5. bölüm · NADİDE
5. Bölüm~ Mahkumiyet
. Herkese merhaba!
Görüşmeyeli nasılsınız? Keyifler nasıl? Umarım iyidir. Bu bölüm umarım keyfinizi yerine getirir. Ben yazarken de düzenlerken de oldukça eğlendim.
Rarenyum'a hoş geldiniz demek çok isterdim ama ne yazıkki dünyadayız. Ama karalar bağlamaya gerek yok çünkü çoook az kaldı...
Keyifli okumalar diliyorum 💜😉
✧༺♥༻✧
1 yıl önce...
Bir insanın nefes alışverişi bile bir sürü acı taşırdı. Bir sürü duyguya ev sahipliği yapardı. Gülerek alınan derin bir nefes için nelerden vazgeçtiğini sadece o kişi bilirdi. Neleri feda ettiğini sadece o hatırlardı. Ama dışardan bakan kişi bunları görmezdi. Bilmezdi. Gülüyor işte derdi.. Ne var sanki bunda derdi... Ben de gülerim derdi.
Ama her gülüş öyle hissettirmezdi.
Bir gülüşün hissettirdiklerinin ortaklığına erişebilmek de herkese nasip olmazdı.
Bir insanı gülüşüne kadar hatırlamak, birilerinin gülüşünde tekrardan onu bulabileceğini sanmak...
Kırgınlıktı bu gülümsememin arkasında yatanlar. Kalbime küçük küçük saplanan kırıklardı onlar. İnce ince, sessizce kanatan kırıklardı. Farkında değillerdi. Ya da farkındaydılar. Görmezden geliyorlardı.
İkincisini yaptıklarını biliyordum. Ama bazen bilmek yetmiyordu. Bazen bilmek her şeyden ağır geliyordu. Bildim de ne oluyordu? Açık açık hesap sorabiliyor muydum? Kalbimi ellerinizin arasına alıp paramparça yaptınız, neden diyebiliyor muydum? Ya da kalbimin ne suçu vardı diyebiliyor muydum? Diyemiyordum.
Sorguluyordum. Son zamanlarda çok fazla sorguluyordum. Çok fazla düşünüyordum. Düşünmek yasaktı ama düşünüyordum. Yasaktı çünkü bana zarar veriyordu. Yasaktı çünkü kalbim etkileniyordu. Yasaktı çünkü beni ölmekten beter hale getiriyordu.
Ben hesap soramıyordum ama kalbim benden hesap soruyordu her saniye. Sen diyordu, bile bile nasıl beni ellere teslim ettin diyordu. Akıllanmadın mı ? Sen busun diyordu. Sen buna mahkûmsun. Suçlama kimseyi. Sen yaptın bunu. Sen sonunda ne olacağını bile bile bir hevese, hayale heba ettin beni diyordu kalbim.
Suçlu ben miydim?
Yoksa ben çok ısrarcı mıydım? Çok mu şey istiyordum?
Sevmek istemek... Sevilmek istemek... Değer görmek istemek. .. Aile kurmak istemek... Aileye ait olmak istemek. Mutlu olmak istemek... Çok mu fazlaydı hayatıma? Çok mu yanlıştı?
Bilmiyordum.
Yerimde sayıyordum. Hissediyordum. Ama bazen hissetmek yetmiyordu. Hislerimin bir ucu evrenin ötesindeydi. Yaşıyordu ama kim için? Benim için mi? Değil.... Bunu bilmek o kadar çok acı veriyordu ki. O kadar çok koyuyordu ki ben artık bu gerçeklerle sadece yaşıyordum. Hayattan ne zevk alıyordum ne de acı çekiyordum. Böyle katılaşmış bir kalple yaşıyordum.
Öyle görünmeye çabalıyordum. Çünkü tekrar zayıflık beni sonsuza kadar yok edecekti.
Neyi yanlış yapmıştım? Ailem yoktu. Ailen olurum demişti. Aileniz zaten demişti kalbimi deşen iki dostum. Hani? Neredelerdi? Yirmi yedi yıllık yaşamımda ilk defa kalabalık içinde yalnızlık çekiyordum. On sekiz yaşındayken bile bu kadar yalnız değildim ben. Evet o zaman kimsem yoktu. Şimdi vardı da ne oluyordu? Yine yoklardı. Hayat yokluğun değil varlığın acıttığını bir kez daha yüzüme çarpmıştı.
Belki de ilk defa unuttuğum için teşekkür edecektim. Teşekkür ederim hayatım. Benden on sekiz yılımı çaldın. Beni ne kadar öldüreceğini bildiği için unutturmuştu değil mi? Hatırladığım şu sekiz yıl bile ne kadar yakmıştı canımı. Kim bilir o on sekiz yılı hatırlamaya çalışsam neler neler olacaktı?
Ama kaderin benim için farklı planları vardı.
Ama benim de onlara ihtiyacım vardı. Ama yoklardı. Yaptıklarından sonra hâlâ yüzsüz gibi onları istiyordum. Onu istiyordum. Gerçekten akıllanmayacan bir kalbim vardı. Onu paramparça edenlere hasret duyuyordu. Kabul et artık gerçeği. Kabul et kalbim... Bıraktılar seni. Yoklar yanında. Ben çağırdığımda değil ben çağırmadan burada olmaları gerekmez miydi? Ama hayır... Onlar sadece beni göndermeyi bilirlerdi. Sadece benden kurtulmayı bilirlerdi.
Ben bir yaraydım. Bir sorundum. Bir hataydım. Hastaydım. Belki de annem ve babam da bu yüzden istememişlerdi. Gerçek ailemi soruyordum. Cevap yoktu. Üzülürsün diyorlardı. Neden benim adıma karar alıyorlardı? Neden her şey benim için benim kontrolüm dışında oluyordu? Hayat benim hayatım değil miydi? Keşke bıraksalar da ölseydim. Keske beni o gün kimse kurtarmasaydı. Keşke ben o gün ölmeyi de başarabilseydim.
Onu da becerememiştim. Ne unutmayı ne de hatırlamayı.
Beni korumak istiyorlardı.
Ama...
Benden koruyacak ne kalmıştı ki?
Kırık bir kalp?
Paramparça bir hafıza?
Ölüme mahkum bir beden?
Beni benden korumaları lazımdı. Farkında değillerdi. Kendi sonumu ancak ben yazardım.
Bende kurtarmaya çalıştıkları herbir şeyin yerle yeksan olduğunu ne zaman farkedeceklerdi? İşte o zaman onlarda beni bırakacaklardı. Biliyordum.
Ben terk edilmeye mahkumdum.
Ben bırakılmaya mahkumdum.
Yalnızlık benim kaderim değildi. Mahkumiyetimdi.
Mutlu olurum sanmıştım.. Birine gerçekten aşık olurum ve mutlu bir hayatım olur sanmıştım. Masallara inanmıştım. Mutlu sonlu romanlara güvenmiştim. Ama şimdi hepsinin yarattığı hayalkırıklığını iliklerime kadar hissediyordum. Hiçbir masala ait değildim. Romanımın sonu da başı gibiydi. Acı ve kederden oluşuyordu.
Acı kader değildir demişti.
Yalandı. Yalancıydı. Acı da kadere dahildir.
Her acı bir noktada sevilir.
Acıyı sevdiğimde onu hissetmemiş olurum. Hissetmemek... Ölümdü.
His yaşarsa insan yaşardı. Hisler ölürse insan da ölürdü.
"Amaya... Hadi çıkalım! Geç kalacağız!! "
Bakışlarımı camdan çekip ona çevirdim. Sarı saçlarını dağınık bir topuz şeklinde toplamıştı. Gerçeğe nazaran masum ifadesi ile bir şeyler anlatıyordu. Eli kolu hiç rahat durmuyordu. Eli ayağı birbirine girmişti ama ben onun aksine oldukça hazırdım. Son bir yıldır hiç irdelemediği sessizliğim ile ayakkabılarımı giydim. O hâlâ söyleniyordu. İstediği kadar söylensindi. Onu dinlemiyordum. Onun da onu dinlemem için özel bir uğraşı yoktu.
Ama ben konuştuğumda o beni dinleyecekti. Dinletecektim. Susmalarımın acısını bir gün elbet çıkaracaktım. Bekliyordum. Sessizliğim sadece beklememden kaynaklanıyordu. Sessizliğim dile geldiğinde bütün acım ve öfkem de konuşur hale gelmiş olacaktı.
