ÖLÜM KAFESİ kitap kapağı

4. bölüm / 5

4. Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: 4. Bölüm

Selam şekerlerim yeni bölüm geldi.

İzmir

Mevsim Karasu

🕊️🕸️

İçim acıyordu. Kollarıma bakmak istemiyordum. Sırtımın morardığına emindim.

Babam beni depodan çıkartmıştı. Biraz toparlanmıştım. Bana makyaj yapmaya çalıştıklarında izin vermemiştim. Sadece üstümü değiştirdim.

Bedenimdeki izlerden utandığım içindi o da.

Abim kolumdan tutmuş beni bahçenin kapısına götürüyordu.

“Yürü,” dedi emir veren sesle. “Evet de ve bitsin bu iş. Soyadını bile hak etmiyorsun.”

Göz devirdim.

Emir vererek konuşulmasından nefret ediyordum. Bağırdıklarında irkilmemek için kendimi tutuyordum.

Bıkmıştım artık bu döngüden.

Bahçeye çıktığımızda gördüklerime inanmak istemedim. Çok kalabalıktı.

Nikah masasına baktığımda abim yaşında bir adam gördüm. Sarışındı. Bakışları bana değdiğinde sırıttı.

Piç kurusu diye geçirdim içimden. Babamın bulduğu adamdan ne bekliyordum ki?

Saçlarımın uçları omuzlarıma değiyordu. Ağlamak istiyordum.

Son zamanlarda kendimle barışırken. Bir anda kendimden nefret etmeye başlamıştım.

Nikah masasına kadar beni abim götürdü. Kolumdan tutmasaydı bayılırdım. Depoda nöbet geçirmiştim. Ne kadar kısa sürse de başım hala dönüyordu.

Masaya oturduğumda adını bile bilmediğim adam elini tutmaya çalışınca öfkem biraz daha büyüdü.

Ayağımla bacağına vurdum. Boyun kısa olduğu için oturduğum sandalye de ayaklarım yere değmiyordu bile.

Pis pis güldü. “Evlenmeden kocaya şiddet,” dedi. Beni baştan aşağı süzdü. “Severiz.”

İçimden söverek önüme döndüm.

Gurur Kuzey Volaris. Sana sesleniyorum, sözünü tut al beni buradan!

Nikah memuru gereken konuşmaları yaptı. Sonra bize döndü. “Gelin hanım adınız soyadınız?”

İçimden dua ederek mikrofona eğildim. “Mevsim Karasu.”

“Baba adı?”

Babama baktım. Gözlerimi devirdim. “Melih.”

“Anne adı?”

İçin burkuldu. “Serap,” dedim fısıltıyla.

Nikah memuru yanımdaki adama döndü. “Adınız soyadınız?”

“Kara Çelik.” dedi.

Aynı şeyler onun içinde tekrarlandı. Nikah memuru yeniden bana döndü.

“…Evlenmeyi kabul ediyor musunuz?”

Hayır!

Etrafa baktım. Tam o sırada bahçeye sayısız araba girmeye başladı. Aynı anda silahlar patlıyordu.

Bir anda herkes bağırıp, çığlık atmaya başladı.

Bahçedeki herkes yere çömelirken ben oturduğum yerden kıpırdamadım. Silah sesinden korkuyordum. Hem de çok. Ama bir an içimi korku sarmamıştı.

Gelmişti. Güvenimi boşa çıkarmamıştı.

İlk defa gülümsemek istedim. Ama tek yaptığım boş boş bakmaktı.

Gurur, siyah bir araçtan indi. Elinde bir tane silah vardı.

Gurur'un bakışları kalabalığın üzerinde kısa bir süre gezindi. Ardından doğrudan nikâh masasına çevrildi.

Göz göze geldik.

Kehribar gözleri her zamanki gibi soğuktu. Yüzünde en ufak bir telaş belirtisi yoktu.

Sanki buraya bir nikâhı basmaya değil, sıradan bir işini halletmeye gelmişti.

Arkasından birkaç adam daha indi. Bahçedeki silah sesleri kesildiğinde herkes korkuyla başını kaldırmaya başladı.

Babam ayağa kalktı. “Volaris! Bunun hesabını vereceksin-“ dediğinde tekrar silahlar patlamaya başladı. Babamın cümlesi yarıda kesildi.

“Bunu nikah kıyılmayacak!” dedi Gurur sert bir sesle.

