NADİDE kitap kapağı

9. bölüm / 9

NADİDE

9. Bölüm ~ Çarpışma

Vaveyla Yazarı: Moirusky

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 9. Bölüm ~ Çarpışma

Biz geldikkk!!! Siz de hoş geldinizzzz!!! Daha fazla beklemeden haydi bölüme geçelim!

Keyifli okumalar diliyorumm... Düşüncelerinizi merak ediyorum...

✧༺♥༻✧

Altı gün sonra... ( Düğüne bir hafta kaldı. )

İlâhi Bakış Açısı...

Elindeki sürahi ile camın önüne doğru ilerledi. Camın önündeki kırmızı gül ve kırmızı Laviniaların yan yana bulunduğu saksılarına suyu dikkatlice dökerken gözleri camın ardında kalan Krallığı'na doğru düşmüştü. Hilton Krallığı her zaman olduğu gibi sakin ve büyülü duruyordu.

"Abi?! " diye pata küte içeri giren insanlarla sadece derin bir nefes almıştı Chester Hilton. İyiki ortalık sakin demişti... İçeri gelenlere bakılırsa ortalık yine karışacaktı. Umurunda mıydı? Hayır. Herkes birbirini istediği kadar yiyebilirdi. Ona zarar dokunmadığı müddetçe kılını bile kıpırdatmazdı.

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın modundaydı.

"Abi çok önemli bir durum var?! " dedi Greng. Sağ kolu, doğduğundan beri yanında olan, her şeyini bilen dostu, arkadaşı, sırdaşı, bu Krallık'ta güvendiği tek insan. Herkes bir gün ihanet edebilirdi ama Greng edemezdi. Etmek istese de edemezdi. Bazı insanlar vicdanen bağlı olurlardı birine.

Derin bir nefes alarak onlara döndü. Tabii ki yalnız değildi. Biricik kız kardeşi Perla da onunlaydı. Ah Perla'sı... Onun en kıymetlisi... Uzak dur dedikçe her yerden çıkan bir tanecik kız kardeşi.

"Siz birlikte miydiniz? " dediğinde Chester ikisini de baştan aşağı süzmüştü. Greng hâlâ aynı sert ifadesi ile dururken, Perla'nin pelerinin altındaki elleri yumruk olmuştu. Ne diyecekti? Çok gerilmişti.

"Yolda sana geldiğimi anlayınca takıldı peşime. " dediğinde Greng, Perla'nin kalbi kırgınlık ile teklemişti. Abisine yalan söylemek hosuna gitmiyordu. Abisine yakalanmamak için her defasında kalbini kıran bu adamı da anlamak istemiyordu ama anlıyordu. Bu dediklerinin doğru olmadığını bildiği için kırılmaması gerekiyordu ama kalp söz dinlemiyordu ki...

"Anladım... " dedi Chester fazla üzerine düşmeden. Sürahiyle birlikte masasına doğru ilerledi ve koltuğuna oturdu. Gözlerini Greng'e çevirdi. Başını emir verircesine salladı.

"Abi... Perry işgale devam edemeyecek kadar kötüleşmiş. Altı gündür gripten kırılıyordu zaten. Bu gün yerinden bile kalkamamış. Çok hastaymış. Terra işgali kalktı yani. " dediğinde Greng, Chester keyifsiz bir nefes almıştı.

"Yeminle bu herifin tek başarısı Amber'in her büyüsüne yakalanmak. " diye homurdandı Chester

"Yok abi bu kez Amber yaptırmamıştır bunu. " dediğinde Greng, işte şimdi onun dikkatini çekmişti.

"Bir şey mi biliyorsun? " dedi Chester, Greng'e şüpheyle bakarak.

"Sadece Perry değil abi, Polarsi ve Homaris krallığında bir grip salgını var. Terra'dan da baya hastalanan olmuş ve Amber de hastaymış sanırım. Bu kez gerçekten grip olmuşlar! " dediğinde Greng, Cheater'in gözleri dehşetle büyümüştü.

"Amber de mi grip olmuş? " dedi doğru duyup duymadığına emin olmak için. Perla da tedirgin bir şekilde bakmıştı Greng'e. Amber'in gerçekten grip olmasını kimse kaldıramazdı.

"Sanırım evet abi. Fenalaşmış. " dediğinde gökyüzünde bir şimşek çakmıstı. Her şey sakinken Hilton'un üzerine çöken bu kara bulutların tek bir sahibi olabilirdi zaten. Ofladı Chester.

"Gidin baktırın büyücülere. Kim çekecek onun grip olmasının ızdırabını. Bir ilaç hazırlayin. Axel'e verin. Suyuna, yemeğine katsın. İyileşsin! Bizi de rahat bıraksın! " dedi Chester. Herkes bilirdi ki Amber hasta olursa bu evrende güneş yüzü görülmüyordu. Hasta olunca daha da beter oluyordu çünkü.

"Ya abi biz hem onu zehirleyip hem de hastalanınca neden iyileştiriyoruz? Ne bu? Benden başka zarar ona dokunamaz gibisinden bir takıntı mı? " dedi Perla koltuğa otururken. Chester aynen öyle dercesine ona döndü.

"Amber gibi düşman zor bulunur biriciğim. Onun ayağını tettirmek için daha erken. Tam zirveye ulaştığında yok edeceğiz onu. Yoksa düştüğü yerden kalkması kolay olur. O zamana kadar iyi bakmamız lazım." dedi Chester. Abisinin çok zeki olduğunu düşünürdü Perla her zaman. Chester her daim bir kaç adım ötesini hesap ederek yola çıkardı. Abisi gibi olmak onun için bir hayaldi. Abisi gibi düşünmek isterdi ama yapamazdı. Abisi çok zeki olduğu için onun gibi düşünemediğini sanırdı.

Bilmezdi ki abisinin beyninde dönen kırk tilkinin de kuyruğu birbirine değmezdi. O zeki değildi. Kötülük zeka sayılacak kadar şahane bir şey olamazdı. Ne dünyada ne bu evrende ne de başka bir hayatta.

"Rüzgar kontuna ulaştığını haber etmiş konseye. Bu konuda bir şey demedın. Ne yapacağız? " dedi Greng de, Chester'in işaretiyle Perla'nin karşısındaki koltuğa oturdu.

Chester düşünceli bir nefes aldı. Rüzgar kontu meselesi kafasını kurcalıyordu. Hem Amaya'yı hem de rüzgar kontunu bulmuştu.. Herkesin yana yakıla aradığı kadını da kontu da buluyordu. Bu güç, bu sınır tanımamazlık canını sıkıyordu.

Alexander onun güçlerine el koyduğunda her şey kontrol altındaydı ama Amaya'nın tek bir hamlesi ile bütün düzenleri alt üst olmuştu.

"Amber'in kiminle nerede ne yaptığını takip edin. İllaki yabancı birisi takılır ağımıza. Gerçi bir haftada Amber onu ikna etmiştir kontluk almamaya. Bizim de yapacağımız şey bu olacaktı. Bırak ya da... Takılsın kendi halinde." dedi Chester sonradan boş vererek. Greng yanında huzursuzca kıpırdandığını farkettiğinde koyu kahve gözlerini ona dikti ve kaşlarını çattı.

"İkna mı etmiş? " dediğinde sesinde bir dehşet gizliydi. Amber onu şaşırtmaya devam edıyordu.

"Öyle duydum abi. İkna edeceğim ben demiş konseye. Konsey de oturmuş ondan haber bekliyor. " dedi Greng huzursuz bir şekilde.

"Konseye bile dur diyor. Abi... Fazla rahat hareket etmiyor mu Amber? " dedi Perla. Abisinin Amber'in nasıl bu kadar rahat rahat evrende dolaşmasına izin verdiğini anlayamıyordu. Abisi ne yaptığını anlatan bir insan değildi. Ondan bir açıklama beklemiyordu ama böyle savaştan çıkmış gibi davranmasına da anlam veremiyordu.

Chester'in soğuk bakışları onu bulurken belirgin bir yumuşama oldu bakışlarında.

" Evren konseyi tarafından dokunulmazlığı var. Auron'i attırmış geçenlerde zindana. Kim dokunursa zindana attırma hakkı varken sence ben ona elleşsem beni attırmaz mı? "dedi Chester. Perla'nin kaşları şaşkınlıkla havalandı. Bu kısmı hiç düşünmemişti. Amber Homaris... Yine durdurulamıyordu.

" Amaya onunla. Bir oyun kuruyorlar ama çözemedim. Owen'a ulaşmış mı? Görmüş mu bizim kuş bir şeyler? "dedi Greng'e dönerek.

" Belirsiz abi. Owen odasından çıkmaya başlamış demiştim ya... Şimdi de yemeklere falan katılıyormuş. Alex ne yaparsa karşı durmaya devam ediyormuş. Düğünü baltalama peşindeymiş sanırım. Freda bir hayli gergin. Owen'ın yaptıklarına yine kimse anlam veremiyor. Delirdi zannımca. "dedi Greng. Owen Matiest'in durumu herkes için muammaydı. Kafası atarsa sarayı yakıyordu. Canı sıkılınca bir yerlere saldırıyordu. Deli değildi. Delirmiş gibi davranıyordu. Kimse dikkate almasın diye uğraşıyormuş gibiydi ama dikkat çekici şeyler yapıyordu.

Amber'i bir şekilde anlıyordu, tahmin edıyordu da Owen'ı hiç öngöremiyordu Chester. Onun derdi abisi Alexander ileydi. Owen'a dokunmazdı bir zararı. Ta ki Amaya gelene kadar. Owen ile de Amaya yüzünden takışır olmuşlardı. Amaya ilk geldiği sene Owen yerine kendisini seçse bunların hiçbiri olmayacaktı.

Belli belirsiz gülümsedi. Dudaklarında şeytani bir gülümseme vardı.

"Delirmediğine eminim de... " dedi ve boş vererek devam etti. " İlaçları kullanıyor muymuş? Takip ediyor değil mi? "dedi Chester.

" Günün yarısını uyuyarak geçiriyor onlar sayesinde. Kullanmasa illaki fark ederdik. "dedi Greng. Chester güzel dercesine başını salladı. Greng'e yapması gereken son şeyleri de söyleyip kalktı yerinden. Camın önündeki kırmızı güllerine doğru ilerledi.

Hilton demek kırmızı demekti. Kırmızı demek gül demekti. Gülleri yaşadığı sürece kırmızı gülün sahibi de yaşayacaktı elbet.

Her şey istediği gibiydi. Ona dokunan olmadan ortalıkta söz sahibiydi.

Yine ve yeniden.

Bir savaş başlayacaktı ve Chester Hilton bu savaşa sessiz kalacaktı.

Görülmemiş şeydi. Zaten Chester Hilton da görünmez olmayı severdi.

Görünmez olmayı dileyen birisi daha vardı.

Ondan bir hayli uzakta, Matiest kıtasındaydı bu kişi.

Ellerinin arasında çevirdiği ateşi ile yemek odasına doğru adımlıyordu Prens Owen Matiest.

Onu gören saray çalışanları ekstra dikkat kesiliyorlardı çünkü prensleri ipin ucunu kaçırmış gibi oradan oraya saldıracak kadar sıyırmış davranıyordu. Koridorda kararlı bir şekilde adımlamaya devam ediyordu ki bir bedene çarptı. Hayır. Bir beden ona çarptı.

Ona çarpan kişiyi tutmak amacıyla kolunu o bedene dolamıştı bir anlık refleksle. Kimin çarptığını bile görmemişti. Koridordaki herkes nefesini tutmuş bir şekilde prenslerine bakıyorlardı. Kimse zorunda olmasa onunla göz göze bile gelmezdi. Owen'ın iki yıl içindeki değişimi herkesi ürkütüyordu. Oysa o eskiden sarayın en neşeli insanıydı. Neşesini öldürmüşlerdi. Bütün Saray buna şahitti.

"Pardon." diyen sesin sahibine baktı. Kadın onu iterek gerilemiş, teması kesmişti. Göz göze geldiler. Owen kaşlarını çattı. Saraydan olmadığı belliydi bu kadının. Ona bu sarayda böyle ters ters bakan üç beş kişi vardı. Genelde herkes göz teması bile kurmaktan kaçardı. Kadın yemyeşil, orman gibi gözleriyle korkusuzca onun gözlerinin içine bakıyordu. Bakışları yüzünde dolandı. Kadının koyu kızıl saçlarının olması kaşlarını çattırırken arkadaşı aklına gelmişti. Amaya ile de bir kez görüşme şansı olmuştu. O günden beri onu korumak için ona gidemiyordu çünkü abisinin gözlerinin üzerinde olduğunu biliyordu.

"Önüne bakarak yürürsen iyi olur. " dedi kadın ters ters. Sonra da başka bir şey demeden yanından geçip gitmeye kalkışmıştı ki Owen onu kolundan tuttu. Kadın durdu. Onu tutan ele baktı. Bir de elin sahibine. Soğuk bakışları Owen'ın içini üşütmüştü resmen.

"Bana sen çarptın. " dedi Owen. Kendi halinde yürürken nasıl ona çarpmış olabilirdi? İmkansızdı.

"Önüme çıktın. " dedi kadın oldukça sinirli ve soğuk bir şekilde. Owen bu sinirin kendisine olmadığına emindi. Birine çarptığı için bir insan böyle sinirlenmiş olamazdı.

"Biraz sinirli gibisin. Ondan karıştırdın muhtemelen. Ben yürüyordum ve sen gelip bana çarptın. Kimsin sen? " dedi Owen. Bu sarayda, bu katta ne geziyordu?

Kadın sinirli bir nefes aldı. Gerçekten uğraşmak istemediği şeylerle uğraşıyordu bu gece ve çıldırmasına ramak kalmıştı.

"Önüme çıktığın için özür dilemeyeceksen beni rahat bırak. " dedi kolunu elinden kurtarırken. Owen onun bu ters tavırlarına bir alayla bakmaya başladı. Keşke kim olduğunu merak etmeseydi de onu rahat bıraksaydı ama artık merak ediyordu ve öğrenene kadar durmayacaktı.

Gitmek istediğinde onun adımladığı yere doğru adımladı ve durdurdu. Kadın tam sinirle yükselecekti ki arkadaki askerlerden birisi seslendi.

"Prensim... Bir sorun mu var? " dediğinde Owen elini kaldırarak durdurdu onları. Kadının siniri sekteye uğrarken şaşkınlık kuruldu bakışlarına anlık olarak. Kadından bir saniye olsun çekmemişti bakışlarını.

"Saray'dan olmadığın belli. Bu katta olmansa oldukça şüpheli. Bir sorun mu var hanımefendi? " dedi Owen oldukça kibar bir şekilde. Kadının sinirinin aksine o oldukça sakindi.

Kadının bakışları askerlerin üzerinde gezindi ve sonra yine onda durdu. Bezmiş bir nefes koyverdi.

"Prens? " dedi sorgularcasına.

"Owen... " dedi Owen ve duraksadı. " Matiest'in küçük prensi. " diye eklediğinde , kadın homurdanmıstı.

"Hiç de küçük değilmiş. " dediğinde kadın, Owen uzun zaman sonra ilk defa öyle içten bir şekilde gülmüştü ki katta ki herkes şok olmuştu. Kadın hariç. Komik bir şey dememişti ki?! Neden gülüyordu? Ondan, küçük prens diye bahsedilince gerçekten çocuk yaşta bir prens olduğunu düşünmüştü. Tamamen yanlış anlatılmıştı ona.

"Komik olan ne? " dedi ters ters.

"Beni gerçekten küçük bir prens sanman... Adın ne? Yoksa yabancı diyerek mi devam edelim. "

"Devam falan etmeyelim. Gitmeme izin verin yeter Prens Owen. "

"Prosedür gereği... Bu katta ne işin olduğu sorabilir miyim? Zira... " dedi ve kalan üç koridoru da işaret etti. " Sarayın içine doğru giden koridorlar. Düşman Krallık'tan gelip, saraya saldırmayacaksan yanlış yoldasın. "dedi Owen. Kadının gözleri koridorlarda dolandı. Sinirli bir nefes koyverdi. Gerçekten çıkamıyordu bu saraydan! İnanamıyordu.

" Ben... "dedi ama ne diyeceğini de bilmiyordu ki. Buraya bir evrak işini halletmek için konsey tarafından gönderilmişti. Veliaht prense ulaşmaya çalışmış ama kapıdan geri döndürülmüştü. Onu kapıdan döndüren kadını hatırlayınca daha da sinirlendi. Öfkeli bir nefes alıp geriye adımladı. Owen kadını zan altında bıraktığını farketti.

"Seni suçlamadım. Yanlış anlama. Yardım edebileceğim bir şey varsa diye merak ettim. Yoksa sarayı yaksan umurumda olmaz. " dediğinde Owen, kadın onun yüzüne boş boş baktı. O an aklına Matiest'i birbirine katan prens gelmişti... Tabi ya onun da adı Owen'dı. Herhalde iki tane Prens Owen olamayacağına göre konseyin dilinden düşürmediği, burada bulunmasına sebep olan Ateş Kontu da o olmalıydı.

"Senin yüzünden. " dedi içindeki öfkesine engel olamadan. Owen ona oldukça ciddi bir şekilde bakmaya başladı. Ne onun yüzündendi?

"Anlamadım? "

"Senin yüzünden konseyden gönderdiler beni! Ateş Kontu değil misin sen? " dediğinde kadın, Owen kısa bir an sessiz kaldı. Ardından kaşlarını çattı. Anlamaya çalışıyordu ki taşlar yavaşça yerine oturmuştu.

"Sen bulucusun?" dediğinde kadından bir onay beklemedi. Zira bakışları oldukça cevap niteliğindeydi.

"Veliaht Prense Ateş Kontu geri dönsün diye baskı yapan konseyin evraklarını mı getirdin? " demişti Owen devam ederek. Her ay düzenli olarak yapılan bir şeydi bu.

"Madem her şeyi biliyorsun... Bu evrakları imzalatmam gerektiğini de biliyorsundur. " dedi kadın ters bir şekilde.

"Adını söyleyecek misin bulucu? " dedi Owen onun dediklerini es geçerek.

"Adımın konumuzla alakası ne? " diye yükseldi kadın. Bugün her şey üstüne üstüne geliyordu ve patladığı nokta tam olarak burasıydı. Owen ona doğru bir adım attı. Aralarında çizilen görünmez bir mesafe vardı.

