8. bölüm · Ormanın iki laneti
8. Bölüm
Sabah saatleri olduğu için mi bilmem, AVM gayet sakin. “Nereden başlıyoruz?” sorusu ile bir Pars’a baktım, bir mağazalara baktım. “Ay bilmiyorum, her yer... Çok heyecanlı!”
Küçük bir gülüş attı. “Alışveriş mi heyecanlı?” Kafamı salladım. “Evet, ne olmuş? Hii, Pars! İlk buraya bakalım.” Elimle yukarı kattaki mağazayı gösterdim. “Tamam, hemen bakalım.”
Üst kata çıkıp mağazaya giriş yaptık. Bakınıp beğendiğim birkaç parça kıyafetle deneme kabinine ilerledim. Seçtiğim pantolon ve kazağı giyinip kabinden çıktım. Aynada kendime baktım, etrafımda döndüm. Göz ucu ile Pars’a baktım; tepkisiz dursada gözleri ışıl ışıldı.
“Oldu bu.” diye laf attım ortaya, belki cevap verir. “Evet, güzel oldu.” Bu kadar mı diyeceği? Kafamla onayladım onu. Tekrar kabine girdim, diğer kıyafetleri denedim. Etek-kazak kombiniydi bu seferki. Kabinden çıktım. “Ay, bu da çok hoş! Bunun üzerine beyaz kabanım var, onu giyerim çok güzel olur. Bir de beyaz çizme alayım; olay bir kombin, değil mi?”
Pars’a baktığımda yüzünde tebessüm ile izliyordu beni. Adım adım yaklaştı, arkamdan belime sarıldı, çenesini başımın üzerine koydu. Aynada çok tatlı gözüküyoruz.
“Ama bana da yazık... Her giydiğine iltifat edemem ki, kelimeler yetmez. Çok güzelsin, ne giyersen giy, hiçbir şey değiştiremez bunu. Bu da yakışmış, çok güzel olmuş ama anlatamam; çok güzel, çok güzel, çok güzelsin.”
İçi yanar gibi konuşması içime bir kor düşürdü. Midem mi yanıyor, karnım mı ağrıyor, içim mi çekiliyor anlamadım.
“Teşekkür ederim, sen de çok yakışıklısın.” Bana gülümsedi. Kafasını kaldırmadan burnunu dayadı saçlarıya; içli içli kokladı.
(…)
Mağaza mağaza gezip bir sürü kıyafet aldım; daha doğrusu Pars aldı. Yanında para ödeyemezmişim, o yüzden her şeyi o ödedi. Buna çok sinirlensem de kabul ettiremedim.
“Karımın aldıklarını ben ödemeyeceğim de kim ödeyecek?” diye mağazada çıkışınca insanlar da evli olduğumuzu düşündü, ben de mecbur ses edemedim.
“Bari kahve ısmarlayayım, olmaz böyle.” Ellerinde poşetler ile çok güzel görünüyor. Biliyorum, “Neresi güzel?” diye düşünülebilir ama bana taşıtmaması, çekinmeden, utanıp sıkılmadan, kolları çevrilmiş gömleğinden görünen damarlı, kaslı kolları ile taşıması çok güzel...
Poşetleri bagaja koyarken ben de koltuğa oturdum, kemerimi taktım. Bagajı kapatıp sürücü koltuğuna oturdu, kemerini bağladı. “Eee...” dedim, bana döndü. “Ne eesi, ne oldu?”
“Ya Pars, kahve işini diyorum, cevap versene.” “Canın istiyorsa gider içeriz ama saçma sapan bir ısmarlama olayı varsa ben yokum.”
“Ya beni kırıyorsun şu an, değer mi gerçekten?” Bir süre hiç konuşmadı, arabayı çalıştırdı. “Tamam, nereye gidelim? İstediğin özel bir yer var mı?” Yaa, bana da kıyamazmış...
“Yok, özellikle istediğim bir yer... Aaaa, hayır var, dur bir dakika! Geçen gün gördüm; arka yoldan çıkınca sağ tarafta, oraya gidelim mi?”
“Gidelim yavrum, hemen gidelim.”Arabayı park alanından çıkarıp yola bağlandık.
Radyodan güzel bir müzik seçtim, sesini biraz yükseltim. Sağa sola yaylanarak şarkıya eşlik etmeye başladım:
“Ben suysam o ateşRuhu var ruhuma eşGriler hep düşmanımKırmızılar bana kardeşDilimde o nağmelerSeviyorum demelerSaçlarım hep boynumda...”
Saçımı savurup Pars’a baktım. Ellerimi çerçeve şeklinde kaldırıp yüzüne doğru tuttum:
“Ha- hay ne güzel kareler!Gözüm kara kalmadı yaraOldum renga- rengarenkBazen her şey sararıp solarBiz hep renga- rengarenk!”
Pars gülümseyerek bana bakıyordu. Direksiyondan şarkının sesini biraz daha yükseltti; o yükselttikçe ben gaza geldim…
(…)
Kafenin terasında oturmuş manzarayı izliyordum. Pars mı? O beni izliyor. Şimdi dönüp ona “Manzara çok güzel değil mi?” diye soracağım; o da “Benim manzaram çok daha güzel.” diyecek, biliyorum. Çok klişe ama çok tatlı bir klişe...
Ve Pars’a baktım: “Manzara çok güzel değil mi?” Alttan alttan gülüşümü görmüş olacak ki kahkaha attı. Sandalyemi tutup çekince daha yakın olduk. Elimi tutup bir öpücük kondurdu.
“Sen bir de o manzaranın sahibini gör.” Bir an o kadar yakındık ki nefesini hissettim yüzümde. Gözleri kısa bir an dudaklarıma baktı.
“Necat Bey çok iyi adamdır.” Arkadan gelen sesle ikimiz de kafamızı çevirdik. Garson elinde kahveler ile bize bakıyordu. “Hayırdır kardeşim?” Pars’ın gergin sesiyle garson hızla açıklama yaptı: “Siz ‘manzaranın sahibi’ falan deyince... Bu arsalar hep Necat Bey’in kendisinin. Aynı zamanda buranın da sahibi, patronumuz olur yani.” Gülmemek için yanaklarımı ısırıp yüzümü başka tarafa çevirdim.
“Anladım kardeşim, sağ ol.” Garson siparişleri bırakıp gitti. Gülmemek için zor durduğum yüzüm ile Pars’a baktım. “Sen şimdi Necat Bey’e mi yürüdün, bana mı anlamadım.” Büyük ihtimalle gülmeme çabam yüzünden kızarmış yüzüme baktı.
“Gül Ariel gül, çekinme yavrum, gül; ağız dolusu gül hatta! Surata bak, kıpkırmızı olmuş. Ayrıca ne alaka Necat falan? Elin herifini soktu aramıza tam zamanında.” Sonlara doğru fısıldasa da duymuştum.
“Tamam tamam, gülmüyorum.” Biraz sessizlikten sonra tekrar Pars’a baktım. “Pars, sana bir şey sorabilir miyim?”“Necat’la ilgili değilse sorabilirsin.” Küçük bir gülüş ile hafifçe omzuna vurdum. “Ya saçmalama, onunla ilgili değil, ailen ile ilgili. Annen ile baban neredeler mesela, beni biliyorlar mı? Arın ve Mina ile çok güzel bir kardeşliğiniz var, ebeveynlerinizi merak ettim.”
