5. bölüm / 5
Onun Yerine5
Bölümler 5Şu an: 5
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Umudumun tek bir çıkışa bağlanmasını kabul etmem mümkün değildi. Bir insanın hayatını kurtaracak tek bir kapının ardında beklemesine, o kapının ne zaman açılacağını bilmeden nefes almaya çalışmasına benziyordu yaşadığım şey. O kapının ardında ne olduğunu bile bilmiyordum. Belki kurtuluşum, belki de beni bekleyen daha büyük bir felaket vardı. Yine de başka bir ihtimale tutunmak zorundaydım. Çünkü kimseden merhamet ya da sempati beklememem gerektiğini havalimanında, bir daha unutamayacağım kadar yıpratıcı bir şekilde anlamıştım. İnsanların yüzlerine bakarak güven aramış, karşılığında sessizlikten ve benden saklanan gerçeklerden başka bir şey bulamamıştım.
Endişem, tedirginliğim ve ters yüz olmuş olaylar zihnimi uyuşturmuştu. Geç saatlerin karanlığı çöktüğünde beni bıraktıkları odayı, masanın üzerinde yanan lamba aydınlatıyordu. Sarı ışık, çevremdeki eşyaların üzerine solgun gölgeler düşürüyor, odanın geri kalanını karanlığın içinde bırakıyordu. Sanki aydınlatılan tek şey, düşünmekten kaçamadığım masa ve onun üzerindeki dağınıklıktı. Başımı ellerimin arasına aldığımda parmaklarımın şakaklarıma uyguladığı baskı, içimdeki ağrıyı hafifletmeye yetmedi.
Kırılmış camı geçici bir süreliğine kapatmak için sahte koruma önlem almıştı. Yine de aralıklardan süzülen soğuk, vücudumu kaskatı kesiyordu. Soğuk önce tenime, ardından kemiklerimin arasına yerleşiyor; ne kadar hareketsiz kalırsam o kadar derinlere işliyordu. Kollarımı göğsümde birleştirerek kendimi ısıtmaya çalıştım. Düşüncelerim de ellerim gibi uyuşmuştu. Bir noktaya odaklanmak istiyor, birkaç saniye sonra zihnimin başka bir felakete sürüklendiğini fark ediyordum.
Ablamın seçtiği yol, bebeği varken yapacağı son tercihti. Bu düşünceyi zihnimde bir yere oturtamıyordum. Bir insan, arkasında küçücük bir hayat bırakacağını bilerek nasıl böyle bir karar verebilirdi? Bu soruyu sormaktan kendimi alamıyordum ama cevabını bulabileceğim bir yer de yoktu. Ablam artık karşımda değildi. Ona kızabilir, onu suçlayabilir, nedenini öğrenmek için yalvarabilirdim. Fakat bunların hiçbirini yapamayacaktım.
Sessizlik beni boğmaya devam ediyordu.
Geride bıraktığı karmaşanın içinde mantıklı bir sebep bile bulamamanın verdiği bir durgunluk vardı. Sanki her şey çoktan yaşanmış, bütün kararlar benden habersiz alınmış ve bana yalnızca sonuçlarıyla yüzleşmek kalmıştı. Bir başkasının kurduğu labirentin içinde, hangi yöne dönersem döneyim aynı duvara çarpıyordum. Damian’ın labirentine düşmüştüm. Üstelik çıkışın nerede olduğunu bilmediğim gibi, duvarların arkasında daha nelerin saklandığını da bilmiyordum.
Bana hiçbir şey anlatmayan, son dakika haberleriyle beni ne duruma soktuğunu bile düşünmemiş olabileceğim ablama duyduğum kırgınlık, Damian’a karşı bambaşka bir duyguya dönüşüyordu. Ablamın nedenlerini anlayamıyordum ama Damian’ın yaptıklarını gördükçe öfkemin yönü belirginleşiyordu. Onun kurduğu düzenin içinde benim de bir yerim vardı ve o yeri ben seçmemiştim. Beni istemediğim bir hayatın içine sürüklemiş, ardından da orada kalmamı sağlayacak şartları önüme koymuştu.
Beni tanıdığını sanıyorsa yanılıyordu.
Bundan sonra ne yapacağımı henüz bilmiyordum ama onun istediği gibi davranmak zorunda olmadığımı biliyordum.
Bebeği kaçırma planları bile bir nebze olsun samimi gelmemişti. Bir bebeği korumakla onu bir başkasının elinden almak arasında ince bir çizgi vardı ve ben hangi tarafta durduğumu anlamaya çalışıyordum. Geleceğimi düşündükçe, Kyren’dan ayrılana kadar yüzüme bu kadar sert çarpmayan gerçekler şimdi bütün ağırlığıyla karşıma dikiliyordu. Onun benim hayatıma olumlu ve olumsuz etkileri olacağını elbette biliyordum. Fakat bilmekle yaşamak aynı şey değildi. Bir bebeğin sorumluluğunu üstlenmenin ne anlama geldiğini düşünmek başka, her kararının onun hayatını da etkileyeceğini bilerek yaşamak bambaşkaydı.
Kyren’ı bütünüyle benimseyememiştim. Onu sevmeye hazır olup olmadığımı bile bilmiyordum. Bu sorumluluk bana sorulmadan yüklenmişti ve içimdeki bir parça, kendime ait olması gereken hayatın elimden alındığını haykırıyordu. Bunu düşündüğüm için suçluluk duyuyordum. Çünkü Kyren’ın hiçbir suçu yoktu. O da tıpkı benim gibi başkalarının kararlarının ortasında kalmıştı.
Bana yapılan haksızlıkları, karşılaştığım tutumları ve hakkımda verilen kararları düşündüğümde bakışlarımı boş odaya çevirdim. Duvarlar üzerime doğru yaklaşıyormuş gibi hissediyordum. Ne kadar derin nefes alırsam alayım içimdeki sıkışma geçmiyordu.
Tam o sırada kilit sesi duyuldu.
Başımı hızla kapıya çevirdim.