Kara Çelik ayağa kalktı. “Senin bu nikahı bozmaya gücün yetmez, Kuzey.” dedi.

Gurur küçümseyen bir bakış atarken ben ayağa kalktım. “Bu evliliği istiyor musun?” diye sordu Kehribar gözleri bana dönerken.

Yumuşamıştı sanki bir an gözleri. Eski haline dönerken gözlerim babama döndü. Başını iki yana salladı.

Yeterli bir cevaptı.

Gurur’a döndüm. “İstemiyorum,” dedim herkesin duyacağını tonda.

Çok güçsüzdüm ayakta duracak gücüm yoktu. Gurur daha öncede yapmış olduğu gibi başını salladı gibi eğilip beni omuzuna attı.

Yine mi kaçırılma?

Off!

Bu sefer umrumda değildi. Yürüyecek halim yoktu.

Babam ilk defa insanların içinde kükredi. “Bırak kızımı Kuzey!”

Kızım mı?

Gözlerim doldu. Babam bana kızım mı demişti.

Babam bana bir kere kızım desin. Beni sevsin diye geçerli ne kadar dua ettiğimi bir tek ben bilirdim.

“Nikah bitmiştir,” dedi Gurur umursamazca. Babam tekrar konuşmak istediğinde silahlar patlamaya başlamıştı.

Ceren’in sinirden kızardığımı gördüm. Kara denen adam peşimizden gelmeye başlamıştı. Ama onu tutmuşlardı.

Gurur hızlı adımlarla arabasına yürüdü. Sonra beni yere indirdi. Göz göze geldik.

“Sözünü tuttun.” dedim.

“Her zaman.” dedi sadece. Saçlarıma baktığında kaşlarını çatıldı. “Bin.”

Sesini değişmişti. İtiraz etmeden bindim. Silah sesleri kesilmeden aynı hızla devam ediyordu. Kulaklarımı kapatmak istedim.

Başım çok ağrıyordu. Ve ben yine nöbet geçirmekten korkuyordum.

Gurur arabaya bindi. Arabayı çalıştırdı. Gaza bastı. Bahçeden hızlı bir şekilde çıkarken derin bir nefes verdim.

Kurtulmuştum.

“İyi misin?” diye sordu ana yola çıkarken Gurur.

Arkada oturduğum için dikiz aynasından göz göze geldik. Başımı salladım.

“İyiyim.” dedim. O yeni bir soru sormadan ben konuştum. “Gurur, senden bir şey isteyebilir miyim?”

Kehribarları bir süre yüzünde dolandı. Sonra belli belirsiz başını salladı. “İste.”

“İstanbul’a dönmeden önce. Beni annemin mezarlığına götürür müsün?” diye sordum.

Cevap vermedi.

Umutsuzca yerine geri sindim. Bir kere gitmiştim. O zamanda çocuktum. Abim ve babam yine üstüme gelmişti.

Eve gelince önce Ceren’in istediklerini ardından babamın beni depoya kapattığını hatırlıyordum.

“Hangi mezarlık?” diye sorduğun ağladığımı fark ettim.

Yanaklarımdaki yaşları silerken ona cevap verdim.

Direksiyonu biraz daha sıkı kavradı ve önüne döndü.

Bir süre arabada sessizlik hâkim oldu. Dışarıdaki manzarayı izlemeye çalışıyordum ama gözlerim sürekli doluyordu. Annemin mezarına gitmeyeli yıllar olmuştu. Onu son gördüğümde küçüktüm. Ne söyleyeceğimi, nasıl davranacağımı bile bilmiyordum.

Şimdi ise ona anlatacak çok şeyim vardı.

Bütün yol boyunca konuşmadık. Başımı cama yaslayıp gözlerimi kapattım. Şakağımdaki ağrı hâlâ geçmemişti. Bir elim istemsizce o bölgeye gitti.

Gurur aynadan hareketimi fark etmiş olmalıydı. “Başın mı ağrıyor?”

“Biraz.”

“Ne zamandır?” diye sordu.

“Sabahtan beri.” diye yanıtladım.

Kaşlarının çatıldığını aynadan görebiliyordum. “Mevsim, bana doğruyu söyle.”

İç çektim. “Gerçekten biraz ağrıyor. Sadece yorgunum.”

Bir şey söylemedi. Ben de daha fazla konuşmadım.