“Ailem ilk topraklarımızda, yani memleketimizde diyebilirim. Babam eski Alfa olarak ilk sürüsünü orada topladı, Alfalığı orada aldı. Aynı şekilde dedelerim de... Babamdan da bana geçti. Ben de ilk sürümü orada kurdum, Alfalığı orada aldım. Bir ara ziyarete gelmek istiyorlar; geldiklerinde sen de istersen seninle tanışmalarını isterim. Seni ise birebir bilmiyorlar; yani bir periye mühürlü olduğumu, seni beklediğimi, başkası ile olmayacağımı biliyorlar ama o peri kim, bilmiyorlar.”
“Ben sürüler nesilden nesile aktarılır diye biliyorum.”“Öyleydi fakat bu zamanla değişti tabii ki. Babamın sürüsü babamdan sonra benim sürüme katılacak ama o zamana kadar babam ile kalacaklar.”
“Arın peki ya da Mina? Senin Alfa olman beklenen bir şey olmalı, onları üzmedi mi bu durum? Yani Mina neyse, tek kız, illaki sürüde yeri var ama Arın için farklı olmuştur.”
“Evet, ilk zamanlar yani çocukken yetersiz olduğunu düşünürdü ama zamanla anladı.”“Neyi?”“Bazılarımız ne kadar güçlü olursa olsun Alfa olamaz; çünkü Alfaların da güçlü yardımcılara ihtiyacı var. Ve en iyi yardımcım oldu. Ki eğer sen biraz daha gelmeseydin, Alfalığı Arın’ya bırakacaktım.” Şokla baktım yüzüne. “Gerçekten mi?”
“Evet, Arın zaten mühürlüsünü biliyor ama çok dikkatini çekmemeye çalışıyor. Ona bırakırdım Alfalığı, sonra yanına gelirdim. Ara ara karşına çıkar, dikkatini çekmeye çalışırdım. Başarılı olabilirsem... Olmazsam Arın’nın yanında Alfa yardımcısı olarak hayatıma devam ederdim.”
“Yaa Pars, inanmıyorum... Sen benim için her şeyi bırakacaktın, öyle mi?” Başımı omzuna yaslayıp koluna sarıldım. Kafasını kafamın üzerine yasladı. “Yaa öyle. Eğer karşılık olarak bir şey yapmak istersen evlenebiliriz, ben çok okeyim yani.”“Hiç karşılık veresim yok. Ayrıca Arın mühürlüsünü biliyor derken... Sana söylemiş belli ki kim olduğunu.”
Pars kafasını kaldırıp sessizce başka yerlere baktı. “Pars, söylemek zorunda değilsin, kaçmana gerek yok.” Hafif şakayla söylediklerimle bile bana bakmadı; o an anladım. “Arın’nın mühürlüsünü ben tanıyorum, o yüzden susuyorsun.” Pars sıkıca gözlerini kapattı. “Ariel çok üzgünüm ama sana bundan hiç bahsetmemem gerekiyordu, ağzımdan kaçırdım. Lütfen unutabilir miyiz?”
Kafamı onaylar şekilde salladım ama kafamın içinde çarklar çoktan dönmeye başladı.
Arın’nın şimdiye kadar geri durması, kızla hiç konuşmaması, kendini göstermekten çekinmesi... Neden benim tanıdığım biri, çekindiği biri?Mesela ilk gün çok rahattı ama sonra kahvaltıda pek konuşmadı çünkü...Tüm taşlar yerine oturdu:Cansu! Mühürlüsü Cansu!
Hızla kafamı Pars’a çevirdim. “Ariel hayır ya! Bakışlarından belli... Ne ara? Benim anlamam yirmi yılımı aldı.”
“Pars inanmıyorum, Cansu ile mi?”“Ariel, bilmiyormuş gibi davran lütfen. Arın sana bir şey demeden sen de bir şey söyleme.”
“Tamam söylemem ama Cansu olmasını hiç beklemiyordum. O zaman siz zaten Cansu ve Kenan’ın olmayacağını, illaki ayrılacağını biliyordunuz.” Sessizce kafasını salladı, onayladı beni. “Oha Pars, bir dakika! Arın şimdi ilerideki eşinin, mühürlüsünün nişanına mı gitti?”
“Hayır, Arın gelmedi o gün, ben tek gittim. Biraz durup çıktım.”
“Ama yine de Kenan ile Arın tanışmıyor mu, arkadaş sayılmazlar mı? Nasıl olacak?”“Sayılmazlar çünkü Kenan Arın’la pek anlaşamaz, görüşmezler de. Ama çocukluk arkadaşının kardeşi ile olmuş olacak, bu da ayrı bir durum. Ne olur bilemiyorum.”
Şoklardan şoklara... “Ama Cansu hiçbir şey bilmiyor. Kaç yıllık arkadaşım, beni bile insan olarak biliyor; nasıl olacak?” Ay inanamıyorum, resmen arkadaşımın sevdiğini ya da seveceği adamı ondan önce öğrendim!
“Pars, dörtlü date yapar mıyız?” Nazlanarak sorduğum soruya Pars kahkaha attı, bir elini suratıma attı. Yüzümü sıkıp: “Yaparız tabii bir tanem; bir olsunlar, sen iste ne dateler yaparız biz.” Hızını alamayıp eğilip yanağımdan öpüp geri çekildi. Yanağımdan öptü... Bu adam bugün ne olsun istiyor? Kalbim çıkacak şimdi, çok mu hızlıyız ne?
Biraz daha oturulduktan sonra kalkmaya karar verdik. Pars arabaya doğru geçti, ben de ödeme yapmak için kasaya ilerledim.
“Merhaba, buyurun.”“Ödeme yapacaktım.”“Hangi masa?”“23 numaralı masa.”“O masanın ödemesi yapıldı.”“Nasıl, anlamadım?”“23 numaralı masanın ödemesi yapıldı.”“Tamam, kolay gelsin.”
Sinirle arkamı döndüm. Kafeden çıkıp Pars’a doğru ilerledim; benim için kapımı açmış, oturmamı bekliyordu.“Neden bunu yaptın? Ben ödeyecektim, böyle anlaşmıştık.”“Hayır, öyle anlaşmamıştık, ben sana ‘öyle bir şey olmayacak’ demiştim. Hadi bin.”“Pars, bu hiç hoş değil. Kendimi çok mahcup hissediyorum, sanki sabahtan beri seni kullanıyormuşum gibi-”
“Ariel, ne saçmalıyorsun? Mahcup hissedecek bir şey yok ortada. Bunları içimden geliyor ki yapıyorum. Sen bana ‘kahvaltı hazırla’ demedin ya, ben sana yapmak istedim, beraber bir şeyler yapalım istedim. AVM gezdik, kahve içtik ve ben şahsen çok mutluyum; seninle ilk defa böyle baş başa vakit geçiriyoruz, birbirimizi tanıyoruz. Ama sen durup durup mahcup hissedip geri kaçacaksan olmaz! Ayrıca daha dün akşam sen dedin; böyle o küçük burnunu havaya kaldırıp dik dik gözlerime baktın, ‘çabalaman lazım’ dedin. Ne oldu o dik duruşa? İki peynir zeytin, iki de kıyafete tavlandın mi? Süründürsene kadın beni!”