"Evrakları imzalatamadın mı? "

"İmzalatmış gibi mi duruyorum? "

"İmzalatamadığın için çıldırmış gibi duruyorsun. "

"Sen baya zekisin?! Bu zeka sana ağır gelmiyor mu? " dedi kadın ters ters. Owen gülerek başını iki yana salladı.

"Şu anda ben değil de abime çarpıp bunları desen yolun doğrudan zindana çevrilirdi." dedi ve oldukça keyifli bir şekilde göz kırparak ekledi. " Neyseki bana çarptın. "

"Ben sana çarpmadım. " diye yükseldi bulucu kadın. Evren üzerine üzerine geliyordu. Şu anda tek muhattabı karşısındaki bu adam olduğundan bir sinir patlaması yaşıyordu.

"Özür dilerim adını bilmediğim bulucu. Özrümün senin için bir önemi olmayacak gibi... " dedi ve derin bir nefes alıp başını salladı. " Evrakları bana verirsen imzalatırım. Sen de bana adını söylersin. Bence anlaşabiliriz. "dedi Owen. Bulucu kadın onu gözle görülür bir şekilde süzdü. Tanımaz etmezdi. Neden güvensindi. Hem hakkında oldukça sağlıklı şeyler de duymamıştı. Güvenilir bakışları birer aldatmaca olabilirdi sonuçta.

" Kendim hallederim. "dedi bulucu kadın gerilerken. Owen ona geri adım attıran şeyin ne olduğunu gözlerinden anlamıştı.

Bunu o yapmıştı. Herkesin aklına bu şeyleri o yerleştirmişti. Şimdi böyle bakıyor diye onu suçlayamazdı ama kendini kötü hissetmişti. İnsanlar ondan korkuyordu.

"Anlattıkları kişi değilim. " dedi nedensiz bir açıklamaya girerken. Etrafına bakındı. Onları izleyen askerlere ters bir bakış attığında askerler önüne dönerken o da bulucu kadına dönmüş ve sesini alçatmıştı.

" Deli olan insanlar deli olduklarını kabul etmezler adını bilmediğim bulucu. "dedi ve geri adımladı.

Bulucu kadının arkasında kalan kapıyı işaret etti. " Herkes yemekte. Ben de oraya gidiyorum. Hemen imzalatıp geri getiririm. Evrakları alıp kaçacak halim yok. Zaten işime de yaramazlar. Boş boş işler. Dönmek istemiyorum diye abimden yaşam garantisi alıyorlar. Sanki yaşamım hakkında söz sahipleri varmış gibi. "dedi Owen. Kadın ikilemde kalsa da bu evrakları bu gece bitmeden konseye iletmesi gerekiyordu.

Derin bir oflama ile pelerinin iç cebindeki evrakları çıkarıp ona uzattı. Owen'ın yüzünde bir gülümseme oluştu. Şansını fazla zorlamadan aldı. Şu sıralar canı bir hayli sıkılıyordu. Ailesimin canını nasıl sıksam acaba diye düşünürken bu onun için sunulmuş altın tepside bir fırsattı.

"Bir kaç dakikaya gelirim. Burada beklemek istemezsen askerler seni bekleme odasına alsınlar. " dedi ve duraksadı. Onun cevap vermesine izin vermeden devam etti hızlıca. " Burada bekleme. Abim yemeğe iş getirmeme sebep olduğun için sana sinirlenmesin. "dedi ve askerlere döndü.

" Bulucuyu bekleme odasına kadar eşlik edin. Bir sorun olursa muhattabı benim.."dedi askerlere.

"Burada beklerdim. " dedi kadın ama Owen'ın itiraz istemeyen bakışlarına dayanamayıp kabul etmişti orada beklemeyi. Evraklarla kaçacak hâli yoktu ya.

Owen keyifli bir şekilde az önce gösterdiği odaya doğru ilerlemeye başladı. Elindeki evrakları sıkıca tutuyordu.

"Açalım lütfen... " dedi kapının önündeki askerlere. Şu anda keyfine diyecek yoktu. O bulucu kadın farkında değildi ama onu düşünmekten kurtarmıştı. Yemeği nasıl mahvetsem diye düşünüyordu. Uzun zaman sonra ilk kez yemek odasına herkes masadayken giriyordu.

Kapılar açıldı. Karşıda upuzun bir masa göründü. Kapının açılmasına dönen bakışlar donup kalırken Owen dudaklarında oluşan samimiyetten uzak gülümsememesi ile içeri adımladı.

"Canım ailem... " dedi uzatarak. Ardından keyifle ekledi. " Canınız batsın. "dedikten sonra içeri adımladı. " Ben geldim! Özlemişsinizdir... "dediğinde kapılar kapandı.

Odanın dışında kalan bulucu kadın bir hayli şaşkın bakıyordu kapanan kapıya. Deli olanlar deli olduklarını kabul etmezdi. Haklıydı ama... Bu adam deli olduğunu kabul eden delilerdendi sanırsa. Bir kere girmişti bu yola. Evrakları için dua etse iyi olacaktı. Sağ salim teslim etmek istiyordu. Başına dert almak istemiyordu.

Elindeki evrağı arkasına gizleyerek içeri adımladı Owen.

"Özlemediniz mi? " dedi ve kral babasına selam verdi. Babasına kırgındı ama şu sarayda bir tek ona saygı duyuyordu. Çünkü abisi Amaya'yı hafızalarda saklamak istediğinde kraliyet ailelerine böyle bir şey yapmasına izin vermeyen babasıydı ve bir krizin esnasında bunu senin için yaptım oğlum dediğini anımsıyordu. Herkesten nefret ederken babasına sadece kırgın davranıyordu ama saygıda kusur etmiyordu.

"Kralım... İzin var mı? " dedi Owen. Kral oğlunu süzdü baştan aşağıya. Onu böyle, bu odada görmek... Anladı bir şeyleri. Emin oldu bazı geri dönüşlerin gerçekten yaşandığına. Nasıl anlamasındı? Oğlunun gözünün feri geri gelmişti resmen. Evet hâlâ nefretle bakıyordu ama o nefrette artık ölüm değil yaşam vardı.

"Sen bizimle yemek mi yiyeceksin?! " dedi Freda kısılmış sesiyle. Owen'ın gözleri onu bulduğunda saklamadı rahatsızlığını. Yüzünde beliren ifadeye tiksinti de denebilirdi, iğrenmede. Freda'nin her türlü hoşuna gitmeyecek şekilde bakıyordu.

"Elimde olsa ben seninle aynı havayı solumam. Bir de oturup yemek mi yiyeceğim? Delirdin sanırım. " dedi Owen. Freda onun sözleri ile sinirlenirken yanında oturup umursamadan yemeğini yiyen Alexander'a döndürdü gözlerini. Bir şey demesini istediğini açıkça belli ediyordu.

"Burası senin de sofran oğlum. İstediğin zaman oturabilirsin. " dedi kral Matiest. Kraliçe Matiest gözünün ucundaki duygusal yaşlarla bakıyordu küçük oğluna. Geri aralarına katılıyor olması duygulandırmıştı onu.

Freda inatla Alexander'a bakıyordu. Alexander bu yoğun bakış yüzünden ona çevirmek zorunda kaldı bakışlarını. İkisi bir bakış kavgasına tutuşurken Owen onları yüzünü buruşturarak görmezden gelmeyi seçmişti.

"İlaçlar işe yarıyor demek ki... Aramıza dönmene sevindim Owen. " dedi Misty. O da bu masadaydı tabii ki. Lyndon'in sevgilisi olduğu için bu masada oturma hakkı vardı. Kral buna izin verirdi.

Masanin en başında Kral Matiest vardı. Onun solunda biricik karısı Kraliçe Matiest. Kraliçenin yanında büyük prens Henry ve karısı Kylie oturuyordu. Kralın sağ tarafında en güvenilir adamı Dries vardı. Driesin yanında sırasıyla Alexander, Freda, Misty ve Lyndon oturuyordu. Owen'ın yeri genelde Freda'nin oturduğu yer olurdu. Amaya olmazdı orada. Amaya'nin bu masaya gelmemesi için savaşan bir annesi vardı eskiden. O yeri her zaman Freda'ya ait görmüştü. Artık Amaya'ya yapılan hiçbir şeyi sineye çekemiyordu.

"Ben aynı şeyleri söyleyemeyeceğim Misty. Aramızda olduğun için bir hayli mutsuzum. " dedi Owen onların oturduğu tarafa doğru ilerleyerek.

"Owen. Sevgilimle düzgün konuşursan iyi olur. " diye uyardı Lyndon. Owen ona ruhsuzca bakarak yanından geçti ve abisi ile Freda'nin arasında durdu. İkisinin de bakışları ona döndüğünde Owen sevimsizce gülümsedi.

Owen masaya uzandı. Bardakları birbirinden uzaklaştırdı. Tabakları kenara çekti.

"Ne yapıyorsun?! " diye yükseldi Freda hemen. Boğazını zorladığı için bir öksürük tutmuştu hemen ardından. Owen yüzünü buruşturdu.

"Kulağımın dibinde bağırıp durma. " diye tersledi onu Owen. Kimse ağzını açıp tek kelime edemiyordu çünkü kimse şu anda yaşananlardan hiçbir şey anlamıyordu. Freda bir sınır Alexander'a döndü.

"Bir şey demeyecek misin?! " diye sinirle solurken, Alexander Owen'a çevirdi bakışlarını. " Ne yapıyorsun Owen? "

Owen yalancı bir şaşkınlık ile kral babasına döndü. " Hani burası benim de soframdı? İstediğim yere oturamayacak mıyım? "dedi ve Freda'ya döndü. " Burası benim yerimde zaten. Sen hep böyle birilerinin yerini mi kaparsın ? "

"Owen. Boş yerler var oğlum... Oraya geç. Yarın oturursun istediğin yerine. " diye uzlaşma sundu kral. Freda krala karşı çıkamayacağından kraliçeye döndü bir hışımla.

"Ama... Kralim orası Alexander'in yani. Nişanlısının oturması daha doğru olur. " dedi kraliçe Matiest.

Kral, kraliçeye dönerken Owen göz devirdi annesinin dediklerine.

"Ben de bu krallığın prensiyim kraliçem. " dedi ve duraksadı. " Gerçi siz deli olduğumu kabul ettiniz değil mi? "dedi ve onaylamaz şekilde başını sallayarak masada açtığı boşluğa elindeki evrakları sert bir şekilde koyup abisine doğru eğildi.

" İmzalamışsın. "dedi ve gözlerini şüpheyle kısarak baktı ona. " Ne o? Ölmem artık umurunda değil mi? "

Masaya bir sessizlik çökerken herkes yemeklerinden uzaklaşmış durumdaydı. Owen histerik bir gülüşle doğruldu ve kralın en güvenilir adamı , amcası gibi gördüğü Dries'e döndü. Şu masada bir tek kırılmadığı insandı. Bu kötülüklerle savaşmaya onun gücünün yetmeyeceğini biliyordu çünkü.

"Sende her daim kalem vardır. Rica etsem bize kalem verir misin? Abimin yaşamımı garantilemesi lazım. Prosedür işte... Ne yaparsın. "dedi Owen. Dries'in bakışları krala döndü. Kral başıyla onay verdiğinde Dries pelerinin iç cebinden kalemi çıkarıp vermişti. Owen kalemi aldı ve abisine uzattı. Artık yüzünde alay yoktu. Oldukça ciddi bakıyordu. Onun bu değişen tavırları ne hissettiğini anlamalarını zorlaştırıyordu.

Biraz sonra ne yapacağını kestiremiyordu kimse.

"İmzala. İnsanların işi gücü var. Kimseyi bekletme hakkın yok. Veliaht da olsan yok. " dedi Owen. Alexander bir evraklara bir de Owen'a baktı. Konseye ait evrakların onda ne işi vardı?

"Bunlar sen de ne geziyor? "diye sorguladığında, Owen üfledi.

" Uğraştıracak mısın? "dedi Owen sıkılmış bir şekilde. Alexander kalemi onun elinden alırken bakışlarını Misty'e çevirdi.

" Bana bunu haber vermemiştin."dedi.

"Bulucunun geldiğini görmedim. " dedi ve Owen'a döndü Misty. Şüpheyle devam etti. " Sahi... Sen nasıl buldun bu evrakları? "

"Benim işim bu Misty. Bulmak. " dediğinde içeriye yine bir sessizlik çökerken masadaki herkes birbirine bakmaya başlamıştı.

Bu kelimelerin altında yatan anlam herkesin bir hayli ilgisini çeken durumdu. Alexander hızlıca imzaladı kağıtları. Owen onun işi biter bitmez bir hışımla almıştı kağıtları ondan. Aldığı gibi kibar bir şekilde kalemi geri Dries'e teslim etmişti. Evrakları pelerinin cebine koymuş, masanın üzerinden bir salkım üzüm almıştı. Oldukça keyifliydi. Hatta keyiften dört köşe olmuş durumdaydı.

"Buldun mu? " dedi büyük abisinin karısı prenses Kylie. Freda'nin kuzeniydi kendileri. Bir hayli nefret ederdi Amaya'dan. Onu bulup bulmadığını kastettiğini anlamıştı Owen.

Histerik , samimiyetten uzak bir gülüş döküldü dudaklarından. Ardından ona küçümseyici bir bakış attı.

"Bulsam da söylemem. Bulamasam da... " dedi ve bir üzüm attı ağzına. Lokması bitene kadar sessizliğini korudu. " Ama bulduğumda siz anlarsınız. "

"Yine mi krallığı yakarsın Owen? " dedi büyük abisi prens Henry.

"Krallıkla kalmam abi. Evreni yakarım... Evreni yakar. İlk önce de sizi atarım o ateşe. " dedi ve abisiyle yanındaki sarı yılana baktı. Alexander onu anlamak ister gibi dikkatle bakarken Freda ellerini başına koydu. Owen'in her iması ile içinde bir korku oluşuyordu. Bu korku onu sanki delirtecekti. Kendine hakim olmak için savaş veriyordu. Yoksa Owen'ı bir kaşık suda boğacaktı.

"Neyse... " dedi gerilerken. Üzüm salkımını babasına bakarak salladı. "Aldım bunu. Afiyet olsun size... " dedi sanki insanlarda iştah bırakmış gibi. Kapıların açılmasını işaret verdi. Askerler krala baktılar. Emri aldıklarında kapılar açıldı.

Owen yemek odasından keyifli bir şekilde çıktı. Öyle bir mutluluk içindeydi ki askerler dönüp bir kez daha bakıyorlardı o yanlarından geçerken.

Sarayın diğer kanadına geçti. Bekleme odaları o kanattaydı. Sarayın içi bir hayli büyüktü. Burada doğup büyümemiş olsa o bulucu kadın gibi yolunu kaybedeceği kesindi.

"Umarım canını sıkmamışsınızdır. "dedi Owen bulucuyu beklettikleri odanın önündeki askerlere yüzündeki gülümsemesi ile bakarken. Askerler gergince başlarını iki yana salladılar.

" Emriniz başımız gözümüz üstüne prensim. "dediğinde askerlerden biri, Owen etkilenmiş gibi başını salladı. Kapıyı açtı askerler. İçeriye girdiğinde bulucu kadını camın önünde gergin bir şekilde beklerken bulmuştu.

Yanına kadar sakince adımladı. Aralarında iki adımlık bir mesafe bırakana kadar ilerledi. Kadın ona sorgular şekilde bakıyordu. Yüzündeki gülümsemesini bozmadan elini pelerinin iç cebine soktu. Evrakları çıkardı. Ona uzattı. Bulucu kadın evrağı ondan almak için kavradığında bırakmadı. Aralarında bir bakışma geçti. Başını ne var dercesine salladı kadın.

"Evrakları alabilir miyim? " dedi. Sorusu kibar sesi oldukça tersti.

"İsmini öğrenebilir miyim? " dedi. Sorusu da sesi de oldukça kibardı.

"Önce konrtol edeyim. " dedi ve çekip aldı elinden evrakları. Owen onun bu cevabına gülmüştü sadece. Bir anda güvenmeyecegi belliydi zaten.

"Teşekkür ederim. " dedi Owen. Kadının sayfaları değiştiren eli duraksadı. Bir kaşı havalanırken gözlerini ona çevirdi.

"Teşekkürü benim etmem gerekmiyor muydu? " dedi şaşkınca. Mantıken evrakları imzalatmıştı. Birisi teşekkür etmesi gerekiyorsa şayet bu kendisi olmalıydı. Neden teşekkür ettiğine anlam verememişti.

"Öyle tabi de... Boş ver sen beni. İmzalamış mı hepsini? " dedi Owen. Neye yardım ettiğini açıklasa da anlayamazdı zaten. Boşa çabalamış olacaktı. Kimsenin onun derdini dinleyecek hali yoktu ne de olsa. Kadın sayfaları konrtol etmeye devam etti.

"Sen yeni buluculardan mısın? Seni daha önce görmedim hiç. " dedi Owen. Rahatsız etmek istemeyerek onu izliyordu. Kadın incelemeyi bitirip ona çevirdi bakışlarını. Evraklar eksiksiz imzalanmıştı. Onu büyük bir dertten kurtarmıştı. Bunu teslim ettiğinde bu günü tamamlamış sayılacaktı. Çömez bulucu olmak böyle işlere koşmak gerektirir demişti oldukça eski buluculardan birisi. Çömez olduğu oldukça belli oluyordu muhtemelen. Krallığın Prens'i bile anlamıştı.

"Bugün beşinci günüm. Yani haklısınız. Buralarda yeniyim. Yardımınız için teşekkür ederim Prens Owen. Daha dikkatli yürümenizi tavsiye ederim. İyi geceler. " dedi kadın. Niyeti gitmekti ama Owen onun adımladığı yere adımlayınca aralarındaki mesafe birden yok olmuştu. İkisi de beklemiyordu bu yakınlığı.

"İsmini söylemedin. " dedi Owen geri çekilirken. Bu kadar yakin olacaklarını tahmin etmemişti. İstemsizce gerilmişti. Bir garip hissetmişti.

Aynı his kadında da vardı. Bir kaç saniye yüzüne bakakalmıştı. İsmini neden ısrarla öğrenmek istediğini bilmiyordu. Açıkçası merak da etmiyordu. O yüzden fazla sorgulamadı.

