ÖLÜM KAFESİ kitap kapağı

1. bölüm / 5

1. Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: 1. Bölüm

Selam şekerlerim ben Vaniliss üçüncü kitabımla sizlerleyim.

İstanbul

Mevsim Karasu

🕊️🕸️

Adli Tıp Merkezi’nin ağır kapısından dışarı çıktığımda yüzüme hafif bir rüzgâr çarptı. Derin bir nefes alıp omuzlarımdaki çantayı düzelttim.

Bugün de oldukça yorucu geçmişti. Bütün günün ağırlığı üzerimdeydi. Tek istediğim bir an önce eve gidip üzerimi değiştirmek, rahat bir kahve içmek ve dinlenmekti.

Arabamın anahtarını çantamdan çıkarırken telefonumu elime aldım. Ekranda Alara’nın numarasını bulup arama tuşuna bastım.

Telefon birkaç kez çaldıktan sonra tanıdık sesini duydum.

“Efendim, Mevsim?” dedi yorgun bir sesle.

“Okulda mısın?” diye sordum.

Alara yakın arkadaşımdı. Hatta kardeşimdi.

“Hava karardı. Ne okulu?” dedi Alara. “Eve yeni geldim. Sen yine geç kaldın.”

Görmese bile başımı hafifçe sallamıştım. “Çok yorucu ve uzun bir gündü.” dedim. “Gelirim bir saate kadar.”

“Tamam. Dikkat et.”

Telefonu kapattığımda yüzümde küçük bir tebessüm vardı. Alara’yla aynı evde yaşamak bazen bütün yorgunluğumu unutmamı sağlıyordu.

Arabamın kapısını açıp içeri girdim. Çantamı yan koltuğa bıraktım, emniyet kemerimi taktım ve motoru çalıştırdım.

Eve gitmek için yola koyuldum.

İstanbul’un kalabalığı geride kalırken yollar giderek sessizleşmeye başladı. Her zamanki güzergâhımı takip ederek patika yola saptım. Yolun iki tarafındaki ağaçlar, akşamın karanlığıyla birlikte daha da belirginleşmişti.

Bir süre sessizce ilerledim.

Ta ki dikiz aynasında beliren siyah arabayı fark edene kadar.

Önce önemsemedim. Ancak birkaç saniye sonra başka bir siyah araba daha belirdi.

Sonra bir tane daha.

Kaşlarımı çatarak aynaya baktım. Bir şeyler yolunda gitmiyordu.

Aynadan bir kez daha baktım. Siyah arabalar hâlâ arkamdaydı. Üstelik yalnızca arkamda değillerdi; iki tanesi hızlanarak yanlarıma doğru ilerliyordu.

Kalbim hızlanmaya başladı. “Ne oluyor ya?”

Ayağımı gaz pedalına biraz daha bastırdım. Belki de tesadüftü. Belki aynı yöne gidiyorlardı. Kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum ama içimdeki huzursuzluk her saniye biraz daha büyüyordu.

Tam o sırada önümdeki yoldan başka bir siyah araba çıktı.

Frene bastım.

Arabanın lastikleri yola sürtünürken bedenim öne doğru savruldu. Emniyet kemerim beni koltuğa geri çekti.

“Allah kahretsin!”

Önümdeki araba yolu tamamen kapatmıştı. Dikiz aynasına baktığımda arkamdaki arabaların da durduğunu gördüm.

Sağımda bir araba, solumda bir araba vardı.

Etrafım sarılmıştı.

Bir an nefes almayı unuttum.

Bu bir tesadüf değildi.

Ellerim direksiyonun üzerinde sıkıca kenetlendi. Gözlerimi arabalardan ayırmadan telefonumu aradım. Alara’yı aramak istedim ama parmaklarımın titrediğini fark edince numarayı bile doğru düzgün bulamadım.

“Tamam, Mevsim. Sakin ol.”

Kendi kendime fısıldadım.

Sakin olmak mı?

Etrafımda kim olduklarını bile bilmediğim insanlar vardı ve tek bir çıkış yolum kalmamıştı.