Belimden tutup arabaya doğru ilerletti beni, hâlâ söyleniyordu.
“Kullanıyormuş gibi geliyormuş... Öyle gelecek tabii, başka ne olacaktı? Bir de sevinsene; ne güzel koca bulmuşsun, süründürmez, kullanmaz, kıyamıyor... Musun? Ben anlamadım ki.”
Söylene söylene beni oturtup kemerimi taktı. Ne ara aldığını bilmediğim çantamı kucağıma bıraktı. Kapıyı kapatıp söylene söylene arabaya bindi, yola çıktık…
Aracı kapının önünde durdurdu, ikimiz de arabadan indik. Pars bagajdan poşetleri aldı. En son teyzemin attığı mesaj ile evde kimsenin olmadığını bildiğim için çantadan anahtarı çıkardım.
Kapıyı açıp içeri geçtim, Pars da arkamdan geldi. “Poşetleri odana bırakayım mı?” sorusu ile daha da mahcup olmamak için, aynı zamanda odanın son hali gözümün önüne gelince hemen reddettim: “Yok, sen bırak, ben sonra taşırım.”
Bana bir bakış attı, hızla merdivenlerden yukarı doğru ilerledi. Kahretsin, rezil olurum! Koştur koştur peşinden çıktım. “Pars dur, ben taşırdım, şey yapma sen...” Odamın kapısının önüne geldi, durdu. Poşetleri kapının önüne bıraktı, geri çekildi. Derin bir nefes verdim. “Korkma, dağınıklığın benim için sorun olmaz.” Tekrar aşağı inmesi ile kalakaldım; anlamıştı, rezil oldum. Gözüme çarpan poşet ile elime alıp hızla aşağı koştum ben de.
Kapının önünde ayakkabısını giyiyordu. “Pars, şey... Kahve yapayım derdim ama içtik zaten.” Poşeti arkamda tutuyordum. “Düşünmen yeter güzelim, ellerine sağlık.”“Olmaz ama öyle, otursaydın biraz.” Garip bir şekilde nefes nefese kaldım. Telaşlı telaşlı çıkan sesim ile durup inceledi beni; dudağının sol tarafı çok hafif oynadı, sanki gülecek de kendini tutuyor gibi...
“Arın yazdı, o yüzden şimdi gitmem lazım. Ama eğer sen de istersen, akşam yemeğini de seninle yemek isterim, günümü seninle bitirmek isterim.”
“Olur, ben de çok isterim... Yani yemek isterim... Yani şey, saat kaçta şey yapalım?” Çok saçma oldu, toparlayamıyorum; rezillik üzerine rezillik! “İşim bitince ben sana yazarım, sen de uygun olursan çıkarız, olur mu?”
“Olur.” Sarılacak gibi durdu bir an, sonra vazgeçti. “Tamam o zaman, görüşürüz.” deyip iki adım geri gitti. Arkasını dönerken, “Pars!” Hızla bana döndü, açtığı iki adımı geri kapattı; hatta sanki daha yakındı. “Ne oldu, bir şey mi diyecektin?”
O an kendi duygularımı sakince sessizleştirdim. Pars’ın o yoğun enerjisini, hızla atan nabzını, damarındaki kanın akışını hissettim; o da çok heyecanlı. İkimiz de garip bir vedalaşma yaşıyoruz çünkü ikimiz de vedalaşmak istemiyoruz.
Arkamdaki poşeti çıkardım. “Bunu sana almıştım.” Şokla baktı bana. “Ne zahmet ettin, teşekkür ederim.”“Rica ederim, ne zahmeti? Sonuçta sana almayacağım da kime alacağım?” Laflarım ile duraksadı.
“İçeri gel, hediyeni aç sonra gidersi, olmaz mı?” Bu sefer gerçekten gülümsedi. “Olur.”İçeri geçip koltuğa oturduk. Çok heyecanlıyım, surat ifadesini çok merak ediyorum. Poşetin içinden kutuyu çıkardı. Ağır kutunun kapağını açtığı an gözleri parladı.
“Ariel, bu... Bu çok güzel!” İkimizin de suratında kocaman bir gülümseme vardı.Kutundan çıkarıp iyice inceledi hediyeyi. “Ariel, bunu nereden buldun?” Hayranlıkla konuşması beni daha da mutlu etti. “Sen kasadayken yan mağazaya bakmaya gittiğimde gördüm. Aynı bize benziyor, değil mi?”
Evet; bize, neredeyse birebir yansıtan küçük bir figür almıştım. Yeşil elbiseli bir peri kızı, elinde ışık saçan bir değnek... Değneğin ucundan yayılan minik parıltılar, önünde oturan siyah kurt kostümlü bir çocuk... Parıltılar çocuğun başına dokunuyordu. Siyah kurt kulakları ve kuyruğu vardı; minik pençelerini havaya kaldırmış, gözlerini hayranlıkla peri kızının değneğine çevirmişti.
“Bize... Belki de ilerideki çocuklarımıza benziyor.” Pars’ın cümlesi ile tüylerim diken diken oldu; çünkü aslında ilk gördüğümde benim de aklıma gelen şeyi dillendirmişti. Hayran hayran figüre bakmasının bir sebebi de bu olmalı.
Kolunu kaldırıp beni göğsüne yasladı, kafamın üstüne bir öpücük kondurdu. “Teşekkür ederim bir tanem, çok beğendim.”
Bu sefer ben kafamı göğsünden kaldırdım. Ellerimden güç alıp kafamı havaya doğru kaldırdım, Pars’ın yanağına bir öpücük kondurdum. “Rica ederim aşkım...” Kafamı geri göğsüne yasladım ama Pars nefes almıyor gibiydi.
Telefon sesi ile bütün havamız bozuldu. Figürü geri kutusuna koyup cebinden telefonunu çıkardı. Arayana bakıp telefonu açtı: “Alo, ne oldu Arın?”“Tamam geliyorum dedim ya!”“Tamam.”“Tamam Arın, geleceğim birazdan.” Arın bir şeyler daha söylüyordu ki telefonu suratına kapattı. Pars tekrar kafamın üstüne bir öpücük kondurdu. “Yavrum benim, gitmem lazım. İşim bitince sana yazarım.”“Tamam, görüşürüz.”“Görüşürüz.” Sıkıca sarıldık bu sefer.
Pars’ın gitmesiyle odama çıktım, dağınıklığı toparladım, kıyafetleri makineye attım. Teyzeme bir mesaj attım, ne zaman dönecekleri ile ilgili; ona göre Pars’ı akşam yemeğe eve çağırmayı düşünüyorum.
Ben: Teyze ne yapıyorsunuz, ne zaman geleceksiniz?
Teyzem: Daha işimiz var, akşama anca geliriz. Niye, ne oldu?