Bir süre sonra araba yavaşladı.

Başımı kaldırdığımda mezarlığın girişini gördüm.

Kalbim hızlandı.

Dokuz yıldır kaçtığım şehre dönmüştüm. Şimdi ise yıllardır özlediğim annemin yanına gidiyordum.

Gurur arabayı durdurdu. Arka kapıyı açıp dışarı çıktım. Ayaklarım yere bastığında derin bir nefes aldım.

Yavaşça yürümeye başladım.

Her adımda içimdeki özlem biraz daha büyüyordu. Annemin yüzünü hatırlamıyordum. Sesini, kokusunu, bana nasıl sarılacağını bilmiyordum.

Ama onu özlüyordum.

Hem de hiç tanımadığım hâlde...

Bir süre sonra Gurur durdu. “Burada bekleyeceğim,” dedi.

Ona baktım. Başımı salladıktan sonra yürümeye devam ettim.

Ve sonunda annemin mezarını gördüm.

Bir an olduğum yerde kaldım.

Birkaç adım ötemde duran mermer taşın üzerindeki isme bakıyordum. Gözlerim harflerin üzerinde dolaştı. Önce adını, sonra soyadını okudum. Sanki yanlış görüyormuşum gibi tekrar tekrar baktım.

Serap Karasu.

Annem...

Gerçekten annemdi.

Yıllardır zihnimde biriktirdiğim bütün cümleler bir anda birbirine karıştı. Ona söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki...

Ama mezarının karşısında durduğumda tek bir kelime bile bulamadım.

Dudaklarım aralandı, fakat sesim çıkmadı.

Bir adım attım.

Sonra bir adım daha...

Mezarın başına geldiğimde dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerimi mermerin üzerine koydum. Taş soğuktu. Parmaklarımı annemin isminin üzerinde gezdirdim. Onu ilk defa dokunuyormuşum gibi hissettim.

“Merhaba anne.”

Sesim titredi.

Bunu söylemeyi hayal ettiğim çok zaman olmuştu. Küçükken, geceleri yatağımda uyumadan önce annem hayatta olsaydı ona neler anlatacağımı düşünürdüm. Okulda yaşadıklarımı, ilk arkadaşımı, üniversiteyi kazandığım günü...

Bazen de sadece ona sarılmayı hayal ederdim.

Şimdi buradaydım.

Ama ona sarılamıyordum.

“Ben geldim,” diye fısıldadım. “Biraz geç kaldım. Ama burada olmanın sebebi bendim. O yüzden gelemedim.”

Gözlerim doldu. Başımı eğip derin bir nefes aldım. Ağlamamaya çalışmak artık anlamsızdı. Bunca yıl içimde tuttuğum her şey boğazıma düğümlenmişti.

“Biliyor musun, ben büyüdüm anne. Senin göremediğin kadar büyüdüm.” dedim. Acı bir gülümseme dudaklarıma yerleşti. “Ya da küçük yaşta olgunlaşmak zorunda kaldım.”

Rüzgar hafifçe eserken mezar taşında gözlerimi gezdirdim.

“Yirmi sekiz yaşındayım. Aslında sana anlatacak çok şeyim var. Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum.”

Bir süre sustum.

Mezarın kenarındaki küçük çiçeklere baktım. Bazıları solmuştu. Parmaklarımla kurumuş yapraklardan birini aldım.

“Adli tıp uzmanı oldum. İnsanların hayatlarının en zor anlarında karşılarına çıkan bir mesleğim var. Bazen çok yoruluyorum. Bazen eve geldiğimde hiçbir şey yapmak istemiyorum. Ama işimi seviyorum. Keşke sen de bilseydin. Keşke bir gün beyaz önlüğümü giyip karşına çıkabilseydim.”

Gözyaşlarım yanağımdan süzüldü.

“Beni görsen gurur duyar mıydın?”

Bu sorunun cevabını hiçbir zaman öğrenemeyecektim.

Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Hava kapalıydı. Güneş bulutların arkasına saklanmıştı. Yağmur yağacak gibiydi.

Yağmuru severdim.

Belki de gözyaşlarımı sakladığı için...

“Bir de Alara var. En yakın arkadaşım. Onu çok seversin bence. Birbirimizi kardeş gibi görüyoruz. Bazen benim yerime bile karar veriyor, sinir bozucu biri. Ama iyi ki var. İstanbul'da yalnız kalmamamı sağladı.”