Önümdeki siyah arabanın kapısı açıldı.

İçinden uzun boylu bir adam indi. Yüzünü seçemiyordum. Üzerindeki siyah kıyafetler, karanlığın içinde neredeyse görünmez olmasını sağlıyordu.

Bana doğru yürümeye başladı.

Kapılarımı kilitledim.

Adam arabamın yanında durdu ve camıma iki kez vurdu.

Başımı iki yana salladım.

Hayır.

Camı açmayacaktım.

Adam bir kez daha cama vurdu. Ardından başını hafifçe eğerek beni işaret etti.

Sanki dışarı çıkmamı istiyordu.

Telefonumu avucumun içinde sıktım. Polisi aramalı mıydım? Peki ya onlar bunu fark ederse?

Düşüncelerim birbirine karışırken adamın arkasındaki arabanın kapısı açıldı.

Bu kez inen kişi diğerlerinden farklıydı.

Diğerleri gibi acele etmiyordu. Üzerinde tuhaf bir telaş yoktu. Sanki burada yaşananlar onun için sıradan bir günün sıradan bir parçasıydı.

Yavaş adımlarla arabama doğru ilerledi.

Ben ise gözlerimi ondan ayıramıyordum.

Adam arabama birkaç adım kala durdu.

Başını kaldırıp doğrudan bana baktı.

O an, içimde açıklayamadığım bir ürperti hissettim.

Adam arabama birkaç adım kala durdu.

Başını kaldırıp doğrudan bana baktı. Karanlığın içinde yüzünü daha net seçebiliyordum. Siyah saçları, sert yüz hatları ve insanın üzerinde baskı kuran bakışları vardı.

Üzerinde koyu renk bir takım elbise bulunuyordu. Sanki etrafındaki bütün dünya onun emirlerine göre hareket ediyordu.

Arkamdaki adamlardan biri ona doğru yaklaştı.

“Kuzey abi, ne yapalım?”

Kuzey.

Demek adı Kuzey’di.

Adam, kendisine soru soran kişiye kısa bir bakış attı.

“Bekle.”

Tek kelime.

Adam hemen sustu.

Kuzey denen adam yeniden bana döndü. Ardından arabama yaklaşıp camıma baktı.

“Camı aç.”

Sesindeki sertlik, bunun bir rica olmadığını anlamam için yeterliydi.

Başımı iki yana salladım. “Önce kimsiniz, onu söyleyin.”

Kaşları hafifçe çatıldı. Sanki karşısında böyle bir cevap duymayı beklemiyordu.

“Camı aç dedim.” dedi sert bir sesle.

“Ben de kimsiniz diye sordum.” dedim sözlerine karşılık.

Sesim düşündüğümden daha titrek çıkmıştı ama en azından konuşabilmiştim.

Birkaç saniye boyunca gözlerini üzerimden çekmedi. O bakışların altında kendimi küçücük hissediyordum. Yine de arabamın kapısını açmaya niyetim yoktu.

Yanındaki adamlardan biri araya girmek istedi. “Kuzey abi, isterseniz—”

“Ben sana bir şey sordum mu?” dedi buz gibi bir tonla.

Adamın cümlesi yarıda kesildi. “Hayır, Kuzey abi.”

“Öyleyse sus.”

Adam geri çekildi.

Yutkundum.

Bu adam kimdi böyle?

İnsanlara tek bir kelimeyle hükmediyor, kimse de ona karşı çıkmaya cesaret edemiyordu.

Kuzey yeniden bana döndü. “Son kez söylüyorum. Camı aç.”

“Hayır.”

Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz pişman oldum.

Bakışları daha da sertleşti. “Mevsim Karasu,” dediğinde şaşırdım. Adımı nereden biliyordu? “Dışarı çık.”

Ben babam gibi bir adamın elinden kurtulmuşken bu adamdan mı korkacaktım?

Sinirle arabanın kilidini açtım. Aynı anda Kuzey denen adam kapımı koparırcasına açtı.