"Cora... " dedi bulucu kadın. " Cora Everly. "

Cora... Cora Everly... İçinden bir kaç tekrar etmişti istemsizce Owen. Güzeldi ismi. Cora'nın iyilik, adillik gibi anlamlara geldiğini biliyordu. Güzel bir ismi vardı. Umut ediyordu ki kaderi de güzel olurdu.

"Tanıştığıma memnun oldum bulucu Cora. "

"Aynı şeyi umarım ben de söylerim bir gün Prens Owen. "

Söyler miydi? Söylemesi için onu tanıması gerekirdi. Daha saraydan bile çıkamayan bir prensi kim tanımak isterdi. Kalbine bir agirlik çökmüştü Owen'ın. Saraydaki zindan hayatı bir kez daha çarpmıştı yüzüne.

Bir daha kim bilir ne zaman düşerdi bu krallığa yolu.

Bir çarpışma. Bir kader. Bir kader çizgisi...

Kader çizgisine yazılan, yazıldıktan sonra çıkar mıydı?

Orada ayrılmıştı yolları. Bulucu Cora bekleme odasından çıkarken Owen onun arkasından bir süre bakakalmıştı. Su koca sarayda nadiren iyi hissettiği bir saatti ve bu o Cora sâyesinde olmuştu. Neye teşekkür ettiğini bilmese de olurdu.

Onun arkasından bakan sadece Owen değildi.

"Kimmiş o kadın Dries? " dedi kral Matiest. Koridorun ucunda durmuş bekleme odasından çıktığı gibi kararlı bir şekilde ilerleyen kızıl saçlı kadının arkasından bakarak. Oğlu iki yıl aradan sonra yemek odaskna gelmişti. Kendi isteğiyle. Sofrayı dağıtmamıs hatta sofradan üzüm alıp yemişti. Abisinin evrak işlerine daha önce yardım ettiği de karıştığı da görülmüş şey değildi. Bu gece yaptığı her şey herkes kadar kralı da şaşırtmıştı. Bir haftada oğlunda gözle görülebilir derecede yayılan bir eskiye dönüş enerjisi görüyordu.

Bir yanı ateş perisinin ona ulaştığını varsayıyordu. Çünkü o kızın yaşadığına canı gönülden inanıyordu. Bu evrende bir yerlerde olduğunu biliyordu. İstese şu saniye onu bulacak gücü olmasına rağmen ortanca oğlu Alexander'in onu bulduğunda ne yapacağını öngöremediği için bilerek oğlunun onu bulmasına engel oluyordu. Bir savaş olacaksa da bu savaşın o kızın hakkı olduğunu biliyordu. Bu yüzden gücünü onu bulmak için değil buldurmamak için harcıyordu.

"Bugün krallığımızı seçen buluculardanmış kralım. Evrak imzalatmak ickn gelmiş ama askerler sis perisi Misty'nin onu Veliahtımız ile görüşmesine izin vermeden kattan attırmış. " dediğinde kralın bakışları onu buldu. Sis perisi Misty, şu aralar fazlasıyla batıyordu gözüne. " Nedenini öğrenemedim kralım. "dediğinde Dries, kral başını devam et dercesine salladı.

" Bulucu katı karıştırmış sanırım. Askerler öyle anlattılar. Prens Owen'la koridorda çarpışmışlar. Prens Owen'in onun sadece adını öğrenmek için evrakları imzalatmak üzerine anlaşma teklif ettiğini söylediler. Ne kadar doğrudur bilmiyorum ama... Durum ortada. "dedi Dries bekleme odasını işaret ederek. Bir kad dakika sonra Owen çıkıp etrafına bakmadan geçip gitmişti koridorda.

" Krallığa aldır o kızı. Gözümüzün önünde olsun. Saray bulucusu olsun "dedi Kral Matiest. Dries böyle bir emir beklemediği için bir hayli şaşırmış ve anlamsız bulmuştu. Merakına yenik düştü.

" Emriniz başım gözüm üstünedir kralım ama tanımadığımız , çömez bir bulucuyu neden saray bulucusu gibi ağır bir mevkiye yerleştirmek istiyorsunuz? "

Kral Matiest içli bir nefes alıp arkasını döndü. Taht odasına giden koridora girdi. Dries hemen bir adım gerisinden onu takip ediyordu.

"Sarayda daha çok denk gelsinler diye... " dedi kral Leroy Matiest. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm vardı. Daha da kafası karışmıştı Dries'in.

"Neden yapıyoruz bunu kralım? "

"Ben oğlumun şu hayatta iki kişinin adını öğrenene kadar peşinden koştuğunu gördüm. Bu kız üçüncü kişi. Owen bir kadının adını bile öğrenmek için çabalıyorsa o kadın onun hayatında özel bir yere sahip oluyor... " dedi. Doğdu doğali Amber derdi. İsmini söyleyemediği zamanlarda bile adını öğrenmek için çabalardı. Amber ile şu zamana kadar bir kez olsun birbirlerinin ellerini bıraktıklarını görmemişti kral Matiest. Bir oğlunun diğer oğlunu yok etmesine izin veremezdi. O elleri onlar bırakmadan kimsenin ayırmasına da müsade etmezdi. Oğlu ile Amber'in Terra'da güvende bulaşmalarını o sağlıyordu.

Oğlunun bu hayatta adını öğrenmek için peşinden koştuğu diğer kadındı Amaya. Ateş perisi... Herkes bilmezdi ama Owen okuldaki son yılını sadece o kızla arkadaş olduğu için tamamlamıştı. Bunu bilirdi kral Matiest.

Bir şeyi daha bilirdi.

"Oğlumun bu saraydan çıkma yasağı olmasa o kızın peşinden giderdi Dries. Onun çıkması demek Alexander'la aramızı daha da açacak... " dedi ve iç çekti yeniden. " En azından bu kadarını yapalım Owen için. "

✧༺♥

Bir hapşırık.

Bir sızlanma.

Bir şimşek.

Sonra tekrar bir hapşırık.

"Nefret ediyorum! Buna sebep olan bütün canlilsrdsn nefret ediyorum! Ben?! Ya ben nasıl hasta olurum?! Hepsi o mikrop Perry yüzünden oldu! Ona dedim ki yüzüme yüzüme hapşırma! Bak oğlum hasta olursan senin belanı si-"

Elimle ağzını kapattım hızlıca. Öbür yandan hapşıran zelze'ye Andrey abim peçete uzatmıştı.

Yaklaşık bir saat önce Amber'in buluşmak istemesi üzerine onları kulübeye getirmiştik. Her türlü önlemi almıştık. Abilerim büyüleri ile bulunduğumuz alanı koruyorlardı. Güvenlikle alakalı hiçbir problemimiz yoktu.

Ama sağlıkla vardı.

"Ya sen kim köpek beni hasta edersin?! Mahvedeceğim onu! Bir se gelmiş diyor ki arzuyla kamber oluruz. Birlikte hasta olur birlikte iyileşiriz! Onun var ya! Onu... Ah bir elime düşse! Bir mahvetsem onu?! Bir güzel şöyle bir ben-"

"Amber... Sakinleşelim. Nefes al-"

"Alamıyorum! Burnum tıkalı! " diye yükseldi. Bezmiş bir nefes aldım. Amber hasta olmayı hiç sevmezdi. Hasta olduğunda bunu evrendeki her varlıktan hesap sorarak geçiriyordu. Buraya gelene kadar kim bilir kaç Krallık'ta kaç farklı olaya sebep olmuştu.

Zelze bir kez daha hapşurunca Amber ofladı. Tam yerinden kalkmıştı ki Egor abim önünde belirince birden geri oturmak zorunda kalmıştı.

"Böyle bağırırsan sesin kısılacak. " dedi ve elindeki fincanı onun eline tutuşturdu. Ardından diğer fincanı Zelze'ye uzatıp kendini de karşı koltuğa bıraktı.

"Kısılsın! Yeter ki şu grip benden uzak dursun?!" dedi ve nazlanarak bana döndü. Bi bize nazlanıyordu zaten. Hastalıktan geberse yardım istemezdi.

"Var mı ateşim? " dediğinde gülmemeye çalışarak elimi alnına koydum. Biraz vardı ama endişe edilecek kadar değildi. Çok tatlı bakıyordu yüzüme. Bazen durup düşünüyordu insan. Bu bakışları atan insanın içinden nasıl bir deccal çıkıyor diye ama çıkıyordu işte.

"Bunu içersen daha iyi olursun. Ateşin de yüksek değil. " dediğinde derin bir nefes almak istedi ama burnu tıkalı olduğu için yapamadı. Mutsuz bir şekilde elindeki kupaya döndü.

"Ne var bunun içinde? Hiç hoş kokmuyormuş gibi duruyor. " dedi Amber abime dönerek. Burnu koku almıyor olabilirdi ama haklıydı. Abim ne koymuştu bunun içine? Amber'in burnu koku alsa durup bunun içinde bokk var kesin derdi! Özür dilerim nimete böyle denmezdi tabi ama Amber'in içmemek için diretmemesi için katlanıyordum kokuya.

"Burnun için şifalı şeyler. Kokuyu hissetmeye başlamadan içsen iyi olur. " dedi Egor abim kupayı işaret ederek.

"Hepsini içmesem olur mu? " dedi Zelze. Abim hayır anlamında başını salladı. Onun burnu tıkalı değildi. Kokuyu alıyordu ve zor katlandığı belliydi. O da benim gibi Amber'e çaktırmamaya çalısıyordu Andrey abimin aksine. Yüzünü ekşiterek bakıyordu ikisine de.

"Amber... Bence biz Perry'e bundan bir bardak yollayalim. En büyük ceza olur. " dedi Zelze. Amber'in bakışları ona döndü.

"Harbi mi? O kadar mı kötü kokuyor? " dedi Amber hevesle.

"Şeytanlık deyince gözler ışıl ışıl! " dedi Egor abim. Amber bardağını bitirip onu masaya koydu ve hedefine kestirdiği abime döndü.

"Şeytanlıktsn değil! O oksijen israfı beni hasta etti. Hayır benim planım belliydi. Nasıl beni de hasta etti?! Altı gün boyunca işgal yapacağım diye tutturunca ondaki grip virus oldu tabi! Ciğeri yokmuş gibi öksürüyordu! Gereksiz! " dedi ve ofladı. Ardında hapşurdu. Daha da sinirlendi.

"Yok benim bir şey yapmam lazım! Duramam burada! Zelze kalk gidiyoruz! Matiest'i basıyoruz. " dediği gibi ayağa kalktı. Koluna yapışıp onu geri oturttum yerine. Bana ters ters bakıyordu ki Zelze araya girdi.

"Prensesim zaten Matiest'teyiz! "dediğinde Zelze'ye çevirdi yakıcı bakışlarını.

" Matiest'te olmamız Matiest'i basamayacağımız anlamına mi geliyor?! "diye yükseldi.

Zelze hemen olduğu yere sindi. Bu anlarda onunla zıtlaşmaması gerektiğini iyi biliyordu.

" Basalım prensesim. "dedi yalnızca. Amber istediği karşılığı bulamayınca somurtarak yaslanmıştı geriye.

" Basıp da ne yapacaksın? "dedi Andrey abim merakla. Hepimiz ona ters bir şekilde dönünce ellerini havaya kaldırdı. " Merak ettim ya... Çok gerginsiniz. "

Aynen biz gereksiz yere gergindik burada abi! Amber'in ortalığı karıştırması an meselesiydi burada. Bir bahaneye bakıyordu şu anda. Hastayken fazla duygusal oluyordu. Bütün acılarının omuzlarına bindiğini söylemişti bir keresinde.

Hastalık bahaneydi. O açamadığı savaşları hastayım, sinirliyim kılıfına uydurarak açıp hesap soruyordu. Herkesten, evrenden...

"O sarı yılanı , siyah yılanın yanına yollayacağım. Bir gülü bahane ederek yerleşti krallığa! Owen, bütün gün onunla uğraşmak zorunda kalıyor! Ben bir şey yapamıyorum! " dediğinde Amber, Freda'nin orada olmasına neden olduğu için içten içe suçluluk duyduğunu hissetmiştim.

Owen ile görüşeli bir hafta olacaktı bu geceden sonra. Düğüne bir hafta kalmıştı. Bu altı günde Amber'le de daha ilk defa görüşüyorduk. Herkes hem çok sakindi hem de herkes bir savaştaydı. Bense bu koca altı günde savaslada neden olmamışım gibi oturmuş abilerimle evrendeki beni hafızalarda saklı tutan büyüyü nasıl kırarız onu araştırmıstım.

Ben de boş durmamıştım yani.

"Sarı yılan? " dedi Andrey abim. Kodlamalarda biraz eksiği vardı.

"Polarsi prensesi su perisi Freda Polarsi. " design Zelzs.

"Ne uzun uzun anlatıyorsun? Freda de geç! Onun başarısını da duymak istemiyorum! " dedi amber sinirle.

"O da hastaymış prensesim. Ayrıca aldığım son duyumlara göre... Owen yemek masasında onun hakkından fazlasıyla gelmiş. İçiniz rahat olsun. " dedi Zelze. Owen... Rahat durmayacağını ikimizde biliyorduk tabii ki. Amber oldukça keyif almıştı bu duyduklarından.

"Siyah yılan kim oluyordu? " dedi Andrey abim.

"Abisi Perry. " dedi Zelze.

"Anma şu itin adını! " dedi Amber sinirle. Elini başına attı. Başına ağrılar sokuyordu sanırım onun ismini duymak.

"Kızıl şeytan da Chester mi oluyordu? " dedi Andrey abim. Zelze onu onayladı hapşurmadan hemen önce.

"Gerçi ona yeni bir kod bulalım. Malum Amaya da artık kızıl." dedi Amber.

"Bana demediğini biliyorum Amber." dedim. Kızıl şeytan diye ortalıkta dolandığında kimi kastettiğini bildiğim sürece sorun yoktu. Ben saçlarımı boyadım diye onun kod adını değiştirmemize gerek yoktu.

"Yook. Şimdi o hissetmesin mi ona kızıl şeytan dediğimizde onu kastettiğimi. Böyle yalnış anlaşılmalar olur. Sen her türlü kızılsın. O da her türlü şeytan. Ben yeni bir kod düşüneyim.. " dedi Amber bana itiraz ederek. Ona döndüm çatık kaşlarla. İkidir saçlarıma değiniyor, kızıl olduğunu özellikle belirtiyordu. Bakışlarından bile ne kadar mutlu olduğu belli oluyordu. Saçımla ilgili onu bu kadar heyecanlandıran benim bilmediğim ne vardı?

"Kızılsın derken? " dedim ve bir tutam saçımı parmaklarımın arasına aldım. " Siz saçıma niye bu kadar taktınız? Alt tarafı kızıla boyadım. "dediğimde Amber ve Zelze aynı anda doğruldular

"Boya mi? İmkansız. " dedi Zelze. Bana değil, Amber'e bakarak. Amber de ona katılıyordu. Abilerime baktım. Ben neyi gözden kaçırıyordum.

"Birlikte boyadık. Boya bu saç... " dedim. Abilerim de belli belirsiz başını salladığında amber yerinden bir hışımla kalktı.

"Bu kez o Alexander'ı yok edeceğim. Bak var ya bu kez onu gerçekten beter edeceğim! "

"Prensesim sakin... Bir yanlış anla-"

"Ya ne yanlış anlaşılması olabilir Zelze?! Bu herif iki yıl boyunca herkese yalan söylemiş! Onu konseye ihbar edeceğim!!" dedi ve bana değdi sinirli bakışları. " Hani Amaya'nin güçleri yok olmuştu? Hani Amaya güçlerini o savaş yüzünden kaybetmişti? Evrende güçsüz olmayanlar atılırdı?! Konseye de bu patlayan güç prens , prenses, peri ve kontların güçleri ile tehlike arz eder, onlar evren değiştiremez yasağı koydurup beni defalarca kez zindana attırmadı mi??! Bu kez beni sen bile durduramazsın! "dedi Amber. Üzerindeki pelerinin iç cebinden iksiri almıştı ki iksiri kaptım elinden. Neden bahsediyordu?

" Ne güç kaybı? Amber... Oturur musun? Lütfen. Anlamıyorum. "dediğimde omuzlarına bir yük binmiş gibi inerken yanıma çöktü terkrardan öfkeyle.

" Dediğim gibi işte. Güçlerini kaybettin diyerek gönderdi seni buradan. Bahanesi buydu. Yoksa konsey nasıl izin versin senin gitmene? Sen her şeyden öte evrenin, konseyin perisiydin Amaya... Seni dünya ancak güçlerin olmadan kabul ederdi. Gücü olmayan Rarenyum'da yaşayamaz. Biliyorsun. Ben senin saçlarının ateş elementi lanetini kırdığın için renk değiştirdi sandım.."dediğinde Amber, abilerimle göz göze geldim. Onlarda saçlarıma bakıyorlardı şimdi dikkatle.

"Kastettiğin şey oldukça efsanesel değil mi? " dedi Egor abim tereddütle.

"Öyle ama... Rarenyum'da buna inanan bir sürü insan var. Bir güçlü gücünü kaybederde sonra gücünü kazanırsa onun gücünün, elementinin lanetini kırdığına inanılır. Büyü lanetini kıranların saçı simsiyah olur. Su lanetini kıranların saçı sararır. Toprak lanetini kıranların saçı belirgin bir şekilde herkesin sâhip olduğu kahve saçtan başka bir tonda saça sahip olur. Hava lanetini kıranların saçı grileşir. Aklar düşer belli belirsiz. Ateş lanetini kıranların ise saçı kızıl olur... Ben sen lanetini kırdın sanmıştım. Güçlerini hiç kaybetme-"

"Olabilir... " diyerek araya girdi Andrey abim. Ona döndü herkesin bakışları. O ise gözlerini saçıma dikmiş bir şekilde kalkıp yanıma geldi. "Olabilir... Senin ilk zamanlar gücünü kullanırken canın yanıyordu. Hatırlamıyor musun? Saçını boyadık... Sen gücünü kullanır oldun. " dedi Andrey abim. O zamanı hatırlamaya çalıştım. Haklıydı abim. Benim ilk zamanlar canım bir hayli yanıyordu. Uzun zaman kullanmadığım için olduğunu sanmıştık üçümüzde. Güçlerimi kaybetme ihtimalim hiç aklımıza gelmemişti.