İçimde küçük bir sıcaklık hissettim.

Alara'yı düşününce yüzümde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Sonra yeniden annemin mezarına baktım.

“Bazen insan annesinin sesini duymak istiyor. Ne yapacağını bilemediğinde birinin saçını okşamasını, her şeyin geçeceğini söylemesini istiyor.”

Saçlarımın kesilmiş uçlarına dokundum.

Gülümsemem silindi.

“Saçlarımı kestiler anne.”

Sesim bu kez daha fazla titredi.

“Ben uzun saçları çok seviyordum. Senin saçların da uzunmuş, değil mi? Fotoğrafını gördüm. Siyah saçların vardı. Yeşil gözlerin... Bana benziyordun. Ya da ben sana benziyordum, bilmiyorum.”

Bir tutam saçımı parmaklarımın arasına aldım.

“Ben sana benziyorum diye kestiler. Sanki sana benzemek kötü bir şeymiş gibi.”

Yutkundum.

“Ben de sana benzemek istiyorum zaten. Bunda ne var ki?”

Bir süre başımı öne eğip sessizce ağladım.

İçimde biriken öfke, kırgınlık ve özlem birbirine karışmıştı. Annemin mezarının başında bile kendimi savunmak zorunda kalıyormuşum gibi hissediyordum.

“Babam yine aynı anne,” dedim sonunda. “Beni hâlâ sevmiyor. Sanırım hiçbir zaman sevmeyecek. Pars da öyle. Bazen ikisinin karşısında kendimi o kadar küçük hissediyorum ki... Ne yaparsam yapayım yetmiyor.”

Ellerimi birbirine kenetledim.

“Bana hep senin yüzünden annen öldü dediler. Yıllarca buna inandım. Belki de bu yüzden kendimden nefret ettim. Belki de ne zaman mutlu olsam mutlu olmayı hak etmediğimi düşündüm.”

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

“Anne...”

Sesim boğazımda kırıldı.

“Ben ölümünün suçlusu değildim, değil mi?”

Cevap gelmedi.

Elbette gelmeyecekti.

Ama yine de sormak zorundaydım.

Birinin bana gerçekleri söylemesi lazımdı.

“Senin ölümüne ben sebep olmadım, değil mi?”

Gözlerimi kapattım. Bir an için annemin sesini duymayı bekledim. Bana hayır demesini, saçlarımı okşamasını, yüzümü ellerinin arasına alıp beni teselli etmesini...

Hiçbiri olmadı.

Yalnızca rüzgâr esti.

“Ben de yaşamak istedim anne,” diye fısıldadım. “Ben de senin kızın olmak istedim. Beni bir kere olsun bana sarılmanı, bana kızım demeni istedim.”

O an, babamın düğünde söylediği kelime aklıma geldi.

Kızım.

İnsan bazen bir kelimeye bile yıllarını verebiliyordu. Ben de babamın ağzından o kelimeyi duyabilmek için yıllarca beklemiştim. Ama duyduğum an bile bunun gerçek bir sevgi olmadığını biliyordum.

Başımı iki yana salladım.

“Bugün bana kızım dedi biliyor musun? İlk defa insanların içinde... Ama keşke demeseydi. Çünkü o kelimeyi duyunca içimde bir şeyler kırıldı. Ben o kelimeyi senden duymak isterdim.”

Elimi mezar taşının üzerine yeniden koydum.

“Keşke burada olsaydın.” Bu kez kendimi tutamadım. “Keşke yanımda olsaydın anne.”

Keşkelerden nefret ediyordum.

Omuzlarım titrerken başımı mermerin kenarına yasladım. Bir süre öyle kaldım. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum.

Zamanın burada bir anlamı yokmuş gibi geliyordu. Ben yıllardır özlediğim bir kadının mezarının başındaydım. Onu tanımıyordum ama yokluğunu hayatımın her anında taşımıştım.

Biraz sonra aklıma Gurur geldi.

Başımı kaldırıp geriye baktım.

Uzakta beni bekliyordu. Yanıma gelmemişti. Ne konuştuğumuzu duymaya çalışmış ne de acele etmem için bir şey söylemişti.

Bakışlarımız bir an buluştu.

Sonra yeniden anneme döndüm.

