1. bölüm · π B£NM∆Rݧ π

°S∆R∆YİN SOYT∆RİSİ °

Nisa Selek

Diana Sterling, her sabah aynı saatte uyanırdı.
Güneş, sarayın yüksek pencerelerinden içeri süzülür; altın işlemeli perdelerin arasından odasına vururdu. Duvarlardaki tablolar, kristal avizeler, gümüş aynalar… Her şey kusursuzdu.
Ama Diana için kusursuzluk, başka bir kelimeyle aynı anlama geliyordu:
Kafes.
Yatağından kalkıp pencereye yürüdü. Aşağıda sarayın bahçeleri uzanıyordu. Çiçeklerle çevrili taş yollar, çeşmeler, yüksek duvarlar…
Ve o duvarların ardında, Diana'nın hiç tanımadığı bir dünya vardı.
Özgür bir dünya.
Elini pencerenin soğuk mermerine koydu.
“Bir gün,” diye fısıldadı.
Bir gün bu saraydan çıkacaktı.
Kimsenin ona ne giyeceğini, kiminle konuşacağını, kiminle evleneceğini söylemediği bir hayat yaşayacaktı.
Kapının üç kez çalınmasıyla düşünceleri bölündü.
“Prenses Diana?”
Diana gözlerini kapattı.
“Gel.”
Hizmetçisi içeri girdi.
“Kraliçe sizi kahvaltıya bekliyor. Ayrıca bugün için hazırlanmanız gerektiğini söyledi.”
Diana aynaya baktı.
“Ne giyeceğim?”
“Kraliçenin seçtiği elbiseyi.”
Tabii.
Her zamanki gibi.
Kahvaltı salonuna girdiğinde ailesi çoktan masadaydı.
Babası, kral, önündeki gazeteyi okuyordu. Annesi sessizce çayını içiyordu. Diana'nın ablası ise masanın diğer ucunda heyecanla konuşuyordu.
“Duyduğuma göre Kuzey Krallığı'ndan bir prens bu ay saraya gelecekmiş!”
Diana sandalyesine oturdu.
“Ne güzel.”
Ablası ona baktı.
“Ne güzel mi? Diana, belki sonunda sen de evlilik konusunda biraz ciddi düşünmeye başlarsın.”
Diana kaşığını tabağına bıraktı.
“Ben evlenmek istemiyorum.”
Masada kısa bir sessizlik oluştu.
Babası gazeteyi indirdi.
“Bu bir tercih meselesi değil.”
Diana başını kaldırdı.
“Benim hayatım.”
“Kendi hayatın olduğunu düşünmen bile başlı başına bir sorun.”
Diana'nın çenesi gerildi.
Ablası ise sanki hiçbir şey olmamış gibi gülümsedi.
“Bence zamanla alışır.”
Diana cevap vermedi.
Çünkü alışmak istemiyordu.
O, bu hayata alışmak istemiyordu.
O gece herkes uyuduktan sonra Diana odasının balkonuna çıktı.
Sarayın en yüksek balkonlarından biriydi.
Rüzgâr saçlarını dağıtırken aşağıdaki ışıklara baktı. Uzaklarda, sarayın duvarlarının dışında küçük evlerin ışıkları görünüyordu.
Diana korkulukların yanında durdu.
İlk kez yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
Burada kimse ona prenses demiyordu.
Kimse ondan kusursuz olmasını beklemiyordu.
Burada yalnızca Diana'ydı.
Tam o sırada sarayın avlusundan bir ses yükseldi.
Atların nal sesleri.
Ardından muhafızların konuşmaları duyuldu.
Diana aşağıya baktı.
Saray kapıları açılmıştı.
Bir grup yabancı içeri giriyordu.
Ve aralarında, diğerlerinden farklı giyinmiş biri vardı.
Renkli kıyafetleri, yüzündeki tuhaf gülümsemesi ve elindeki küçük çanlarla…
Bir soytarı.
Diana kaşlarını çattı.
Onun neden gece vakti saraya getirildiğini anlayamamıştı.
Soytarı başını kaldırdı.
Bir anlığına gözleri Diana'nın gözleriyle buluştu.
Gülümsemesi değişmedi.
Ama bakışlarında…
Diana'nın anlamlandıramadığı bir şey vardı.
Sanki onu çoktan tanıyormuş gibi.