündeki ekrana bakarak. "Ve sen... Camcı. Temizliğe erken başladınız. Ama ne yazık ki, asitli numaranızı termal kameralardan izliyordum."
Işıklar bir anda değişiyor. O loş yeşil ışıklar sönüyor. Yerine göz kör eden, kıpkırmızı alarm ışıkları yanıp sönmeye başlıyor. VİYU! VİYU! VİYU!
Ve tankların arkasından, gölgelerin içinden o diğer korumalar çıkıyor. Çembere alındık.
Marcus zafer nutukları atmayı seviyor. Tipik beyaz yakalı. Gücün parada veya silahta olduğunu sanıyor. Ama güç, fizikte. Güç, ivmede.
"Kaçacak yeriniz yok," diyor Marcus, ellerini iki yana açarak. "Burada, benim kurallarımla öleceksiniz."
Elim yavaşça kemerime gidiyor. Silahıma değil. Yanımda silah yok zaten. Kemerimdeki o küçük, gri cihaza uzanıyorum. Bu, 55. katta bıraktığım o devasa temizlik iskelesinin motor kontrol ünitesi. Normalde cam silerken aşağı-yukarı hassas ayar yapmak için kullanırım.
Ama bu cihazın bir de "Acil İniş" modu var. Frenleri boşaltan ve motorları maksimum hızda aşağıya süren bir mod.
Vera'ya bakıyorum. Gözlerindeki o vahşi pırıltı bana hazır olduğunu söylüyor.
"Kurallar mı?" diyorum Marcus'a, baş parmağım o kırmızı düğmenin üzerindeyken. "Ben camcıyım Marcus. Ve bazen, camlar çok kirlidir. Silinmezler. Kırılmaları gerekir."
Düğmeye basıyorum.
Önce yukarıdan bir ses geliyor. VUUUUUUUUUUUU!
Bu rüzgar sesi değil. Bu, tonlarca ağırlığındaki çelik ve motor yığınının serbest düşüş sesi. Bir göktaşı gibi. Marcus'un yüzündeki gülümseme donuyor. Korumalar tavana bakıyor.
Ve sonra... Kıyamet.
GÜM! ŞANGIIIIRT!
Laboratuvarın o devasa, kurşun geçirmez dış cephesi içeriye doğru patlıyor. 55. kattan serbest düşüşe geçen temizlik iskelesi, bir ortaçağ koçbaşı gibi binaya dalıyor. Cam parçaları bir şarapnel yağmuru gibi odaya saçılıyor.
Ve arkasından ustura rüzgarı içeri doluyor.
Odanın basıncı bir anda değişiyor. Kağıtlar, deney tüpleri, hafif olan her şey havada uçuşmaya başlıyor. Korumaların ikisi, iskelenin çarpmasıyla duvara yapışıp pestil oluyor. Diğerleri rüzgarın gücüyle yere kapaklanıyor.
"Şimdi!" diye bağırıyor Vera.
Toz dumanın içinde, rüzgarın o sağır edici uğultusu altında ileri atılıyoruz.
Marcus yere düşmüş, emekleyerek masasının arkasına kaçmaya çalışıyor. O soğukkanlı patron gitmiş, yerine titreyen bir korkak gelmiş.
Yerden bir cam parçası alıyorum. Büyük, sivri bir parça. Rüzgar arkamdan itiyor. Adeta uçuyorum. Önüme çıkan bir korumanın gaz maskesine camı saplıyorum. Durmuyorum. Vera, bir panter gibi Marcus'un peşinde.
Odaya dalan o devasa çelik iskele, laboratuvarın ortasında, dumanlar çıkararak duruyor. Kablolarından kıvılcımlar saçılıyor. Kabus Suyu tanklarından biri delinmiş, yere yeşil ve asitli bir sıvı sızıyor. Kaos. Saf, güzel kaos.
Marcus, ana kontrol masasının arkasına sığınıyor. Elini çekmeceye atıyor.
"Silahı var!" diye bağırıyorum.
Ama Vera benden hızlı. Masanın üzerinden atlıyor. Marcus silahı doğrultamadan, Vera topuğuyla bileğine basıyor. ÇIT. Marcus çığlık atıyor. Vera, eski kocasını yakasından tutup kaldırıyor. Arkalarındaki delik deşik olmuş camdan, rüzgarın ıslık çaldığı o uçuruma doğru sürüklüyor.
"Konuşmamız lazım tatlım," diyor Vera. Sesi rüzgardan daha soğuk.
Ben de yanlarına gidiyorum. Nefes nefeseyiz. Marcus uçurumun kenarında sallanıyor. Aşağısı 40 katlık bir hiçlik.
"Yapamazsın!" diye bağırıyor Marcus. "Beni öldürürseniz şifreler silinir! Para gider! Her şey yok olur!"
Vera bana bakıyor. Sonra Marcus'a.
"Para umrumda değil," diyor.
Ama ben araya giriyorum. Elimi Vera'nın omzuna koyuyorum.
"Bekle," diyorum. "Onu hemen atma."
"Bekle," dememe kalmadı. Vera, Marcus'un yakasını bıraktı. Marcus'un çığlığı rüzgara karıştı. "Yooo..." Kısa, tiz bir ses. Sonra sessizlik. Aşağıdan, o beton zemine çarpma sesi bile gelmedi. Rüzgâr o sesi bizden çaldı.
Vera, boşalan ellerini birbirine vurdu. Sanki ellerindeki tozdan kurtuluyormuş gibi. Sakin. Soğukkanlı. Sırtı bana dönük. Saçları rüzgârda savruluyor.
"Bitti," diyor.
"Evet," diyorum, elimdeki cam parçasını bırakmadan. "Bitti."