Amaya'ydım ben... Amaya. Gece yağmuru demekti Amaya. Yani eskiden...Adımın anlamını bile sahiplenen birini tanıyordum ama ondan bir evren kadar uzakta olmak garip hissettiriyordu. En çok da ondan nefret ediyordum. Adımın bile değer göreceğini ve bir gün bilmediği bir sebepten yapayalnız, bir oyuncak gibi kaderine bırakılacağını bilseydim, sevmezdim onu. Beni kendisine bu kadar alıştırmasına izin vermezdim. Bağ kurmazdım. Şayet şu anda en çok ne yapmayı istiyorsun diye sorsalar, hiç düşünmeden onunla olan bağımı yok etmek istediğimi söylerdim. İçim kanardı, belki kalbim bu kez gerçekten atmamayı başarırdı ama ben yine de bunu yapardım.
Geçmişime baktığımda, hatırladığım kadarına, sadece hata görüyordum. Bu bile benim için büyük bir başarıydı.
Bir sabah uyanıyordum ve yirmi altı yılımı hatırlamıyordum. Bir dejavu yaşıyordu bedenim. Ama ben yine ne olduğunu bilmiyordum.
Yine bir sabaha uyanıyordum. Sanki on sekiz yaşında gibiyim. Sadece on sekiz yılımı hatırlamıyorum. Sonra bir anda o unuttuğum sekiz yıl tüm gerçekliği ile hafızama kazınıyordu. İlk kez hatırlamamayı dilediğim andı.
Çünkü hatayı bilmeden yaşamak kolaydı.
Bilerek yaşamak zordu.
İnanmak. Hataydı...
Güvenmek. Hataydı...
Sevmek. Hataydı...
Her bir hatanın yarası büyüktü. Acısı derindi. Hissi tarifsizdi. Nefes almanın bile zor geldiği hatta nefes almayı bile istemediğim hisleri taşıyordu. Göğsüm sıkışıyordu. Sorun kalbim sanıyorlardı. Değildi. Kalbim değildi sorun. Kalbim sorun olmayı bırakalı çok olmuştu. Bunu da onlar yapmıştı. Onlar beni önce iyileştirmişlerdi. Sonra daha çok yaralamışlardı. O kalbi yok etmişlerdi. Kalbim yok olalı çok oluyordu. Taşa dönmüştü resmen. Attığını bile bazen hissetmiyordum. Artık sorun hissettiklerim değildi.
Hesabını soramadıklarımdı.
Her gün kendime çektirdiğim bu acıya direnerek rol yaptığım şeyleri sindirmekti.
Artık herhangi bir gecenin yağmuruna ait değildim. Tamamen vazgeçmistim. Kalbimi ikna etmek için uğraştığım aylardaydım. Daha da içime kapanmıştım. Zorunda kalmıştım. Onun yüzünden. Ama dışarıya bunu yansıtmamam gerekiyordu. Eğer görürlerse zayıflığımdan bu kez hiç acımadan yararlanırlardı. Kaybetmiştim yeterince. Kazanmam gereken bir savaşa girmeden önce darbe almamak önemliydi. Güçlü kalmak için bazen acıyı görmezden gelip sadece gülmek gerekiyordu. Ama bunu kalbime anlatmak zordu.
Onun sonu olacağım sanarken artık kendi sonumdum. Belki de sonsuzluğum.
Ben Amaya bile değildim ki. Amara'ydım.
Amaya son demekti. Amara ise sonsuzluk.
Artık rüyalarımdaki Amara'nın nedenini anlıyordum. Biliyordum.
Ailemin bana koyduğu isimdi Amara. Hatırlamıyordum. En büyük cezaydı bana bu hayatta. Unutmak. Hatırlamamak. Kaybetmek.
Unutmak mı yoksa hatırlamak mı deselerdi çoğu kişi unutmak derdi... Ama benim için hatırlamaktı. Hâlâ hatırlamaktı. Hatırladıklarım beni öldürüyor da olsa bir insan gecmişini bilmeden uzun süre ayakta kalamıyordu.. Bunu üç ay önce çok iyi anlamıştım. Gerçekler ilk defa bu kadar yalın olmuştu. Geçmişini bilmeyince insan, düşmanını dost sanabiliyordu.
Kim olduğumu hatırlamıyordum. Yirmi yedi yaşındaydım ama geçmişimin yaklaşık dokuz yılını hatırlamıyordum. Hatırladığım dokuz yıl kahrolmama yetiyordu. Ama en azından bana bazı insanların gerçek yüzünü göstermişti. Tek tutunduğum daldı. Ya hatırlamadığım o on sekiz yıl... O dalı kıracak mıydı?
Beni hangisine dönüştürecekti?
Amaya'ya mı? Amara'ya mı ?
Son mu? Sonsuzluk mu?
Arabaya bindiğimizde gözlerimi kapattım. O arabayı kullanıyordu. Rolünü çok iyi oynuyordu. İnandırıcı olsun diye araba kullanmayı bile öğrenmişti. Dünyaya doğmuş gibi davranıyordu. Artık gözümde gram yeri yoktu. Her hareketi komik geliyordu. Çünkü gerçeğin bu olmadığını biliyordum.
"Başın mı ağrıyor? "
"Hayır. Geç yattım. Uykum var. " dedim. Açıklama yapmazsam soracaktı. Ben onun sesini bile duymaya tahammül edemiyordum. Her ilgiyle konuştuğunda canımdan beziyordum. Bazen öyle güzel oynuyordu ki gerçekten beni düşündüğünü sanıyordum. İnanıyordum. Ama günün sonunda elinde ilaçlar ile geldiğinde tekrar onun nasıl kötü bir insan olduğunu hatırlıyordum. Hatırlamak... Bana verilen bir nimetti. Onun tüm çabalarına rağmen gerçeği görebilmek verilmiş sadakam varmış dedirtiyordu.
Dediklerime onaylar bir mırıltı çıkarmış, sonra susmuştu. Son üç aydır böyleydik. Görmezden geliyordu. Belki ben de onun kadar iyi bir oyuncuydum. Onun hatırlamamam için içirdiği hapları bildiğimi belli etmeyecek kadar iyi bir oyuncuydum.
Bence öyleydim.
Misty Gravel...
Rarenyum'un hayatıma hediye ettiği büyük bir kötülüktü. O kadar iki yüzlü oynuyordu ki hayatıma dahil olan diğer insanların ne kadar kötü olduğunu anlayamıyordum.
Bir yıl hayatıma O kadar çok şey katmıştı ki... Kırgınlık. Kızgınlık. Acı. Kalp kırıklığı. Ama en çok hayalkırıklığı.
Kalbimin kırılmasından bile daha kötüydü hayalkırıklığı.
Misty'i tanıdığım günü hatırlıyordum. Bir de gerçekten tanıdığım günü. İkisi arasında O kadar çok fark vardı ki geçmişim bana sen onu nasıl görmedin diyordu? Haklıydı. Ben fazla kördüm. Falza iyi niyetliydim. Fazla saftım.
Her iyi niyetle yaklaştığında arkadaşım diyerek toz konduramamış, her şeyi kendi kuruntum sanmıştım.
Ama hayat gerçek yüzünü acı bir şekilde yüzüme çarpmıstı.
En büyük tokadı Misty atmamıştı belki ama onun attığı tokatta yeterince acıtmıştı.
Bir yıldır bu evrendeydim. Dünyada. O kadar garip geliyordu ki. Rarenyum'a alışmıştım. Hayatım ve benliğim oraya ait olduğu için burada daha fazla yıl geçirmiş olmamı umursamıyordu. Dikkate bile almıyordu. Benim için sadece Rarenyum vardı.
Ben oraya aittim.. Dünyada geçiciydim.
Bana ait olan da oradaydı ama artık o da ben de geçiciydi.
O artık burada yoktu. Sanki bu dünyaya aitmişim gibi davranan bir Misty vardı. Bir zamanlar gözüm kapalı güvenip, sevdiğim , aşık olduğum adamın en yakın dostu olan kadın. Belki de bu yüzden düşmandı bana da. Emin değildim. Hafızama şu anda güvenmiyordum ama hissediyordum. Bana geçmişte de yaptığı bir şeyler vardı. Ben fark etmemiştim. Ya da onun yakını, dostu diye konduramamıştım.