“Çık,” dediğinde kaşlarımı çattım.

Bu kadar sakin olamazdım. “Kimsin ya sen? Bana emir verme!” diye bağırmam kaçınılmazdı. Beni saf zannediyorlardı ama değildim. “Bana emir vermeye bir daha kalkma. Sen değil, kendim istediğim için iniyorum.”

Arabadan indim ve tam karşısında durdum. Boyum göğsüne anca geliyordu. Başımı kaldırmak zorunda kaldım.

Bu adamın insan olduğuna emin miydik? Böyle boy mu olur? Zürafa gibi.

Az önce adama bağırmıştım. Beni ancak merdivenle anca yanına getirebilirlerdi. Kime karşı geliyordum ki?

“Kimsin sen?” diye tekrar sordum.

“Gurur Kuzey Volaris,” dedi tek solukta. “İsmimi öğrendin. Artık benimle geliyorsun.”

Bana doğru bir hamle yapmadı. Onunla gelmem için beni bekliyordu.

“Gelmiyorum,” dedim kabul etmeyerek. Babamın adamları olabilir miydi? “Kimin adamısın sen? Babam mı gönderdi seni?”

Ya sabır çekerek nefesini verdi. Bakışlarını bana tekrar çevirdi.

Gözlerinin rengini karanlıkta göremiyordum. Ama kehribar gibiydi. Gözleri parlıyordu.

“Ben kimsenin adamı değilim,” dedi. “Hele o babanın hiç değil!”

Son sözleri ile irkilmemek için kendimi sıktım.

“Neden beni kaçırıyorsun o zaman?” dedim hemen.

Kaşları havalandı. “Kaçırıyor muyum?”

Bir de soruyor muydu?

Elimle arabaları ve adamlarını gösterdim.

“Sence? Önümü kestin. Şimdi benimle geleceksin diyorsun,” dedim tek tek. “Kaçırıyorsun işte.”

“Madem kaçırıyorum,” dedi adamlara dönerek. İşaret verdi. “O zaman laf üstünde kalmasın. Nasıl kaçırılır göstereyim.”

Adamlarından biri indiği arabanın kapısını açarken ne olduğunu anlamadım.

Sonra dünyam tersine döndü. Beni omzuna atmıştı.

“Ne yapıyorsun sen?” diye bağırdım çırpınırken. “İndir beni! Deli misin?”

Düşmemem için bacaklarımı daha sıkı tuttu. Çok sakindi. “Kaçırıyorum işte,” dedi sadece.

Sesi bile ürkütücüydü.

Arabaya doğru sakince yürüdü. Sonra beni ön yolcu koltuğuna oturttu. Göz göze geldik. Sinirle baktım.

Resmen kaçırılıyordum.

Emniyet kemerimi takarken üstüme eğilmişti. Yakın olduğumuz için burnuma odunsu, baharatlı ve pahalı bir parfüm kokusu gelmişti.

Kemerle işini bitirince kapıyı kapattı.

Adamları hızla arabaya binerken o da yanımdaki koltuğa geçti. Arabasını çalıştırdı.

“Neden böyle bir şey yapıyorsun?” diye sordum. Sakin kalmaya çalışıyordum. “Önümü kestin. Şimdi kaçırıyorsun. Off, arabam orada kaldı.”

Gerçekten kaçırılmaya değil, arabaya mı takıldın?

Cevap vermedi.

“Konuşsana,” dedim sert bir sesle. “Kimsin sen ya?”

Sesli bir şekilde nefesini verdi. Kehribar gözleri kısa bir an bana döndü.

“Anlatacağım ama sonra,” dedi.

Tek eliyle direksiyonu çevirdi ve sağa döndük.

Bakışlarım hâlâ onun üzerindeydi.

“Anlat işte,” diye direttim. Tekrar bir şey söyleyecektim ki o konuştu.

“Sonra anlatacağım dedim, o zamana kadar sus,” dedi sert bir sesle.

