ÖLÜM KAFESİ kitap kapağı

2. bölüm / 5

2. Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: 2. Bölüm

Selam şekerlerim yeni bölüm geldi.

İstanbul

Mevsim Karasu

🕊️🕸️

Arabayı durdurduğunda ilk fark ettiğim şey denizin kokusu oldu. Camdan içeri süzülen serin hava, az önceki yağmurun kokusunu da beraberinde getiriyordu.

Başımı çevirip dışarı baktım. İstanbul Boğazı'nın kıyısındaydık. Köprü hemen ilerimizde uzanıyor, ışıkları karanlığın içinde parlıyordu. Denizin üzerinde hafif dalgalar vardı.

Gurur arabadan indi. Birkaç saniye sonra benim kapım açıldı.

“İn.”

Emrini duyunca gözlerimi devirdim. “Bir kere de rica etmeyi deneseniz? Belki işe yarar.”

Bana baktı. Yüzünde en ufak bir değişiklik yoktu. “İn, Mevsim.”

Derin bir nefes alıp kemerimi çözdüm. Arabadan indiğimde soğuk hava yüzüme çarptı.

Kollarımı göğsümde birleştirerek etrafa baktım. “Beni buraya neden getirdin?” diye sordum.

Cevap vermek yerine arabanın kapısını kapattı. Ardından bana döndü. “Konuşacağız.”

“Sonunda! Saatlerdir bunu bekliyorum zaten.” dedim ani yükselişle.

Bakışları üzerimde birkaç saniye gezindi. “Önce sakin ol.”

“Ben gayet sakinim. Sadece tanımadığım bir adam tarafından kaçırıldım, arabasına bindirildim ve nereye götürüldüğümü bile bilmiyorum. Sakin olmamam için başka ne olması gerekiyor?” dedim.

Gurur, kısa bir an köprüye doğru baktı. Sonra yeniden gözlerini bana çevirdi. “Beni iyi dinle, Mevsim Karasu.” dediğinde onu dikkatle dinliyordum.

“Babamın adamı mı mısın?” diye sordum daha o başlamadan.

Babam dediğim an kaşları kendiliğinden çatılıyordu.

“O baban benim düşmanım bile olamaz,” dedi. Çenesini sıkıyordu. “Baban senin yerini bulmuş. Seni İstanbul’dan almaya gelecek.”

Midem kasıldı. Ne diyordu şimdi?

Babamın benim yerimi nasıl bulmuştu?

Gurur’un nasıl haberi vardı?

“Sen nereden biliyorsun?” diye sordum.

Derin bir nefes aldı. “Baban diyorum. Sen hala beni sorguluyorsun.” dedi. Cevap vermesini bekledim. Gözlerime baktı. “Bakma bana öyle. Baban seni almaya geliyor. Seni bir adamla evlendirecekmiş.”

Söyledikleri kulaklarımda yankılanırken olduğum yerde kaldım.

Evlendirecekmiş.

Gerçekten mi?

Nefes almakta zorlanıyordum. Sanki biri göğsümün üzerine ağır bir şey bırakmıştı. Babamın yüzü gözlerimin önüne geldi. O bakışları, o öfkeli sesi, yıllardır kurtulmaya çalıştığım o ev...

“Hayır...” diye fısıldadım.

Gurur'un kaşları çatıldı. “Ne hayırı?”

Başımı iki yana salladım. Ellerimi birbirine kenetlemiştim. Parmaklarımın titrediğini fark ettiğimde onları saklamaya çalıştım.

“Ben onunla gitmeyeceğim.” diye fısıldadım.

“İzin vermem zaten,” dedi net bir sesle.

“Onu tanımıyorsun,” dedim zorlukla. “Sen onu tanımıyorsun. Ne yapabileceğini bilmiyorsun. Beni bulursa...”

Cümlemi tamamlayamadım.

Bir anda başımın sağ tarafında tanıdık bir ağrı belirdi. Şakağımın biraz üzerindeki o bölge sanki içeriden sıkıştırılıyordu. Gözlerimi kırpıştırdım. Denizin üzerindeki ışıklar bulanıklaşmış gibi geldi.

Hayır, şimdi değil.

Lütfen şimdi değil.

“Mevsim?”