Her kusursuz oyuncunun oyununda bir kusur olurdu.
Ben erteledigim için bu haldeydim. Eğer göz ardı etmemiş olsaydım daha farklı olabilirdik. Kader deyip geçmeyi çok istiyordum ama kader demek içimden gelmiyordu. Kader de yazardı ama yaşayacak olan bendim. Daha yaşamadığım şeyler için kaderi bekledim demek benlik değildi.
Araba durduğunda gözlerimi araladım. Okula gelmiştik. Ne kadar da mükemmel... Arabadan indik. Hangi parayla almıştı bu arabayı da bilmiyordum ki. O kadar zengin değildi ama ailem ailem diye dolaşıyordu. Güya dünyanın öbür ucunda üniversite okumak için gelmişti buraya. Benimle üniversite ilk sınıfta tanışmıştı.. Can ciğer olmuştuk. Eve çıkma kararı almıştık. Sonra ben.. İki yıl önce çok ağır bir trafik kazası geçiriyordum. Bir kaç ay komada kalıyordum. Kaza sonrası kalbimde hasar oluşuyordu. Ritim bozukluğu teşhisi konuyordu. Komadan uyandığımda ise hafıza kaybı teşhisi konuyordu. Tek yanımda olan o olduğu için gözüm kapalı güveniyordum ona. İnanıyordum. Ta ki altı ay önceye kadar. Her şeyin yalan olduğunu fark ettiğim güne kadar.
Gerçekten her detayı ince ince işlemişti. Kaldığım yetimhaneden, bana aitmiş gibi gösterdiği çocukluk fotoğraflarımdan, sahte küçüklük hatıralarıma kadar her şeyi altı ayda ince ince işlemişti zihnime. Fark etmek zordu. Benliğimi yok etmişti resmen. Olmayan bir Amaya Pulsa gibi hissettirmesini geçtim, bir yerden sonra Oo da inanamıştı kendi anlattıklarına. Benimle geçmişte olmayan anılarım hakkında sohbetler etmişti ya! Öyle inandırıcı ve sinsi bir düşmandı ki ben gerçekten güvenmiştim ona. Bana beni anlatıyor sanmıştım.
Ama beni hafife almaktı en büyük hatasıydı. Bu dünyaya gelip, O hastaneden çıktıktan sonra yani yaklaşık iki haftaya tekamül ediyordu. Her şeyi hatırlamıştım. Ama şöyle bir gerçek de vardı ki hatırlamak yetmiyordu. Hatta hatırlamak artık ölüm sebebiydi.
Durmadan rüyalar görüyordum ama aslında olanlar geçmişimden hatıralar olduğunu bile yeni yeni idrak ediyordum. Uykularımdan sıçrayarak kalkıyordum. O anlarda benim gerçekten hatırlamamı isteyen birisi olsaydı bana destek olurdu. Beni sakinleştirirdi. Mutlu olurdu. Sevinirdi. Yanımda olurdu. Bunlar gerçek bir dostun yapacağı şeylerdi.
O benim dostum değildi. Düşmanımdı. Düşmanını dostundan daha yakınında tutan bir düşmandı.
Bana onların ilaçlardan kaynaklı halüsinasyon olduğunu söylemezdi. Bana aklımın bana oyun oynadığını düşündürmezdi. Her acı içinde uyandığımda benden rahatsız oluyormuş gibi bakmazdı. Bana bu hayatta fazlalık olduğumu hissettirmezdi. Herkese Amaya hasta demezdi. İnsanların benden uzaklaşmasını, sadece onun izin verdiği insanlarla iletişim kurmamı istemezdi.
Avazım çıktığı kadar bağırmak , haykırmak istiyordum ben bana yaptıklarını.
Unutmayacaktım. Yemin olsun bu kez unutmayacaktım. Ben bu geçen bir yılımın hesabını ondan soracaktım. Misty Gravel gerçekten kimdi bilmiyordum. Amaya Pulsa gerçekte kimdi bilmiyordum ama bu kez ipler benim elimdeydi. Onun kim olduğunu bilemezdim ama ben kendimi biliyordum. Yeni bir Amaya Pulsa yaratıyordum. Belki de bu Amaya bu kez gerçekten kendinin sonu olacaktı ama O sona yalnız erişmeyeceğine emindim.
O sona en çok yakışan Misty Gravel olacaktı. O gerçekten benim hatırlamamı isteseydi ben çok daha önce hatırlamış olacaktım. Ama O bunların hiçbirini yapmadığı gibi ben hatırladıkça aklımın karışmasına neden olan ilaçları vermeye devam etmişti.
Affedilir hiçbir yani yoktu. Birilerinin zoruyla bile yapıyorsa affetmeyecektim.
Altı aya yakın zaman O ilaçlar yüzünden hatırladığım her şeyi unutuyordum. Bana bunu yaptığını düşünmüyordum o zaman da. Konduramıyordum. Şeytan tüyü vardı bu kadında. Bir bakışı vardı öyle masumdu ki insanı kendinden şüphe ettiriyordu. Manipüle ediyordu beni ama hayatımda gerçekten bana değer veren birisi vardı. Kim olduğumu bilmiyordu. Bilmediğine emindim. Belki hoşuna gitmeyecekti ama araştırmıştım onu. Büyüsüne, haritasına kadar her şeyine bakmıştıK. O kadın olmasaydı belki de ben hâlâ Misty'nin elinde bir kukla gibi onun bana kurguladığı hayatı oynayacaktım ve O da beni izleyecekti. Ama O zevki yaşatmayacak birisi vardı ki O benim evrenime ait olmadan, Misty'nin kim olduğunu bilmeden ondan nefret ediyordu.
Cora... Cora Everly. Dünyanın hayatıma kattığı tek gerçek dost.
Misty'nin ilaç dozlarını arttırdığı, belki de ölmemi istediği o hafta okulda öyle şiddetli bir burun kanamasına maruz kalmıştım ki daha önce böyle şiddetlisini hiç yaşamamıştım. O an yanımda Cora vardı. Tüm itirazlarıma rağmen, şu anda şükrediyordum, beni hastaneye götürmüstü. Misty yoktu. Misty O zaman çok sevdiği ailesini ziyarete gitmişti. O zaman bilmesem de şimdi gittiği yerin Rarenyum olduğunu biliyordum.
Onun o gün dünya da olmaması bize verilen bir lütuftu.
Cora ile öğrenmiştim o gün Misty'nin beni zehirlediğini. Zaten o günden sonra her şey değişmişti. Cora'ya her şeyi tüm açıklığı ile anlatamamıştım. Zaten hafızam gelgitliydi. Ama O üstelememişti. Cora'nin yapısı böyleydi. Anlatsam dinlerdi. Anlatsa dinlerdim. Israr etmezdi. Bunaltmazdı. Bunaltmazdım alan tanırdı. Zordu. Çok kalın ve dikenli duvarları vardı. Ne yıkmak mümkündü ne de üzerinden atlamak. Sadece O isterse kalkıyordu o duvarlar. Birbirimizin her seyiyiz diyemezdim ama başı dara düşse beni arardı, ben de onu arardım.
Belki de ikimizin de yalnızlığı öyle kendine has ve özeldi ki biz bu şekilde ayakta kalıyorduk. Ne o beni yalnızlığına dahil ediyordu, ne de ben onu kendi çıkmazıma sokuyordum. Garip bir güven vardı onda. Yanındayken kendimi iyi hissediyordum. Ve ben birilerinin yanında iyi hissetmekten artık korkuyordum. Ya beni sırtımdan hançerliyorlardı ya da bırakıp gidiyorlardı.
Ama o kalmıştı. Benim için kalmıştı. Biliyordum. Hatırlıyordum. Ben Cora ile sadece üniversitede karşılaşmamıştım. Hatırlıyordum artık. Cora'nin bana neden sorgulayıcı bakışlar attığını, herkesi peşinde pervane eden kadının neden benim etrafımda pervane olduğunu artık biliyordum. Cora Everly denince ketum, içine kapanık, soğuk kadın bana gelince cana yakın, gayet dost canlısı ve güven veren bir kadındı.