Odaya iki adam girdi. Noctis ailesinin meşhur avukat ekibinden olduklarını, ellerindeki ofis çantaları ve ceketlerinin kol düğmeleri ele veriyordu. Üzerlerindeki kusursuz kıyafetler, bulundukları yere ait olduklarını anlatıyordu. Bense hâlâ nerede olduğumu ve buradan nasıl çıkacağımı anlamaya çalışıyordum. Onların rahatlığıyla benim içinde bulunduğum durum arasındaki uçurum, nedense yüzlerine bakmayı bile zorlaştırıyordu.
Tereddüt ederek koltuktan kalktım. Yaşlı olanı, eliyle yeniden oturmamı işaret etti. Hareketi bir rica değil, alışkanlıkla verilmiş bir emir gibiydi. Sanki karşısındaki insanların kendisini sorgulamasına gerek yoktu; o ne derse yapılmasına alışmıştı.
Odanın içinde resmen dağılmışlardı. Bir süre ayakta durup kendi aralarında konuştular, ardından arada bir benim tarafıma dönerek karşı tarafın isteklerini sıralamaya başladılar. Sözlerini duyuyordum ama söylediklerinin zihnimde bir karşılığı oluşmuyordu. Cümleler birbirini takip ediyor, bazı kelimeler kulağıma çarpıp kayboluyordu. Kendimi bir sorgunun ortasında bulmuştum ama neyi savunmam gerektiğini bile tam olarak bilmiyordum.
Benden anlayıp anlamadığımı sorduklarında başımı kaldırdım.
“Avukatım olmadan konuşmayacağım.”
Sesim düşündüğümden daha yorgun çıkmıştı. Yine de cümlemi tamamladığımda içimde küçük bir direnç hissettim. Onların karşısında verebildiğim tek cevap buydu ve en azından bunu benden alamazlardı.
Diğer adamdan yaşça daha genç duran avukatın yüzünde beliren ufak gülümsemeyi yakaladım. Gözlerinin içine baktım. Beni anlamasını beklemiyordum; bir açıklama yapmasını istiyordum. Bu odada ne yapmaya çalıştıklarını, benden tam olarak ne beklediklerini ve neden bütün bunların benim başıma geldiğini bilmek istiyordum.
Bitkin yüzümü loş ışığın altında bir süre inceledi. Yüzüme elimle destek vermiş, ağrıyan başımı bir nebze olsun hafifletmeye çalışıyordum. Gözlerini kısarak beni izlemeyi sürdürdü. Bakışlarında ne düşündüğünü anlayabileceğim bir açıklık yoktu. Beni anlamaya mı çalışıyordu, yoksa vereceğim tepkiyi mi ölçüyordu, kestiremiyordum.
Belgeler diğer adam tarafından orta sehpanın üzerine bırakıldı. Kâğıtlar birbirine çarparak dağıldı. Her birinin üzerindeki yazılar, imzalar ve mühürler gözümde aynı anlama geliyordu: Benim hakkımda verilmiş başka kararlar.
Bütün kâğıtları kaldırıp tek tek özet geçtiler. Birinin cümlesi bitmeden diğeri açıklamaya başlıyor, önümdeki belgelerin ne kadar önemli olduğundan söz ediyorlardı. Beni ikna etmeye çalışıyorlardı ama hiçbirinin gerçekten benim ne düşündüğümü merak ettiğini sanmıyordum.
“İmzalamayacağım,” dedim bıkmış bir sesle.
Cümlem odada kısa bir süre asılı kaldı.
Duvarda duran saate baktığımda neredeyse yarım saatin geçtiğini fark ettim. Yarım saat boyunca aynı şeyleri dinlemiş, önüme konulan belgeleri reddetmiş ve onların benden vazgeçmesini beklemiştim. Fakat karşımdaki iki adamın yüzünde en ufak bir acele belirtisi yoktu. Sanki bütün gece burada kalabilirlerdi.
Sinirle kollarımı birbirine bağladım.
“Sizce ben öyle bir adama bebeği nasıl bırakabilirim? Ya da dayattığı belgeleri imzalayacağımı düşünmeniz bile beni rahatsız ediyor. Niye ablamın yanına değil de karşısına geçmiş?”
Sesimdeki öfkeyi saklamaya çalışmadım. Zaten saklayacak gücüm de kalmamıştı.
Kendimden emin tavrımı değiştirmek istemiyordum. İçimde korku vardı, evet. Ne yapacağımı bilmiyordum ve karşımdaki insanların benden çok daha fazla güce sahip olduklarının farkındaydım. Ama bunu belli ettiğim anda üzerime daha fazla geleceklerini hissediyordum. En azından gözlerinin içine bakmaya devam edebilirdim.
Bize bütün bunların sebebini veren kişinin kendisi olduğu gerçeğiyle Damian ne zaman yüzleşecekti?
Dudağında, görebildiğim kadarıyla bir yara izi bulunan adam önce sağına, ardından soluna baktı. Sonra dalga geçer gibi bir gülümsemeyle bana döndü.
“Babanın şimdiye kadar gelmiş olması gerekmez miydi?”
Gerekirdi.
Bu düşünce zihnimden öyle hızlı geçti ki birkaç saniye boyunca başka hiçbir şeye odaklanamadım. Babamın burada olması gerekirdi. En azından bir şeylerin ters gittiğini anlamış, beni bulmak için harekete geçmiş olmalıydı. Onun geleceğine dair içimde tuttuğum küçücük umut, adamın sorusuyla yeniden canlanmıştı.
“Belki de hastanede yaşam savaşı veriyordur?”
Sözlerini anlamam birkaç saniye sürdü.
Hastane.
Kelime zihnime ulaştığında içimde bir şeyin koptuğunu hissettim.
“Ne hastanesi?”
Sesim istemsizce yükseldi. Oturduğum yerde doğruldum, ardından bedenim kendi kendine hareket etmiş gibi ayağa kalktım. Yüreğim göğsümün içinde sıkışıyor, nefesim daralıyordu. Adamın yüzüne bakarken bir açıklama yapmasını bekledim. Bir yanlış anlaşılma olduğunu söylemesini, söylediklerini geri almasını, beni sakinleştirecek herhangi bir şey söylemesini istiyordum.