"Sen bizden sonra tekrardan boyadın mı saçını? " dedi Egor abim. Hayır anlamında başımı salladım. Egor abim de şimdi oldukça şüpheyle bakıyordu. " Altı yedi ay bir boyanın akması, dibinin gelmesi icin oldukça uzun bir süre değil mi? Senin hiç dibin de gelmiyor? "dediğinde beni de tereddüte düşürmüşlerdi.

" Ne olacak yani? "diye sordum kafam karışmış bir şekilde.

" Bir saniye... Şimdi bu saçlar boya mi değil mi? "dedi Amber. Egor abim ona çevirdi bakışlarını.

" Altı yedi ay saçmak boyanın akması için yeterli bir zamansa... Saçları boya değil. "desigunde, Amber rahatlamış bir şekilde geri yaslanirken Andrey abim de yanımdaki boşluğa oturmuştu.

" Saçının dibi gelmeliydi Amaya... Egor haklı. Lanet kirmissin kız farkında olmadan. "dedi omzuma aferin sana der gibi pat pat vurarak. Güler gibi olduk ikimizde. Şaka gibiydi her şey.

" Yani Alex'i yok etmiyoruz değil mi prensesim? "diyerek araya girdi Zelze. Amber'i bu fikirden vazgeçirmek için uğraşıyordu. Anlamıştık.

" Elbette yok edeceğiz onu ama... Şimdi değil! "diyerek saçlarıma gururla bakmaya devam etti Amber.

" Şükür. "dedi Zelze koltuguna sinerken.

Demek ben ateş lanetini kırmıştım. O yüzdendi saçlarıma olan o bakışlar. Alexander benj bu yüzden mi göndermek istemişti ? Güçsüzüm diye mi? Beni korumak için mi benden kurtulmak için mi?

Benim için mi yoksa evrenin yasalarına uymak için mi?

Yine kalbimi deşen ihtimaller...

Ayrı dünyanın insanı bir yuva kurmaya çabalarken ayrı dünyalara düşmek zorunda mı kalmıştı gerçekten?

"Amaya... " dediğinde Amber içli bir nefes alarak sorgulamayı bıraktım ve ona döndüm. Bana meraklı gözlerle bakıyordu.

"Efendim? "

"Ben yakıyorum yıkıyorum ama... Kimseye hak ettiği cezayı sen bana ne yaşadığını anlatacaksın diye beklediğim için kesemiyorum. Bana artık şu iki yılı, görevini anlatman lazım. Bir hafta kaldı sen ortaya çıkacaksın ama ben senin neden böyle bir geri dönüş yapman gerektiğini bile anlayamıyorum. "dediğinde haklı olması canımı sıkmıştı. Günlerdir benim tek bir sözümle kasıp kavuruyordu ortalığı. Hakkıydı öğrenmek.

" Owen'i da buraya getirebilir misiniz? "dedim. Amber sonunda anlatacağımı anladığı için bir heves döndü Zelze'ye.

" Kalk getir onu buraya. Yürü... "dedi Zelze'ye. Zelze'nin gözleri saate değdi. Yüzünü buruşturdu.

" Prensesim saat gecenin dört buçuğu? "

"Yani?! " dedi Amber ters ters. " Sorun ne? "

"Uyuyordur. Onu uykusundan uyandırmak bir zulüm. "

" Ben hâlâ bu noktada senin üşenmen dışında bir sorun görmüyorum. "

"Öyle değil ama prense-"

"Ben gidersem o sarayda yangın çıkabilir. " dediğinde Amber, Zelze oturduğu yerden fırladı. "Deprem olabilir. " dediğinde, Zelze getir iksirini dökmüştü. " Şimşeklerim birilerinin münasip yerlerine girebilir. "demişti ki Zelze geçit kapısından geçip yanımızdan ayrıldı.

Amber keyifle bize döndü. " Bazen beni diyordu gel kaşı! "dedi ve bana masum masum baktı. " Çok zorluyor beni... "

"Biliyorum Amber'im. Sen sakin bir insansındır aslında. Evren seni asabi yapıyor. " dediğimde, Amber hapşırmış ardından başını sallamıştı. Söylediklerimi kabul ediyordu tabi ki!

Elimi tutup alnına koyduğunda gülümsedim bu yaptığına. Küçük çocuk gibiydi aynı.

"Çok hastayım cok... Ölecek miyim? "demesiyle ters ters baktım ona. Ölümden bahsetmesini istemiyordum. Ölüm ölüm dedikçe kendine bir şey yapmasından korkmaya başlamıştım.

"Sana senden başka kimse zarar veremiyor Amber. Sen kendi sonunu da kendisi yazanlardan olursun diye korkuyorum.."dedim açık açık düşündüklerimi ifade ederek.

" Gelip de düşmanımın beni öldürmesindense... Haklısın. Ben kendimi öldürürüm. "dediğinde bakışlarımdan hoşlanmadığı için konuyu değiştirdi. " Chester ortalıkta değil.. Hatta sarayından bile çıkmıyor ama Greng her yerde. Konseye rüzgar kontuna ulaştım diye haber yolladım. Benden haber bekliyorlar. Greng de beni takip ettiriyor. Kısacası abinin peşindeler. "dedi Amber abime bakarak.

"Şu vakte kadar bulamadılar.. Bu saatten sonra da bulamazlar diye düşünüyorum. " dedi Egor abim yanılıyor muyum der gibi bakarak.

"Ben istemediğim sürece seni kimse bulamaz. " dedi Amber.

"Daha şimdiden birbirinizi koruyorsunuz. Peri, Kont olmanız evrenin en mantıklı kararıydı! " dedi Andrey abim keyifle hemen yandan. Egor abim bezmiş bir nefes koyverirken Amber , Andrey abımı desteklercesine başını sallamıştı.

Yeşil bir geçit kapısı açıldığını fark edince hepimiz sessizliğe büründük. Geçitten gelen iki kişi kulübemizin içinde var olduğunda geçit kapandı. Zelze pelerininin başını açtı. Sonra yanındaki kişiye döndü. Onun pelerininin başını açmasını beklemeden açtı başını. Ve Owen'ın gözleri kapalı bir şekilde uyumaya çalışırken gördük onu.

"Ayıltamadım. Şükür ki kalktı yataktan. " dedi Zelze. Andrey abim Egor abimin yanına oturmak için geçince ben de onun kalktığı yere doğru kaydım. Owen'ı, Amber'le ikimizin arasına oturttuk. Şu anda burada olduğunun bile farkında değildi. Amber elini şak diye onun alnını yapıştırınca başı arkaya gitti.

"Uyanıp ayağa kalkıp seninle gelmesi bile bir mucize gibi duruyor. " diye mırıldandı Egor abim. Dikkatle bakıyordu Owen'a. Amber elini onun alnından çekti. Kafası geriye gitmesin diye ben de başını tutuyordum. Cidden uyuyordu.

"Owen? Geldik. Kalk. " dedi Amber. Sonra bunu bir kaç kez daha yüksek şekilde söyledi. Ama yok. Owen uyanmıyordu.

"Abi su getirir misin? " dedim. Egor abim hemen yerinden kalktı ve şu gerirmehe gitti.

"Siz bu suyla uyandırma işine çok alıştınız. " diye huysuzlanan Andrey abime sadece gülmüştüm. Uyansaydın abi... Bizi buna sen mecbur ettin.

Egor abim suyla geldiginde Amber ile aynı anda başımızı sallahop geri çekildik. Egor abim Owen'ın başından aşağıya bir sürahi su döktü. Owen başta uyanır gibi oldu. Gözlerini falan açtı. Hatta göz göze de geldik.. Bana tepki vermeden öbür tarafa döndü başını.

"Uyanır mısın artık? " dedi Amber oldukça uyarıcı bir tonda. Owen bir şey demeden başını bana doğru çevirdi ve uyumaya devam etti. Bakakaldık yüzüne öylece.

"Uyku bu değil! Bu kış uykusu falan?! " dedi ve Owen'ı sarstı Amber. Kalbim bir endişeyle çarparken abilerime döndüm. Owen hiç normal bir uykuda değildi.

"Büyülenmiş veya zehirlenmiş olabilir mi? " dedim. Sesimdeki endişe şu anın bir gerçeğiydi.

"Zelze! Yürü git onu bulduğun yeri karıştır. İlaç olur. Zehir olur... Bir şey var mı? " dediğinde Amber o da benim gibi düşünüyordu. Ya da onun aklından daha kötü ihtimaller geçiyordu.

"İlaç." dedim birden aklıma gelen şeyle. Bana döndü bakışlar. "Owen ilaç kullandığını söyledi. " dedim. Beni o gün yanindan göndermişti. İlaç için geleceklerini söylemişti.

"İlaçları bırakmıştı... " diye mırıldandı Amber. Omuzları bir yenilgiyle düşerken gözlerine bir hüzün oturmuştu. " O ilaçlar onu uyutuyor.. "dedi ve oflayarak geri çekti ellerini onun üzerinden. " O uyanana kadar kimse uyandıramaz onu. "dedi Amber.

İçeriye bir kasvet çöktüğünde herkes ne yapacağız derecesine Owen'a bakıyordu. Ne yapıyorlardı benim kardeşime böyle?

Egor abim, Owen'ın üzerine doğru eğildi. Elini onun boynuna, şah damarına yasladı. Sonra bileginden nabzına baktı. " Kalbi çok hızlı atıyor... "diye mırıldandı. Andrey abime baktı.

" Büyü haritasını kontrol etsene bir Andrey? Büyülü bir ilaç olabilir bu. "dedi abim.

" Odasına bakıp geleyim ben en iyisi. Genelde ilaçları içmezdi. "dedi Zelze yanımızdan ayrılmadan önce. O giderken Andrey abim de Owen'ın büyü haritasına bakıyordu büyüsü ile. Büyü haritasina nasıl bakıldığını bilmiyordum. Gözlerini kapatmıştı. Ondan Owen'a doğru akan bir büyü hayalesi, sanrısı vardı. Arada dudakları kıpırdıyor bir şeyler diyordu. İçerisi onun dikkatini dağıtmamak için sessizdi bir hayli.

Andrey abim gözünü açıp büyüyü kestiğinde Owen da kıpırdanır gibi olmuştu. Andrey abime döndük bir umutla. Ürpermiş gibi başını iki yana salladı bir an.

"Büyü değil büyü yuvasına düşmüş sanki. Uyumuyor ama uyanık da değil. Büyüyü kırmaya çalıştım uzaklaştırdı beni kendinden. " dedi ve Egor abime döndü. " Muhtemelen uyanmak için çabaladığından nabzı çok hızlı atıyor. "

"Sanriyolis içirmiş olabilirler? "dedi Egor abim.

"Bana komzolis gibi gelmişti ama... Sanriyolis de olabilir bak. "diye devam etti Andrey abim de.

"Belki de Yintoklis. "

"Yintoklis bir şüpheliyse Pinorsiyonlis'i de atl-"

"Rarca konuşmuyorsunuz. " diye araya girdim. Burada endiseden gebermek üzereydim. Hiçbir şey anlamıyordum dediklerinden.

"Latince de konuşmuyorlar. " diye bana destek verdi Amber. İkisine de bir hayli öfkeyle bakıyordu. " Neyi varmış?"

"Buna sebep olabilecek ilaçları düşünüyoruz. Korkulacak bir şey yok. " dedi Egor abim. Buna o kadar çok inanmak istiyordum ki... Ama neden inanamıyordum.

"Ne yapacağız ? " diye mırıldandım.

"Siz bir şey yapmayacaksınız. Ben halledeceğim. Siz sakin olun yeterli. " dedi Egor abim.

"Büyüyü kırdırabilirim. Evet ben niye oturuyorum ki ben büyüyü kırdı-"

Egor abim, Amber'in omzuna elini koydu ve onun tekrar oturmasını sağladı. " Büyüyü bozmak ona yardim etmez. Hatta onu arafta bırakır. Ne uyanır ne de uyur. Komaya girer. "dediğinde aldığımız nefes boğazımızda kalmıştı. Abim bizi bir şey yapmayalim diye uyararak konuşmaya devam etti. " Bu normal bir ilaç değil. Büyülü ilaçlar da en az bir zehir kadar insanı yorar, hırpalar... Yani panzehiri olmadan ona yardım edemezsiniz. "

"Ama... O bunları iki yıl boyunca kullandı. Uyanacak elbet. Uyanır ya... Bekleyelim. Uyansın. " dedi Amber. Abime şu anda güvenmiyordu. Her ne kadar abimin yapacağı swy en doğru sey de olsa Amber'in Owen'ı riske atmaya hiç niyeti yoktu. Sanırım bunu abim de anlamıştı. Oldukça anlayışlı bir şekilde bakıyordu Amber'e.

"Uyandığında acı çekecek Amber. " dediğinde, Amber zorlukla yutkunurken ben hiçbir şeyden haberi olmadan masumca uyuyan Owen'a bakakalmıştım. Çekmesindi acı... Bunu ona yapanları mahvedecektim.

"Eğer iradesi güçlü biri olmasaydı unuturdu. " dediğinde dehşetle abime döndüm. O bana değil Amber'e bakıyordu. Ne demek unuturdu?

"O uyandığında hiç yanında bulundun mu sen? " dediğinde Amber'e baktım bir umut.Ama Amber beni daha da ateşlere attı cevabıyla. Başını iki yana sallamıştı. Korktuğunu hissediyordum.

"Peki seninle görüşürken zaman, saat, tarih karıştırdığına hiç rast geldin mı? " dediğinde abimx Andrey abimle göz göze geldim. Yüzündeki ifade beni sakin tutmaya hiç yardımcı olmuyordu. Egor abimin sorduğu her şey benim yaşadığım şeylerdi.

"Oluyordu arada. Günleri karıştırıyordu.. "

Elim ayağım resmen sinirden titriyordu. Öfkeden yanıyordu tüm bedenim.

"Ya burnu kanıyor muydu? "

"Kanıyordu yine arada! Sen bana niye soruyorsun bunları?! " diye sinirlendi Amber. Ellerim yumruk olmaktan bembeyaz kesilirken nefss almaya çalıştım. Yaşananlar ağır geliyordu. Owen'i da benim gibi zehirlemişlerdi. Owen beni unutabilirdi. Owen hepimizi unutabilirdi. Owen her şeyi unutabilirdi. Bunun ağırlığı çöktü kalbime. Kalbimin tekledigini hissettim. Yüzümde hissettiğim elle irkilirken zar zor odaklandım önüme. Andrey abimin ne ara yanıma geldiğini anlamamıştım bile. Bana seslendiğini de çok geç farketmiştim.

"Nefesini serbest bırak... " dediğinde nefesimi tuttuğumun bile farkında değildim ki.

"Ya size ne oluyor?! Nerede kaldı bu Zelze?! " diye yükselen Amber'i buldu bakışlarım. Öyle boş bakıyor olmalıyım ki o da Andrey abim gibi önümde çömeldi. "Senin kalbin hâlâ atak geçiriyor mu? " demişti bir endişeyle. O iyileştiğimi düşünüyordu. Çünkü en son kalbim ilsc kullanmayacak kadar iyileşmişti. Hatta şifacılar gözetiminde bırakmıştım ilaçları ben.

"Abiciğim... Seni nasıl kurtardık? Onu da kurtarırız. Egor bir panzehir hazırlar. Sana da içirmistik hani... " dediğinde Andrey abim hatırladığımı belirtircesine başımı salladım. İçirmişlerdi. Onlarla karşılaştıktsn sonra zaman, saat, tarih karıştırmam devam etmişti. İlaçları içmesem bile ağır dozdan dolayı bedenim ondan kurtulamıyordu.. Burnum da onların yanında kanayınca bu bardağı taşıran son damla olmuştu. Her şeyi anlamıştım. Andrey abim büyü haritama bakarken Egor abim panzehir hazırlamıştı. Kurtulmuştum. Owen da kurtulurdu. Değil mi?

"Ne panzehiri? Seni neyden kurtardılar?! Tanrı aşkına?! " diye doğruldu Amber. Hiçbir şey anlamıyordu ve anlamadıkça daha da sinirleniyor korkuyordu. " Biriniz anlatacak mısınız ne olduğunu?! "

"Misty..." dedi Egor abim. Hayır hayır... Amber'in bu öğrenmesi demek onu bir kaşık suda mahvetmesi demekti. Başını anlatma dercesine iki yana salladığımda göz göze geldik. " Eninde sonunda öğrenecek. Öğrenmediği sürece bize engel olacak Amaya... "dediğinde sıkıntı dolu bir nefes aldım. Kahretsin ki abim de haklıydı.

" Anlat. Anlatın. Susmayın. "dedi Amber her bir kelimeye ayrı ayrı vurgulayarak. Sanki nefessiz kalana kadar konuşmuş gibi nefes nefeseydi.

" Misty, Amaya'nin hatırladığını fark edince ona yüksek dozda , Owen'a verilen ilaçlar gibi ilaç veriyordu. Amaya hafızasında sorun olmadığı halde sizi bir süre unuttu. İlaclae yüzünden. Amaya'nin hafızası hatırlamamaya yatkın bir zihin. Büyüyle , ilaçla çok çabuk kendini kapatıyor. Ama Owen seni, onu , her şeyi hatırladığına göre çoğu zaman zihniyle savaştı. Güçlü bir hafızası olmasa o da unuturdu her şeyi. "dedi Egor abim. Amber ayakta duramayacağını hissettiğinde karsı koltuğa bırakmıştı kendini. Ruhunu bırakmış gibi boş boş bakıyordu bir bana bir Owen'a.

Gözlerini kapattı. Nefes egzersizi yapmaya başladı.

" Amber... "diye mırıldandığımda elini kaldırdı. Susturdu beni. Konuşmak istemiyordu ve bu beni daha da çok korkutuyordu.

Bir geçit kapısının açıldığını fark edince oraya döndü bakışlarım. Zelze nihâyet gelmişti.

" Buldum. Odasında saklamış. "dedi ve Egor abime verdi ilaçları. Ben gözlerimi yeniden Amber'e çevirdim. Duyduklarını sindirmeye çalışıyordu. Kendini her şeye kapatmış şekilde öylece oturuyordu. Sanki nefes bile almıyordu. Nefes egzersizini bırakmıştı.

" Hangisi gibi duruyor Egor? "dedi Andrey abim.