Çünkü o benim en kötü halimi görmüştü. Belki de acıdığı için yanımdaydı. Bilmiyordum. Eski gücüm olsa insanlardan tamamen soyutlanmak, bana acımasınlar diye elimden ne gelirse yapmak isterdim ama şimdi hiçbirini yapmak istemiyordum.
Ne yaşamak... Ne de ölmek...
Dünyaya gönderilip, hastaneden çıktıktan sonra ve o hapları bilmeden kullandığım o dönemde bile Misty'e güvenmiyordum içten içe. Sebebini bilmediğim bir kaçış içindeydim. Misty güvenli gelmiyordu. İşte derdim ya akıl unutsa da kalp unutmaz diye. Gece gündüz farkmeden kaçabildiğim kadar kaçıyordum onun olduğu yerlerden. Gece gündüz demeksizin gittiğim bir park vardı. Eve çok uzaktı. Orayı nereden bildiğimi halen hatırlamasam da O park hayatıma dahil etmişti Cora'yı.
Cora'nin peşimde pervane olmasının nedeni de o parktı. Beni oradan tanıyordu. Tanışıyorduk ama ben onu unutuyordum. İlacın yoğun olduğu dönemdi işte. Gün içinde tanıştığım çoğu kişi siliniyordu hafızamdan. Algılayamıyordum. Yüzler vardı bazen. Kim oldukları belli değildi. Bazen isim vardı. Yüz yoktu. Cora fark etmişti. Bir terslik olduğunu fark etmişti ve bunu ortaya çıkarana kadar peşimden ayrılmamıştı. Ne zaman fark ettin dediğimde ise beni şoka sokan şey aynı bölümde okuyor olmamızı onun söylemesi olmuştu. Yani defalarca kez yan yana olsakta ben onu hatırlamamıştım. Gündüz onu hatırlamıyordum ama ondan önceki gece O parkta her defasında onunla tekrar tanışıyordum. Bu sanırım uzun bir süre olmuştu. Oldukça korkutucu bir durumdu. Cora o zaman bile inatla o parka geldiği için teşekkür ediyordum ona sessiz sedasız. Canımı ona borçluydum. Bu borcu nasıl kapatacaktım?
Bilmiyordum.
"Bizimkilere bir selam verelim. Gel hadi. " dedi Misty bana yaklaşarak. Koluma gireceğini anlayınca onu beklemeden işaret ettiği masaya doğru ilerlemeye başladım. Bozulması gram umurumda değildi. Masaya yaklaştığımızda bakışlar bizi bulmuştu.
Mini arkadaş grubumuzla tanışın. Her şey sanki normalmiş gibi bir de çok sevgili arkadaş grubumuz vardı.
Octavia. Siyah, küt kesim saçları, kahverengi gözleri ile şüphesiz çok güzel kadındı. Misty ile can ciğer takılıyordu. Acaba onun kim olduğunu biliyor muydu? Bilse sever miydi? Sanmıyorum. Octavia yanındaki sandalyeyi çekti bana bakarak. Beni severdi. Her konuda yardımcı oluyordu. İyi kadındı. Derslerime de yardım ediyordu, Misty'nin beri darlamalarında da farkında olmadan yardım ediyordu. Sanırım en sempatik bulduğum oydu aralarında.
Hemen onun solunda oturan Salvador'du. Octavia'nın kuzeniydi. Sanırım benden hoşlanıyordu. Yok. Düpedüz hoşlanıyordu benden. Misty bir kaç kez konusunu açmaya çalışmıştı da ağzına tıkmıştım lafı. Salvador kardeşimiz, yeşil gözlü, oldukça karizmatik bir suratla, dalgalı saçlarla üniversitenin popüler çocuklarındı. Bir de basket kaptanıydı.. Hep öyle olmaz mıydı zaten?
Ama kalp bir çift ela göz de kalmıştı.
Yansa da, kül de olsa kalmıştı orada. Ne bir orman yeşiline nefes alabilirdi ne de bir deniz mavisine yüzebilir...
Neyseki hastalığımı bahane ederek insanlarla temasa girmiyordum. O da bana pek yaklaşamıyordu. Bana isteğim dışı dokunursa kriz geçirmemden korkuyordu. Geçirmiştim. Onun yüzünden. Bana ondan yâr olmazdı. Bunu anlaması lazımdı.
Salvador'a minik bir baş selamı verdim. Nihayetinde arkadaştık! Ayıp olmasındı. Oturdum yerime.
Salvador'un yanında Thomas vardı. O varsa masada Chole olmuyordu. O olmazsa masada Chole oluyordu. İkisi eski sevgiliydiler. Thomas, Salvador ve Octavia'nın çocukluk arkadaşıydı sanırım. Ordan tanışıyordu sanırım bu grupla. Chole ise Misty'nin arkadaşıydı anladığım kadarıyla. Kim bilir yine kimi bulup yalan dolan uydurmuştu.. Belki de hepsini hapla bir arada tutuyordu. Yapsa şaşırmazdım.
Onların hemen diğer yanında Simon oturuyordu. Simon garip bir şekilde bu ekipteki en doğru kişi gibi hissettiriyordu. Sessiz, sakin, kendi halinde bir çocuktu. Benimle arkadaştı. Ben tanıştırmıştım. Üzerine kahve dökmüştüm. Öyle garip bir tanışmamız olmuştu. Burada yeni olduğunu duyunca diğerlerinin ona yardım edebileceğini düşünmüştüm. Ben de burada yeniyim diyemeyince tabi onlara sardırmak durumunda kalmıştım. Misty ile en son dönem ödevi yüzünden kavga etmişlerdi. Triplilerdi. Gram umurumda değildi Misty'nin ne hissettiği. Ödeve çok meraklı değilse dönebilirdi evrenine. Zorla tutmuyorduk ya burada.
"Günaydın. Bazıları uyanamadı tabi. " dedi Salvador. Thomas'ın uyuklamasına değiniyordu.
"Bazıları da tersinden kalktı. " dedi Misty beni işaret ederek. Göz göze geldik. Bazen bilerek üzerime oynadığını düşünüyordum. Hapları almadığımı bilmediğine emindim. O sadece hapların işe yarayıp yaramadığını merak ediyordu.
Yüzüme kendimden nefret edeceğim bir mahçup gülümseme kondurdum.
"Geç yattım. Projeyi bitirmem lazımdı. " dedim. Sorun yok dercesine salladı elini. Yüzündeki parlak gülümseme ile Simon'a döndü.
"Gel barışalım. Yapalım o ödevi. " dediğinde, birazdan onunla flört etmeye başlayacağına emindik hepimiz. Garipti. Her şeyi bana oynamak için mi yapıyordu? Yoksa... Onunla ayrılmışlar mıydı? İsmini anamıyordum çünkü o da kalbimi kıranlardandı.
Kalbimi kıran insanların adını aklımdan bile geçirmemeye çalışıyordum. Kalp sağlığım için.
Onların üzerinden çektim gözümü. O esnada Octavia ile göz göze geldim. Önüne gelen saç tutamını kulağının arkasına sıkıştırıp bana döndü hafiften.
"İyisin değil mi? Biraz bunalmış gibisin. İstersen çıkışta bir şeyler yapalım. Zaten yarın tatil. Haftasonu halledersin projeni. Kendine biraz vakit ayırmalısın. " dediğinde yüzümde samimi bir tebessüm oluşmasını sağladım zorlukla.
"Çıkışta işim var. " dedim. Şaşırmıştı. Çıkışta pek işim olmazdı. Doğrudan eve giderdim. Bu gece Misty Rarenyum'a gidecekti. Bana ailemin yanına gideceğim demişti ama oranın rarenyum olduğunu biliyordum. Ne yazıkki ben gidemiyordum. Daha gitmek için zamanım vardı.
"Ne işin var? Kusura bakma... Sen genelde hep eve gideceğim dersin ya. Ondan sordum. " dediğinde anladım dercesine basımı salladım. Ellerimi uzun, açık kahverengi saçlarıma attım. Bir tutamı parmaklarımın ucuna aldım.
"Saçlarımı boyatacağım. Sıkıldım bu halinden. Gördükçe kaza günü geliyor aklıma. Sanırım bir şeyleri değiştirmem lazım. " dedim. Kaşları çatıldı.
"Çok uzunlar. Kestirirsin sanmıştım.. Boyamak? İlginç... Genelde kadınlar bunalıma girince saç keserler. Boyayana hiç rastlamamıştım. " dediğinde bu kez gerçekten tebessüm ettim. Gözlerim arkasında kalan kapıya kaydığında sandalyemi iterek kalktım yerimden.