Ama sorum cevapsız kaldı.
Babamın hastanede olduğunu yeni öğrenmiştim.
Bir an için odadaki her şey anlamını yitirdi. Avukatların yüzleri, sehpanın üzerindeki belgeler, duvardaki saat… Hiçbiri önemli değildi. Aklımda yalnızca babam vardı. Onun başına ne geldiğini bilmiyordum. Ne zamandır hastanede olduğunu, durumunun ne kadar ağır olduğunu, bana neden kimsenin haber vermediğini bilmiyordum.
Kendimi öyle büyük bir çıkmazda hissettim ki yerimde duramadım.
Kapıya koştum.
Ne yapacağımı bilemeden açılmayan kapıya ayağımla vurdum. Ses odanın içinde yankılandı ama kapı açılmadı. Bir kez daha vurdum. İçimde biriken korku öfkeye dönüşüyor, öfkem de beni düşünmeden hareket etmeye itiyordu.
“Aşağılık insanlarsınız! Vicdansız emir kulları!”
Kendi sesimi duyuyordum ama kendime hâkim olamıyordum. Birilerinin beni duymasını, kapıyı açmasını, babamın nerede olduğunu söylemesini istiyordum. Bana gerçeği anlatmaları için yalvarmakla onları suçlamak arasında gidip geliyordum.
Sonunda kilit açıldı.
Kapı aralandığında başını içeri uzatan korumayla yüz yüze geldim.
Damarlarımda sinsice kıvrılan bir heyecan hissettim. Bir anlığına kapının açılmasını fırsat bilerek dışarı çıkabileceğimi düşündüm. Fakat karşımda duran adamın bakışları, hareket alanımı daha ilk saniyede daralttı.
Elimi savurdum.
Avucum başına denk geldiğinde çıkan sesle birlikte bedenim de sarsıldı. Sol elimi de kaldırdım. Öfkemin önüne geçemiyordum. Adamın gözleri büyüdü, ardından öfkeyle sabitlendi. Burun deliklerinden ağır bir nefes verdi; sanki kendisini kontrol altında tutmaya çalışıyordu.
Arkamda kalan avukatların ayak sesleri kulağıma ulaştığında sol elimi yüzüne yapıştırdım.
Avucumun içini yakan sıcaklık beni kendime getirdi.
Birkaç saniye önce zihnimi dolduran uğultu hafifledi. Boğuk sesler daha net duyulmaya başladı. Hızla inip kalkan göğsüm yavaş yavaş sakinleşiyordu. Elimi indirdiğimde korumanın yüzüne baktım. Ne kadar öfkeli olduğunu görebiliyordum ama bana karşılık vermemesi, içinde bulunduğum durumu daha az korkutucu yapmıyordu.
“Odadan çıkın.”
Elini kapıya doğru uzattı.
Ardından gözlerini bana çevirdiğinde, sanki bana karşı hareket etmemeye yemin etmiş gibi duruyordu. Bu sessizliğin ardında ne olduğunu bilmiyordum. Belki de kendisini tutuyordu, belki de aldığı emirler buna izin vermiyordu. Her iki ihtimal de beni rahatlatmıyordu.
Her ihtimale karşı geri çekildim.
“Babam nerede?”
Cevap vermesini beklemiyordum. Bütün bu zamandır bana hiçbir şey anlatmamıştı. Yine de bir ihtimal vardı ve o ihtimale tutunmaktan kendimi alamıyordum. Babamın iyi olduğunu söyleyebilirdi. Hastanede olsa bile durumunun kontrol altında olduğunu anlatabilirdi. Bana yalnızca bilmek istediğim şeyi söylemesi yeterliydi.
“Demek öğrendin.”
Sözleri içimdeki umudu biraz daha aşındırdı.
Odadan çıkan avukatlardan genç olanı, kapı kapanmadan önce başını geriye çevirdi. Bakışlarını yakaladığımda kaşları düşmüş, yüzüne hüzünlü bir ifade yerleşmişti. Sanki bana acıyordu.
Bu ifadeyi görmek istemedim.
Acınacak biri olmak istemiyordum. Birilerinin karşısında çaresizce bekleyen, başına gelenleri anlamlandıramayan ve her yeni gerçekle biraz daha dağılan biri olmak istemiyordum. Bakışlarımı ondan korumaya çevirdim.
“Babamın durumuna dair bir cevap alamadım,” dedim.
Sesimi kontrol etmeye çalışıyordum. Öfkemin altında ezilmek istemiyordum ama kelimelerin arasından sızan endişeyi de engelleyemiyordum.
“İyi olsaydı burada olurdu, değil mi?”
Bunu o kadar düz bir ses tonuyla söyledi ki öfkem yeniden kabardı. Sanki babamın durumu hakkında konuşmak, onun için sıradan bir gerçeği dile getirmekten ibaretti. Benim içinse tek bir cümlesiyle bütün dünyamı altüst edebilirdi.
Arkasını döndüğünde düşünmeden kolunu tuttum.
Başını çevirip önce kolunu kavrayan elime, ardından yüzüme baktı. O an ne kadar bitkin göründüğümü fark ettiğini düşündüm. Belki de sesimdeki değişimi duymuştu. Çünkü öfkemin arkasında, kendime bile itiraf etmekte zorlandığım bir korku vardı.
“Kyren iyi mi? Ne olur, görmeme izin ver.”
Bu kez sesim daha alçaktı.
Babama ulaşamıyordum. Bana ne olduğunu söylemiyorlardı. En azından Kyren’ın iyi olduğunu bilmek istiyordum. Onun da elimden alınmış olabileceği düşüncesi, zaten güçlükle ayakta tuttuğum her şeyi yıkmaya yetiyordu.
“Durumu iyi.”
Kolunu elimden kurtarırken yüzüme bir kez daha bakmadı.
