2. bölüm · π B£NM∆Rݧ π
° KIRMIZI M∆§K£°
Ertesi sabah Diana, gece gördüğü soytarıyı düşünerek uyandı.
Onu asıl rahatsız eden şey soytarının saraya gelmesi değildi.
Bakışlarıydı.
Diana, sarayda yüzlerce insan görmüştü. Soylular, muhafızlar, hizmetçiler, elçiler… Ama o yabancının bakışlarında farklı bir şey vardı.
Sanki Diana'yı izliyordu.
Sanki onu daha önce görmüştü.
Üzerine pelerinini geçirip odasından çıktığında koridorda iki hizmetçinin fısıldaştığını duydu.
“Yeni soytarı mı?”
“Evet. Kral onu dün gece kabul etmiş.”
“Adı neymiş?”
“Silas Blackwood.”
Diana olduğu yerde durdu.
Silas Blackwood.
İsim zihninde birkaç saniye yankılandı.
Sonra yürümeye devam etti.
Öğleden sonra sarayın büyük salonunda bir eğlence düzenlenmişti.
Diana istemese de ailesi tarafından salona gönderildi.
Ablası yine evliliklerden söz ediyor, annesi konuklarla konuşuyor, babası ise her zamanki gibi Diana'nın nerede durduğunu bile kontrol ediyordu.
Derken salonun kapıları açıldı.
Küçük çanların sesi duyuldu.
Şıngır.
Herkes sustu.
Silas içeri girdi.
Üzerinde kırmızı ve siyah renklerin hâkim olduğu soytarı kıyafeti vardı. Yüzünün bir kısmını kapatan kırmızı bir maske takıyordu.
Başını eğerek selam verdi.
“Majesteleri.”
Kral başıyla onayladı.
“Eğlendir bizi, Blackwood.”
Silas gülümsedi.
“Memnuniyetle.”
Bir anda salon kahkahalara boğuldu.
Fakat Diana gülmüyordu.
Silas'ın hareketlerini izliyordu.
Çünkü herkes onun şakalarına bakarken Diana başka bir şeyi fark etmişti.
Silas'ın gözleri sürekli etrafı tarıyordu.
Kapılar.
Muhafızlar.
Pencereler.
Ve sonunda…
Diana.
Göz göze geldiler.
Silas'ın gülümsemesi bir anlığına kayboldu.
Sonra yeniden ortaya çıktı.
Diana'nın içinden açıklayamadığı bir ürperti geçti.
Silas maskesinin kenarına dokundu.
Ve dudaklarının arasından yalnızca Diana'nın duyabileceği kadar alçak bir ses çıktı:
“Prenses…”
Diana kaşlarını çattı.
“Beni tanıyor musun?”
Silas başını hafifçe eğdi.
“Henüz değil.”
Sonra arkasını dönüp kalabalığın arasına karıştı.
Diana onun ardından bakarken tek bir şeyi düşünüyordu:
Bu adam kimdi?