Ben: Bir şey olmadı da geç gelecekseniz yemeğe arkadaşımı davet edeceğim.
Teyzem: Hmm... Bu arkadaş; uzun boylu, geniş omuzlu, “arkadaş dışı” olan ama bana şu an arkadaş diye kakalamaya çalıştığın Pars Bozkurt olabilir mi?
Ben: Olabilir :) (ehe)
Teyzem: Tamam, bizim işimiz akşama kadar sürer. Belki akşam da burada kalırız, sen rahatına bak. Gelirsek haber veririm.
Ben: Tamam, teşekkür ederim.
Anneannem yaşından ötürü çok dışarı çıkıp işlerini halledemediği için teyzem ile annem çıkardı bugün. Bazı insanların yanına uğrayıp evlerine güzel duygular, bolluk, bereket, huzur bırakacaklar; bunun için başka bir köye gittiler. Orada da tanıdık bir akrabada kalacaklardır büyük ihtimalle, anneannem o yorgunlukla geri gelip sabah geri gidemez.
(…)
Hava iyice karardı, akşam oldu; Pars birazdan gelecekti. Sabahkine nazaran daha eve uygun ama şık bir kombin yaptım: beyaz bol kumaş pantolon, üzerine yeşil bluz... Saçımı da atkuyruğu yaptım. Kapının çalması ile önce aynada kendimi tekrar süzdüm; gayet güzel oldum. Kapıyı açtığımda elinde çiçekler ile Pars vardı. “Hoş geldin.”
“Hoş buldum, çok hoş buldum hem de.”Çiçekleri bana uzattı. “Teşekkür ederim.”Elinden aldım, içeri ilerledik. Masayı bahçeye kurmuştum. “Masayı bahçeye kurdum, sen geç istersen; ben çiçekleri vazoya koyayım.”
“Yok, ben iyiyim böyle.” İyice dibime giren Pars’la sıcak bastı. “Hm, tamam.” Mutfağa ilerledim, hemen bir adım arkamdan geliyordu. Çiçekleri masanın üstüne bıraktım. En sevdiğim vazolardan birini aldım, içini suyla doldurdum. Çiçek buketini çözüp çiçekleri vazoya bıraktım; çok güzel oldular. Sonrasında bunları köklendirip bahçeye gömeceğim.
Bir an başıma giren ağrı ile geriledim, vazoyu masanın üzerine bıraktım. Kulaklarım çınladı. Ormanda birileri... Sesler... Kafam çok karıştı; kesik kesik görüntüler... “Ariel iyi misin?” Ağrı yavaş yavaş azaldı, kendime geldim. “İyiyim iyiyim, gel masaya geçelim.” Pars’ın elinden tutup ilerlemek istedim ama onun beni durdurması ile gidemedik. “Ariel, ne oldu?”
“Önemli bir şey değil, ormanda birileri var haberi geldi, o kadar.” Yüzüme inanmamış bir şekilde baktı. “Gerçekten Pars, hadi gel masaya geçelim.”
Çiçekleri de masanın ortasına koydum, mumları zaten yakmıştım. Yemekleri tabaklara koydum ama kafamdaki sesler gitmiyor, hatta tam tersi daha da yakınlaşıyordu.
“Burada mı, emin misiniz?” Güçlü bir kadın sesi...“Evet efendim, burada görüldüğü söylendi.”“Efendim, yanlış anlamazsanız şu eve bir daha mı baksak?”“O eve sabahtan beri dört defa baktık, yok! Nerede o peri, bulun bana onu!” Kadının haykırışı ile sağa sola koşuşan adımlar duydum. Hangi eve? Benim evime mi gelmişlerdi, beni mi arıyorlar yine? “Ariel, ne duyuyorsun?”
“Birileri var... Pars. Beni arıyor.” Yanımda gerildi bedeni. “Ne? Nasıl seni arıyor?”“Bugün sabah üç adam vardı ormanda, beni arıyorlardı. Sisyaka’dan gelmişler, vampir kralı için falan dediler. Onunla ilgili olabilir mi?”
“Kralla mı? Zayel ile mi? İyi de ne alaka?”Tanıdık isimle kaşlarımı çattım. “Zayel mi? Bizim Zayel mi?” Pars kafasını salladı. “Evet, Zayel vampirlerin kralı oldu ya.”“Bu bilgi bana gelmemiş.”
Adım sesleri daha da yaklaştı; artık Pars da duyabiliyordu bunu, dikilen kulaklarından anlayabiliyorum.
Kapının çalması ile ikimiz de birbirimize baktık. Sonra bir kadının haykırışı dağıldı ormanımda: “Nerede bu peri, yeter artık!” Kadının ağlamaklı sesi ile ayaklandım. Etrafındakiler onu sakinleştirmeye çalışıyordu: “Efendim sakin olun, bulacağız o periyi, lütfen sakin olun.”
“Ne zaman Cahit, ne zaman? Benim vaktim yok, anlamıyor musun? İş işten geçtikten sonra ne anlamı kaldı o perinin?”İnsanlardı ama beni nereden tanıyor? Kapının ardında onları dinliyorum; Pars da biraz geride, tetikte bekliyor.
“Belki de peri diye bir şey yok.” Bir adamın konuşması ile sessizlik oldu. Kadın hışımla konuştu: “Ne dedin sen?” Bir silah sürgüsünün sesi yayıldı geceye, gözlerim kocaman açıldı. Kadın hiç bağırmadı, sakince konuştu; ama keşke bağırsaydı...
“Ben zevk mi alıyorum bu durumdan? Sabahtan beri aramadığım delik kalmadı. Bir peri dediler, başka bir şey demediler. Üç tane geri zekalı adamın laflarına itimat ettim de geldim buraya; o kadar vahim durumum. Ama sen bu çabaların, kendini yok sayışların ‘Belki de bir hiç uğruna mı?’ diyorsun?”
Silahın patlama sesiyle yerimde irkildim. Korkuyla geri geri giderken portmantoya çarptım; Pars beni hemen arkasına aldı. Sesler bir süre kesildi, kapı tekrar tıktıklandı.Hızla arka bahçeye ilerledik. “Pars, ne yapacağız?”
“Biz kurşun geçirmez değiliz yavrum, ne yapabiliriz? Arka taraftan kaçacağız.”
Bahçenin arka tarafına doğru ilerlerken bir el silah sesi daha duydum, olduğum yerde dondum kaldım. Pars beni arkasına aldı. Birkaç ayak sesi... Bahçenin etrafı sarıldı. Pars’ın yanından kafamı uzatıp görmeye çalıştım.
Sağ tarafta beş, sol tarafta beş; toplam on adam vardı. Hepisi uzun boylu, iri yapılı, siyah kazak, siyah pantolon giymiş, bellerinde silah olan adamlardı. Aralarında bir topuklu sesi yankılandı. Kafamı kaldırıp verandadan bahçeye giriş kapısına baktığımda ağzım açık kaldı.