"Farkımız tarzımız olsun o zaman. Pazartesi görüşürüz. Derse girmem lazım. " dedim sadece Octavia bakarak. Görüşürüz dercesine elini salladığınsa arkamı döndüm ve kapıya doğru ilerlemeye başladım.
Omuz hizasından bir iki tutam uzun olan koyu kızıl saçları, benimkine nazaran yeşile kaçan orman gözleri ve çatık kaşları ile beni bekleyen Cora'nin yanına vardım.
Diğerleri Cora ile gitmek için onları astığımı anlamamış olamazlardı. Gram umurumda değillerdi. İstediklerini düşünebilirlerdi. Cora ona doğru geldiğimi anlayınca yaslandığı yerden doğruldu. Elinde iki tane bardak vardı. Yanına vardığımda birini bana uzattı.
Yine kakaolu süt olduğunu anlayınca yüzümü buruşturdum. Her gün bana süt alıyordu. Kalbim yüzünden kahve içmeme kesinlikle karşıydı. Kendisinin de bir zamanlar kalp sorunu yaşadığını. Bir dönem kafeini tamamen kestiğini anlatmıştı. Kısacası zararlı değil dediğim her noktada benden daha fazla bilgisi vardı.
"Yeni bir karar aldım. " dedim. Bizde pek günaydın, merhaba falan yoktu. Biz sanki gün hiç bitmemiş gibi yaşardık her günü.
"Umarım ilaçlarımı düzgün kullanacağımdır o karar. " dediğinde göz devirdim. Kalp ilaçlarımı kast etmiyordu. Hafıza kaybı için kullandığım ilaçlardı. Misty hâlâ düzenli olarak o beni zehirleyen ilaçları veriyordu. Onları kullanamıyordum. Zaten kullanmamam gerekiyordu. Onların yanı sıra kesin kullanmam gereken ilaçlar vardı. Onların doğruluğundan şüphe ettiğimi söylemiştim yaklaşık bir ay önce. Bir aydır o ilaçlarımın da takibini yapıyordu. Aslında ilaç teminimi de o sağlıyordu.
Cora bir trafik kazası geçirdiğini söylemişti. Sol kaşının üzerinde ve sağ elinin bir kaç yerinde belli belirsiz izi kalmış cizikler vardı. O kazadan olduğunu düşünüyordum. Bu kazanın ona bıraktığı iz bedeninde değil, hafızasında da olmuştu. Dediğine göre on dört yılını hatırlamıyordu.
Ona verdiğim tek teselli şu olmuştu: üzülme, ben on sekiz yılımı hatırlamıyorum.
Ağlanacak halimize gülmüştük o gün. Keşke ben de gerçekten bir kaza yüzünden kaybetseydim hafızamı. Hangi nokta da hafızamı kaybettiğimi hatırlamıyordum. Sadece... Kalbimde bir sızı oluşturan anım, evlilik hazırlığında olmamızdı. Boğazıma yine bir yumru oturmuştu işte. Hep böyle oluyordu. Sütümden bir yudum alarak zihnimi geçmişimden uzaklaştırmaya çalışmıştım. Her an oturup ağlayabilirdim. Hatıralarım için ağlamak istiyordum.
Hem de uzun bir süredir...
Cora'ya ve ilaçlara odaklandım. O sağlıyor demiştim. Eskiden hafıza kaybı için gittiği aile doktorundan rica etmişti. Böyle travmatik olaylar sonucunda sürekli hafıza kayıpları tehlikeli olabiliyordu. Hafıza güçlendirme takviyeleri yapılıyordu. Ona ve getirdiği ilaçlara, Misty'den daha çok güveniyordum. Şu zamana kadar zihnimi yeterince toplayabildiysem onun sayesindeydi. Evet son sekiz dokuz yılımı hatırlıyordum ama anılar uzak zaman yakın zaman kavramımı yok etmişti. Mantığa oturmaya çalışıyordum. İlaçlar da buna yardımcı oluyorlardı.
"Saçlarımı boyatacağım. " dediğimde gözleri şaşkınlık ile büyümüştü. Açık kahve saçlarımı bulduğunda gözleri kaşlarını çatmıştı. Belimi de geçmişti artık boyu.
"Kesecek misin? " dediğinde istemsizce gözlerimi kaçırmıştım.
"Daha değil. " dediğimde daha da çatılmıştı kaşları. " Daha zamanı var. "
"Yine şu nedenini bilme ama yapacağımı bil zırvalıklarından mı? " dediğinde duraksadım. Ona her şeyi açık açık anlatamazdım. Anlatsam tutar kolumda beni bir akıl hastanesine yatırırdı. Yapardı vallahi. Vardı onda biraz manyaklık , biraz deli cesareti. Ondan yapacağımı bil, nedenini bilme diye bir kılıf uydurmuştum. Başta işine gelmişti. Nedenini bilmediği için aramızda bağ olmaz sanıyordu tıpkı benim gibi. Ama gün geçtikçe biz farkında olmadan birbirimize bağlanmıştık. Anlattığım şeyler de bir hayli çoğalmıştı.
"Aynen ondan." dedim. Tekrardan ilerlemeye devam ettik. Ben sütümden o da kahvesinden yudum alıyordu.
"Keseceğim gün benim için milat olacak. " dedim.. Bir şeylere hazırlanıyordum. Bir süredir...
"Boyatmanın anlamı ne o zaman? "
"Bak bunun nedeni yok işte. Saçların çok hoşuma gitti. Benimde yapasım geldi. " dediğimde belli belirsiz güler gibi olmuştu.
"Bazen küçük çocuktan farkın olmuyor. " diye mırıldandığında bu onun dilinde tatlısın demekti sanırım. Öyle düşünmüş ve kabul etmiştim. Gülerek sınıftan içeri girdik. Bu dünyadaki sıra arkadaşım yalnızca oydu. Başka kimseyle oturmazdım. Zaten sadece onunla olan derslerime giriyordum.
Birilerine benzemiş durumdaydım. Ve bu benzerlik kalbimi sızlatıyordu.
Ne yaparsam yapayım geçmişim bir şekilde kendini belli ediyordu.
Ya bir kahve bardağında ya bir okul sırasında ya da bir küçük tebessümde.
Bence kafayı sıyırmıştım.
Ama bir süredir benimle olan baş belası ikiliye göre ben eskiye özlem duyuyordum. Her ne kadar beni yakmış da olsalar ben onlara özlem duyuyordum.
Haklı olmaları can yakıcıydı.
"Bir gün... " dedim Cora'ya dönerek. Yine başlıyoruz bakışı atıyordu ama merakla beklediğini tek kaşını çatmasından anlıyordum.
"Bir gün senle vedalaşmadan gidersem bana kırılma olur mu? " dediğimde yüzünde bir ifadesizlik oluşmuştu.
"Herkes bir vedayı hak etmek zorunda değildir Amaya... Yapılan her veda planlanmış bir gidiştir. " dediğinde sanki zihnime bir tokat atmıştı.
Yapılan her veda planlanmış bir gidiştir...
Ben kimseye veda edememiştim.
"Hem bana bir şey borçlu değilsin. Unuttun mu? Bağ kurmak yoktu. "
Sadece başımı salladım. Dediklerini düşünüyordum.
Yapılan her veda planlanmış bir gidiştir...
İçimde bir yerlere dokunmuştu bu cümlesi. Bazen çok derin konuşuyordu ve ben öylece kalakalıyordum. Cora Everly... Dünyada başıma gelen en iyi şeydi. Bağ kurmamak konusunda ona yalan söylemişti sanırım benliğim. Ona bağlanmıştı.
Benim cezam da buydu.
Bağlanmak.
Bırakılmak ya da bırakmak zorunda kalmak.
♥༻✧
"İşe yarayacağından emin misin? " dediğinde başımı eminim dercesine salladım.
"Yağmurun yağması kesinlikle bizim şansımıza. " dedim hırkamın şapkasını biraz daha cekiştirerek. Aynadan onunla göz göze geldim. Şimdi dışardan oldukça aynı gözüküyorduk. Hatta yanımıza gelmezlerse arkadan basbaya aynı kişiydik. Aynı kıyafetler, aynı çanta, aynı ayakkabı... Her şeyimiz aynıydı.