Gurur'un sesini duydum ama cevap veremedim. Gözlerim karşımdaki boş bir noktaya takılmıştı. Birkaç saniye önce düşündüğüm her şey birbirine karışmıştı. Söylemek istediğim kelimeler aklımdaydı ama dudaklarımdan çıkmıyordu.

“Mevsim, bana bak.”

Sesini yeniden duydum.

Cevap veremedim.

Gurur bir adım yaklaştı.

“Mevsim Karasu!”

Bir süre sonra gözlerimi kırpıştırarak kendime geldim. Nerede olduğumu anlamaya çalışırken başımı hafifçe çevirdim. Gurur tam karşımdaydı.

“Ne oldu?” diye sordum güçlükle.

Yüzündeki sert ifade değişmemişti ama bakışlarında dikkatli bir sorgulama vardı.

“Bir anda sustun.” dedi. Gözlerinde bir an endişe gördüm. “Ne oldu?”

“Bir şeyim yok.” dedim.

“Bana öyle gelmedi.”

“Seninle ilgili bir şey değil.”

Gözlerini üzerimde gezdirdi. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti.

Elimi fark ettirmeden sağ şakağıma götürdüm. Parmaklarımın altında hafif bir ağrı hissediyordum. Bunu ona belli etmemeliydim. Zaten kimsenin bilmesine gerek yoktu.

Gurur'un bilmesine hiç gerek yoktu. “Yürüyebiliyor musun?” diye sordu.

Kaşlarımı çattım. “Ne?”

“Yürüyebiliyor musun, dedim.”

“Evet. Neden yürüyemeyecekmişim?”

Cevap vermedi. Birkaç saniye daha yüzüme baktıktan sonra geri çekildi.

Derin bir nefes aldım. Dikkatimi yeniden ona vermeye çalıştım. “Benden ne istiyorsun?” diye sordum kendime gelirken.

“Şimdilik tek istediğim, güvende olman.” dedi yalnızca.

“Beni kaçırarak mı?”

Omuz silkti. “Başka seçeneğim kalmadı.”

“Beni tanımıyorsun bile.”

Gurur'un yüzünde belli belirsiz bir ifade değişikliği oldu. Sanki söylemek istediği çok şey vardı ama hiçbirini anlatmaya niyeti yoktu.

“Sen öyle san.” diye mırıldandı.

Bu cevabına kaşlarımı çattım. “Ne demek o?” diye sordum. Ama yine cevap alamadım.

“Şimdi beni iyi dinle, baban seni almaya geliyor.” dedi sakin kalmaya çalıştım. Boyum kısa olduğu için bir bana doğru eğildi. “Evlendirecek seni. O nikah masasına otur.”

Kaşlarımı çattım. Ve elimi göğsüne batırıp onu ittim. Sadece beni zorlamadan doğrulmuştu.

“Ben de bir şey diyecek diye bekliyorum!” diye bağırdım. “Bunu söylemek için mi beni kaçırdın? Manyak mısın sen ya? Ne nikah masasına oturması?”

Sesli bir nefes vererek gözlerini başka tarafa çevirdi. Ellerini arkasında birleştirmişti. Bir iki adım benden uzaklaştı.

“Nikah masasına otur.” dedi tekrar. “O masadan sen evet demeden seni alacağım.”

Gözlerimi belerttim. “Beni bir de nikah masasından mı kaçıracaksın?” diye sordum.

Güler gibi burnundan ses çıkardı. “Öyle görünüyor. Bunu kimse bilmeyecek Minik Serçe.” dedi sert bir sesle. “Baban olacak iti kandıracağız. Sen de kurtulacaksın.”

Minik Serçe ne ya?

Boyum kısa olduğu için söylenmeyen lakap kalmamıştı.

“Çok güzel anlatıyorsun ama… Ben bir yeri anlamadım.” dediğimde kehribar gözleri bana döndü. “Beni neden kurtarmaya çalışıyorsun? Ben seni ilk defa görüyorum.”

Cevap vermedi. Gözler yüzümün her bir tarafında gezindi. Burnumun üstünden yanaklarıma doğru olan çillerime takıldı gözleri.

Omzumun hemen aşağısında biten saçlarıma en son gözlerine baktı.

“Seni senden daha iyi tanıyorum.” dedi ağzının içinde. “Onları sorgulama. Elbet bir gün öğreneceksin. Şimdi bana güveniyor musun onu söyle.”

Gözlerine baktım. Ne biliyordu da beni kurtarmaya çalışıyordu?