Başka bir şey sormama fırsat vermeden kapıdan çıktı. Ardından kapı kapandı, kilit sesi yeniden duyuldu.
O sesle birlikte odadaki sessizlik geri geldi.
Beni bıraktıkları yerde, ayakta kaç dakika kaldığımı bilmiyordum. Zamanın ilerlediğini hissedemiyordum. Sanki bedenim odanın içinde kalmış, zihnim çoktan buradan uzaklaşmıştı. Babamın yüzünü düşünmeye çalışıyor, aklıma gelen her görüntüyü onun hastanede olabileceği ihtimaliyle birleştiriyordum.
Neden kimse bana haber vermemişti?
Bana söylemedikleri başka ne vardı?
Kapının kilit sesi tekrar odayı doldurduğunda başımı hızla çevirdim. Endişeyle karışık merak duygum, içimde büyüyen boşluk hissini bastırmaya yetmiyordu. Kapının ardında neyle karşılaşacağımı bilmeden bekledim.
İçeri giren korumanın kulağında telefon vardı. Hararetli bir biçimde yabancı bir dilde konuşuyordu. Sesi odanın içinde yankılanırken söylediklerinden hiçbir şey anlayamıyordum. Ancak konuşmasının aceleci tonu, karşısındaki kişiyle önemli bir mesele hakkında görüştüğünü düşündürüyordu.
Onun önüne geçen kişi genç avukattı.
Başını hafifçe eğerek masaya yürüdü ve telefonunu aldı.
“Unutmuşum,” dedi utanarak.
Ona öyle bir bakış attım ki sanki hazinemi kaçırıyordu. Bu kadar anlamsız bir anda buraya dönmüş olması sinirlerimi daha da gerdi. Ne yaptığını anlamaya çalışırken düşünmeden ileri atıldım.
Elini kaldırarak durmamı işaret etti.
Ardından başını kapıya doğru çevirdi. Arkasından kapıyı itmiş olsa da kapı, masanın hizasında kalacak kadar aralık duruyordu. Kaşlarımı çatarak hareketlerini izledim. Ne yapmaya çalıştığını anlamak istiyordum ama onun da bana açıklama yapmaya niyeti yoktu.
Olduğum yerde kaldım.
Gözüyle kapıyı kontrol etti. Sonra bakışlarını bana çevirdiğinden emin olunca çantasının cebinden metal bir parça çıkardı. Hareketini neredeyse fark etmeyeceğim kadar hızlı yapmıştı. Metal parçayı masanın üzerinde, gölgede kalan kalemliğin içine bıraktı.
Ardından hiçbir şey olmamış gibi çantasını aldı.
Hareketleri o kadar sistematikti ki bir an boyunca ne gördüğümü anlamlandırmaya çalıştım. Sanki burada yalnızca unuttuğu bir eşyayı almak için bulunuyordu. Yüzündeki ifade de bunu destekliyordu. Fakat az önce kalemliğe bıraktığı şeyi görmüştüm.
Hızla kapıya yöneldi.
Bana güvenmemi ister gibi hafifçe gülümsedi. Sonra kapının aralığından süzülüp dışarı çıktı. İçeriye doğru son bir bakış atan koruma kapıyı yeniden kapattı ve kilitledi.
Ayak seslerinin uzaklaşmasını bekledim.
Ardından masaya yöneldim.
Genç avukatın durduğu yerde durup çevreme baktım. Birkaç saniye önce ne yaptığını anlamlandıramadığım hareketler zihnimde yeniden canlandı. Kapının aralık bırakılması, gözleriyle korumayı kontrol etmesi, metal parçayı kalemliğe yerleştirmesi…
O an taşlar yerine oturdu.
Çalışma masası, güvenlik kameralarının kör noktasıydı.
Bu ihtimali fark ettiğimde içimde bir şey değişti. Belki de tamamen yalnız değildim. Belki de bu evin içinde, Damian’ın emirlerine boyun eğmek zorunda kalan herkes onun istediği gibi davranmıyordu. Bütün bunların ardında bizim için de planlar yapılıyor ve o planlar sessizce hayata geçirilmeye çalışılıyordu.
Bu düşünce, kendimi bir anlığına güvende hissetmeme yetti.
Derin bir nefes verdim.
Kalemlikteki metal parçayı parmaklarımın arasına aldım. Soğuk yüzeyi avucuma değdiğinde başımı eğerek dikkatlice inceledim. Bir ucu maymuncuk şeklindeydi. İçeri katlanan kısmındaysa küçük bir bıçak parçası bulunuyordu.
Bunu neden bana vermişti?
Bana yardım etmek mi istiyordu, yoksa benden beklediği başka bir şey mi vardı?
Sorular zihnime üşüşse de artık bekleyemezdim. Elimdeki parçanın ne işe yaradığını biliyordum. Şimdilik bunun yeterli olması gerekiyordu.
Saate baktım.
Ardından balkona çıkıp en sol noktadan görebildiğim kadarıyla yolu kontrol ettim. Gece karanlığı bahçenin üzerine çökmüştü. Ağaçların gövdeleri loş ışıkta birbirine karışıyor, uzaktaki yolun yalnızca belli bölümleri seçilebiliyordu. Bir aracın gelip gelmediğini anlamak için gözlerimi karanlığa alıştırmaya çalıştım.
Heyecanıma yenik düşüp hata yapmak istemiyordum.
Birkaç saat daha beklemem gerekiyordu. Ortalık sessizleştiğinde, evdeki hareketlilik iyice azaldığında harekete geçmeliydim. Evlerin konumlarından anladığım kadarıyla güney yakasında kalan odalara doğru ilerlemem gerekiyordu. Fakat oraya nasıl ulaşacağımı ve yol boyunca kaç kişiyle karşılaşacağımı bilmiyordum.
Başımı karanlıkta parlayan en parlak yıldıza çevirdim.