Siyah deri botları, üzerine siyah kumaş pantolonu, siyah kazağı, siyah paltosu ile girdi bahçeye. O kadar siyah takımı ben giysem korkunç gözükür ama siyah onu tamamlamış; hatta direkt siyah oydu. Yaklaştıkça yüzünün güzelliği daha da netleşti; o kadar siyaha rağmen bembeyaz teni ay gibi parlıyor. Uzun boyu, siyah gür beline kadar uzanan saçları, kara kaşları... Siyah gözleri, kirpikleri o kadar uzun ve kıvrıktı ki kaşına değiyordu. Güzel yüzüne orantılı burnu, dolgun dudakları ile bu kadın kimin nesiydi? Bir damla yaş aktı gözünden, hızla sildi yaşını; dik duruşundan hiç ödün vermedi. Onunla beraber gelen parfüm kokusuna karışmış sigara, kan, barut kokusu garip bir şekilde iğrenç değildi.
Elindeki silahı beline koydu, karşıma geçti. Pars aramızda kalmıştı. Pars’ın önüne geçtim, bana elini uzattı
“Merhaba, ben Miera. Sen de lütfen aradığım o peri ol.” Sesindeki tını beni bir yerlerden yaraladı. “Ben Ariel. Ormanımda ne işin var Miera?” Benim peri olduğumu anlaması ile gözlerinin arkasındaki o kadını gördüm; bağıra çağıra feryat figan ağlayan bir kadın orada ama yüzünde tek bir mimik oynamadı.
“Sisyaka’ya gelmen lazım Ariel. Zayel’in, yani vampir kralının sana ihtiyacı var.” Sesine yansıtmasa da, dimdik karşımda dursa da başka bir şey olduğunu anladım.
“Miera, biraz bizimle oturur musun?” Teklifim ile Pars da Miera da adamlar da şaşırmıştı. “Konuşmamızı arabada, Sisyaka’ya giderken yapalım mı peri kızı?”“Öncelikle sen kimi nereye götürüyorsun? Ariel’e istemediği sürece hiçbir şey yaptıramazsın. Eve gasp eder gibi girdiniz, silahlar patlattınız; sesimizi çıkarmadık diye başımıza çıkma! Derdin neyse söyle, bas git.”
Pars’ın çıkışı Miera’yı gram korkutmadı, hatta güldürdü. Arkasını döndü “Gidelim, arabada konuşuruz.”
“Miera, Pars haklı. Düzgünce açıklama yapar mısın?” Sakin olmaya çalışıyordu ama takati kalmamıştı, hırsla arkasını döndü.
“Ölüyor Ariel! Zayel ölüyor ve kimse onu iyileştiremiyor. ‘Orman perisi geri geldi, belki şifa olur.’ dediler; bir haftadır her yerde seni arıyorum ve şimdi buldum. İşe yaraman umudu ile seni Sisyaka’ya götüreceğim, anladın mı? Ben bir insanım ve hasta bir vampirle tanışıp onu kurtarmak için, hiç tanımadığım, varlığından bile emin olmadığım bir periyi arıyorum bir haftadır! Ve şimdi peri ve sevgilisi kurtçuk geçmiş karşıma, sorular soruyorlar. Benim harcayacak saniyelerim yok ama size burada açıklama yapıyorum.”
(…)
Nasıl oldu anlamadığım bir şekilde arabaya bindirildik. Miera aracı kullanıyordu, ben yanında oturuyorum, Pars da arka koltukta.
Diğer adamlar ise 3 araba halinde peşimizden geliyorlar. Miera acımadan son gaz Sisyaka’ya sürüyordu. “Siz Zayel ile sevgili misiniz?” sorum ile afallasa da hiç bozuntuya vermedi. “Hayır.” diye reddetti beni.
“Zayel’in kalbinde sorun var. Kan içiyor ama o kan vücuduna yerleşemiyor, sanki doymuyor gibi. Ama doyuyor; hatta normal vampirlere göre az beslendiği halde midesi bulanıyor, kalbi sıkışıyor. Doğuştan olan bir şey ama son zamanlarda daha kötü olmaya başladı; çok yorgun, halsiz, yataktan kalkmaya mecali yok. Bir anda oldu, sorunu ne çözemiyoruz. Hastanelere götürdüm, doktorlar hiçbir şey bulamadı. Şifacılar geldi, onlar da bir şey bulamadı. Son çare senin adını söylediler, ben de sana geldim.”
Kaleye yaklaşmış olacağız ki her şeyi hızlı hızlı anlatıyordu; yetiştirmeye çalışıyor gibi..
“Ama sen, ben sana gelmemişim gibi anlatacaksın.” Pars ile aynı anda kaşlarımızı çattık. “Nasıl yani, anlamadım?”
“Seni vampir kralının annesi çağırdı, Neris Hanım, tamam mı? Sen krala bunu söyle, zaten kimse reddetmez.” Kalenin önünde durdu.
“Nasıl yani, sen gelmiyor musun?”“Hayır, siz içeri girin. Orada birisi var, benim yardımcım sayılır, merak etme o sana yardım edecek; onunla ilerleyeceksin bundan sonra.”
“Ama sen dedin; haftalardır çabalıyorsun, şimdi nasıl, neden anlamıyorum?”“Ariel, her şeyi bilmek iyi değildir, boş ver. Sen dediğimi yap. İyi bir karşılaşma olmadı farkındayım, kusura bakma. Pars, sen de kusura bakma; o an çok umutsuz bir haldeydim, size fazla çıkıştım. Şimdi içeri girer misiniz?”
Araçtan inip kapıya ilerledik. Arkama baktığımda Miera özlemle bakıyordu bir balkona; gözleri dolmaması için çabaladı. Bakışlarını kaçırıp aracını geri geri çıkarıp gitti.
İçeri girmemiz ile kocaman bir bahçe ile karşılaştık.
“Merhabalar, hoş geldiniz. Ben Ela, yardımcınız benim; buyurun ilerleyelim.” Güler yüzlü, hoş bir kızdı. Ela kadındı diyemiyorum çünkü yaşı belli ki küçüktü.
“Merhaba Ela, hoş bulduk.” Biraz ilerledikten sonra kaleye girdik. Ara koridorlarda ilerlerken dayanamayıp Ela’yı soru yağmuruna tuttum
“Miera ile Zayel’in arasında ne var?Neden Miera gelmedi?Zayel ile nereden tanışıyor?Neden Miera kendisinin beni bulduğunu söylemiyor?Zayel ile Miera-”
“Ama hanımefendi yeter lütfen, bunları size anlatamam. Siz de çok sorgulamayın, Miera Hanım’ın da adını anıp durmayın; biri duyacak.”
Sarayda bizi görenler saygı ile eğiliyorlar, geri çekiliyorlar. Pars’a baktığımda hâlâ gergindi ama fevri davranmak istemiyoruz ikimiz de; sonuçta Zayel ikimizin de arkadaşı sayılır.
Büyük, boydan iki kapılı odanın önüne gelmemiz ile muhafızlar geri çekildi. Ela tam kapıları iterken, “Ela ne yapıyorsun sen? Sizler de kimsiniz?” Kısa saçları, keskin yüzü, soluk benzi ile vampir olduğu gayet belli olan kadının seslenmesi ile durduk. Ela eğilip önünde selam verdi kadına.