“Güvenmiyorum desem peşimi bırakacak mısın?” diye sordum. Başını ağır ağır iki yana salladı. “Peki.”

İnanmak zorundaydım. Bu sefer kurtuluşum yok gibiydi.

Babamı dokuz yıldır görmüyordum. O evde çocukluğum geçemesi gerekiyordu. Ama o ev benim kafesimdi… Ben çocuk bile olamamıştım.

Evden kaçarken kollarıma batan teller. Evin zeminine düştüğünde dizlerimde oluşan ezilmeler. Sırtım…

“Peki?”

Kehribar gözleri gözlerime sabitlenmişti. Bana bakıyordu. Ama rahatsız olacakmış gibi gözlerini başka tarafa çeviriyordu.

“Güvenmekten başka çarem yok,” dedim.

Babam yıllar sonra tekrar görecektim. Ve ben kafesinden kurtulana kadar ona boyun eğmemiştik. Şimdi daha öfkeliydi. Biliyordum.

Dokuz yıl boyunca beni aramış ve şimdi bulmuştu. Babamın öfkesini çok iyi bilirdim. Asla bitmez, asla yorulmazdı.

Ben ne kadar küçük yaşta olgunlaşsam da gerçekten yorgundum. Ve babama karşı gelsen bile savunmak için bir gücüm yoktu.

“Tamam,” dedi sadece Gurur. “Benimle geliyorsun. Yarın baban seni almaya evine gelecek.” Bir süre sustu. Sonra, “Korkma. Babanın adamlarının içinde benim adamlarım da var. Sana zarar gelmeyecek.”

Bu kadar şeyi planlamış mıydı? Şaşırıyordum ama başımı sallamakla yetindim.

Bir kere güvenmiştim. Geri dönüşü yoktu.

Gurur arabaya doğru ilerledi. Birkaç adım sonra durup bana baktı. “Gel, Minik Serçe.”

Yine aynı lakap...

Gözlerimi devirerek arkasından yürüdüm. Arabanın kapısını açıp binmemi bekledi. Bu kez itiraz etmedim. Zaten yeterince yorulmuştum.

Yerime oturduğumda kapıyı kapattı. Birkaç saniye sonra kendisi de direksiyona geçti. Motor çalıştı, farlar karanlık yolu aydınlattı.

Başımı cama yaslayıp dışarıyı izlemeye başladım. Köprünün ışıkları yavaş yavaş arkamızda kalırken içimdeki sıkıntı da büyüyordu.

Dokuz yıl...

Dokuz yıl boyunca o adamdan uzakta yaşamıştım. Kendi hayatımı kurmuş, kendime yeni bir ev bulmuş, geçmişimi geride bırakmaya çalışmıştım. Ama bazı insanlar, peşini bırakmıyordu.

Babam da onlardan biriydi.

“Üşüyor musun?”

Gurur'un sesi düşüncelerimi böldü. Başımı ona çevirdim. “Hayır.”

Önüne bakmaya devam etti. Bir daha konuşmadı. Ben de soru sormadım. Şimdilik ikimizin arasında sessizlik olması daha iyiydi.

Oturduğum sitenin önüne geldiğimizde şaşırdım. Nereden biliyordu ki?

Bakışlarım ona döndü. Kehribarları bendeydi.

“Babam ne zamana gelecek?” diye sordum. Her şeyi biliyordu. Bunuda bilirdi.

“Sabah olmadan burada olur,” dedi sadece.

Başımı sallayarak kapı kolunu tuttum.

“Minik Serçe,” dediğinde bakışlarım hızla ona döndü.

“İki oldu.” dedim elini kaldığı iki yaparken. “Bir daha bana böyle seslenme.”

Bir şey demedi. Çatılan kaşlarıma baktı. Sonra önüne geri döndü.

Düzgün bir şekilde arabadan indim. Kapıyı kapatmadan ona döndüm.

“Gurur Kuzey Volaris,” dedim. Bana baktı. “Oğlunun yanına git. Annesini özlerken bir de babasının yokluğunu çekmesin.”

Ben anneni çok özlüyordum. Hiç göremediğim annemi. Babam vardı. Yani sadece vardı.

Bana acı çektiren bir baba…

Gözlerimi ondan kaçırıp kapıyı kapattım. Birkaç saniye arabanın yanında öylece durdum. Gurur'un ne cevap vereceğini merak ediyordum ama camı açmadı.