“Bir de Gurur var,” dedim sessizce. “Onu sana anlatmam gerekiyor sanırım.”

Kendi kendime hafifçe güldüm.

“Çok tuhaf biri. Her şeyi emir vererek söylüyor. Sanki dünyadaki herkes onun söylediğini yapmak zorundaymış gibi. Bazen gerçekten sinirlerimi bozuyor.”

Bir an duraksadım.

“Bugün beni oradan aldı. Söz vermişti. Geldi ve beni götürdü. Beni zorla evlendireceklerdi anne. Ben istemiyordum. Bunu bir tek o sormuş gibi oldu. Herkes benim adıma karar verirken o sadece isteyip istemediğimi sordu.”

Gözlerimi mezar taşına çevirdim.

“Ona güvenmem gerektiğini söylüyor. Henüz nedenini bilmiyorum. Ama bugün ona güvendim.”

Bir süre sustum.

“Beni buraya da o getirdi. Senin yanına...”

Boğazımdaki düğümü yutkunarak geçirmeye çalıştım.

“Belki bir gün onu da anlatırım sana. Şimdilik bu kadarını bil.”

Rüzgâr biraz daha sert esti. Üşüdüğümü o an fark ettim. Üzerimdeki kıyafetin kollarını aşağı çektim. Bileklerimdeki izlere bakmamaya çalıştım.

Ayağa kalkmak için ellerimi mermerden destek aldım. Dizlerim uyuşmuştu. Birkaç saniye olduğum yerde bekledim.

“Gitmem gerekiyor anne.”

Bu cümleyi kurmak bile canımı acıtıyordu.

“Yine geleceğim. Bu kez yıllarca bekletmeyeceğim seni.”

Mezar taşına son kez baktım.

“Hoşça kal… anne.”

Yavaşça ayağa kalktım. Birkaç adım uzaklaştıktan sonra yeniden dönüp baktım. İnsan arkasını dönmek istemiyordu. Hele ki hayatında hiç tanıyamadığı birine veda ediyorsa...

Ama gitmem gerekiyordu.

Gurur'un yanına doğru yürümeye başladım.

O da beni beklediği yerden izliyordu. Yaklaştığımda yüzündeki ifade değişmedi. Yalnızca gözleri yüzümde biraz daha uzun kaldı.

“Gidebiliriz,” dedim.

Başını hafifçe salladı.

Birlikte arabaya doğru yürüdük. Adımlarımı yavaş atıyordum. Her ne kadar kendimi toparlamış gibi görünmeye çalışsam da bedenim hâlâ bitkindi. Başımın içindeki ağrı da dinmemişti.

Arabanın yanına geldiğimizde Gurur kapıyı açtı.

Tam binecekken sesi duyuldu. “Mevsim.”

Başımı ona çevirdim. “Efendim?”

Bakışları saçlarımın kesilmiş uçlarına indi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Çenesindeki kasın hareket ettiğini gördüm.

“Saçını kim kesti?”

Soru beklemediğim bir yerden gelmişti.

Bakışlarımı kaçırdım. “Önemli değil.” dedim. Alışkımdım zaten. Bir çocuk gibi her şeyi ona şikayet etmek istemiyordum.

“Ben önemli olup olmadığına karar veririm.”

İçimden derin bir nefes verdim.

Yine başlamıştı.

“Ceren,” dedim sonunda. “Ceren kesti.”

Gurur'un yüzü değişmedi ama gözlerindeki soğukluk biraz daha belirginleşti. Bir şey söylemesini bekledim. Belki neden yaptığını sorardı. Belki de başka bir şey...

Fakat yalnızca kapıyı biraz daha açtı.

“Bin.”

İtiraz etmedim.

Arabaya oturup başımı koltuğa yasladım. Kapı kapandığında gözlerimi kısa bir süre kapattım. Annemin mezarının başında söylediklerim hâlâ zihnimde dönüp duruyordu.

Bu kez arkamda yalnızca bir mezar bırakmıyordum.

Yıllardır içimde taşıdığım soruların bir kısmını da orada bırakmak istiyordum.

Gurur şoför koltuğuna geçti. Motor çalıştı. Araba mezarlıktan uzaklaşmaya başladığında başımı cama çevirdim.

İzmir yine arkamda kalıyordu.

Ama bu defa kaçmıyordum.

Sadece gitmek zorundaydım.

🕊️🕸️

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…