“Efendim; anneniz Neris Hanım orman perisi Ariel Hanım’ı getirttiler, bir de kralımıza kendisi baksın şifa olur belki diye.” Kafasıyla onayladı. “Tamam, geçin.”
Kapıların açılması ile içeri girdik; kapıyı hızla arkamızdan kapattı Ela. Karanlık bir odadaydık, hiçbir yer görünmüyor; sadece ay ışığının aydınlattığı kısımlar var. Bir anda ışıkların açılması ile yatakta hareketsiz yatan Zayel’i gördüm, yanına ilerledim
“Ne kadar çökmüş. Geçen yıl görmüştüm en son.” Pars’ın sesi bile titriyordu.
“Ben görmeyeli on yıldan fazla olmuştur.” Bazen “Her şeyi bırakıp gitmeseydim nasıl olurdu?” diyorum.
Ellerimi Zayel’in üzerine koydum, gözlerimi kapattım. Hissettim; çok acı çekiyor, sanki kemikleri iç içe geçiyor, kalbi sıkışıyor. Biri ona zulmediyor, biri ona acı çektirmek istiyor…
Hatırladım! Zayel’e büyü yapılmıştı. Küçükken de sık sık fenalaşırdı; büyü devreye genel olmuş olmalı ama ne büyüsü? Kalbine yakın bir yerde... Ellerimi kalbinin üzerine getirdim, bir elimi ise ensesine, omuriliğinin oraya yerleştirdim. “Ela, ışıkları kapatır mısın?”
Oda karanlığa gömüldü tekrardan. “Biraz geriye çekilin, ses çıkarmayın.” Geri adımladılar. Odadaki hareketlilik kesilince başladım:
“Sana sesleniyorum gecenin karanlığı, sana sesleniyorum karanlığın en büyük ışığı, sana sesleniyorum... Sizlere sesleniyorum; bu asil kanda dolanan büyüyü bitirecek kimse yok mu bu koca dünyada? Sizlere sesleniyorum; bu kralı yaşatacak bir güç yok mu bu koca tabiatta? Yol gösterin bana, nasıl yaşatırım onu, siz söyleyin. Benim gücüm yeter mi, siz yardım edin. Kim coşturdu tekrar bu laneti, kim susturur tekrar bu laneti?”
Etrafa saçılan ışıklara rağmen gözlerimi açmadım. Sanki karanlık bir odadaydım, sonra gördüm her şeyi... Kaderini gördüm…
(…)
Pars ile Zayel’in odasının balkonunda oturuyorduk. Tahmini az çok on beş dakika ara ile Zayel’i kontrol ediyorum. Gerekirse ki iki defa gerekti, tekrar laneti yatıştırmak için sihir kullanıyorum.
Ela bizim için ikramlık getirmeye gitmişti. Kapı açıldığında Ela’nın geldiğini düşünerek ayağa kalktım, balkondan odaya geçtim.
Odanın ortasında; kaşlarını çatmış, saçı topuz şeklinde, uzun boylu, soluk tenli bir kadın... Sanırım vampirlerdeki soluk tene alışmam lazım.
“Oğlumun odasında ne işiniz var?” Zayel’in annesiydi. Kadın yıllardır bir gram yaşlanmamış. “Size diyorum, kimsiniz siz? Buraya nasıl girdiniz?”
“Ben Ariel, orman perisi. Daha önceden tanışmıştık Neris Hanım ama sanırım hatırlayamadınız.” Kadının kızıl mı yoksa ela renkte mi çözemediğim gözleri kısıldı, dikkatlice süzdü beni. Sonra bir anda bakışları yumuşadı.
“Ariel, ne kadar büyümüşsün! Resmen seni tanıyamadım.”Evet, en son beni gördüğünde çok küçük olmalıyım. Tebessüm ile karşılık verdim. “Siz de hiç değişmemişsiniz.”
Bu kadını sevemiyorum; çocukken de korkardım, çok sert bir mizacı var. Bakışları arkamdaki Pars’a ulaştığında kaşlarını kaldırdı. “Pars Bozkurt... Bozkurtların taze alfası, seni burada görmeyi beklemiyordum.”
Pars daha çok yaklaştı. “Şaşırmana gerek yok Neris, Zayel ile arkadaşlığımızı en iyi sen bilirsin. Onun için geldim.” Pars elini belime attı, beni kendine doğru yaklaştırdı. “Tabii bir de sevgili eşime yolculukta eşlik etmek istedim.”
Neris Hanım’ın gözleri Pars’ın belimdeki elinde oyalandı, sevimsiz olduğu belli bir tebessüm etti.
“Oğlumun durumu nasıl?” Nedense Pars’la atışmak istemiyor gibi hissediyorum. “Geldiğimde bulduğum halden daha iyi ama ara ara sihir yenilemem gerekiyor, yoksa tekrar fenalaşıyor. Bu daha ne kadar böyle sürer bilmiyorum ama düzeleceğine eminim.”
Sadece Zayel’e baktı. Bakışlarındaki hüznü o an gördüm; ne kadar sert, kaba ya da gıcık bir kadın olsa da o bir anne. Anneannemizin kapısına geldiği ilk günü hatırlıyorum; o gün ilk kez ağlarken görmüştüm onu, Zayel kucağında baygındı. Sonra haftada kesin üç gün gelirdi, zamanla azaldı, sonra gelmemeye başladı. Biz ara ara Zayel ile görüşürdük. En son konuşmamızda gitmek istediğimi, bu yüklerin altına giremeyeceğimi söylemiştim. Sonra pek konuşmadık, ben de bir süre sonra dediğimi yapıp gittim zaten.
“Size bir oda hazırlatayım, Zayel toparlayınca gidersiniz.” Sesi o kadar netti ki itiraz bile edemezdik. Kapıdan çıkarken elinde çay tepsisi ile Ela göründü, hemen eğildi. Neris geçip gidince hemen elindekileri balkona bırakıp yanımıza geldi. “Ne dedi, kötü bir şey söyledi mi? Aman, ‘Miera Hanım hakkında bir şey söyledik’ demeyin!”
“Hayır Ela, sakin ol. Miera hakkında konuşmadık, kötü bir şey de söylemedi.” Zayel’in sert nefes alışı ile duraksadım; uyanmasa da arada tepki veriyordu. “Gel, balkona geçelim.”
Balkona çıktığımızda Pars çoktan çayını doldurmuş, bisküvilerden yiyordu. Kısık gözlerim ile baktım suratına ama umurunda değildi; bunu bana gülümseyip öpücük atmasından gayet rahat anlayabiliyorum.
“Ela, rica ediyorum bana her şeyi anlatır mısın? Miera neden gelmedi? Miera ile Zayel nereden tanışıyor? Bir vampir ile bir insanın bu kadar yakın olmaması gerektiğini biliyorum ama sanki başka bir şey var gibi. Zayel’de bile bir özlem hissediyorum, Miera’ya karşı bir özlem... Şimdi tekrar söylüyorum, rica ediyorum bana her şeyi anlat. Anlat ki Zayel’i gerçekten iyileştirebileyim.”