Sesi yükselir gibi olunca susmak zorunda kaldım. Bağırmasını istemiyordum. Yüksek seslerden irkildiğim için...

Sakin kalmaya çalışarak cama döndüm. Yağmur yağmaya başlamıştı. En sevdiğim şeydi. Yağmuru seviyordum. Çünkü bir tek o ağladığımı belli etmiyordu.

Yağmurun cama vuran damlalarını izlerken kendimi düşüncelerimden uzaklaştırmaya çalışıyordum. Başaramadım.

Yanımda oturan adamın kim olduğunu, beni nereye götürdüğünü ve en önemlisi benden ne istediğini bilmiyordum.

Bir anda aklıma Alara geldi.

Telefonum!

Çantamı aramak için koltuğun üzerinde hareketlendim. En azından arabadan çantamı almayı akıl etmişti.

Çantamın içinden telefonumu çıkardım. Ekrana baktığımda Alara'dan bir mesaj vardı.

Alara:
Eve geldin mi?

İçimi derin bir korku kapladı. Ona ne diyecektim? Kaçırıldığımı mı söyleyecektim?

Mesajı açıp bir şeyler yazmaya başladım.

Ben:
Alara, ben...

Cümleyi tamamlayamadan yanımdaki adamın sesi duyuldu.

“Ne yapıyorsun?”

Başımı ona çevirdim. “Telefonumu kullanıyorum. Bir sakıncası mı var?”

Tek kelime etti. “Var.”

Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Pardon?”

“Telefonu bırak.”

“Sen ciddi misin?” Telefonumu göğsüme doğru bastırdım. “Beni kaçırdın, arabamı orada bıraktın, şimdi bir de telefonuma mı karışıyorsun?”

Cevap vermedi. Gözlerini yoldan ayırmadan direksiyonu çevirdi.

“En azından nereye gittiğimizi söyleyebilirsin,” dedim.

İlk başta cevap vermedi. Muhtemelen ‘Nereden bulaştım buna?’ diyordu.

“Güvenli bir yere.”

Güvenli mi?

İnsan kaçıran birinin güvenli yerinden bana neydi?

“Benim için güvenli olan tek yer kendi evim. Beni evine götür,” dedim.

“Olmaz.”

“Olmaz mı?” diye tekrarladım. “Sen kimsin de benim nerede kalacağıma karar veriyorsun?”

Bu kez başını çevirip bana baktı. “Benimle tartışmayı bırak, Mevsim.”

İsmimi söyleyişinde bile tuhaf bir kesinlik vardı. Sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi...

“Beni tanımıyorsun bile,” dedim.

Gözleri bana değdi. Kaşlarını kaldırdı. “Öyle mi?”

Başımı salladım. “Evet, öyle. Ben de seni tanımıyorum,” dedim. Bakışlarından kurtulmak için gözlerimi cama çevirdim. “Şu an senin yüzünden evimde olmam gerekirken tanımadığım bir adamın arabasında oturuyorum.”

Cevap vermeyince ona tekrar döndüm.

Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı. Gülümseme değildi. Daha çok sabrının sınırına geldiğini belli eden bir ifadeydi.

“Birazdan her şeyi öğreneceksin,” dedi.

“Birazdan dediğin ne zaman?” diye sordum.

“Mevsim.”

“Ne?”

“Yeter.”

Tek kelimeyle sustum. İstemediğimden değil, sesinin yeniden yükseleceğini hissettiğim için.

Bakışlarımı camdan dışarı çevirdim.

Yağmur hızlanmıştı.

Parmaklarımı birbirine geçirip avuçlarımı sıktım. Gözlerim dolmaya başladığında başımı cama yasladım.

Ağlamayacaktım.

En azından onun yanında değil.

Bir süre sonra telefonum yeniden titredi. Ekranda Alara'nın adı belirdi.

Telefonum çalmaya başladı. O bir şey demeden telefonu hızla açtım. Kulağıma koydum.

“Mevsim, sen neredesin ya? Saat kaç oldu?” diyen endişeli sesi duydum. “Mevsim, konuşsana.”