" Amaya'ninkinden değil. O kesin... "dedi Egor abim. Rahatlamam mi gerekiyordu yoksa endişelenmem mi gerekiyordu bilmiyordum. Aynı ilaç olmaması iyi bir şey miydi? Kötü bir şey mi? Emin olamıyordum. Korkuyordum. Owen'a benim yüzümden bir şey olmasından korkuyordum. Eğer ben onun hayatına girmeseydim o bunların hiç birini yaşamak zorunda kalmayacaktı.

Zorlukla kalktım yerimden. Burada beklemek beni daha da kötü yapıyordu. Nefes alamıyordum sanki. Abilerim hap üzerine konuşuyorlardı. Benim kapıya yöneldiğimi zelze fark etmişti. Yanıma geldi. İkimiz birlikte sessizce dışarı çıktık. Hava soğuktu. Hatta gece olduğu için daha da soğumuştu. Ama benim içimdeki yangına hicbir faydası yoktu. Canım yanıyordu.

"İyi misin Amaya? Amber de kötü... Ne oldu ben gidince? " dediğinde sırtımı duvara yaslayıp ona döndüm. Yüzümde artık nasıl bir ifade varsa bu onu oldukça germişti.

"Owen gibi bir dönem Misty'nin bana ilaç içirdiğini öğrendi.. Zelze.. Onun yanında olur musun? Bir delilik yapmasından korkuyorum. "

"Ama sen bu-"

"Ben iyiyim. " dedim. Değildim iyi falan.

"Gerçekten... " diye ekledim. Tereddütte kalsa da ısrarıma dayanamadı. Başını sallayarak içeri girdi. Kapıyı kıyı kaşık bırakırken ben derin bir nefes almıştım. İyi olmak değildi bu. İyi olmaya çabalıyordum. Çabaladıkça daha da dibe batıyordum sanki.

Lanetlenen gücüm değilde ben olmalıydım.

Neye el atsam yok oluyordu bir şekilde. Öyle ya da böyle zarar görüyordu. Ben herkese zarar veriyordum. Ben olmasam herkes daha mutlu olacaktı.

Nefes almaya çalıştım. Düşünmemeye çalıştım. Ben düşünmedikçe, bir şeylerin üstesinden gelmeye çalıştıkça hayatım bak bunlar senin kaçtığın gerçekler dermiş gibi önüme sürekli sorun çıkarıyordu. Sürekli canımı yakacak şeyler yaşatıyordu. Canımı deşen geçmişimi gözlerimin önüne seriyordu.

Ama artık keşke deme hakkımın kalmadığını bilmiyordu.

Ben ve onlar. Yanımda olan, zarar gören, zarar görmeyen herkes benimle bu yolda ilerleyecekti.

Belki karşımda, belki yanımda, belki canıyla, belki de ruhuyla.

Suçlamak hiçbir şeye yaramıyordu. Yaşananları yaşanmamış yapamazdım ama yaşanacakları istediğim sonuca erdirmek için çabalayabilirdim.

Sakinleşmiştim. Kendimi suçlamaktan vazgeçmezsem toparlayamazdım.. Biliyordum. Her şeyin sorumlusu, her şeyin suçlusu bendim ama suçumu kabullenip köşeye çekilirsem herkes daha çok zarar görecekti.

Yaslandığım yerden ayrıldım. Tam içeri girmek üzereydim ki kapı ben dokunmadan geriye doğru açıldı. Gözlerim kapıyı açan Amber ile kesişmişti. O da benim gibi sakin duruyordu ama ikimizinde içinde fırtınalar kopuyordu.. Biliyordum. Farkındaydım. Yap diyemiyordum yapma demek de içimden gelmiyordu ama yapmaması gerekiyordu.

Aramızdaki boşluğu bir iki adımda kapatıp bana sıkıca sarıldığında ben de ona sıkıca sarılmıştım. Amber'im... Hiçbir şeyden korkusu olmayan kadının en büyük zaaflarındandık biz. Bizi kaybetme korkusu onun aklını başından alıyordu. Onu acımasız birisi haline getirmiyordu. Aksine öyle çok acı çekiyordu ki bundan sorumlu herkes o acıyı en derinlerine kadar çeksin istiyordu. Amber'in adaleti etme bulma üzerineydi. Ne iyilik yaparsan ondan iyilik görürdün. Ne kötülük yaparsan da onun cezasını çekerdin. Bunu Rarenyum evren mahkemelerine de birakmazdı. Bıraksa bile o mahkemenin adaletli olması için çabalardı. Amber sonuna kadar hee şey için çabalardı.

"Bana her şeyi anlatmanı istiyorum. Bana her şeyi anlat ki ben ona göre savaşayım Amaya... Böyle savaşmak çok zor. Ya sen ya da o zarar görüyosunuz bir şekilde... Lütfen. " dedi Amber beni sıkıca sararken. Geri çekilmek istediğimde zorluk çıkarmadı. Ellerimi yüzüne çıkardım. Gözlerindeki korkuyu çok iyi hissediyordum. O tekrar kaybetmekten korkuyordu.

"Bu sefer kaybetmeyeceğiz Amber... Buna bu sefer ben de izin vermem. " dediğimde derin bir nefes almıştı. Dudaklarıma bir tebessüm kondurdum. Parmaklarım ile yüzüne dokundum. Me yapmak istediğimi anladığında o kendiliğinden gülümsemişti zaten.

"Hadi... " dedim. Başını salladı. Birlikte içeri girdik. Kapıyı kapattım. İçerisi biraz soğumuştu. Şömineye doğru ilerledim. Abilerim Owen'ın başında ona bir şeyler içirmeye çalışıyorlardı. Zelze de onlara yardımcı oluyordu. Sominenin yanına gelince elimin içine ateşimi çağırdım. Minik bir ateş bu şömineyi yakmaya yeterdi. Büyük bir ateş de bu evreni yakmaya yetecekti ne de olsa.

"Bu çocuk normalde de ağır uyuyor değil mi?! " diye nefes nefese bize döndü Andrey abim. Amber ile aynı anda başımızı salladık. Öyle. Owen genelde de derin uyurdu.

"Bu ikisi! " dedi Amber anında beni ve Owen'i satarak. " Ölü gibi uyurlar! "dediğinde ellerimi belime koyarak ona döndüm.

" Senin de bir uyuduğunu görmek nasip olsaydı keşke ! "dedim. Günlük dört beş saat uykuyla yaşıyordu kendileri. Şahsına iftira atmışım gibi bir abartıyla bana baktı. Kafamızı dağıtmaya çalışıyorduk yalnızca.

" Kaç kere yan yana uyuduk! Ask olsun! Uyuyorum ben?! "

"Dört saatlik uykuya ben uyku falan demem! " dedim.

"Ben dört saat uyumuyorum ki?! " dedi ve destek için Zelze'ye döndü.

"Dört saat kırk dakika uyuyoruz prensesim. Siz uyanınca ben de uyanmak zorunda kalıyorum. " dedi Zelze. Göz devirdim o atladığım kırk dakikalık süreye.

"Bak?! Duydun mu? Dört saat kırk dakika. Önemli. " dedi Amber.

"Özel bir nedeni var mı dört saat kırk dakika uyumanın?! Meraktan soruyorum. " dedi Andrey abim. Ne yiyordu o?

"Çilek mi o? " dedik Amber ile, sonra da aynı anda ona doğru ilerledik. Elinde çilek ile kalakaldı abim. Sonra uaninsaki Zelze'ye döndü.

"Sen bunlar birbirlerine benzerler falan deyince ben seni çok dikkate almamıştım. Kusura bakma! " dediğinde , Zelze önemli değil dercesine elini sallamıştı. Abimin elindeki kaseden birer çilek aldık. Stres bizi acıktırıyordu.

"Sen niye dört saat kırk dakika uyuduğumu sormuştun değil mi? " dediğinde Amber, abim başını salladı.

"Ben anlatayım mı prensesim? N'olur... Siz çok yüzeysel anlatıyorsunuz." dediğinde Amber ona döndü ters bakışlar ile. Süzdü onu söyle bir baştan aşağıya. " Benim söylemeyip senin söyleyeceğin ne yapıyor olabilirim? Merak ettim. Anlat zelze. "dedi Amber.

Zelze anlatmak için kendini hazırlarken gözlerim Owen'ın yanına oturmuş bize oldukça büyük bir tebessüm ile bakan Egor abime döndü. Ona çileği işaret ettim. Hayır anlamında başını salladı.

" O yemez. Yerse kızarıyor. "dedi Andrey abim. Kaşlarımı çattığımda ekledi. " Alerjisi var... "

"Yazık." dedi hemen Amber. Yani evet yazık ama bunu böyle demese miydik Amber? Biraz anı olmuştu. Abim de beklemiyordu bence. Şaşkınca bakakalmıştı Amber'e, bizim gibi.

"Ne? Çilek yiyemeyen insanlara çok üzülürüm ben. "

"Üzgünlüğünü karşılarında çilek yiyerek mi kanıtlıyorsun? " dediğinde Egor abim, Amber yemek üzere olduğu cilekle kalakalmıştı.

"Canın mı çekiyor? "

"Hayır."

"O zaman ajitasyon yapmana hiç gerek yok. " dedi Amber. Andrey abimle göz göze geldim istemsizce. Sırıtarak yiyordu çileği. Gözlerinden kalpler çıktığını belirtmeme gerek yoktu sanırım.

Bu ise kendini fazla kaptırmıştı.

Zelze'ye döndüm. " Seni bekliyoruz. "dedim konuyu dağıtmak için. Amber ve abim birbirlerine laf sokma aşamasına geçmeden konuyu dağıtmamız lazımdı.

" Şimdi... Prensesimin günü eğer on iki gibi yatarsa gece dört kırkta başlar. On iki gibi yatamazsa da dört kırkta başlıyor. Nadiren beşte başlar... Arada insani özellik gösterip geç kalkabiliyor! "dediğinde Zelze, Amber ona çilek fırlatmıştı. Zelze obu büyüsüyle yakalayınca homurdanmıştı. Zelze susmadı. Devam etti.

" Sabah uyanır. Görmedim ama uyanıp o piti piti yapıp önce hangi krallığı karıştıracağını belirlediğine eminim. "

"Zelze... Zelze.. Zelze. Biz yalnız kalırız. Farkındasın değil mi? " dedi Amber tehlikeli bir tonda.

"Anlatıyorum prensesim. Eleştiriye hiç açık değilsiniz. " demişti Zelze. Amber görüşeceğiz seninle der gibi başını salladığınds gülümseyerek devam etti.

"Eğer uyandığımız gün kuşlarına gideceği günse saat yediye kadar Krallık'ta olmaz. O günler de değilse de sarayda olmaz. " dedi.

"İkisi arasındaki fark ne? " dedi Andrey abim. Ben amber ile bir dönem aynı odada kaldığım için anlıyordum aradaki farkı çok rahat ama abilerim anlamamıştı.

"Eğer Krallık'ta değilse herhangi bir Krallık'tadı. Eğer sarayda değilse Homaris sınırları da dâhil yine herhangi bir Krallık'tadır. " dedi Zelze. Andrey abim Amber'e döndü.

"Sen annenin karnında kaç ay durdun? Hayır dokuz ay durmadığın kesin. "

"Yedi aylıkken doğmuşum ben. " dedi gururla Amber.

"Evrene bir ay erken geldiği için çok matah bir şey yaptığını sanıyor. " dedi Zelze.

"Sen benden dört yıl önce gelmişsin. Biz bir şey diyor muyuz? " dedi Amber.

"Oha?! Sen benden büyük müsün?! " dedi Andrey abim. Başta Zelze'ye bana kardeşim dediği için kurulmuştu ama vakit geçirince hemencecik kaynaşmıştı onunla da. Abimin kin tutmaya meyilli bir kalbi yoktu. Her duyguyu o anlık yaşıyordu. Sanki bu şekilde nefes alabiliyordu yalnızca.

"Kaç yasındasın ki sen? " dedi Zelze de. Basta o da abima kurulmuştu bayılmasina neden olduğu için ama iyi niyet ve araya ben girince önyargıları kırmıştı.

"Otuz bir. "

"Ben de otuz iki. "

" Hiç göstermiyorsun. Ben aynı yaştasınız sanıyordum. "dedi Andrey abim, Amber be beni işaret ederek.

" İşte sabahları erken kalkmanın faydaları. "dedi Amber.

" İkisi arasında nasıl bir bağlantı kurdunuz prensesim? "

"Güne erken başlamak her yönden kar sağlar insana Zelze." dedi Amber. "Genç göstermene yardımcı olmuşum. Teşekkür edersin sonra. "

Zelze onun dediklerine onaylamaz vir şekilde başını sallasa da gülmüştü.

"Eee sonra? Ne yapar prensesin? " dedi Egor abim. Oldukça eğleniyor gibiydi o da Amber'in Zelze'ye kurulmasından.

"Sonra saat yediye gelirken sarayda dolanmaya başlarız. Şansımıza kim çıkarsa artık. Onunla atışır, lanet yağdırıp devam ederiz. Gün içinde bir o krallık bir bu krallık. Büyüler falan derken biz bir noktada yine ayrılırız. Bana verdiği görevleri yaparım. O da bensiz yapması gerekenleri. "dediğinde Zelse, Amber çilek yemeyi bırakmıştı. Sanırım o da benim gibi Zelze'nin imalı konuşmasından bir şeyler sezmişti.

" Sen yine bana ne konuda trip atıyorsun ya? "

"Sonunda Amber. Hiç anlamayacaksın sandım?! " dedi Zelze oldukça tripli bir şekilde ona yan yan bakmaya başlarken.

"Kusura bakma Zelze! Savaş ortasında bana trip attığını anlayamadığım için?! " dedi Amber yükselerek. Zelze'nin pas vermemesine ise göz devirmişti. Gözlerini ona dikip baktı uzun uzun.

"Seni Perry'nin önüne attığım için mi triplendin? "

"Hayır."

"Sana yok ol gözümün önünden dediğim için mi? Diyorum sana ben sinirlenince beni cok ciddiye alma diye. Ne dediğimi pek hatırlamıyorum. "

"Genelde sizi ciddiye almıyorum. "

"Zelze ! " diye yükseldi amber. Sabrının sonuna gelmiş bulunuyorduuk.

"Efendim prensesim? "

"Anlat Zelze. Ne şerefsizlik yapmışım? " dediğinde, Amber'e döndü gözleri.

"Bütün gün beni başka krallıklarda Jessica ile dolaştırıp kendin tek gezdin Amber. Bir de onu saraydakilerin başına getirmişsin! Sana onunla anlaşamıyorum dedim. Gidip burnumun dibine koydun kızı?! " diye yükseldi Zelze.

"Kız güzel. Ve seninle flört etmeye çalışıyor. " dedi Amber.

"Bundan bize ne? " dedi Zelze oldukça ciddi bir şekilde.

"Bence de bunun bizlik bir durumu yok. Senlik bir durumu var. Ben yeğen sevmek istiyorum. " dedi Amber oldukça rahat bir şekilde.

"Ben evlenmeyi düşünmüyorum. "

"Bence sen yavaştan düşünmeye başla. Evde kalacaksın bu gidişle. Yaş olmuş otuz iki. " dedi ve Andrey abime döndü. " Sen üzerine alınma Andrey. "

"Hiç alınmadım. Sen devam et saydırmaya. " dedi abim keyifle. Amber'in herkesle uğraşıyor olması onun çok hoşuna gidiyordu. Kaos ihtiyacını amber fazlasıyla karışlıyordu.

"Bir saniye. " dedi Zelzs bir anda. Ona çevirdik bakışlarımızı. Şüpheyle gözlerini kısmış amber'e bakıyordu.

"Sen annemle mi görüştün?! Tabi ya! O soktu değil mi bunları senin aklına?! "

"Nasıl anladın yine seni zeki şey? " dedi Amber gülerek. Savaş ortasında ship yapacak kadar daha delirmemişti anlaşılan.

"Annem de aynılarını dedi çünkü geçen gün. Evlenmiyorsun! Torun sevmek istiyorum ben dedi! Hatta bana dedi ya! Tabi ?! Nasıl gelmedi benim aklıma bu?! Senden bir halt olmaz ben Amber ile konusayım demişti. Ben gitmezsin sanmıştım! " dedi Zelze oflayarak.

"Annen çağırmış. Niye gitmeyeyim. Koşarak gittim. İki dedikodu yaptık. " dedi Amber. Eline aldığı çilek kasesi ile koltuğa oturdu. Ona imayla baktı. " Jessica'yı da annen beğenmiş bu arada. Yapalım mı amber kızım aralarını dedi. Bilirsin annen annemdir. Ayırmam. Bana yapalım şunların arasını kızım dedi. Ben de diyemedim ki senin hayırsıs oğlun gül gibi kızdan nefret ediyor. Hoşlaşmıyorlar pek dedim. Nefrette aşk kadar güçlü bir duygudur kızım dedi annen. Ben de babasından hiç hoşlanmıyordum sonuç ortada dedi. "dedi ve göz kırptı Amber. " Sonuç sensin Zelze."

Zelze hariç hepimiz gülmeye başlamıştık. Zelze bu durumdan oldukça mutsuzdu. Amber'in keyfi biraz olsun gelmişti yerine. Az önce Zelze'nin triple anlattığı her şeyin de acısinı çıkarmıştı bu şekilde. Derin bir nefes almıştım işte şimdi. Bir de Owen uyansaydı. Her şey benim için daha güzel olacaktı. Owen'a döndü bakışlarım. Uyanm-

"Owen? Uyanmışsın... "dedim onun yanına nasıl vardığımı bilemeden. Konuşmaya dalmıştık. Onu kontrol etmeyi hepimiz unutmuştuk sanırsam. Tepesinde beş kişinin bitmesini beklemediğinden olsa gerek oldukça gergin ve boş bakıyordu.

" Neredeyim ben? "dediğinde Owen sesi oldukça boğuk ve uykulu çıkmıştı. Şimdi nerede olduğunun ne önemi vardı? Çenesinden tutup yüzünü yüzüme çevirdim. Gözlerim şüpheyle kısılmıştı. Kalbim hem heyecandan hem de korkudan pat pat çarpıyordu.

" Boş ver şimdi nerede olduğunu? Sen hatırlıyor musun bizi? "dedim. Kasları çatıldı.