Kuzeyde olduğumdan emin olmama yardımcı olan yıldızın altında bir süre hareketsiz kaldım. Gökyüzü, içinden çıkmaya çalıştığım bu karmaşanın aksine sessiz ve değişmez görünüyordu. Bir an için gözlerimi ondan ayıramadım. Sonra yoldan bir aracın ağaçların arasından saptığını gördüm.
Gelen aracı izlerken içimdeki huzursuzluk yeniden canlandı.
Beklemem gerekiyordu.
Gitmelerinin ardından kapıya yeniden set çekileceğini biliyordum. Bu evde her hareketin bir karşılığı vardı ve kaçmaya çalıştığımı fark ettiklerinde işlerin benim için daha da zorlaşacağından emindim. Kurtuluşum olarak gördüğüm metal parçayı elimin arasında sıkı sıkı tuttum. Parmaklarımın arasındaki sertlik, önümde duran tek gerçek ihtimali hatırlatıyordu.
Birkaç dakika sonra açılan kapıya döndüm.
Koruma kapının önünde durmuş, içeride olduğumdan emin olmak için yaptığı gibi etrafı kontrol ediyordu. Bakışları beni bulduğunda kısa bir süre durdu, ardından kapıyı çekti.
Onun hareketlerini dikkatle izledim.
Gözlemlediğim kadarıyla kapıyı kilitledikten yaklaşık bir dakika sonra uzaklaşıyor, onun yerine başka biri geçiyordu. İşte benim fırsatım buydu. Bir dakikadan az bir süre içinde buradan çıkmayı başarmalıydım.
Ya da her şey başlamadan bitecekti.
Kapının altından görünen ayak hareketlerini izledim. Korumanın yer değiştirmesiyle birlikte ben de yattığım zeminden yavaşça doğruldum. Dizlerim uzun süre hareketsiz kalmaktan ağrıyordu. Yine de ses çıkarmamaya çalışarak kapıya yaklaştım ve kulağımı tahtaya dayadım.
Sessizlik.
Birkaç saniye daha bekledim. En ufak bir ayak sesi duyarsam geri çekilmeye hazırdım. Nefesimi kontrol etmem gerekiyordu ama göğsümün hızla inip kalkması, bunu başaramadığımı açıkça gösteriyordu. Kendime sakin olmam gerektiğini söylemekle sakinleşmek arasında büyük bir fark vardı.
Maymuncuğu daha önce hiç kullanmamıştım.
Aklıma, babamın ben küçükken yemek masasında yemeğimi yemediğim için beni o an mutfak kilerine kilitlediği gün geldi. O zaman da kapalı bir yerde kalmış, dışarı çıkabilmek için kendi başımın çaresine bakmak zorunda kalmıştım. Saç tokamla kapıyı açmayı başarmıştım.
Ardından böyle bir durumda en kolay yolu internette araştırmış, videolar izlemiştim.
Ne kadar zor olabilirdi ki?
Bu düşünceyle metal parçayı kilide yerleştirdim.
İlk denemem başarısız oldu.
Dudaklarımı birbirine bastırıp yeniden denedim. Parmaklarımın arasındaki metal kayıyor, kilidin içinden beklediğim sesi alamıyordum. Her başarısız denemede kalbim biraz daha hızlı atmaya başladı. Dışarıdaki korumanın ne zaman geri döneceğini bilmiyordum. Birinin kapının önünde durduğunu fark etmesi hâlinde ne yapacağımı da.
Bir an durup gözlerimi kapattım.
Panik yaparsam hiçbir şeyi başaramayacaktım.
Derin bir nefes aldım ve metal parçayı yeniden yerleştirdim. Parmaklarımı dikkatle hareket ettirdim. Kilidin içinden gelen küçük sesi duyduğumda elim istemsizce durdu.
Bir kez daha denedim.
Sonunda kilit açıldı.
Kapının hareket ettiğini gördüğümde içimdeki gerginlik bir anlığına dağıldı. Fakat yerini rahatlamaya bırakmadan yeniden korkuya dönüştü. Çünkü artık odada değildim ve beni bekleyen tehlikelerin ne olduğunu bilmiyordum.
Yeni bir belirsizliğe kapı açmıştım.
Nereye gideceğimi bilmiyordum. Yakalanırsam neyle karşılaşacağımı da kestiremiyordum. Yine de odada kalmak, bütün bunların sonunu beklemekten daha korkutucu geliyordu.
Başımı koridorda sağa sola çevirdim.
Düşündüğüm gibi bu zaman aralığını kullanmam doğruydu. Saat geç olduğu için etrafta kimse dolaşmıyordu. Eğer bir ses duyarsam bunun beni uyaran bir işaret olacağını düşündüm. En azından tehlikenin nereden geldiğini anlamaya çalışabilirdim.
Odadan çıktım.
Kuzeyde tutulduğumu bilmenin verdiği kesinlikle solda kalan koridora girdim. Işıklar loşlaştırılmıştı. Duvar lambaları, uzun koridorun yalnızca belli noktalarını aydınlatıyor; aralarda kalan gölgeler, karanlığın içine açılan dar boşluklar gibi uzanıyordu.
Adımlarımı hızlandırdım.
Her lambanın altından geçerken kendimi bir anlığına görünür hissediyordum. Işığın dışına çıktığımda ise karanlığın beni sakladığına inanmak istiyordum. Bir ses duyacak olursam kendimi gizleyebileceğim kör noktaları ilerlemeden zihnime kazıyordum. Köşeleri, duvar çıkıntılarını ve kapı aralıklarını gözden geçiriyordum.
Bu evde geçirdiğim süre boyunca ilk defa kendi isteğimle bir yere gidiyordum.
Fakat özgürlük hissi henüz yoktu.
Yalnızca yakalanmama isteği vardı.
Merdivenlere geldiğimde duraksadım.
Eğer gitmem gereken yer ikinci kattaysa kanatları birbirine bağlayan koridordan geçmeliydim. Bu da daha fazla görünme ihtimali demekti. Merdivenlerin başında durup önce sağa, sonra sola baktım. Ardından sesleri kontrol etmek için bulunduğum aralıkta kulak kesildim.
Bir çift tok ayak sesi duyuldu.