"Bazen neden bu halde olduğumuzu sorguluyorum. Sonra deccal arkadaşını unutuyorum. Gerçekten onunla yaşamak zorunda mısın? Can güvenliğin yok. " Dediklerine güldüğümde bana ters ters bakmıştı.
"Emin ol. Canımın en güvenilir olduğu yer onun yanı. Öldürmek istemezse ölmeme de izin vermez. "
Aynadan bakmak yerine doğrudan bana döndüğünde gerçekten dısardan oldukça benzediğimizi fark etmiştim.
"Seni anlayamamaktan değil, anlamaktan korkuyorum. " dediğinde dudaklarımda oldukça içten bir tebessüm oluştu.. Belki de biraz kırgın, biraz şükreder bir gülüştü bu.
"Umarım beni hiç anlamazsın Cora. " dediğimde hiç bir şey demedi ama her dediğimi tarttığının farkındaydım.
"Hazır mısın ? " dedim hemen ardından. Vazgeçmesinden korkuyordum. Belli belirsiz salladı başını.
"Aynı dolmuşta önce sen in. Bir terslik olursa haber ver bana. Ben hemen inerim arkandan. Sonra da bir şey olursa bana haber ver. Sen bir şey olur-"
"Bana hiçbir şey olmayacak. Başım derde girerse de arayacağım bir sen varsın zaten. " dedim. Bakışları yüzümde gezindi. Emin olduğunda senkronize bir şekilde çıktık.. Yüzümüzü olabildiğince gizledik.
Koridorlara girip çıkarken sürekli yer değiştirerek ilerledik. Sanki daha önce hep bir yerlerden gizlene gizlene, kılık değiştirerek çıkıyormuşuz gibi bir rahatlıkla üniversiteden çıktık. Durağa ilerledik.
Durakta beklerken Chloe ve arkadaş grubunu gördüm. Kızıl saçları vardı. Doğal kızıl gibiydi. Öyle görünüyordu. Göz göze gelirsek korkusuyla başımı çevirdim ve yüzümü gizledim. Misty'nin arkadaşı olması bile ondan saklanmak için yeterliydi. Aslında sıcakkanlı, tatlı bir kızdı ama adını bilmediğim birilerini andırıyordu. Sanki daha önce onu görmüştüm. Burada değil... Başka yerde. Burada benden ve ondan başka Rarenyumlu olduğunu sanmıyordum. Ben ateş perisiydim. Evrenin perisini dünyada alıkoyacak kadar delirdiklerini sanmıyordum. Beni burada gizlice tuttuklarına emindim.
Dolmuş gelince hızlıca bindik. Cora ile iki ayrı uca gittik. Misty'nin birilerini peşime takmasından korkuyordum. Elbetteki tüm bu çabam saçlarımı boyatmak için değildi. İlk kısmı sorunsuz halledersem il değiştirmeyi düşünüyordum.
Dolmuş ilk durakta durduğunda sorunsuzca indim. Cora şimdi benim ineceğim durağa kadar devam edecekti. Hatta bir sorun olursa benim evimin olduğu sokağa kadar gidecek, apartmana da girecekti. Başına benim yüzümden bir iş gelmemesi için dua ediyordum ama biliyordum. Bana kimse zarar veremezdi. O yüzden Cora'nin ben olmadığımı anladıkları ilk anda beni aramaya başlayacaklardı. O yüzden ona bulduğum arka çıkışı anlatmıştım. Yanına aldığı diğer kıyafetleri giyip arka çıkıştan çıkacaktı. Evden iki gün boyunca çıkmamamı kimse sorun etmezdi zaten. Haftasonu dönmeyi düşünmüyordum.
Cebimdeki telefonum titredi. Onu kullanmayı bırakalı o kadar uzun zaman olmuştu ki yeniden kullanmak garip hissettiriyordu. Ama ben yine de Rarenyum'un teknolojisiz yaşamını istiyordum.
Mesaj Cora'dan gelmişti.
Cora: Tokalarından birini odana diğerini salona bıraktım.
Mesajı ile istemsizce gülümsedim. Şu anda dünyada suç işliyordum. Dünya Rarenyum anlaşmalarına uygun hareket etmiyordum. Dünyada birileri beni yakalarsa muhtemelen yok edilirdim. Ama gözümü o kadar karartmıştım ki bunu da umursamıyordum. Tekrar titredi telefonum.
Cora: Bunu neden yaptım?
Sorusu ile derin bir nefes almıştım. Onu neden yaptığını ona anlatamazdım. Anlatsam bana inanmazdı. Bu yüzden onun koyduğu ve minnettar olduğum şeyi öne sürdüm.
Amaya: Hani sorgulamak bağlanmak demekti? Sorgulama Cora. Sadece hayatımı güvence altına aldığını bil.
Yazdıklarımı attım ve önünde durduğum dönen kapıdan içeri girdim. Bir AVM'nin içindeydim. Saati kontrol ettim. Dolmuş, kalkış saatine daha vardı. Biraz dolanabilirdim. Bir kaç yere girip çıktım. Almam gereken şeyleri aldım. Saat yaklaşıyordu. Birilerinin her ihtimale karşı peşimde olma olasılığı yüksekti. Bu yüzden en kalabalık dükkana girdim. Kabinde yanıma aldığım yedek kıyafetlerimi değiştirdim. Yağmurlu günde başına şapka takan tek kişi ben olurdum muhtemelen. O yüzden takmadım. Telefonum tekrar titredi.
Cora: Eve kadar takip eden iki kişi vardı.. Gittiler.. Ben de evime gidiyorum.. Dikkat et.
Kıyamıyordu bana. Bağlanmak yok falan palavraydı. Kimse değer vermediği birisi için bunu yapmazdı.
Amaya: Tekrar kılık değiştirdim. Sorun yok. Dikkat et yine de.
Yazdıktan sonra tamamen kapattım telefonumu. Bana kalsa burada da bırakırdım da işte... Yapamıyordum onu maalesef. Çıktım dükkandan. Sakince ayrıldım AVM'den de. Hiç arkama bakmadan gidiyordum. Dolmuşun kalkacağı yer olan otogara geldim. Biletimi aldım ve saatin yaklaştığını farkettim. Bu yüzden alelacele lavaboya gittim. Boş olup olmadığını kontrol ettim. Şansıma boştu. Kapıyı kilitledim. Aynada kendimle göz göze geldim. Bu yapacağım şeyin hiçbir şekilde etrafta hissedilmemesi gerekiyordu. Uzun zamandır yapmamıştım. Yapamamaktan deli gibi korkuyordum.
Çünkü bu yaşadığım normal bir hafıza kaybı değildi. Benden büyümü ve ateşimi bile çalan bir hafıza kaybıydı. Bunun normal olmadığı da bu noktada anlaşılıyordu. Her şeyi karışık kuruşuk hatırlasam da güçlerimi kullanırken canımın yanmaması gerekiyordu. Acaba dünyada olduğumuz için mi böyle diye düşünmüştük. Öyle olmadığını bilselerde içimi rahatlatmak için beni Rarenyum'a götürmüşlerdi. Orada büyümü ve gücümü kullanamamaktan daha acı verici şeyler görmüştüm. Onu görmüştüm. Yanında ise nişanlısını. Zaten o andan sonra gücümü kullanıp kullanamamın verdiği acı hissi yerini bir aritmi krizine bırakmıştı. Oradan geri dünyaya dönüşümü hatırlamıyordum ama benim için çok endişelenmişlerdi.
Benim için endişelenen o iki kişinin yanına gidiyordum. Dünyalı olmayan ve oldukça güvenilir iki kişinin yanına.
Ellerim havaya kalktı. Yapmam lazımdı. Artık kullanmam lazımdı. Dönmek istiyordum. Dünya artık bana fazla geliyordu. Daha zaman var diyordu rüyalarıma giren kadın. Ama aynı zamanda Rarenyum'un sana ihtiyacı da var diyordu. O zaman diyordum neden şimdi gitmiyorum. Açık açık bana güçsüzsün demişti. Gücümü kullanmam gerekiyordu.