" Sizi niye unutayım ben Amaya? İyi misin sen? "dediğinde ben dahil herkes rahat bir nefes almıştı. Adımı söylemesi bizi oldukça ikna iten bir detaydı. Yüzünü serbest bırakıp geriye çekildim. Ayılması lazımdı. Ben geri çekilince üzerine Amber eğilmişti. Bu sefer çenesinden tutup kendine ceviren oydu.

" İyisin değil mi? Doğruyu söylemiyorsan fena yaparım seni. "dedi Amber.

" Sen hasta değil miydin? "dedi Owen ona şaşkınca bakarak. " Grip beynini mi yok etti amber? İyi olup olmadığımı sormak için mi uyandırdınız beni? "dedi. Amber sanki Owen bize kizmiyormus gibi bir keyifle bana baktığında ben de onayladım onu.

"Gayet kendinde. " dedim abilerime.

"Panzehir verdik çünkü. " dedi Egor abim.

"Sen nasıl buldun panzehiri? " dedi Amber. Bunu sorgulamak daha yeni gelmişti anlaşılan aklına.

"Normal bir hayatımız olsaydı. Egor şifacı olurdu Amber. " dedi Andrey abim. Amber anladım dercesine başını sallamıştı. Taşlar yerine oturmuş olmalıydı. Bir şifacıda olacak bilgilere hakimdi abim. Hasta olsak bakardı. Zehirlensek panzehir yapardı. Eskiden hatıralarımda bitki toplamak için ormanlarda dolaştığım anımdaki yoldaşımdı o benim.

"Bir saniye... Siz kimsiniz ve ne oluyor abi bana?! " dediğinde Owen yine topluca ona döndük. Gözlerini kırpıştırarak bakıyordu bizlere.

"Benim sizin yanınızda ne işim var? "

"Konuşmamız gerekiyordu. Seni buraya Zelze getirdi. Hatırlamıyor musun? " dediğimde hayır anlamında başını iki yana sallarken. Onun icin yabancı olan iki yüze döndü bakışları.

"Abilerim." dedim hemen daha fazla sorgulamasın diye. Kaşları şaşkınlık ile havalanırken ben devam ettim. " Andrey, büyük abim. Egor da küçük abim oluyor. "dedim ikisine de gösterirken.

" Garip bir tanışma oldu. "diye mırıldandı Owen. Hepimiz bunda hemfikirdik.

" Sohbetinizi bölmek istemem ama... "diyerek araya girdi Zelze. Saate baktı. " Prensesim. Yaklaşık iki saattir Homaris'e giriş yapmadık. Ben de siz de buradasınız. Ben bir kolacan edeyim ortalığı. Malum hastasınız diye biliyor herkes. Biraz sizin adınıza ortalığı karıştırayım."

"Çok mantıklı... Ne yap biliyor musun? Kocaman bir peçete buketi yap. Perry'e yolla. Beni grip yapıp ortalıktan çekilince unutuldu sanmasın. " dedi Amber.

"Hasta değilsin ama... " dedi Owen yeniden onu gözleriyle kontrol ederek. . Amber duraksadı. Kaşlarını çattı.

"Sahi... Ben nasıl iyileştim iki saat içinde? Ya mucize ya da büyü?! "

"Ya da ilaç? " dedi Egor abim. Ona döndü amber ve Zelze. Abim sorgulayan bakışlarına aldırış etmeden tekli koltuğuna oturdu. " Yaptığım çayda ilaç vardı. Ondan kötü kokuyordu. Hemencecik iyileşmenizi sağladı. "dediğinde, Amber oldukça etkilenmiş bakıyordu ve bunu gizlemiyordu. Andrey abime döndü bakışları.

" Şu anda gözümde evrenin mantıklı insanısın haberin olsun. Mantıklı düşününce bu kontluk mevzusu benim çok hoşuma gitmeye başladı. "demişti keyifli bir şekilde.

" Sen bir de bana sor... "diye mırıldandı Egor abim. Yakın olduğumuz için onu sadece ben duymuştum sanırım. Andrey abim oldukça gururla süzülüyordu çünkü dikildiği yerde.

" Övünmek gibi olmasın. Öyleyimdir. "dediğinde kendini övmediğini sanması ne kadar da masumaneydi!

" Rüzgar kontunu gerçekten buldun mu sen? "diye yükseldi Owen.

" Bu arkadaş biraz geriden geliyor sanırım. "dedi Egor abim.

" Hızımıza ayarlayacağız onu birazdan. "dedim. Owen'a sakin ol dercesine elimi salladım.

" Abileriniz sizi sorarsa ne diyeyim prensesim? "dedi Zelze. Genelde ağız birliği olsun diye önden ne yapacaklarını, ne diyeceklerini çalışırlardı böyle. Değişmeyen nadir şeylerdendi bu.

" Pılını pırtını toplayıp cehenneme gitti de. Gelmek istiyorlarsa beni yormadan kendilerini yok etsinler. Bu dipnotu kesinlikle söyle. "

"Ya sizi görmek isterlerse? "

"Burada yatıya kalmıyorum Zelze. Bir saate gelirim yanına. Beni gecenin beşinde kim ne yapsın? "

"Hastasınız. Axel en son şifacılar ile sizi arıyordu. "

"Zehirlemek için olduğuna hemfikiriz. Terra'ds bıraktım. Kendini buzlara attı ölüme terk etti de. Sevinsin gariban. " dedi Amber. Ardından elini salladı hadi git dercesine. Zelze'nin başka soracak bir şeyi kalmamış olacak ki Amber'e uyum salladı. Hepimize bir baş selamı verip geçit kapısı açtı ve ayrıldı yanımızdan.

"Şimdi ne olduğunu anlatacak mısınız?! " dedi Owen o gider gitmez.

"Bende aynı şeyi soracaktim. Artık anlatmalısın. " dedi Amber de bana bakarak. Stres dolu bir nefes aldım. Bu zor olacaktı bir hayli. Koltuğun başından ayrılıp Andrey abimin oturduğu koltuğa ilerledim. Koltuğa oturunca Amber'e Owen'ın yanındaki boşluğu işaret ettim. Sorgulamadan oturdu hızlıca. Merak ediyordu. Merak ettikleri şey onu korkutsa dahi öğrenmek istiyordu.

" İki yılı anlatmadan önce bir şeyi merak ediyorum. Owen... "dedim ona kenetledim bakışlarımı. " Amber hapları bıraktığını söyledi. Biz seni uyandıramayınca endişelendik. Andrey abim büyü haritana bakınca ilacın büyülü bir ilaç olduğunu, senin zihnini, aklını karıştıracak hatta bizi , her şeyi unutmana neden olacak kadar zehirli bir ilaç olduğunu fark ettik. O yüzden başında bekliyorduk ve o yüzden ıslaksın... "dedim. Üzerine bakıp duruyordu sürekli. Soramıyordu da. Kendince anlamaya çalıştıkça daha da karmaşık hâle geliyor olmalıydı.

" Sen bıraktım demiştin hapları... "dedi Amber de ona dönerek.

" Bıraktım zaten de... Bu gece şey oldu. "dedi Owen. Gözlerini kapattı. Hatırlamaya çalışıyor gibiydi. " Annem tek gelmedi. Yanında... "

"Misty mi vardı? " dedim birden. Gözlerini açtı. Başını salladı. Hatırlayamadığı kişi oydu. Neden?

"İkisi geldi ve benim içtiğimden emin olmadan gitmediler... Gittikleri gibi uyumuşum zaten." dedi ve bana çevirdi bakışlarını. "İlaçlar da büyü mü varmış? Neden?" dediğinde omzumu bilmiyorum dercesine indirip kaldırdım.

Şarkı: Endless...
Broken.

İçeriye bir sessizlik çöktüğünde tüm gözler bendeydi. Beni bekliyorlardı ve ben belki de kaçtığım her detaya değinmek zorunda kalacaktım bu gece... Saate kaydı gözlerim. Bir an önce başlasam iyi olacaktı. Güneş doğmadan gitmeleri gerekecekti. Her şeyin plana uygun gitmesi gerekiyordu.

"Dünyadaki ikinci haftamda her şeyi hatırladım. " dediğimde, Owen dehşete düşerken Amber oldukça soğukkanlıydı. "Ben hatırladım ama etrafımda sizden hiçbir iz yoktu.. Misty hatırladığım her şeyin kendi uydurmam olduğunu söyledi. Ona göre izlediğim şeylerin, okuduğum kitapların etkisinde kalmıştım. Yani siz gerçek değildiniz. "

Yanan şömine bile bizi ısıtmaya yetmiyordu. Öyle bir buz kesmişti ki içerisi. Owen ve Amber'in nefes aldığından bile şüpheliydim. Bulduğum cesareti kaybetmeden devam ettim.

"Misty her şeyi hatırladığımın farkındaydı. Sana içirilen ilaçların daha ağır dozunu düşün Owen. Sen yaşadığın günde olanları hatırlamakta zorluk çekiyorsun. Bense koca bir sekiz yılın. Anılar geldikçe ilaçların dozu arttı. Yer, zaman, saat ben de her şey birbirine girmeye başladı. O bu arada hic boş durmadı. Benim olmayan ama bana aitmiş gibi hazırladığı geçmişimi bana anlatmaya başladı. Ben bir anda dünyanin bambaşka bir yerinde yaşayan bir kadın haline geldim. Ailemin olmadığını, kazada beni evlatlık edinen ailenin de öldüğünü söyledi. Biz onunla mezarlığa bile gittik. Her şeyi öyle kusursuz ayarlamış ki... Sizden de bahsetti. "dediğimde Owen korku dolu bir nefes almıştı. İyi bahsetmediğinin hepsi farkındaydı.

" Senden, abinden kuzenim diye bahsetti. Abinle olan ilişkimde beni üçüncü kişi olarak lanse etti. Öyle ki onun anlattığı, Amber'in arkadaşlık kurarak evrenden gönderdiği kişiydim ben. "dedim. Sustum. Amber'e bakmaya korkuyordum ama bakmak zorundaydım. Kaskatı bir halde bakıyordu boşluğa. Göz göze geldik. İçim ürperdi. Gözlerindeki savaşı gerçeğe dökerse herkes zarar görürdü.

"Devam et. Beni ne diye tanıttı? Ben de mi kuzeniymişim? " diye sordu ama sesindeki alay bile tüyler ürpertiyordu. Başımı iki yana salladım.

"Sen.. Freda'nin en iyi arkadaşıydın. " dediğimde gözlerini yummuş sabır dilemeye başlamıştı ki Owen konuştu.

"Benden de bahsetti mi? " dediğinde o Amber'in aksine bir hayli sinirliydi.

"Senin hayatının en güzel dönemini yaşadığını. Yeni insanlarla hatta yeni aşklara yol açtığını, hayatındaki tüm sorunlardan kurtulduğunu söyledi... " Owen elini kalbine atmıştı. Sanki kalbi bu anlattıklarıma dayanamıyormuş gibiydi. Endişeyle ona baktığımı farkedince elini devam et dercesine salladı.

"Benim için anlattıkları hiçbir şey ifade etmiyordu. Ta ki ilaçların beni zehirlediğini öğrenene kadar. İlaçları kullanmayı bırakınca anlattıkları zihnimi kemirmeye başladı. Ben orada siz burada... Tek bağlantımız Misty ve o da bana benim olmayan bir hayatı kabul ettirmeye çalışıyor. Bana sahte bir arkadaş grubu bile ayarlamış. Sanki hepsi beni geçmişten tanıyormuş gibi davranıyordu. Hepsi Misty'nin arkadaşıydı. Hiçbiri benim arkadaşım değildi. Ben bu ilaçların sürekli unutup sonra tekrar tekrar tanıştığım bir kadının sayesinde farkettim. O olmasa ben burada olmazdım. "

Cora yine aklıma gelmişti. Ona her şeyi anlatmayı o kadar çok istiyordum ki... O dünyadaki tek doğru kişiydi ve ayrı kalmak zorunda kalmıştık. Muhtemelen o beni öldü biliyordu. Arkamda kımseyi bırakmayacağımı sanıyordum ama bırakmıştım. Bunu hak etmemişti.

"Sonra beni abilerim buldu. DNA testleri, kolyeler falan derken ben gerçekten abilerim olduğuna inandım. Misty'nin bundan haberi yoktu. Olmadığına eminim. O geçmişten hiçbir şey duymayı kaldıramıyordu. Ben... Buraya gelmek istedim. Bu abileirmden istediğim son kanıttı onlar adına. Ben Rarenyum'a geçen sene geldim. "dediğimde ikisinin de beti benzi atmıştı.

" Geçen yıl?... Ne zamanları geldin? "dedi Owen korkuyla.

" Sorman gereken sence o mu? Gelsin ve neden bize ulaşmadın?! "dedi Amber büyük bir sitemle. Owen'ın bakışları ona döndü.

" Şey döneminde geldiyse... "dediğinde, Amber durulmuştu. Gözleri beni bulduğunda sanki onun da kalbi kırılmıştı benimle birlikte bir kez daha.

" Alex sözlendiği zaman mı geldin sen buraya? "

Boğazımdaki yumruyu zorlukla gonderdım. Gelmiştim. Onları görememiştim ama onu ve sözlüsünü görmüştüm. Misty'i, Lyndon'i görmüştüm. Yetmişti bana. İhanetin acısı ağır gelmişti kalbime. Çok kalamadan gitmek zorunda kalmıştık. Zaten o geceden sonra gelmeye başlamıştı Ophelia da rüyalarıma. Ophelia'yı anlatınca nasıl bir tepki vereceklerini merak ediyordum.

"Geldim. Gördüm ve geri döndüm. Dönmem gerekiyordu. " dedim. Owen bana çevirdi ela gözlerini.

"Sen oradayken söz olmuş muydu yoksa söz iptal mi edilmişti Amaya? " dedi Owen. Kaşlarım çatıldı. Söz iptal olmamıştı. Saray bulucusu töreni yapmaya başlarken biz geri dönmüştük. Abilerime baktım. Onlar da sorgular şekilde bakıyorlardı.

"Biz geri dönerken her şey normaldi. Sözü nasıl iptal ettiler? " dedi Andrey abim.

"Ben ettim. Krallığı yaktım. " dedi Owen oldukça rahat bir şekilde.

"Krallığı mı yaktın? " dedim.

"Ben senden sonra her zaman Krallığı yaktim Amaya... " dedi ve bu yaptıklarına şükrederek devam etti. " Biraz daha kalsan muhtemelen senin için çabaladığımızı görmüş olacaktın."dedi Owen oldukça pişman bir şekilde. O pişmanlık duyuyordu ama ben... Duyamıyordum.

"Görevim var dedin... " dedi amber ve titrek bir nefes aldı. " O gün. Senin için çabaladığımızı görsen bile... Geri dönmek zorunda mıydın?"

"Ne görevi? " dedi Owen. Sandığımdan daha zor bir konuşma oluyordu bu... Yüzleşme de denebilirdi.

"Gitmek zorunda kalacaktım. " dediğimde Amber'in omuzları yenilgiyle çökerken Owen anlamadığı için oflamıstı.

"Delirtmeyin beni kızım anlatsana şunu doğru düzgün?! Biz niye her türlü ayrı kalmak zorundayız?! " dedi Owen kadere olan sitemiyle.

"Çünkü bana bir görev verildi. " dedim. Nasıl anlatacağımı da bilmiyordum ki... Abilerime baktım. Nasıl devam etmem gerekiyordu? Nasıl anlatılırdı böyle bir şey? Onlar bile başta şaşırmıştı ama onların şaşkınlığı görevin erken gelmiş olmasıydı. Onlar zaten bunu bekliyorlardı.

"Biz buraya ait değiliz. " dedi Egor abim. En temelden mi alacaktık? Göz göze geldiğimizde hee şeyin kontrolü altında olduğunu belirtmişti. Geriye yaslandım ama hiç de rahat değildim. Owen ve Amber'i gözümü bile kırpmadan izlemeye başladım.

"Ne demek değiliz? Gücünüz var. Büyünüz var! Dünyadan olamazsınız. " dedi Amber hızlıca. Anlam veremiyordu.

"Biz bu evrendeki hiçbir kıtadan değiliz Amber. Biz bu evrenden sürülen o kıtadanız. Sizin deyiminizle lanetli kıtadanız. " dedi Egor abim. Yüzlerinde bir şok ile sindiler oldukları yere.

"İmkansız... " dedi Owen. " İmkansı böyle bir şey... Yok ki halk Onidar'da. Siz nasıl? "dedi ve göz göze geldik. " Ciddisiniz? Ciddisin! "

"Anlamıyorum. Siz Onidar krallığındasaniz... Krallık evrende yoksa siz nasıl var oldunuz?! " dedi Amber.

"Gerilim yaratma Egor. Anlat her şeyi. Toplu şaşırsınlar. Ben de bir çay koyayım. " dedi yanımızdan kalkarken Andrey abim.

"Oğlum siz ciddi misiniz gerçekten?! "

Owen'i doğrulduğu yere geri itti Amber ve abime dikti gözlerini. Abimin artık anlatmasi gerekiyordu.

"Yüzyıllar önce Olaf ve Oleg'in savaşı sonucunda Onidar Krallığı lanetlendi. Evrenden silindi. Yok oldu halkıyla birlikte... Bu sizin bildiğiniz. Evrenin halk galeyana gelmesin diye tarihe yalan dolan geçirdiği bir bilgi. Onidar halkı helak olmadı. Onidar kıtası tabiri caizse göğe yükseldi. Onidar'in ruhu ve halkı , kral Olaf tarafından kilitlendi. İkiziyle arasındaki o savaş evrenin yok etmesin diye Onidar'i evrenden gri taş ile sakladı. Evrende, Amaya'nin gördüğüne göre, tam olarak Onidar kıtasının üzerinde, gökyüzünde yaşıyor Onidar halkı. Anlamanız zor... Biliyorum ama Onidar krallığındanız biz. "dedi Egor abim. O susunca bir sessizlik çöktü içeriye.

" Yani şimdi... "dedi ve sustu Amber. Aklı almıyor gibiydi. Ophelia'nin bana büyüyle anlattığı gibi anlatabilir miydim onlara?