Sesler merdiven boşluğunda yankılanırken olduğum yerde kaldım. Ayak seslerinin bana yaklaşıp yaklaşmadığını anlamaya çalışıyordum. Her yankı, aradaki mesafeyi olduğundan daha kısa hissettiriyordu. Parmaklarımı duvara bastırarak bekledim.
Sesler uzaklaşmaya başladı.
O kişinin alt kata indiğinden emin olana kadar hareket etmedim.
Ancak sessizlik geri döndüğünde yeniden nefes alabildim.
Gerginlikle birlikte diğer kanada ulaştım. Tam ilerlemeye devam edecekken bir bebek sesi duydum.
Olduğum yerde durdum.
Kyren.
Onun olduğuna neredeyse emindim. Sesini duyduğum anda içimde bir şey harekete geçti. Birkaç dakika önce kapının ardında beklerken hissettiğim korkudan farklıydı bu. Sanki bütün bu karanlığın içinde bana yönümü gösteren tek şey, o küçücük sesti.
Hemen o tarafa ilerledim.
Kolumdan birisi tuttuğunda korkuyla arkamda duran kişiye döndüm.
Adrian.
Çatılmış kaşları ve kısılmış gözleriyle beni inceliyordu. Yüzünde anlam vermeye çalışan bir ifade vardı. Bakışları önce yüzümde, ardından çıplak ayaklarımda gezindi. O an ne kadar savunmasız göründüğümü fark ettim. Üzerimdeki kıyafetler, dağılmış saçlarım ve gecenin ortasında koridorda yakalanmış olmam, içinde bulunduğum durumu açıklamak için yeterliydi.
“Senin burada ne işin var?”
Soruyu o kadar yüksek sesle sormuştu ki boşta duran sol elimle ağzını kapattım.
Bir an için yalnızca birbirimize baktık.
Sıcak ve pürüzlü çenesine değen soğuk elim, tüylerimi diken diken etmişti. Her soluğunda elime çarpan sıcaklık, avucumun içinde birikiyor gibiydi. Bu kadar yakınımda olması, zaten gergin olan bedenimi daha da huzursuz etmişti.
Kaşlarımı çattım.
“Lütfen sessiz ol.”
Söyleyebildiğim tek şey buydu.
Ne yapacağımı bilemiyordum. Onun burada ne işi olduğunu sormak, beni neden tuttuğunu öğrenmek istiyordum. Ama bunların hiçbirinin şu anda önemi yoktu. Eğer abisinin çevirdiği işleri biliyorsa haber uçuracağına inanmakta haksız değildim. Birkaç saniye içinde koridorun diğer ucundan korumalar gelebilir, bütün kaçış planım sona erebilirdi.
“Ne olur, kimseye söyleme.”
Sesim neredeyse bir fısıltıya dönüşmüştü.
Dudaklarını kapatan elimden yüzünü kurtardı. Bir adım geriye çekildi, gözlerini benden ayırmadan konuştu.
“Kime ne bahsetmeyeceğim, Dariana?”
Bir an durdu.
“Burada neler döndüğünü bana sen anlatmalısın gibi gözüküyor.”
Titrek bir nefes verdim.
Koridorda gezinen bakışlarım hâlâ yakalanacağım endişesinden kurtulamamıştı. Onunla burada konuşarak geçirdiğim her saniyenin aleyhime işlediğini hissediyordum. Fakat Kyren’ı görmeden buradan ayrılmayacaktım.
“Önce Kyren’ı görmeme izin ver.”
Kapıya döndüm.
Adrian’ın bakışları da aynı yöne kaydı. Ardından yeniden bana baktı. Kyren’ın kim olduğunu bilmiyormuş gibi yüzündeki sorgulayıcı ifade belirginleşti.
Sorularını sormasına fırsat vermedim.
“Kyren, abinin bebeği.”
Sözlerim ağzımdan çıkar çıkmaz yüzündeki ifade değişti.
Bana öyle bir tiksintiyle baktı ki ne olduğunu anlamadan beni itti. Sırtım duvara çarptığında çıkan tok ses koridorda yankılandı. Acı, omurgamdan yukarı doğru yayıldı. Bir an nefesim kesildi; elimi sırtıma götürürken ona bakmayı sürdürdüm.
“Abimin bebeği mi?”
Sesi alçalmıştı.
Bakışları bu kez daha soğuk, daha uzak görünüyordu. Sanki az önce karşısında duran kişiyle şimdi gördüğü kişi aynı değildi. Dudakları aralandı ama cümlesini tamamlayamadı.
“O yüzden mi benden…”
“Alakası yok, Adrian.”
Sızlayan sırtımı ovmaya çalıştım.
“Hiçbir şey bilmiyorsun.”
Bana inanmasını istiyordum ama söylediklerimin onu ikna etmediği açıktı. Gözlerinde beliren uzaklık, aramızda görünmez bir duvar oluşturmuştu. Ne söyleyeceğimi düşünürken içimdeki sabrın tükendiğini hissettim.
“Kyren’ı kurtarmama yardım edersen büyük bir iyilik yaptığından emin olabilirsin. Kaçtığımı fark ettiklerinde başıma ne geleceğini bile ben de bilmiyorum.”
Sesimi alçak tutmaya çalışıyordum. Ona kendimi açıklamak, yaşadıklarımı anlatmak istiyordum ama nereden başlayacağımı bilmiyordum. Kimden kaçtığımı biliyordu. Ona gerekli açıklamayı yapmıştım. Buna rağmen hâlâ isteksiz durması, içinde bulunduğum gerginliği daha da artırıyordu.
Bir an gözlerini inceledim.
Bana yardım etmeyecekti.
En azından ben öyle düşünüyordum.
“O zaman bırak da işime geri döneyim.”
Harekete geçtim.
İleri atılarak kapının kolunu çevirmeye çalıştım. Tam o sırada Adrian, kararsızlığından vazgeçmiş gibi elimi kavradı.
“Geri çekil.”
Elime dokunduğu anda durdum.