Vera yavaşça arkasını dönüyor. O Elektrik Mavisi gözlerinde artık öfke yok. İntikam ateşi sönmüş. Geriye sadece buz gibi, hesapçı bir boşluk kalmış. Bana bakıyor. Yaralı bir dosta bakar gibi değil. Kullanılmış, işi bitmiş bir alete bakar gibi. Bir paspas bezine bakar gibi.
"İyi iş çıkardın Silas," diyor. Bıçağını kılıfına sokmuyor. Aksine, parmaklarının arasında çeviriyor. "Gerçekten profesyonelsin."
"Ama?" diyorum.
Gülümsüyor. Hüzünlü bir gülümseme ama sahte.
"Ama ben yalnız çalışırım," diyor. "Ve babam, arkamda tanık bıraktığımda çok kızıyor."
Şaşırmıyorum. Razor City'de şaşırmak, amatörlerin işidir. Bu şehirde ihanet, "merhaba" demenin bir başka yoludur.
"Biliyordum," diyorum. "Sen bir lekesin Vera. Ve lekeler asla kendi kendilerine çıkmazlar."
"Üzgünüm camcı," diyor ve ileri atılıyor.
Hızlı. İnanılmaz hızlı. Bıçağı gırtlağıma saplamak için hamle yapıyor. Ama unuttuğu bir şey var: Zemin. Burası artık onun o lüks, halı kaplı salonu değil. Burası benim saham. Zemin; patlayan tanktan dökülen o yeşil, yapışkan "Kabus Suyu" ile kaplı. Ve ben kaygan zeminlerde dans ederek hayatımı kazanıyorum.
Bıçak boynumu sıyırıp geçiyor. Derimi çiziyor. Sıcak bir kan süzülüyor. Geriye doğru kayıyorum. Botlarımın altındaki kauçuk taban zemine tutunuyor. Vera ise o pahalı, taktik botlarıyla yeşil sıvıya basıyor. Denge. Her şey dengedir.
Vera sendeliyor. O milisaniyelik boşlukta, elimdeki o koca cam parçasını değil, belimdeki sileceği çekiyorum. ŞLAK! Sileceğin çelik sapıyla bileğine vuruyorum. Bıçak elinden fırlayıp, rüzgarın içine karışıyor. Vera acıyla inliyor ama pes etmiyor. Tırnaklarıyla yüzüme saldırıyor. Gözlerimi çıkarmaya çalışıyor. Birer hayvan gibiyiz. Harabenin ortasında, rüzgarın dövdüğü o uçurumun kenarında boğuşuyoruz.
Beni geriye, boşluğa itmeye çalışıyor. Güçlü. Çok güçlü.
"Senin yerin aşağısı!" diye bağırıyor yüzüme tükürerek.
Sırtım boşluğa dönük. Topuklarım binanın kenarında. Aşağısı 40 katlık ölüm.
"Hayır," diyorum, nefes nefese.
Ellerimi omuzlarına koyuyorum. Onu itmiyorum. Çekiyorum.
Judo'da buna ne denir bilmiyorum ama camcılıkta buna "yerçekimine yardım etmek" denir. Kendimi yere, o kaygan yeşil sıvının üzerine bırakıyorum. Sırtüstü düşerken, Vera'yı da üzerimden aşırtıyorum. Vera'nın ayakları yerden kesiliyor. Ağırlık merkezi kayboluyor. Başımın üzerinden, bir takla atarak geçiyor.
Ve boşluk. Vera, binanın kenarından aşağı süzülüyor. Son anda... Eli kenara tutunuyor. Parmakları betona saplanıyor.
Yerde yatıyorum. Nefes nefese. Başımı kaldırıp bakıyorum. Vera asılı kalmış. Gözleri, benim gözlerime kilitli. O mavi ışık artık korkuyla titriyor.
"Silas!" diye bağırıyor. "Çek beni! Her şeyi paylaşırız! Parayı! Şehri!"
Ayağa kalkıyorum. Üzerimdeki cam tozlarını silkeliyorum. Yavaşça yanına yürüyorum. Parmaklarına basmıyorum. Sadece tepesinde dikiliyorum.
"Para umrumda değil demiştin," diyorum.
"Lütfen!" diye yalvarıyor. Rüzgâr sesini yutmaya çalışıyor.
Cebimden o küçük sprey şişesini çıkarıyorum. Cam temizleme suyu. Vera'nın gözleri şişeye takılıyor.
"Ne yapıyorsun?"
"İşimi," diyorum. Spreyi, tutunduğu parmaklarına sıkıyorum. Fıs. Fıs. Köpüklü su, betonla parmakları arasına giriyor. Kayganlaştırıyor.
Vera'nın gözleri büyüyor. Parmakları kaymaya başlıyor. Tutunamıyor.
"Sen bir lekesin Vera," diyorum son kez. "Ve ben temizlikçiyim."
Parmakları kayıyor. Ve düşüyor. Çığlık atmıyor. Marcus gibi değil. O, düşerken bile bana nefretle bakıyor. O mavi gözler, karanlığın içinde küçülüyor, küçülüyor ve sonunda asfalttaki o gri hiçliğe karışıyor.
Kenardan çekiliyorum. Rüzgâr hala aynı şiddetle esiyor. Laboratuvar harabe. Yeşil zehir akmaya devam ediyor. Cebimden bir sigara çıkarıyorum. Rüzgârda yakmak zor oluyor ama başarıyorum. Dumanı ciğerlerime çekiyorum.
Aşağıda iki ceset var. İki leke. Sabah olduğunda belediye araçları gelip onları yıkayacak. Ve bu camlar yine kirlenecek. Ama bu gece... Bu gece camlar temiz.
Ekipmanlarımı topluyorum. Başka bir binada, başka bir leke beni bekliyor.