Gözlerim ona döndü. Baktım. Kehribar gözleri üzerimdeydi. Işık olduğu için durmuştuk. Pürdikkat bana bakıyordu.

“Alara,” dedim önüme dönerken.

“Mevsim, iyi misin?” diye sordu. “Sesin iyi gelmiyor.”

Dudaklarım kurumuştu. Dilimle ıslatıp konuşmaya başladım. “Sen yat, ben geç gelirim.”

“Neden?” dedi hemen. Cevap veremedim. “Mevsim?”

Onu endişelendirmek istemiyordum.

“İyiyim, merak etme,” dedim. Ama içinin rahatlaması gerekiyordu. “Yolda bir dağ ayısıyla karşılaştım da. Geç gelirim.”

Gurur’un kaşları havalandı. “Dağ ayısı?” diye mırıldandı.

Umursamadım.

“Dağ ayısı mı?” dedi Alara. “Mevsim, senin kafan mı güzel?”

Yeşil ışık yandı. Araba hareket etti.

“Abartma,” dedim sadece. “Ben kapatıyorum. İyi geceler.”

Telefonu kapattıktan sonra kollarımı göğsümde birleştirdim.

“Dağ ayısı, güzelmiş,” dedi Gurur taktir eder gibi.

Ona baktım. “Yolumu kestin, sonra beni omzuna atıp kaçırdın. Sence nesin?” diye sordum sinirle.

Cevap vermedi. Sadece ters ters baktı. Önüme döndüm.

Yağmurun sesini dinlemek içimi rahatlattı. Gök gürledi. Gök gürültüsü insanları korkutuyordu bazen. Ama ben çocukluğumdan beri çok seviyordum.

Çünkü benim yerime o bağırıyordu. O karşı geliyor gibi hissettiriyordu.

Arabanın tablet ekranında bir arama belirdi. Meva diye biri arıyordu.

Gurur aramayı açtı. “Efendim, Meva?”

“Baba?” diye ağlayan bir çocuğun sesini duydum.

Baba mı?

“Oğlum,” dedi Gurur. Direksiyonu tutan eli gevşedi. Sert ifadesi biraz yumuşadı sanki. “Sen ağlıyor musun?”

Hıçkırdı. Ağlamasını durdurmaya çalışıyordu sanki.

“Ağladım ama geçti,” dedi kısa süre sonra. “Ne zaman geleceksin? Sıkıldım ben.”

“Birazdan geleceğim, Aren. İşlerim var,” dedi Gurur. Sesi alışık olduğum sertliğinden oldukça uzaktı. “Meva yanında mı?”

“Yanımdaydı. Mutfakta şimdi,” dedi minik bir çocuğun sesi.

“Telefonunu neden aldın peki?”

“Seni aramak istedim,” dedi. Ağlaması durmuş gibiydi. İç çekerek konuşmuştu.

Gurur kısa bir nefes verdi. “Bir şey mi oldu?” diye sordu.

“Hayır.” Burnunu çekti. “Sadece seni özledim.”

Gözlerimi istemsizce ona çevirdim.

Az önce bana tek kelimeyle susmamı söyleyen, insanlara sert bakışlarıyla hükmeden adam gitmiş; yerine oğlunun sesini dikkatle dinleyen bir baba gelmişti sanki.

“Beni dinle, oğlum,” dedi Gurur. “Meva gelene kadar odanda bekle. Tamam mı?”

“Tamam.”

“Yemek yedin mi?”

“Yemedim.”

Gurur’un kaşları çatıldı. “Neden?”

“Sen gelmeden yemek istemedim, baba. Sare abla yemek yapmayıda bilmiyor zaten.”

“Ben gelene kadar aç kalmayacaksın. Meva'ya söyle, yemeğini hazırlasın,” dedi Gurur.

“Ama baba...” diye itiraz etti küçük çocuk.

“Ama yok, Aren. Yemeğini yiyeceksin.”

Küçük bir sessizlik oldu. “Peki,” dedi Aren, isteksizce.