Birisine güvenmenin vereceği rahatsızlık yüzünden elimi çekemedim. Çünkü güvenmek, benim için artık yalnızca birine inanmak değildi. Aynı zamanda kendimi yeniden incinme ihtimaline açmaktı. Daha önce güvendiğim insanlar beni bu hâle getirmişti. Şimdi karşımdaki adama inanmak, aynı hatayı bir kez daha yapmayı göze almak anlamına geliyordu.
Fakat başka seçeneğim var mıydı?
“Lütfen sen de bana güven, Adrian.”
Bunu söylerken ona ne kadar güvenebileceğimi onun da bana ne kadar güvenebileceğini kendim de bilmiyordum.
Elimi çektim ve arkasında durdum.
Kapı açıldığında Kyren’ın sesini duydum. Ağlaması koridorun sessizliğini dolduruyordu. Ardından etrafında gezinen topuklu ayakkabıların aceleci sesleri geldi. Birisi odanın içinde ileri geri hareket ediyor, bebeği susturmaya çalışıyordu.
“Hiç susmadı,” diyordu tanıdık gelen ses. “sizin burada ne işiniz var?”
Camille’in sesiydi.
Onun sesini tanıdığım anda içimde biriken öfke yeniden yüzeye çıktı. Birkaç saniye boyunca onunla karşı karşıya gelmeyi beklediğimi fark ettim. Aklımda söyleyeceklerim vardı ama yüzünü gördüğümde bütün cümleler birbirine karıştı.
Adrian’ın arkasından hızla öne atıldım.
Birkaç adım sonra Camille’in karşısındaydım.
Yüzündeki şaşkınlıkla karışık rahatlama ifadesini gördüm. Bana baktığında gözlerinde beliren tanıdık ifadeyi fark ettim. Fakat artık o bakışlara güvenemiyordum. Bir zamanlar yanında kendimi güvende hissettiğim insanın karşısında duruyordum ve onun bana yaptıklarını düşünmek bile içimdeki öfkeyi körüklüyordu.
Gözlerim doldu.
Yaşların birikmesini engellemek ister gibi yüzümü gerdiğimde, içimdeki acının öfkeden daha ağır olduğunu hissettim. Ona kızgındım ama aynı zamanda onun yüzünü görmek, yaşadığım her şeyi yeniden hatırlamama neden oluyordu.
“Adi!”
Sözüm ağzımdan çıkar çıkmaz elimi savurdum.
Tokadın sesi odayı doldurdu.
Camille’in yüzü yana döndü. Birkaç saniye boyunca hiçbirimiz konuşmadık. Kendi nefesimin sesini duyuyordum. Elimi indirdiğimde avucumda hafif bir sızı vardı ama asıl acı, karşımdaki kadına baktığımda içimde büyüyendi.
“Bize bunu nasıl yapabildin?”
Sesim titriyordu.
Bu kez öfkemin içinde kırgınlığım da vardı. Çünkü onun bana neden böyle davrandığını bilmiyordum. Bana anlatmadığı şeyler vardı ve ben bunların hepsini başkalarının ağzından, parça parça öğreniyordum.
Arkamdan birisi beni çekti.
Camille sağ yanağını tutmuş, bakışlarını yere indirmişti. Verecek bir cevabı olmadığı için mi susuyordu, yoksa söyleyeceklerini toparlamaya mı çalışıyordu, anlayamadım. Diğer yanağını bana çevirdiğinde, sanki yeniden vurmamı bekliyormuş gibi göründü.
Bu hareketi beni daha da öfkelendirdi.
Çünkü artık onun karşısında kendimi haklı çıkarmak istemiyordum. Yalnızca yaşadıklarımın hesabını sormak istiyordum.
“Kyren’ı alıp gideceğim.”
Sözlerimi söylerken gözlerim beşiğe kaydı.
Kyren orada yatıyordu. Biraz önce koridorda duyduğum ağlama sesi kesilmişti. Küçük bedeni beşiğin içinde hareketsiz duruyor, yüzü odanın loş ışığında belli belirsiz seçiliyordu.
Ona doğru ilerledim.
Kollarımı uzatarak Kyren’ı kucağıma aldığımda içimde bir şey çözüldü.
Onu göğsüme yaklaştırdım. Küçücük bedeninin sıcaklığını hissettiğim anda, saatlerdir kendimi tutmak için harcadığım bütün çaba anlamını yitirdi. Yüzünü avuçlarımın arasında tutarak öpmeye başladım. Alnını, yanaklarını, ince saçlarını…
Gözyaşlarım durmadan süzülüyordu.
Bir damla yanağına düştüğünde onu silmeye çalıştım ama ardından bir başkası geldi. Kendimi durduramıyordum. Onu ne kadar sıkı tutmam gerektiğini bile bilmiyordum. Bir yanım, bir daha elimden alınmasından korktuğu için onu kendine çekiyor; diğer yanım, ona zarar vermekten korkarak hareketlerimi yavaşlatıyordu.
Kyren’ın sıcaklığı avuçlarımda hissediliyordu.
Onunla ilgili ne hissedeceğimi henüz bilmiyordum. Beni bekleyen hayatı istemediğim kadar, ona karşı sorumluluk duymaktan da korkuyordum. Fakat o an bunların hiçbiri önemli değildi.
O benim kucağımdaydı.
Ve onu bir daha kaybetmek istemiyordum.
Adrian’a döndüğümde bir bana, bir de bebeğe baktığını gördüm. Yüzündeki ifade değişmemişti. Bakışlarında tiksintiye benzeyen bir şey vardı ve bunu gördüğümde içimdeki kırılganlık yeniden yüzeye çıktı.
Onun karşısında kendimi küçülmüş hissettim.
Sanki yaptığım her şey, hissettiğim her şey yanlışmış gibi.
Yüzümü Kyren’ın ince saçlarına gömdüm. Onun kokusunu içime çekmeye çalıştım. Birkaç saniyeliğine etrafımdaki herkesi unutmak, yalnızca kucağımdaki bebeğin varlığına odaklanmak istiyordum.