Ellerimin arasında hissetmeye çalıştım büyümü. Ellerimin arasında bir büyü belirdiğinde bakışlar bana döndü. " Ben evreni tam olarak gökyüzünden gördüm. Görevim gereği görmem gerekiyordu. Nasıl oldu diyeceksiniz.. Merak ediyorsunuz. Hatta aklınız da almıyor ama önce Onidar'in nasıl yok olduğunu anlamanız, o kıtanın kilitli bir evrende yaşadığını anlamanız gerekiyor. Mantık şu anda devre dışı. Her şey bir hayal olabilecek kadar gerçek. Hayalin gerçekliğinin anlam kazanması için ona inanmaniz gerekiyor. Siz bana inanıyor musunuz? "

Gözlerim ikisinin de üzerinde gezinirken ellerimin arasında ki büyü kıtaların şeklini almaya başlamıştı. Renk versin diye ateşimle yakmıştım büyümü.

"İnanıyorum. " dedi Owen yürekten geldiği belli olan bir inançla. Yüzümde bir gülümseme oluşurken Amber'e döndüm.

"İnanmasam burada ne işim var kızım benim?! Saçma saçma sorular sorma bana. Yeterince gerginim. Germe beni. " dediğinde Amber, buna Owen da gülmüştü. Şu durumda bile gülebiliyorduk ya... Bizi işte bu yüzden ayirmak istiyorlardı. Biz başımıza ne gelirse gelsin gün sonunda yine oturup gülebiliyorduk.

"O zaman beni izleyin ve dinleyin. " dedim. Ellerimin arasında oluşan küçük evren haritasını büyüterek aramıza doğru yaydım. Şimdi herkes çok iyi görüyordu.

"Olaf ve Oleg savaş sonucu kıtaları ayırdı. Her krallıkta Oleg ve Olaf soyundan insanlar yaşamaya devam ediyor halen. Biz Olaf soyundanız. Owen siz de Olaf soyundansınız.. Amber sizin hangi soydan olduğunuza kimse em-"

"Ben o kansızın soyundan olamam. Ben kanımın son damlasına kadar Olaf soyundanım da.. Abilerim net Oleg soyundan. Aynı soysuzluk! " Sinirlerini zar zor zapt edip bana döndü. " Devam et sen canım. Ben içimden sövmeye devam edeceğim. "

Peki dercsesine başımı salladım. Haritadaki Onidar kıtasına odaklandım. Sanki iki ayrı ruhmuş gibi ayırdım iki kıtayı ve üstte, alttakine tıpa tıp benzeyen kıtayı, göğe yükselttim.. Belli bir noktada durdum. Gördüğüm kadarıyla bu kadar yüksekteydi.

"Olaf kıtayı böyle gri taş ile kilitledi. Lanetlendi sayılması evrenin kabul etmek istediği bir şeydi. Biz... O kıtadanmışız. Ben hala geçmiş on sekiz yılımı hatırlamıyorum. " dedim ve büyümü, atesimk geri çekerek geri yaslandım oturduğum yerde. " Abilerim daha hakim geçmişe. "dedim onların anlatmasını isteyerek.

" Onidar'da her şey güllük gülistanlık değil. "diyerek elindeki bardaklar ile yanımıza geldi Andrey abim. Hepimizin eline birer kupa çay tutuşturarak yanıma oturdu yeniden.

" Hiçbir yerde rahat yok yani. "dedi Amber homurdanarak. Güler gibi olmuştuk onun bu dediğine ama haklıydı. Hiçbir evrende rahat yoktu.

"Onidar kıtasında şu anda iki tane krallık var. Birisi Onidar Krallığı. Bizim ait olduğumuz krallık. Bir de Gilvest Krallığı. Ezelden düşman olan krallığımız. Olaf, Oleg'i yok edemedi. Kardeş kardeşi yok edemedi ama Oleg, Olaf'in yok olması için her türlü çirkinliği yaptı. Gilvest Krallığı, Oleg'in soyunun devamı ve bizi ayıran krallık. Bu düşmanlığı daha da harlamış durumda. "dedi Andrey abim beni ve Egor abımi işaret ederek.

" Kardeşi kardeşe kırdıramadılar geçmişte ama yaklaşık on dokuz yıl önce kardeşi kardeşe kırdırmak istediler. Amaya'nın bir ikizi var. " dedi Andrey abim. Owen elindeki çayı üzerine dökmüştü şaşkınlıktan.

"Yandım! " diye yükseldiğinde ,Amber yine onu geriye yaslandırmıştı. " Kendi kendine yan şurada! "dedi ve şaşkınlığını önemsemeden devam etti. " Ara verecek hiçbir şeye tahammülüm yok. Devam et Andrey. "

"Amaya nadide. " deyince Andrey abim, Owen bu kez de elindeki çayı Amber'in uzeekne dökmüştü. Bardağı direkt fırlatmıştı.

Amber yandığını bile hissetmedi muhtemelen çünkü gerçekten dumura uğramış şekilde bakıyordu Andrey abime.

"Vazgeçtim. Ara verelim. " diyerek heri yaslandı ve dehşet içinde sessizliğine büründü.

"Yanarken yalnız yanmayayım mi dedin Owen? " dedi Owen'a dönerek.

"Şu anda yandığımı hissetmeyecek kadar şoktayım Amber. "dedi Owen da ona dönerek.

"Nadide olduğunu söylüyor. " dedi Amber. Kendi aralarında arada bana bakış atarak kritik yapıyorlardı. Duyduğumuz asla umurlarında da değildi. Onlar her halükarda kritik yapabilecek potansiyele sahiplerdi.

"Senin şu kahinin dediği şey... Büyük şeyler olacaktan kastı kardeşimizin nadide olması olabilir mi Amber? "

"Kahin demişti değil mi? Döndüğümde ona ufak bir ziyaret yapayım ben. Eli öpülesi kadın vallahi. Naskl da biliyor her şeyi. "

"Bizim geleceği de görür mu ki Amber? "

"Geleceği düşünecek durumda değiliz Owen. Ne yapacaksın geleceği? "

"Bir bakayım gelecektede nadide çıkacak mı? " dedi bana döndürdüğü bakışlarıyla. Süzdü bir benj baştan aşağı. " İnanılmaz.. Sen gerçekten nadideysen.. Nasıl ya? Biz nasıl farketmedik ki? Hayır ben ve Amber hep birlikteydik... Ve ben nadide alametlerini ezbere biliyordum kızım sen nasıl sakladın bizden nadide olduğunu?! "dedi Owen. Yeni yeni idrak ediyordu.

" Ben de bilmiyordum ki. "dedim itiraz ederek. " Yeni öğrendim. "

"Amaya ve ikizi-"

"Bir dur Egor tanrı aşkına! " diye yükseldi Amber. Elini başına yasladı. Beynindeki depremleri hissettiriyordu çok net bir şekilde. Bana çevirdi gözlerini. Kararlı bir şekilde devam etti.

"Sen şimdi nadidesin... Nadide alametlerindeki her şeye de uyuyorsun. Ne demişti kahin?? " dedi Amber gözlerini kapatarak. " Ne demişti Owen? "

"O kadın çok şey diyordu Amber. Hangisini aklımda tutayım. Ayrıca ben inanmıyordum. Sen inanıyordun. " dedi ve hak verircesine ona döndü. " Sen ne öngörülü bir kadınsın ya... Ona da inandın. Gerçek çıktı. Helal kız sana... "

"Owen bir sus. Hatırlamaya çalışıyorum. " dedi Amber ona kızarak.

"Çayın soğudu abiciğim. " dedi Andrey abim beni yandan dürterek.

"Amber, abiciğim diyor! Duydun mu?! " dedi Owen bizi işaret ederek.

"Abisi kızın! Halam mi desin Owen??! Tanrı aşkına nerede bıraktın sen beynini?! " dedi onun kafasına vurarak ayağa kalktı.

"Acıdı." dedi Owen elini başına atıp ona ters ters bakarak. "Acısın. Hissetmek iyidir. " dedi Amber yakınımdaki tekli koltuğa oturdu. Dikkatle bana bakıyordu.

"Hatırladım. Kadın demişti ki... Bu yüzyıl nadide çağı olacak. Kimse inanmıyor ama görüyorum. Ne görüyorsun dedim. Dört görüyorum demişti. "

"Dört gördüğünü duyduktan sonra bıraktım inanmayı zaten. Saçmaydı. " dedi Owen hemen. Amber sabır dilercesine bir nefes alarak Andrey abımı işaret ederek başladı.

"Birinci nadide. " dedi ve Egor abime döndü. " İkinci nadide."deyip bana döndü. " Üçüncü ya da dördüncü nadide... İkizin mi önce doğdu sen m- ya ne diyorum ben? Doğru demis işte kadın! "diyerek Owen'a döndü. Al sana kanıt der gibi.

" Siktr. Harbi lan?! Dört demişti değil mi?! "

"Demişti tabi. Onlar buraya düşecekler de demişti. " dedi Amber büyük bir inançla.

"Damdan mi düşecek dediğimde benj kovmuştu kadın. " dedi Owen. Bir sessizlik okusrugunda hepimiz ona bakıyorduk. Gergince süzüldü oturduğu yerde. " Ya ben ne bileyim sizin gökten düşeceğinizi. Ruhani varlık gibisiniz şu anda gözümde. Amber dürt bakayım kaybolacaklar mı?"

Amber gerçekten de beni yandan dürtükledi sonra yaptığı şeyin mantıksızlığını farkedince Owen'a eline geçen ilk yastığı fırlatmıştı.

"Kalan beynimi de sen yaktın yemin ediyorum ya... Kes sesini. Otur oturduğun yerde. Asabımı bozma benim. " dedi ve bize döndü Amber bir anlık sinirle.

"Hazırım ben. Devam edelim. İdrak ettim yeterince. "

"Ben hâlâ nasıl nadide olduğunu anlamaya çalışıyorum. " dedi Owen.

"Ben sana hepsini anlayacağın dilden anlatacağım. " dedi Amber uyarıcı bir tonda. Owen eliyle bana yanıma gel işareti yapınca abimin yanından kalkıp onun yanına oturdum. Abim göz ucuyla takip ediyordu bizi.

"Ya sen nadide mi oldun? Elimde büyüdün resmen... " dedi Owen bana sarılarak. Şu anda her ssui şakaya vurup, ciddiye almıyordu ama aldığında büyük bir şok yaşayacağını hepimiz biliyorduk. Şu anlık görmezdsn geldim bu gerçeği. Ona sarılmanın tadını çıkardım. " Amaya... Sen nasıl nadide oldun ya kızım? "

"Ben evrene düşen ilk nadideyim. " dedim. " Yüzyıllar sonraki. "

"Nasıl yani?" dedi Owen.

"Bu sonradan olan bir şey değilmiş ki Owen. Ben doğduğumdan beri nadideymişim. Abilerim bunu biliyormuş beni ararlarken. Bir ben hatırlamıyormuşum kim olduğumu. " dedim onun omzuna başını yaslayıp abilerime döndüm ama önce Amber'in bir yanlışını duzeltmem gerekiyordu.

"İlk nadide Andrey abim değil. Doğum sırasına göre belirlenmiyor Amber. Nadide gücünü ilk kullanan kişiye göre şekilleniyor sıralama... "

"Bir saniye... " dedi Owen. Bana bakmaya çalıştı ama başaramadı. Abilerkme döndü. " Siz de mi nadidesiniz? Nadide alametleri aşkına... Tüm çocuklar nadide olur değil mi? Sadece dört nadide mi var yani simdi? Kafam allak bullak oldu... "

"Bir sakin olun. " dedi Egor abim. "Endişe edilecek bir durum yok. Endişelenmeniz gereken nokta burası değil. "

Ne yazıkki çok haklıydı.

"Amaya ve ikizi-"

"Adı yok mu? Kız mi erkek mi? Niye adını söylemiyorsunuz? " dedi Amber sorgulayarak. Abilerim sıkıntılı bir nefes alarak bana çevirdiler bakışlarını.

"Sürekli geçmişini hatirlamaya çalışıp kalbine ve kendine zarar veriyor. İsmini söylersek ismiyle hatırlamaya çalışacak. O yüzden söylemiyoruz. " dedi Egor abim. Ama verebileceği bir kaç bilgi vardı benim de bildiğim. " Kız... Onu hâlâ arıyoruz. Amaya ve o evrene değil de dünyaya düştükten sonra isimlerini değiştirmişler. Amaya'nın da ismi Amaya değildi.. Amara'ydı. Biz onu Amara olarak aradık. Amaya olarak bulduk. "

"Amara mı? " dedi Owen yine bana bakmaya çalıştı ama bu sefer başarmıştı. Göz göze gelince başımı salladım. "Amara'ymış adım ama ben Amaya yapmışım. " dedim ve abilerime döndüm. " Neden değiştirdiğimizi hatırlamıyorum. Onun da ismini hatırlamıyorum. Ama aynı yetimhanede olduğumuzu hatırlıyorum. Biz bir şekilde ayrı düştük... "

"Bulacağız." dedi Egor abim oldukça güven verir bir şekilde.

"Nasil ayrıldınız siz birbirinizden? Amaya sizi çok aradı ama her iki türlü de yanlış yerde aramıs oldu... " dedi Amber iç çekerek. Bana bakışından oldukça üzüldüğünü anlamıştım.

"Amaya ve ikizini birbirine düşman etmek istediler. Amaya nadide olduğu için ikizi de nadide olacaktı ileride. Bunu bilen Gilvestliler, onu kaçırmaya kalktı. Savaş çıktı. İkisi de küçük olduğu için akıllarını bulandırmak zor olmazdı değil mi? İkisini ayrı ayrı tutup soylarına bırakılan vasiyete uyacaklardı. İkizi onlarla gitmek istemediği için gücünü kullandı. Kontrolsüz bir güçtü. Gilvestlileri oldukça sarstı ama asıl sarsıntıyı ikisi birlikte yaptılar. İkizinin tehlikede olduğunu hissedince Amaya da gücünü kullandı ve evrende iki kontrolsüz nadide gücü açığa çıktı. Kıtanın etrafındaki, orada saklı kalmasını sağlayan kalkan yer yer delinmeye başladı. Bir şeyi hâlâ çözemedik ama... "dedi Andrey abim. Bana bu kadar detaylı anlatmamıştı. Sanki çözemediği şeyin cevabı bendeymiş gibi bakıyordu.

" Sadece ikinizin gücü değildi sizi yok eden. Birileri daha vardı ama karanlıkta göremedim. On dokuz yıl önce Onidar'dan dünyaya sadece siz düşmediniz. Sizinle birlikte birileri de firar etti. Gilvestlilerdendi. Çünkü ben ve Egor bu kişilerin peşine düştük. Bizim Krallık'tan sadece siz ikiniz yok oldunuz. "dedi Andreu abim. Bizimle birlikte düşman Krallık'tan birileri daha mı Onidar'dan dünyaya düşmüştü yani? Neredeydi onlar? Ben ve ikizim, yetimhanede onlar yüzünden mi ayrı düşmek zorunda kalmıştık?

" Olaylar baya kızışıyor... "dedi Amber. Kaosun göbeğine doğmuştum resmen. Hatta ben direkt kaos olarak doğmuştum.

" Siz on dokuz yıl.. Ya da on sekiz? Her neyse... Niye beklediniz? Neden daha önce gelmediniz?"dedi Owen. Bak bunu bende bir hayli merak ediyordum ama alacağım cevaplar her zaman zamanı geldiğinde olduğundan sormayı bırakalı baya olmuştu.

"Onidar krallığı gri taş ile saklanmıs, onun büyüsü ile gizlenmiş bir krallık Owen. Gri taşın büyüsünü ancak bir nadidenin büyüsü bozar. Hatta bir nadidenin değil. Sadece Amaya'nın nadide gücü bozar. " dediğinde Egor abim, sanırım artık benim görevden bahsetme vaktim gelmişti. Owen'ın omzundan kalktım. Onun da yüzüne bakmak istiyordum.

"Biz Amaya'nın nadide gücünü kullanıp gri taşın büyüsünde yarattığı bir boşluk sayesinde kilitli evrenden buraya gelebildik." dedi ve sözü bana bıraktı Egor abim. Neden bunca sene beklemek zorunda kaldıklarını da açıklığa kavuşturmuştu.

"Yaklaşık bir yıl önce buraya gelip geri dünyaya dönünce rüyama bir kadın geldi. Evrenleri ayıran ikiliyi hepimiz biliyoruz. " dedim Amber ve Owen'a bakarak.

"Yüce kahin Ophelia ve yüce nadide Valentina'yı mı kast ediyorsun? Onlar ne alaka şu anda bizim konumuzla? " dedi Amber kaşlarını çatarak.

"Bir kitapta görevin rüya yoluyla koruyucu seçilen kişiye bildirildiği yazıyordu ama... Kitaplar... Ne bileyim. Her şey çok saçma geliyor. Kitapların uçarı kaçarı olduğunu sanıyordum ama... Tüm bildiklerimi çürüttünüz. " dedi Owen, bana ve abilerime bakarak.

"Bir saniye. Sana görevi onlar mı verdi? Onlar ölü... Amaya sen çarpılmış olabilir misin? Ciddili soruyorum. " dedi Amber dehşetle büyümüş gözleriyle bana bakarken.

"Ben de başta çarpıldım sandım ama her şey sonradan mantığa oturuyor Amber. Beni sonuna kadar bölmeden dinleyin olur mu? Ben bile altı ayda ancak kabullendim. Sizin kabul etmeniz için sadece altı gününüz var. "

"Hayat yine ne kadar adil ya... Gözlerim yaşardı! " dedi Amber sitemle geriye yaslanirken. Kollarını birbirine dolayıp çiçek moduna geçtiğinde aynısını Owen da yapmıştı.

Egor abimle göz göze geldim. Ne istediğimi anlamıştı. Getirmek için yanımızdan ayrılmıştı hemen. Vasiyete bir noktada ihtiyacım olacaktı. O benim en güçlü kanitimdi. Hatra elimdeki tel gözle görülür kanıttı.