Gurur’un bakışları bir anlığına tablet ekranında kaldı.

“Geleceğim ben. Yemeğini ye, sonra uyu, tamam mı?” dedi Gurur yumuşayan sesiyle.

“Tamam ama gel,” dedi. “Sabah uyandığımda yanımda olacak mısın, baba?”

Gurur bir süre durdu. Gözleri bana değdi. “Olacağım, oğlum,” dedi.

“Baba,” dedi yeniden Aren. “Annem ne zaman gelecek?”

Gurur sesli bir nefes verdi. “Bilmiyorum,” dedi sıkıntılı bir sesle.

“Bir gün gelir mi?” diye sordu bu sefer.

“Belki,” diye mırıldandı.

“O zaman hemen uyuyayım. Belki rüyama gelir,” dedi heyecanla. “Hiç rüyama gelmedi baba. Belki bu sefer gelir.”

Gurur bir süre cevap vermedi.

Yüzüne baktığımda çenesinin sıkıldığını fark ettim. Sanki söylemek istediği çok şey vardı ama hiçbirini dile getiremiyordu.

“Belki bu gece gelir, oğlum,” dedi sonunda.

“Gerçekten mi?” dedi heyecanla.

“Gerçekten,” demek zorunda kaldı.

“Peki, gelirse sana da anlatırım.”

“Anlatırsın.”

Aren’in sesi yeniden duyuldu. “Baba?”

“Efendim?”

“Seni çok özledim.”

Gurur’un bakışları yola sabitlendi. “Ben de seni özledim, Aren. Şimdi Meva’yı çağır ve yemeğini ye.”

Herkese emir veriyordu. Gıcık olmamak elde değildi.

“Tamam. Seni seviyorum, babam.”

“Ben de seni seviyorum.”

Arama sona erdi.

Bir süre ikimiz de konuşmadık.

Ben hâlâ duyduklarımı düşünüyordum. Küçücük çocuk annesinin yolunu gözlüyordu. Ve onun bir gün geleceğine inanmak istiyordu.

İçimde tuhaf bir burukluk oluştu.

En azından onun babası yanındaydı. Benim babam bana sadece acı çektirmişti.

Şaşkınlıkla, “Oğlun mu var?” diye sordum bir anda.

“Evet,” dedi Gurur. “Niye şaşırdın?”

Omuz silktim. “Yani genç duruyorsun, ondan,” diye mırıldandım. “Gerçekten kaç yaşındasın?”

Seni kaçıran adama bunu mu sordun gerçekten?

“Otuz üç.”

Otuz üç?

Gözlerim büyüdü. “Otuz üç mü?” dedim kendime hâkim olamadan. Yine cevap vermedi. “Annesi nerede?”

“Öldü.”

Tek kelime.

Öldü.

Susup önüme döndüm.
Bir süre camdan dışarı baktım. Yağmur hâlâ yağıyordu. Damlalar camda birbirine karışırken az önce duyduğum tek kelime zihnimde dönüp duruyordu.

Öldü.

Aren’in annesi ölmüştü. Küçük çocuk ise hâlâ annesinin bir gün geri döneceğine inanmak istiyordu.

İçim burkuldu.

“Kaç yaşında?” diye sordum sessizliği bozarak.

“Dört.”

Başımı hafifçe salladım. Dört yaşında bir çocuk... Annesinin yokluğunu anlayabilecek kadar büyümüş ama bu gerçeği kabullenemeyecek kadar küçüktü.

Bir süre daha sustum. Aslında sormak istediğim çok şey vardı. Ama yüzündeki ifadeden bu konuyu konuşmak istemediğini anlamıştım.

Üstelik ben kimdim ki?

Onu tanımıyordum bile.

Yalnızca birkaç dakika önce hayatıma giren, beni yolumdan alıkoyup kaçıran bir adamdı.

🕊️🕸️

-YAPAY ZEKA-
(Mevsim Karasu karakteri)

-MODELİ-
Instagram=melisaakruells

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…