Sadece arkamdan baktığını hissedebiliyordum.

Sonunda arkamı dönüp apartmana doğru yürüdüm.

Kapının önüne geldiğimde telefonumu çantamdan çıkardım. Ekranda Alara'dan gelen cevapsız aramaları görünce içim burkuldu.

Uyumasını söylesem de uyumamıştı.

Eve hızla çıktım. Anahtarımla kapıyı açtım. Salonun ışığı açıktı. Çantamı girişe bırakıp yavaş adımlara salona ilerledim.

Alara’nın sarı saçları yüzüne düşmüş. Battaniyeye sarılı bir şekilde uyuya kalmıştı.

Televizyon açıktı. Kumandayı yerde buldum. Televizyonu kapattım.

Pencereye yaklaşıp dışarı baktım. Gurur'un arabası hâlâ sitenin önündeydi. Birkaç saniye sonra farları yandı.

Gidiyordu.

İçimden istemsizce bir nefes çıktı. Ardından kendime kızdım. Ne bekliyordum ki? Yanımda kalmasını mı?

Başımı hafifçe sallayıp perdeleri kapattım. Alara’ya döndüm.

Parmağımın ucuyla omzunu hafifçe dürttüm. “Alara,” dedim fısıltıyla. “Alara.”

“Hmm,” diye mırıldandı.

“Kalk yatağına yat,” dedim.

İstemeyerek başını kaldırdı. Göz göze geldik. “Geldin mi sen?” diye sordu uyku sersemi. “Saat kaç?”

“Boşver saati, sen git uyu. Çok yorulmuşsun.” dedim.

İtiraz etmeden kalktı. Alara salondan çıkarken koltuğa oturdum. Uyumak istemiyordum. Saat gece üçtü. Babam sabah olmadan gelecekti.

Kafamın içinde dönen o kadar soru vardı ki. Ama hiçbirinin cevabını bilmiyordum.

Gurur bana babamı söylediğinde kendimi kötü hissetmiştim. Sadece belli etmemiştim.

Midem bulanıyordu. Gözlerim doldu. Üstümden ceketi çıkardım. Bunu kurumda hiç çıkarmamıştım.

Ceketin altına giydiğim kalın askılı bir atletti. Ceketi çıkardıktan sonra omuzumun altında, yani üst koluma baktım.

Bir sürü ezik, tek izleri gibi yaralar vardı. Kapanmıştı yaralar ama bıraktığı izler hala bedenimdeydi.

Bacaklarımın göründüğü bir şey giydiğimde uzun çizme giyerdim. Dizlerim gözükmesin diye. Kollarımdaki izler belli olmasın diye uzun kollu şeyler giymek zorundaydım.

Bunları düşünürken gözlerim kapanmıştı. Gözümden birkaç damla yaş yanağıma doğru süzüldü.

Ben hala yorgundum. Bu sefer de babamın elinde mahvolmak istemiyordum.

🕊️🕸️

Gözlerim kapanırken kendimi daha fazla ayakta tutamadım. Koltuğun üzerinde uykuya dalmıştım. Ne kadar zaman geçti bilmiyordum.

Bir anda kendimi bambaşka bir yerde buldum.

Etrafım yemyeşil bir bahçeydi. Hafif bir rüzgâr esiyor, ağaçların yaprakları usulca sallanıyordu. Her yer huzurluydu. Ne İstanbul'un gürültüsü vardı ne de içimi daraltan o karanlık düşünceler...

Nerede olduğumu anlamaya çalışırken ileride duran bir kadını fark ettim.

Sırtı bana dönüktü. Uzun, sarı saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Üzerinde beyaz, sade bir elbise vardı.

Birkaç adım attım. “Merhaba?” diye seslendim.

Kadın yavaşça bana döndü.

Yeşil gözleri vardı. Yüzünde yumuşak bir ifade taşıyordu. Bana baktığında sanki beni uzun zamandır tanıyormuş gibi hafifçe gülümsedi.

“Mevsim,” dedi.

Olduğum yerde durdum. “Beni tanıyor musunuz?”

Başını hafifçe salladı. “Seninle konuşmam gerekiyor.”

Kaşlarımı çattım. “Neden buradayım?”