Ela tereddütle etrafına baktı, güçlükle yutkundu. “Ela, konuştuklarımızı kimse duyamaz. Etrafımızda bir kalkan var; Pars ve benden başka kimse seni duyamaz, korkmana gerek yok.” Ela, sanki yıllardır birinin bunu demesini bekliyormuş gibi ağzından derin bir nefes bıraktı.
“Size anlatırım ama kimseye söylemeyeceksiniz.”“Kabul, söylemeyiz.” Ela’nın gözleri Pars’a kaydı. Ben de Pars’a döndüğümde ağzı dolu bir şekilde diğer yiyeceklere uzanıyordu. Dürtüklemem ile bana döndü. “He, ne oldu?” Gözlerimi beklettim. “Kimseye söylemeyiz, değil mi Parscığım?” Zorla ağzındakileri yutup “Evet, evet.” dediği gibi yeniden yemeğe döndü. Aç bir kurtla başa çıkılmazmış, şu an bunu görüyorum. Ela’nın anlatması ile ona döndüm:
“Zayel Bey ile Miera Hanım bir çatışmada tanıştılar. İlk bakışta Zayel Bey beğendiği için sık sık Miera Hanım’ın karşısına çıkmaya başladı. İlk zamanlar atışsalar da zamanla ikisinin de bu karşılaşmalar, atışmalar hoşuna gitmeye başladı. Ben Miera Hanım’ın kişisel asistanıyım, yani asistanıydım. Bir süre önce kaza geçirdim, bazı sebeplerden vampir olmaya karar verdim. Sonrasında Zayel Bey’in işlerinin çıkması ve rahatsızlanması ile saraya geldik. Ama...
Neris Hanım, Miera Hanım’ı istemedi. Sık sık kavga ederler, Zayel Bey de genelde Miera Hanım’ı tutar. Ama en son fenalaşıp yataklara düştüğünde Neris Hanım’ın ilk yaptığı Miera Hanım’ı kovmak oldu. Miera Hanım’ın gidişi ile Zayel Bey daha kötü oldu. Bir gün geldiğimizde ise gözleri kapalı, can vermişçesine yatıyordu. O günden beri Miera Hanım sizi arıyor, sonunda da bulmuş.Burada kimseye güvenmediğinden beni Zayel Bey ile özel ilgilenmem için bıraktı. Sizi de kendisinin bulduğu söylenseydi saraya bile alınmayabilirdiniz; yanınıza gönderilen askerlerin sizi bulduğu düşünülüyor.”
Düşündüğümde benim yanıma hiç asker gelmemişti, o üç adam dışında. Onlar da asker olamazlar, kendileri söylemişti zaten. “Ama benim yanıma asker gelmedi hiç, sadece köyden üç tane adam geldi.” Ela kafası ile onayladı.
“Onlar da sağdan soldan haberi duyup ‘Belki para kazanırız’ diye çırpınan birkaç köylü.”
Konu Pars’ın da ilgisini çekmiş olmalı ki dahil oldu. “Peki Miera nasıl karşıladı Zayel’i? Yani bir vampir... İnsanlar için inanması güç.”
“Zayel Bey kendisini hiç gizlemedi ki. İlk zamanlar şaşkınlıkla karşıladık hepimiz ama Miera Hanım için altın yumurtlayan tavuktu Zayel Bey.”
“Nasıl yani?” Sorum ile gülümsedi Ela. “Siz Miera Hanım’ı hiç tanımıyorsunuz, değil mi?” Ela elini cebine soktu, telefonunu çıkardı. Bir şeyler yapıp ekranı bize çevirdi:
Miera Valeron Silah kaçakçılığı yapan Miera Valeron yakalandı. Miera Valeron serbest bırakıldı, arkasındaki güç bilinmiyor. Güçlü iş kadını Miera Valeron kameralara böyle yakalandı. Miera Valeron halk arasında silah çekti. Miera Valeron ortağını mı öldürdü?
Ve daha bir sürü haber... “Nasıl yani, Miera...” Lafıma devam edemedim ama Ela beni tamamladı.
“Evet, Miera Valeron en büyük kadın mafyalardan.” Telefonu geri Ela’ya verdim, bir süre donuk kaldım. Tehlikeli biri olduğunu, hatta mafya olabileceğini tahmin etmiştim ama bu kadar güçlü bir mafya olacağını hiç düşünmemiştim. Pars’ın sesli düşüncesi ile kanım çekildi
“O zaman iş birliği yapıyorlardı; Miera öldürdüğü insanları Zayel’e veriyor, o da halka dağıtıyor ya da stok yapıyor.”Ela ayaklanıp tepsiyi aldı. “Size iyi akşamlar.”
(…)
Ela gittikten sonra bir süre daha oturduk. Zayel’e bakmak için ayaklandım, balkondan odaya geçtim. Zayel’in başına geldim. Aynı şekilde ellerimi gövdesi ile birleştirdim; iyiydi ama bir eksikliği vardı. Bir süre ona iyi gelecek sözler mırıldandım. Gece boyu iyi uyuması için sihirli kalkan oluşturdum. Saat gece yarısını geçmişti, Pars’ın yanına gittim.
“Odalarımızı söyleseler de yatsak artık, çok yoruldum.” Pars ayaklanıp hemen sarıldı bana. “Güzelim benim... Nefesi bile şifalı yarim, kıyamam sana.” Alnıma bir öpücük kondurdu. O kadar huzurlu hissettim ki hemen şu an uyuyabilirim. Ama Pars elimden tutup bizi odadan çıkardı, kapıdaki görevlilere baktı.
“Ela Hanım nerede? Bizimle ilgilenecek biri yok mu?” Sorusu ile koridorda koşturarak buraya gelen Ela’yı gördük.
“Efendim, kusura bakmayın. Buyurun odanızı göstereyim.” Peşinden ilerledik. Aynı katta, kralın odasının biraz ilerisindeki odada durdu. Ela kapıyı açıp eli ile içeriyi gösterdi: “Odanız.” O an kafamda şimşekler çaktı.
“Aynı odada mı kalacağız?” Ela kafasını kaldırdı. “Efendim, eşiniz ile ayrı odalarda mı kalacaksınız?” Sorusu ile daha da şok oldum. Pars olaya el atıp “Sağ ol Ela, sen gidebilirsin.” dedi. Beni elimden tutup odaya soktu, kapıları kapattı. Hızla odaya göz attım; kocaman bir odada kocaman bir yatak olabilir ama sonuçta beraber yatacağız, öyle mi?
“Pars, beraber yatamayız.” “Ne yapalım yavrum, başka oda mı isteyelim?” “Ya zaten gelen misafire bir oda verilmez ki, bunlar kafasına göre iş yapmış. Nereden çıkardılar bizim eş olduğumuzu?” Dediğim gibi aklıma Neris Hanım’ın karşısında Pars’ın elini belime atıp eşi olduğumu söylemesi geldi. Hızla Pars’ın koluna vurdum.
“ Bilerek yaptın değil mi, çıkarcı kurt?” Pis pis sırıtması ile anladım ki bilerek yapmış.Hırsla art arda koluna, karnına, neresi gelirse gelişine vuruyordum. “Hey hey, çok ayıp, kocaya vurulmaz!” Sinirle bağırdım: “Ne kocası be!”