"Yüce kahin Ophelia, evrenleri ayırmadan önce geleceği görüyor. Yüzyıllar sonrasını. Olaf ve Oleg'in kıtaları parçalayıp savaşla evreni yok etmek üzere olduğunu görüyor. Onidar'in halini görüyorlar. Onidar evrenin kalbiymiş. Kıtanın bütünlüğünü bozdukları yetmiyormuş gibi bir de kıta eksikliği evrenin yok olmasına neden olacak yakın gelecekte. Ophelia ölmek uğruna alacağı iki evreni ayirma kararının boşa gitmemesi için geleceğe şöyle bir dilek bırakmış. Dilek dediysem de... Şöyle ki evrenlerin ayrılması da evren adına Ophelia ve Valentia'ya verilen bir görev. Evrende düzeni kurmak için iki evreni ayırmaktan başka çareleri kalmıyor. Ophelia, kendisi evrenden gittikten sonra Valentia'nin düzeni tamamen sağlayamayacağını da görüyor. Yüce kahin Ophelia bir ölü ama yüce Nadide Valentia arafta. Görevini tamamlamadığı için evren tarafından cezalandırıldı. Ne ölüp Ophelia'sına kavuşabildi ne de yaşayıp görevini tamamlayabildi. Bir yanlış... Bize mâl oldu. "dedim. Nefes bile almadan pür dikkat beni dinliyorlardı. Dikkatleri toplamışken devam ettim.

"Ophelia da diyor ki. Yüzyıllar sonra kendini gösteren ilk nadidem, Valentia'nin görevini yerine getirecek, düzeni sağlayacak kişi olacak. Öyle ki ben o kişiye yol göstereceğim diyor. İşin kadere kalan kısmı da şu ki Olaf da gelecege bir vasiyet bırakıyor. Olaf fa bir kahin ve yakın geleceği gören bir kahin. Vasiyette düzeni açığa çıkan ilk nadidem sağlayacak diyor. Gri taş'i Onidar'i korumak için, kardeşi Oleg kötü emelleri kullanmasın diye kendi enerjisi ile lanetliyor diyebiliriz. Bunu da sadece nadidem kullanabilir olarak yapıyor. Gri taş ve benim görevim, Onidar kıtasını tekrar bu evrene getirip krallıklar arasında düzen kurmak ve evrenin kalbini yeniden attırmak. Yoksa sadece ben görevi tamamlayamadığım için ölmeyeceğim. Evren de ölecek çünkü kalp atmazsa evren yaşamaz. "dediğimde önüme bir kağıt uzatıldı. Aldım hemen. Amber ve Owen'a baktım. " Yanıma gelin. "dediğimde ikisi de tereddütle bana baktı.

" Ophelia gerçekten kanlı canlı mi yoksa ruhanî mi bilmiyorum ama hiç temasa geçmedik. Korkmayın yani. "

"İçim nasıl rahatladı bilemezsin. " dedi Amber yerinden kalkıp yanıma gelirken.

"Şu yaşadıklarımdan sonra hayalet de olsan seninleyim kızım ben. " dedi Owen bana yaklaştı tüm korkusunu bir kenara bırakırken.

"Her şey benimle arkadaş olmak istediğin için başladı farkındasın değil mi? Ben yine nadide olurdum ama siz bunları yaşamamış olurdunuz. " dediğimde Owen ve aamber bana kötü kötü bakmaya başladı.

"Biz halimizden gayet memnunuz. Sana seni keşke tanımasaydık dedik mi bir kez olsun? Ne diye kendini suçluyorsun ? " dedi Amber bana kızarak.

"Sonunda akıllı düşünen birisi. " dedi Andrey abim. Tam ona kuruluyordum ki Owen kızarak konuşmaya başladı.

"Seninle arkadaş olmak için senin peşinden koşmak benim hayatımın en doğru kararıydı. Bir daha bana böyle bir şey dersen sana gerçekten küserim Amaya. Benim bu hayattaki tek pişmanlığım seni abimle tanıştırmak." dediğinde Owen ona kıyamayacağı şekilde bakmaya çalıştım ki daha da azarlamasın beni.

"Amaya dostların sandığımdan daha zeki çıkıyorlar. Sanırım gerçekten tek yanlış kararın eş seçimin olmuş abiciğim. " dediğinde göz devirdim Andrey abime. Alexander ile bir ilişkim olmasına, bunun evlilik kadar değerli bir şeye yükselmesini hâlâ kabul etmiş değildi.

"Alex demişken... " dedi Amber. Bana çevirdi düşünceli gözlerini. " Hadi biz seninle belli bir temas içindeydik. O nasıl anlamadı senin nadide olduğunu? "

"Fiziken bir belirtisi yokki bunun amber. Güçsel var. Sizin yanınızda nasılsam onunla da öyleydik. " dedim.

"Hayır hayır... " dedi Owen. " Onun kastettiği o değildi. Senin büyü gücün olduğunu da abim anlamıştı ya hani... Onu anlayan bunu da anlamaz mıydı demek istiyor."dediginee Amber ona destek verdi. Bak şimdi böyle düşününce şüpheye düşüyordum. Biliyor olabilir miydi?

"Gerçi benim abim salak. Aklı ermez böyle şeylere. " dedi Owen.

"Senin abinin salak olduğuna hepimiz hemfikiriz. " dedi Egor abim. O da Alexander'a tepkisini koymuştu nihayet. Şimdi rahat rahat gömerdik onu.

"Neyse bunu sonra düşünürüz. Ne var bu kağıtta. " dedi Amber kağıda bakarak. Kağıdı ona uzattım. İnanmaları için son kozumdu bu. Tek somut kanıttı çünkü.

"Vasiyet. Al oku. " dedim. Aldı kağıdı. Owen da görsün diye ortaya uzatmıştı. Kağıdı açtılar. Kağıt boştu tabi. Bana döndü ikisinin de gözleri. Amber tam söylenmeye başlıyordu ki kağıdın bir ucuna sadece dokundum.

Benden kağıda doğru, hafif parlayan bir büyü akmaya başlayınca ikisi de kağıdı aynı anda bırakmışlardı. Kağıdı iki elimle tutmak zorunda kalmıştım onlar korkup bırakınca.

"Kalp var ben de. " dedi Owen.

"Bu kadar şeyden sonra bende de kalp var artık! " diye soylendi Amber. "Kalbimi böyle attıran tek insansın Amaya..."

Bana dönmek istiyordu ama kağıtta beliren yazılar yüzünden dönemiyordu da.

"Nadide gücümün en somut kanıtı bu kağıt... Benden başka kimse de görünmüyor bu yazılar. " dediğimde ikisi de titrek birer nefes almışlardı. Kağıda eğildiler bir merakla, belki de kabullenişlew. Onlarla birlikte ben de vasiyeti tekrardan okumuştum. Vasiyette kitaplardanda bahsediliyordu. Amber ve Owen, görevin içeriğini şimdi daha iyi öğrenmişlerdi.

Kırgınlıklar, yaralar, kayıplar... Hepsi bir yana benim bu yolda sonuna kadar onlara ihtiyacım vardı. Düşmanlarımı bilmiyordum. Geçmişten, şimdiden belki de gelecekten bir sürü düşmanım vardı. Hiçbirini tam anlamıyla bilmiyordum. Görmem lazımdı. Görevi yerine getirmek icin harekete geçmeden önce bütün düşmanlarımı görmem lazımdı. Eger abilerim haklılarsa... On dokuz yıl önce bizimle birlikte düşman Krallık'tan birileri de dünyaya düştüyse bizim peşimizde demeklerdi. Ben yine bir şekilde kendimi biliyordim. Yalnız değildim ama ikizim... Onu düşünmeden de edemiyordum. Onu artık hatırlamam ve bulmam gerekiyordu.. Neredesin ikizim?

"Nasıl başlıyoruz? " dedi Owen bana kendinden emin bir şekilde dönerek.

"Düşmanları tanımak en önemli savaş kuralıdır Amaya. Düşmanları bilmiyoruz. " dedi Amber de.

İkisine de buruk bir tebessümle baktım. Benimle mısınız diye sormama gerek yoktu. Benimleydiler. Eğer onlara böyle bir soru sorarsam beni dövebilirlerdi. Buna emindim.

"Senden oldukça savaş kuralı öğrendim Amber. " dediğimde yüzünde bir gülümseme oluşmuştu. Uzun zaman sonra ilk defa rahat bir nefes aldığımda sanki omuzlarımdaki yük biraz olsun hafiflemişti.

Çünkü yalnız değildim. Bunu biliyordum ya... Zaten hep bunu dilememiş miydim?

Yalnızlığa mahkum bedenler yalnız kalmaktan deli gibi korkarlardı.

"İlk başta bu nadideliği gizli tutacağız. " dedim. Amber'in bana soru sormak için hazırlanan bakışlarından ne soracağını anladım. "Zelze'ye de anlat. Sen yanımızda olmadığında mutlaka o oluyor. Bilsin... Bizim ve Zelze dışında birisi daha bilecek zaten. " dedim. Bunu abilerime de dememiştim. Onlar da yeni duyuyorlardı.

"Kim? Bunu dememiştin." dedi Egor abim.

"Zamanı gelince öğrenirsiniz. O kişinin her şeyi öğrenmesi için önce benim ortaya çıkmam gerekiyor. " dediğimde üzerime gelmemişlerdi. Kapatmıştık konuyu.

"Şimdi... Misty seni beni zehirliyor. Misty o zaman senin her şeyi hatırladığını biliyor. Ama benim abim ya da diğerleri senin hatırladığını bilmiyor Amaya. " dedi Owen.

"Ben de bunu çok saçma buluyorum. " dedi Andrey abim hemen. Ben de saçma buluyordum. Madem Mısty'i benimle gönderip hatırlamama engel oluyordu, nasıl hatırladığımı bilmiyordu?

"Misty çift taraflı oynuyor olabilir. Bu ihtimâli unutmayalım. " dedi Egor abim. Her zaman bu ihtimâli dile getiren olurdu. Hisleri biraz kuvvetli bir adamdı. Haklı çıkma olasılığı çok yüksektk ve bu ihtimal benim kalbimi fazlasıyla strese sokuyordu.

"Çift taraflı oynaması ona nasıl bir yarar sağlayacak ki?" dedi Amber düşünceli bir şekilde.

Owen derin bir nefes aldı yanımda. Saati kontrol etti. Öyle böyle derken saat altıyı bulacaktı. Güneş birazdan çıkacaktı ortaya. Gece bitecek, yeni bir gün daha başlayacaktı.

"Bunu bulmamız lazım Amber... Sen düşünürsün bir komplo. Düşün. Misty'nin hapları bize içirdiğinden abimin haberi var mı? Misty, Amaya'nın hatırladığını abime söyledi mi? Nasıl anlarız? "

"En sevdiğim kısım... " dedim geriye yaslanarak. Amber ve Owen birbirlerine bakıyorlardı sessizce. İkisi de şimdi bir plan kuracaklardı. Yine sessizce. O planı eyleme de dökeceklerdi. Yine sessizce. Her şeyi ortaya çıkardıklarında ise hiçbir şey sessiz olmayacaktı.

"Owen? " dedi Amber bir müddet sonra. Baya uzun sürmüştü sessizlikleri. Abilerim de benim gibi onları izlemişlerdi. Ben neyin geleceğini bilerek onları bekliyordum. Onlar ise her şeye yabancı bir şekilde adapte olmaya çalışıyorlardı.

"Amber? "dedi Owen da. Amber'in kaşları havalandı. Dudaklarında bir gülümseme oluştu. Yüzünde bir aydınlık belirdi sanki.

" Alex seni hiç ilaç içerken gördü mü? Panik atak değil... Bu annenin verdiklerini içerken gördü mü? Ya da bu ilaç konusu hiç onun yanındayken konuşuldu mu?"dedi Amber. Bir şeyler yakalamıştı işte. Onun bu detaycılığını seviyordum.

"İlaç olarak konuşuldu onun yanında ama... Bahsedilen ilaçların bunlar olmadığına sanki eminim rüzgar perisi. Neden diye sor bir bana. "

"Neden ateş kontu? "

"Çünkü bu ilaçlar bana hep en tenha saatlerde verildi. Ben abimin yüzünü anca koridorda yakalarsam görüyorum. Ya da yemek saatlerinde ki ben yemek saatlerine de protestom gereği gitmiyorum. " dedi ve gülümseyerek hepimize baktı. " Ama bilin bakalım ne olacak? "

"Ne olacak ateşimin kontu? " dedim içimde yükselen enerjiye karşı koyamadım. Sesim üzüm zamandıe hiç böyle heyecanlı çıkmamıştı sanırım. Owen'ın ışıl ışıl gözleri beni buldu.

"İlaçlar bana dokunmuş ateşimin perisi. " dediğinde, ateşimin perisi demeyi özlediğini hepimize hissettirmişti. " Ve bende akşam yemeğinde ilacın neden dokunduğunu sadece Misty'e soracağım."dedi Owen ve artık gitmesi gerektiği için ayağa kalktı.

"İste bu. Aradığım enerji ve aradığım plan bu. " dedi Amber ayağa kalkarken. " Ben de gidip konseye senin evini aramalarını söyleyeceğim. O eve girişi çıkışı yasakladım ki o sarı şeytan bir işler karıştırmasın. Günahım kadar güvenmiyordum zaten ona. Gidip bakalım ilaçlara. Sana düzgün bakabilmiş mi? "dedi Amber.

İkisine de yüzümdeki gülümseme ile bakıyordum. Onlar benim zafere giden yokuşlu yolumdaki yoldaşlarımdılar. Onlar benim her şeyimdiler...

" İyi ki varsınız. "dediğimde bana yumruklarını uzatmışlardı. Gözlerimin dolmasına engel olamadım. Yumruğum onların yumruklarının arasına girdiğinde yeniden eskisi gibi bir bahar açtı sanki göğsümde. Kara kış son bulmuştu artık. Kışın arkasına gizlenen bahar nihayet göstermişti kendini.

"Bu sefer yalnız değilsin. Sen hiçbir zaman yalnız değildin. Biz tekrar bir aradayız ve bu sefer bizi ayırmalarına asla izin vermeyiz. " dedi Owen. Başımı salladım dediklerine. Haklıydı. O abilerime donerken Amber bana doğru eğilmiş, yanağıma süzülen yaşı silmişti.

"Gözyaşların sadece mutluluktan aksın kardeşim. Bunun için ne gerekiyorsa yapacağım. " demiş ve tebessümle geri çekilmişti.

"Tanışmamız çok garip oldu ama ben tanıştığıma memnun oldum. " dedi Owen biraz çekingen cesaretle. Abilerim ona verdiğim değeri fazlasıyla biliyorlardı. Onu yeterince tanıyorlardı bu yüzden.

"Daha çok karşılaşacağız. " dedi Egor abim. Bu onun dilinde tanıştığıma memnun oldum demekti sanırım. Andrey abimde olması gereken yaş olgunluğu bazen sadece onda oluyordu

"Tanıştığımıza memnun olduk Owen. Nasipse artık hep beraberiz. "

Bunu o kadar gerçek kılmak istiyordum ki... Umarım hiç ayrı düşmezdik.

"Hadi gidelim.. "dedi Amber. İki ayrı tarafa geçtiler. İkisi de farklı yere gidecekti. Belki de altı gün boyunca hiç yan yana gelemeyecektik.

" Altı gün sonra ne yapacağımızı konusmadık. "dedi Owen , ona olan bakışımdan sanki ne düşündüğümü anlamış gibi.

" Abilerim size ne yapacağınızı anlatacak. Andrey abim seninle olacak. "dedim.. Planımız hazırdı. Sadece günü gelmemişti.

" Benim payıma kontum mu düştü yani? "dedi Amber, abime pası atarak.

" Kontum derken? "diye ona döndü Owen. Amber durdu ve sanmi yıllardır bu anı beklemiş gibi bir gururla kontuna döndü. Egor abimi gösterdi. " Benim de artık kontum var... "

"Ben onu yalan sanmıştım. "

"Gerçek. Beklemiyordun değil mi? "

"Bence sadece ben değil, evren de beklemiyordu Amber. " dedi Owen. Haklıydı. Evren Amber'in kontu olmaskna hazır olmayabilirdi.

"Daha şimdiden herkes peşinde... Yılın Kontluğu olacak. " dedi Amber, abime göz kırptığında biz gülerken abim basbayağı somurtuyordu. Amber'in bu enerjisi ona garip geliyordu ama gerçekten rüzgar kontu olunca nedenini çok iyi anlayacaktı. Bundan adımın Amaya olması kadar emindim.. Onu da ben koymuştum zaten.

Amber keyifle geçit kapısını açıp bize el sallayarak giderken, Owen daha gitmemişti.

"Evreni bilmem de ben bu kontluk perilik eşleşmesine hiç hazır değilim. " dedi Owen. Ben de belli belirsiz başımı salladım. Bize el sallayarak açtığı geçitten giderken yine biz kalmıştık. Üçümüz...

Göz göze geldim ikisiyle de. İkisi de bir garip bakıyordu bana. Sanki bir şeyler anlamlı gelmeye başlamış gibi bakıyorlardı.

"Artık senin neden intihar etmek isteyecek kadar acı çektiğini anlıyorum Amaya... " dedi Egor abim. Kalbime bir ağırlık çöktü. Eğer o gün başarsaydım şimdi burada olamayacaktım.

"Beni iyi ki o gün durdurmuşsunuz. " dediğimde ikisi de buruk bir tebessümle bana bakmışlardı. O gün beni kurtardıkları için onlardan uzun bir süre nefret etmiştim ben.

"Kapatalım bu konuyu ama... Seni anladığımızı bilmeni istedik Amaya.. Siz çok güzelmişsiniz. Sana hak vermek yanlış gelse de... Sen haklısın be abiciğim. " dedi Andrey abim.

"Bizden çalınan iki yılın hesabını sormaya başlamama çok az kaldı."

Hem de öyle az kalmıştı ki...

Düğünmüş. O evleniyormuş... Şu anda artık o kadar az acı veriyordu ki. Ben kabullenmiştim. Demiştim ya onu onunla görünce ben kabul etmek zorunda kalacaktım. Onu onunla yan yana görmüştüm. Her şeyin benim için bittiği noktaydı.

Ama ben artık ona nefret bile duyamıyordum aşkımız için.

Aşkımız bir yalan gibi gelmeye başlamıştı. Yaşanılan her şey bir rüyaydı ve ben bir kabusa uyanmak zorunda kalmıştım.

Belki bir sürü savaş kazanacaktım ama ben aşk savaşında kaybetmiştim.

Onu gerçekten silmeye başlamıştım ve bu ondan vazgeçtiğimin ilk kanıtıydı.

Mor güllerim, bir çift ela gözün yalanında solmuştu.

✧༺♥༻✧

Bir bölümün daha sonuna geldik. Nasıl ilerliyoruz ? Yorumlarınızı, düşüncelerinizi merak ediyorumm... Bir sonraki bölümde görüşmek üzere 🤗

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.