Ardından Camille’e döndüm.
Bu kez yüzünde huzur bulmuş gibi bir ifade vardı. Bana baktığımı fark edince gözlerindeki yaşları saklamadı. Dudakları titredi, nefesini toparlamaya çalıştı. Bir şey söylemek istiyordu ama kelimeler ağzından aceleyle dökülmeye başladı.
“Bana da oyun oynadılar. Seninle tehdit ettiler. Hatta öldüreceklerini, benim çocuğumu öldüreceklerini söylediler.”
O kadar hızlı konuşuyordu ki kelimeleri birbirine karışıyordu. Aksanı, telaşı ve ağlamaklı sesi cümlelerini anlamamı zorlaştırsa da ne söylediğini anlayabiliyordum.
Bir an yüzüne baktım.
Korkuyordu.
Bunu görebiliyordum ama ona inanıp inanmamam gerektiğini bilmiyordum. Söyledikleri doğruysa o da bizim gibi bir tehdidin altında yaşamıştı. Fakat bu, bana yaşattıklarını bir anda ortadan kaldırmıyordu.
“Babam hastanede, Camille.”
Sesimdeki öfke yeniden belirginleşti.
“Hatta imza aldıktan sonra beni de yok edeceklerine eminim.”
Bu sözleri söylerken boğazım düğümlendi. Babamın durumunu hâlâ bilmiyordum. Onu göremiyor, sesini duyamıyor, iyi olup olmadığını öğrenemiyordum. Üstelik beni buraya kapatan insanların ne yapabileceğini de kestiremiyordum.
Her şey birbirine karışmıştı.
Ablamın ölümü, Kyren’ın geleceği, babamın hastanede oluşu ve Damian’ın kurduğu düzen…
Artık bu evde bir dakika daha kalamazdım.
Adrian kapının önünde durmuş, sessizce bizi izliyordu. Yüzündeki ifade durgunlaşmıştı. Sanki karşısında gördüğü tabloyu anlamlandırması zaman alacakmış gibi bakıyordu. Birkaç dakika önce beni koridorda yakaladığında ne düşündüğünü bilmiyordum ama şimdi yaşananların onun için de beklenmedik bir hâl aldığını hissediyordum.
“Biz gidiyoruz,” dedim heyecanla Camille’e.
“Bize katılıyorsun.”
Bunu söylerken kararımı çoktan vermiştim.
Onu geride bırakmak istemiyordum. Çünkü burada kalırsa yeniden tehdit edilebilirdi. Üstelik bizimle ilgili bildiklerini başkalarına anlatması için üzerinde baskı kurulabilirdi. Yanımda olmasını, her şeyi birlikte geride bırakmasını istiyordum.
Onunla aramızdaki güvenin yeniden kurulup kurulamayacağını bilmiyordum. Fakat şu an, onu arkamızda bırakmaktansa yanımızda tutmanın daha doğru olduğunu düşünüyordum.
İletişime gireceği bir durum olmazsa tehditlerin de anlamsız kalacağına inanmak istiyordum.
“Her şeyi geride bırak.”
Camille’in yüzüne baktım.
Bu sözleri söylerken yalnızca ona seslenmiyordum. Kendime de aynı şeyi söylemeye çalışıyordum. Geride bırakabileceğim ne varsa bırakmak, bir daha bu evin kapısından içeri girmemek istiyordum. Ama geçmişin insanın peşinden gelmek için bir kapıya ihtiyacı olmadığını henüz bilmiyordum.
Adrian’ın peşinden yürümeye başladım.
Neden bana yardım ettiğini bilmiyordum. Üstelik kendisini de tehlikeye sürüklüyordu. Buna rağmen arkasından giderken onu durdurmadım. Çünkü şu an elimde başka bir seçenek yoktu ve ona güvenmek zorunda olduğumu biliyordum.
Arka bahçeye ulaştığımızda Adrian’la bakışlarımız kesişti.
Kapıyı açarken yüzünde hafif, tehditkâr bir gülümseme belirdi.
“Bana borçlusun.”
Sözleri üzerine birkaç saniye boyunca ona baktım.
Abisine borçlu kalmaktansa Adrian’a borçlu kalacağım düşüncesi beni o kadar rahatsız etmemişti. Belki de bunun nedeni, Adrian’ın bana karşı ne hissettiğini bilmememdi. Damian’ın niyetlerini ise artık sorgulamama gerek yoktu. Onun yanında kendimi nasıl bir tehlikenin beklediğini görmüştüm.
Eğer abisinden kurtulacaksam Adrian onun yanında melek kalacaktı.
Başımla onayladım.
Garajın kapısını açarken parmak uçlarımla peşinden büyük adımlar atıyordum. Her adımda geride bıraktığım evden biraz daha uzaklaşıyordum. Yine de içimde gerçek bir rahatlama hissetmiyordum. Çünkü kapıdan çıkmakla kurtulmak aynı şey değildi. Bunu biliyordum.
Camille de arkamızdan geliyordu.
Ona dönüp bakmadım ama ayak seslerini duyuyordum. Birlikte ilerliyorduk. En azından bu kez kararları başkaları tarafından verilmiş insanlar olarak değil, kendi hayatlarımız için bir şey yapmaya çalışan insanlar olarak.
Kurtuluşun getireceği rahatlığı düşünerek derin bir nefes verdim.
Fakat nefesimi bırakırken bile içimdeki korkunun tamamen dağılmadığını hissedebiliyordum.
Çünkü artık yalnızca kendim için kaçmıyordum.
Kucağımda Kyren vardı.
Yanımda Camille.
Ve önümüzde, neden bana yardım ettiğini hâlâ bilmediğim Adrian.
Arkamızda ise cevaplarını alamadığım bütün sorular, yarım kalmış hayatım ve beni bu noktaya getiren insanlar vardı.
İlk defa onlardan uzaklaşmak için bir adım atmıştım.
Şimdi tek yapmam gereken, o adımın ardından yürümeye devam etmekti.
Bölüm etkileşimi