Kadının yüzündeki gülümseme biraz soldu. Gözleri bir an uzaklara, bahçenin sonuna kaydı.

“Benim bir oğlum var,” dedi. Söylediklerini anlamaya çalışırken gözlerimi yüzüne çevirdim. “Onu çok seviyorum. Ama yanında olamıyorum.”

Sesindeki hüzün içime dokunmuştu. “Üzgünüm,” diyebildim.

Kadın bana doğru bir adım attı. “Senden bir şey isteyeceğim, Mevsim.”

Kalbim nedensizce hızlandı. “Ne istiyorsunuz?”

“Benim oğluma sahip çık.”

Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Ben mi?”

“Evet. Ona göz kulak ol. Kendini yalnız hissetmesine izin verme. Beni özlediğinde onu susturma. Benden bahsetmek istediğinde dinle.”

Oğlu kimdi ki?

Başımı iki yana salladım. “Ben bunu nasıl yapabilirim? Onu tanımıyorum ki. Hem ben…”

Cümlemi tamamlayamadım.

Ben bir çocuğa nasıl annelik edebilirdim ki? Kendi çocukluğumdan geriye doğru düzgün bir anı bile kalmamıştı.

Kadın bunu anlamış gibi elimi tuttu.

“Biliyorum, kolay olmayacak. Ama onun birine ihtiyacı var. Onu benim yerime sevmene gerek yok. Sadece kendi sevginle yanında ol.”

Gözlerim ellerimize indi. Tuttuğu elinin sıcaklığını hissedebiliyordum.

“Peki ya insanlar?” diye sordum. “Ya onun annesi olmadığımı söylerlerse?”

Kadın hafifçe gülümsedi. “Başkalarının ne söylediğine kulak asma. Bir çocuğun annesi olmak yalnızca onu dünyaya getirmekle ilgili değildir. Bazen yanında kalmak, elini tutmak ve düştüğünde kaldırmaktır.”

Boğazım düğümlendi. “Ben onu incitmek istemem.” dedim.

“Biliyorum.”

Kadın elimi biraz daha sıktı. Yeşil gözleri gözlerime sabitlendi. “Ne olursa olsun, ona annelik et Mevsim. Benim oğluma sahip çık.” dedi kararlılıkla. “Onun yanında ol. Kimseye muhtaç olmasın. Her şeyi öğret. Yanında ol. Eksik büyümesin.”

Bir şey söylemek istedim ama sesim çıkmadı. “Peki siz... Siz kimsiniz?” diye sordum.

Kadın cevap vermek yerine gülümsedi. Gözlerinde hem özlem hem de tarifsiz bir huzur vardı.

“Onu çok seviyorum,” dedi. “Bunu hiç unutma.”

Ardından arkasını dönmeye başladı.

“Bekleyin!” diye seslendim. “Bir dakika daha kalın. Size sormam gereken şeyler var.”

Durdu. Başını hafifçe çevirdi. “Lütfen ona iyi bak.”

Sonra bahçenin içindeki ışığın arasında yavaşça uzaklaştı.

“Gitmeyin!” diye seslendim.

Ona doğru koşmaya çalıştım ama ayaklarım sanki yere sabitlenmişti.

“Lütfen!”

Bir anda gözlerimi açtım.

Nefes nefeseydim. Koltuğun üzerinde doğrulurken ellerimi yüzüme götürdüm. Etraf karanlıktı. Televizyon kapalıydı. Salon sessizdi.

Bir süre nerede olduğumu anlamaya çalıştım.

Sonra rüyamda gördüğüm kadının yüzü aklıma geldi.

Sarı saçları...

Yeşil gözleri...

Başımı iki elimin arasına aldım.

“Ne tuhaf bir rüyaydı...” diye fısıldadım.

Ama kadının son sözleri hâlâ kulaklarımdaydı.

Benim oğluma sahip çık.

Gözlerimi kapattım.

Sadece rüyaydı. Böyle bir şey yoktu. Kimseyi tanımıyorum bile. Ne annelik yapması?

Saçmalama Mevsim sadece rüyaydı.

Tam o sırada kapı çaldı. Dokuz yıldır duymadığım o tok, sert erkek sesini duydum.

“Annesinin katili! Mevsim! Aç şu kapıyı!”

🕸️🕊️

-YAPAY ZEKA-
(Gurur Kuzey Volaris karakteri)

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 2beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…