Gözlerimi kapattım ve bekledim. Kendimi dinlemeye başladım. Hissediyordum büyümü. O tokalara büyü yaparken canım çok yanmıştı. Tokalar büyülü tokalardı. Beni evde gibi gösterecek büyüyü içeriyorlardı. Misty hisseder diye dokuz doğurmuştum ama hiçbir şey anlamamıştı. Bana kalırsa o benimle gerçekten yeni bir hayat kurduğunu falan sanıyordu. Onu asla hafife almıyor , küçümsemiyordum ama o bence beni bir hayli küçümsüyordu.
Ellerimi arasında hissettiğim büyü ile gözlerimi araladım. Kollarımdan başlayarak bütün bedenimde bir sızı hissetmiştim. Hâlâ büyümü kullanırken canım yanıyordu. Yavaş yavaş büyüyü yapmaya başladım. Buna evrende gölge büyüsü denirdi. Hangi Krallık'ta olduğun anlaşılmasın diye. Büyücüler büyü haritalarını takip edebilirlerdi. Bu yüzden tokalara büyü yapmıştım. Detaylı bakılmadığı sürece şu anda otogar ve evde aynı anda bulunduğum görünmezdi ama ben yine de dün geceden kendime büyü haritalarında görünmeyecek, zor bir büyü yapmıştım. Bu büyüyü kısa süreli yapmıştım. Olurda Misty'nin yanında açık veririm diye. Ondan bana uykusuz musun diye soruyordu. Tüm gece uğraşmıştım. Üzerine yoğunlaşıp uyumadığım ödevim tam olarak buydu. His kilidi büyüsü.
Yağmuru hissettiğimde fark etmiştim ki his kilidim bozulmuştu. Kısa süreli his kilitleri yapıyordum. His Rarenyum'un en değerli yapı taşlarındandı. His varsa yaşam vardı. His yoksa ölüm kapıyı çalmış demekti.
His kilidi ise tam olarak hisleri kilitliyordu. Ara ara yapıyordum çünkü bunu bir anda yaparsam , beni hâlâ bir yerlere hissedenler içlerinde kötü bir his hissedebilirlerdi. Öldüğümü düşünmezlerdi ama belki bir terslik olduğunu falan düşünürlerdi. Bedenlerine ölüm soğukluğu uğramayacağından öldüğümü sanmazlardı.
Bakarsınız karşıma da çıkarlardı bu sayede.
Şeytan diyordu yap tamamen. Yok ol. Her şeyi boş ver git.
Ama yapamıyordum.
Gözlerimi açtım. Artık bedenimdeki sızıyı hissetmiyordum. Ağladığımın bile farkında değildim. İleri uzanıp suyu açtım. Ellerimi, yüzümü yıkadım ama suyu da hissetmiyordum. Hiç bir şeyi hissetmiyordum. Sanki ben bir hayalettim. Aynada kendimle göz göze geldim. Hayır ben hâlâ herkes tarafından görünüyordum.
Kendimi hızlıca toplayıp çıktım lavabodan. Küçük bir büyü değildi ama çevreden hissedilmediği kesindi. Dolmuşun kalkmak üzere olduğunu fark edince koştur koştur gittim ve yerine oturdum.
Şimdi sırada hedeflediğim yere varmak vardı. Beni karşılarında görünce yüzlerinin hâli nasıl olacaktı acaba?
Gerçi onlar, onları çok sevmediğime, hatta inanmadığıma eminlerdi ama bilmiyorlardı ki ben yıllardır onları arıyordum.
♥༻✧
İki saatlik yolculuğun ardından, il girişindeki kavşaklarda inmek istediğimi söyledim. Hava neredeyse kararmıştı. Etraf ıssızdı. Dolmuş şoförü burada ineceğim dediğimde garip bir bakış atmıştı. Muhtemelen deli olduğumu falan düşünüyordu. Dediğim gibi artık bakışları da umursamıyordum.
Araç durduğunda aşağı indim. Soğuk bir hava varsa bile hiçbir şey hissetmemiştim. İleride bir patika vardı. Yol kenarında, her yerden uzak bir orman eviydi varmak istediğim yer. Gece olmadan yolumu bulsam iyi olurdu.
Arabanın hareket etmediğini fark edince oraya döndüm. Çoktan gitmiş olması lazımdı. Bir gariplik olduğunu fark ettim. Biraz gerilmiştim. Yağmur yağıyordu. Islanıyordum ama hâlâ olduğum yerden hareket etmemiştim. Tehlike çanlarımın çalıp çalmayacağını merak ediyordum.
Araçtan iki kişi daha indi. Yüzlerini göremiyordum ama erkek oldukları kalıplarından bile belliydi. Niye burada inmişlerdi ki? İçim bir huzursuz olmuştu. Şu anda hislerimin başkaları tarafından hissedilemeyeceği için mutluydum açıkcası. Hislerimi ben hissederdim. Bir insanın his kilidi büyüsü yaptığını dışarıdan anlamanın en kolay yolu ona fiziksel temasta bulunmaktı. Şu anda bana araba bile çarpsa hissetmezdim. En basit örneği.
Gerginliğimin nedeni ormanlık bir alanda kadın başına kalmaktandı. Kadın başına denmesini de hiç sevmezdim. Ama bir topluma ait olmak zorunda kalınca dilinize yerleşiyordu işte. Kadınız diye neden sınırlı alanımız varmış gibi lanse ediyorlardı? Herkes eşitti. Sözde... Dünyayı sevmiyordum. Evet Rarenyum da ölümler yok demiyordum. Ölüm her yerde, suç her yerde vardı. Ama en azından Rarenyum'da suçun cezası vardı. Burada yoktu. Saldıran saldırana, sıkan sıkana bir dünyaydı. Husumet olmasına bile gerek yoktu. Canı sıkılan birinin hayatına son verebiliyordu. Sonra raporların arkasına saklanıyordu. Giyimden suçta indirim alıyordu. Adalet mi diyecektik buna? Rarenyum'un en doğru bulduğum şeyi mahkemelerinin adil olmasıydı. Şu zamana kadar kimsenin canım istedi diye suç işlemesine göz yumduğunu hatırlamıyordum. Çünkü bir suçun cezası belliydi orada. Adalet sistemi karşılaştırması yapmayacaktım. Ama...
Elementi ve büyüleri var diye güçlü bulunup, dünyalıları korumak için halkı başka bir evrene göndermenin dünyadaki güçlü ve güçsüz dengesinin kurulmadığı aşikardı.
Dünyalıları, dünyalılardan korumak lazımdı.
İleride bir hareketlilik fark edince düşünmeyi bıraktım. Dolmuş şoförü ile ne konuştularsa buna son verip arkalarını döndüklerinde dolmuş hareket etmişti. Hava karanlık değildi. Yüzlerini seçebiliyordum işte şimdi. Göz göze geldiğimde dudaklarım şaşkınlıkla aralandı.
"Amaya? " dediler aynı anda. Şoka giren tek ben değildim. Onlar da şok olmuşlardı. Anın gerçekliğine emin olmak adına gözümü açıp kapattım bir kaç kez. Yok gerçekten onlardı. Aynı dolmuşta mi yolculuk etmiştik? Neden?
"Andrey? Egor?" dedim şaşkın bir halde. Bana doğru geldiler. İçimdeki o huzursuzluk yok olmuştu. Çünkü zaten ben onların yanına gidiyordum. Süpriz yapalım derken süpriz olmuştuk yine. Beklemedikleri belliydi.
"Abicim biz seni evine bıraktık. Girmedi mi eve Egor? " dedi Andrey abim ona dönerek.
Abim... İçimden bir çok kez söylediğim ama dışımdan bir kez olsun demediğim için her defasında abim olduğunu vurgulayan abim Andrey... Büyük abimdi kendisi. Andrey Radino. Kimdi Andrey Radino? Beni puslu bir günde ölümün kıyısından alan adamdı. Bana yaşamak için bir dal uzatan adamdı. Bana kimsesiz olmadığımı anlatan adamdı. Bana... Beni arayan bir anne, babanın varlığından haberdar eden adamdı Andrey Radino...
Bunun bendeki yerini ne kadar düşünse de bulamazdı.
Tam önümde durunca uzun boyundan dolayı kafamı geri atmak zorunda kalmıştım. Ormanı hapseden yeşil gözleri vardı. Biçimli bir yüzü, çattığında oldukça sert görünmesine neden olan kaşları vardı. Saçlarını her zamanki gibi dağınık bıraktığına emindim. Gerçi altı ayda onları ne kadar tanıyabilirdim ki? O kadarına hakim olarak yorum yapıyordum.