Pars kahkaha atıp beni kucağına aldı, yatağa bırakıp hemen yanıma yattedı. Sıkı sıkı sarılıp beni kıskaca aldı.
“Geldiğimizden beri kafamda kurduğum plan işleve geçti, bu akşam hayallerim gerçek olacak. Lütfen aşırı tepkiler gösterip durma.”
“Aşırı tepki mi? Sen tepki görmemişsin Pars! Resmen kandırıldım şu an. Seninle yatmak da istemiyorum, uzaklaş benden, yapıştın resmen.” Bir anda geri çekildi. Oluşan boşlukla ona döndüm.
“Ben yerde yatmam, seni de yatırmam. Yan yana yatarken de sana sarılmadan durmam. Şu an böyle uyusam bile uyurken kesin yapışırım sana, anladın mı? Ama ‘Yok’ dersen, gider Zayel’in yanına yatarım.”
Tehdidi ile gülmeden duramadım. “Zayel’le mi yatarsın?” Ciddi bir şekilde, “Evet, ona yengesinin beni yataktan attığını anlatırım. Sağ olsun canım kardeşim, başka yataklara göndermez, kesin sahip çıkar bana.”
“Of Pars, tamam yat ama elleşmek yok.” “Ama ‘Bu mümkün değil’ demiştim.” “Mümkün hale getir o zaman.” “Tamam, tamam.”
Yorgunluğa daha fazla dayanamadım ama bu kıyafetler ile de uyumak istemiyorum. O yüzden mecbur yataktan kalkıp dolaba yürüdüm, kapakları açtım. İçinde birkaç pijama, birkaç tane de günlük kıyafet vardı. Gecelikleri görmezden gelip bir pijama takımı aldım. Pars’a da bir tane çıkardım, yatağın üzerine koydum. “Pijama giyin istersen, rahat edersin.”
Banyoya girdiğimde gözüm duşa takıldı. Bir duş alsam o kadar rahat hissederim ki... Havlu ve duş jelleri vardı; dayanamayıp duşa girdim. Zaten sabah banyo yaptığım için saçım temizdi, yukarıdan bir topuz yaptım. Hızla vücudumu yıkadım, duştan çıktım. İhtiyacımız için her şey bırakılmıştı. Tuvalete girdim; elimi yüzümü yıkadım, makyajımı sildim, dişlerimi fırçaladım, banyodan çıktım.
Pars üzerini değiştirmiş yatıyordu. Çıkardığım kıyafetleri katlayıp bir kenara koydum, yatağa geçtim. Pars ayaklanıp banyoya gitti, biraz sonra geri geldi, yanıma yattı. “İyi geceler.” “İyi geceler.” Yorgunluktan kapanan gözlerim ile uykuya daldım.
(…)
İçime doğan hisle gözlerimi açtım; saate baktığımda dört olmuş. Pars arkamdan belime sarılmış bir şekilde, burnu saçlarımda uyuyordu. Yavaşça yanından kalktım, Zayel’i kontrol etmem lazım.
“Nereye?” Pürüzlü, boğuk sesi ile irkildim. “Zayel’e bakacağım, sen uyu.” “Yok, tek gitme, ben de geleyim.” “Gerek yok Pars, yat sen. İki dakika bakıp geleceğim.” Kafasını geri yastığa koydum. Gözleri kapanırken bir anda tekrar kalktı: “Olmaz, tek göndermem, ben de geleceğim.”
İkimiz de odadan çıkıp Zayel’in odasına ilerledik ama garip bir şekilde kapıda hiç muhafız yoktu. İçeriden sesler geliyordu; Pars da duymuş olacak ki kulakları dikleşti. Kapıya iyice yaklaştık, Pars biraz kapıyı araladı, durdu. O durunca kafamı uzattım görebilmek için; ben de kalakaldım. Ne gidebildik ne de içeri girebildik.
Miera, Zayel’in yanında yatağın kenarına oturmuş onu izliyordu. Gözlerindeki aşkı, parıltıları görmemek imkansızdı. Elini Zayel’in saçlarına attı; bütün özlemi gidermek istiyor gibi sevdi saçlarını, alnından öptü. Elini tuttu, elini öptü.
“Zayel kalk artık, seni çok özledim.” Yüzüne yaklaştı; ağlıyor muydu bilmiyorum ama ağlasa sesi bu kadar titremezdi, eminim.
“Bana söyleyecek çok önemli sözlerin vardı, yarım kaldı onlar. Kalk da söyle hadi.”İyice yaklaştı yüzüne, yanağından öptü Zayel’i. “Kalk Zayel, lütfen kalk.”
“Ben insanların korkulu rüyası, aranan azılı suçlu bir kadınım ama sana, senin aşkına mağlup düştüm. Kalk sevdiğim, ne olur... Sensiz hayat çok zormuş, nefes alamıyorum artık, ne olur uyan.”
Artık ağladığına eminim. Miera saatini kontrol etti bir kez daha, Zayel’in yanağından öptü. “Şimdi gidiyorum ama söz, tekrar geleceğim.”
Balkona çıktı ve aşağı doğru tırmandı. Ne? Koca saraya mı tırmanmıştı, gerçekten mi? Koridordan gelen ayak sesleri ile Zayel’in odasına girdik. Belli ki rahat hareket edebilmek için muhafızların gitmesini bekliyor ama onlar buradan ayrılmazlar; Ela onları uzaklaştırıyor olmalı.
Zayel’e yaklaştım ama fark ettim ki o gayet iyi; ne geldiğim an ne de birkaç saat önce bırakıp gittiğim halinden çok çok daha iyi. Yine de elimi üzerine yerleştirdim; biraz sihir, biraz güç... İşim bitince Pars’a döndüm, o da üzgündü. Kim arkadaşını bu halde görüp üzülmez ki?
Pars’ın yanına gittim, sarıldım. “Nasıl durumu Ariel? Cidden iyileşebilecek mi? Yaptıkları lanet bozulamaz mı?”
“Durumu iyiye gidiyor. Laneti ise biz kaldıramayız ama...” Durup bana baktı.
“Ama ne?”“Zayel’in laneti aşk üzerine. Miera’dan uzak kaldıkça kötüleşiyor, onunla olması lazım. Hatta onu ayağa kaldıracak en büyük şifa Miera’nın kanı.”
“O zaman Miera’dan isteyelim.” Kafamı sağa sola salladım. “Olmaz. Vampirler için ilk ısırık önemlidir, eminim ki Miera’yı görür görmez o günün, o ısırığın planını yapmıştır. Bunu elinden almamız onu daha çok yıkar ama kendine gelir gelmez ona bunu söyleyeceğim.”
Odadan çıkmak için arkamızı döndük. “Mi...”Mırıltı ile aynı anda Zayel’e baktık. “Ne dedi o?”
Pars’la aynı anda Zayel’in yanına koştuk, iyice yaklaşıp anlamaya çalıştık. “Mi... er... a... Se... vi... yor... um...” Kesik kesik söylediği ile sevinçle Pars’a sarıldım. “İyileşiyor, ona Miera lazım.”