"Bıraktık... Girdi eve. Gördük ya camdan? " dedi Egor. Abim. Küçük abim oluyordu kendileri. Ona döndü gözlerim.
Benimkilerin aynısı olan gözleriyle göz göze geldim. Birbirimizi andırıyorduk hafiften. Griye çalan mavi gözleri vardı. Saç tonumuz bile aynı sayılırdı. Açık kahve ama onunkiler biraz daha sarıya kayıyordu sanki. Benim abilerim bir romanın sayfasına özel olarak işlenmiş koruyucu melek gibiydiler.
Romandan fırlamamış olsalarda koruyucu melek olduklarını biliyordum.
Kimdi Egor Radino? Bana gerçekleri kanıtlayan kişiydi. Bana inanmam için ilk kanıtı sunan oydu. Evet Andrey abim beni tutmamış olsa ben o sahil kenarından denize düşerdim. Zaten amacım atlamaktı. Hava buz gibiydi. Muhtemelen soğuktan hipotermi geçirirdim. Belki kalbim dayanamaz bu sefer atmayarak bana bir son çizerdi. Sonra ben o suda boğulurdum. Yokluğumu fark ederlerdi muhtemelen. Sonuçta beni öldürmek için yanlarında tutuyorlardı, sevdiklerinden değil.
Ama becerememiştim.
Ne yaşamayı ne de ölmeyi.
Kurtarmıştı Andrey abim ben düşmeden. Kafama koymuştum. Gözüm o kadar kördü ki bana ne dediğiyle bile ilgilenmiyordum. Çünkü ben o gün her şeyle yüzleşmek zorunda kalmıştım.
Hem Misty'nin beni zehirlemesi ile, hem dünyaya öylece bırakıldığım gerçeğiyle, hem de Misty'nin yanımda Alex diye bahsettiği, evlenmek üzere olan kuzeninin sevdiğim adam olduğunu idrak etmiştim.
Öyle zordu ki nefes almak.. Öyle zordu ki yaşamak... Öyle zordu ki bilmek.
Ben ölmek istemiştim. Hâlâ da istiyordum. Sadece düşünmemeye çalışıyordum. Çünkü düşünmek ölümdü. Çünkü düşünmek nefes alamamak demekti. Ben son altı aydır nefes alamıyordum.
Ama onlar vardı. Egor abim bana kolyesini göstermişti. Biz demişti... Senin abiniz. Bana Amara diyorlardı. İnanmamış ama sakinleşmiştim. Ne kadar ait olmasak da teknolojik bir çağda yaşıyorduk. DNA testi yapmıştık gizli saklı. Kardeş çıkmıştık. Zaten yapmasak da inanırdım. Ben... Bana dair çoğu şeyi biliyorlardı. Hangi rengi sevdiğimi, hangi içeceğin favorim olduğunu, en sevdiğim çiçeği, en sevmediğim oyunu... Bir kardeşe dair ne biliyorlarsa biliyorlardı işte. Ben onları rüyalarıma giren anılardan, bir mor gülden ya da bana küçükken yaptıkları salepi içerken hatırlıyordum ve onların küçüklükleri ile şimdiki halleri arasında çok da fark yoktu gözümde.
Mesela Andrey abimin saçının sol tarafında kalan bir yerde ufak çizik vardı. Saç çıkmıyordu. İz kalmıştı. Saçını kısa kullandığı için belli oluyordu. Onu... Anılarımda net göremediğim bir kız çocuğu yapmıştı. İzi kalmıştı.
Ya da Egor abimin sağ elinin üzerinde ufak bir yanık izi vardı. Onu ben yapmıştım. Küçük Amaya... Onlar icin küçük Amara... Gücümü yeni fark ettiğim zamanlarda ilk zarar verdiğim kişiydi Egor abim. İz kalmıştı.
Onlar on sekiz senedir her izde beni anarken ben onları unutmuştum ve anamayacak kadar yabancıydım.
Yabancıydık biz. Ben yirmi yedi, Egor abim yirmi dokuz, Andrey abim ise otuz yaşındaydı. Şu yaşımıza kadar kaç yaşımızda kadar bir aradaydık? Bu altı ayı saymazsak sadece dokuz sene demişti Egor abim. Sadece dokuz sene kardeş olabildik Amaya demişti. Bizi birbirimizden ırak ettiler. Çünkü biz bir neslin devamıyız ve bu nesil evrenin iyiliğini istemeyenler için büyük bir korkuydu. Ölümdü. Onlar da öldürmeyi seçtiler demişti.
Amaya demesini ben istemiştim. Kabul etmişlerdi. Zaten onların oralarda Amara çoktan ölmüştü.
"Amaya? " dediğinde Andrey abim ona döndüm. Eliyle kolumu tuttuğunu fark ettim. Sanırım beni sarsmaya çalışıyordu ama bilmiyordu ki hissetmiyorum.
"Hissetmiyorum. His kilidi büyüsü yaptım. " dedim. Dakikalardır sanki burada olmamın şokunu yaşamıyormuş gibi bir de bunun şokunu yaşadılar.
"Sen... Büyü mü yaptın? " dedi Egor abim şaşkın bir ifadeyle. İçli bir nefes aldım.
"Büyü haritamı gizledim. His kilidi büyüsü yaptım. Sonuçta sizi tehlikeye atamazdım. " dedim. Ardından ikisine de ters bir bakış attım. " Islanmaktan zevk mi alıyorsunuz? Neyi bekliyoruz? "
İkisi de anlık birbirilerine baktılar.
"Tövbe tövbe. " dedi Andrey abim. Yine geliyordu abilik sendromu. " Tövbe haşa ama bu bizim kardeşimiz mi? Hani şu her şeyden vazgeçtim diyen? "
Göz devirdim dediğine. Egor abim gülerek bana döndü. Sinirleri bozulmuş gibiydi.
"Düş önümüze... " dediğinde gülümsedim. Anlaşılan beni geri o zulüm dolu eve göndermeye çalışmak gibi bir planları yoktu. Beni ortalarına aldılar ve deminden gözüme çarpan o patikaya girdik. Üçümüzde yol el verdiğince yan yana yürümeye çalışıyorduk.
"Sen bizi nasıl atlattın? " dedi Andrey abim. Egor abim de anlık bana döndüğünde ikisinin de çözemediğini fark ettim. Demek Cora'nin bahsettiği iki kişi onlardı. Misty'nin beni takip ettirdiğini düşünüyordum oysaki.
"Misty beni takip ediyor mu? " dedim. Onlar takip ediyorlarsa o da ederdi illaki ama takip edileni takip edenleri bence diğer takip edenler anlayabilirdi.
"Ediyor tabi. Sen eve girmeden ayrılmadı dünyadan. Eve gittiğinden emin oldu. Ondan sonra gitti. Ama yine de okulda ve sokaklarda... Hatta durakta bile Rarenyum'dan birileri var. Amacını hâlâ anlamadım. Sende anlatmıyorsun zaten. Biz kime karşı savaşacağız Amaya? "dedi Andrey abim. Bir şeyler demek istiyordum ama diyemiyordum ki... Kendim bile kabul edemiyordum.
" Sorman gereken ilk soru biz birlikte mi hareket ediyoruz ya da biz diye bir şey var mı olmalıydı Andrey... Amaya bize hâlâ güvenmiyor çünkü. "dediğinde Egor abim ile göz göze geldim. Yanlış mıyım der gibi bakıyordu yüzüme. Değildi... Böyle düşünmelerine neden olan da bendim. Hissetmelerine neden olan da bendim. Daha dememişlerdi ama hatırladığım kadarıyla bizim bu hâle düşmemize neden olan da bendim.
Bizi farklı dünyaların insanı yapan bendim. Tek suçlu ben değildim ama. O da suçluydu bu konuda. O... İkizim.
Evet. Benim bir ikizim vardı. Kayıptı. Üzerine düşünmem yasaktı çünkü ilk öğrendiğimde çok fena bir kriz geçirmişti. Söylediklerine pişman olmuşlardı. Bana ikizimden bahsetme sebepleri onun benimle olduğunu düşünmeleriydi. Ama benim bir ikizim olduğundan bile haberim yoktu.
Rüyalarımda hasta olduğu için yeşil gül aldığım kız çocuğu oydu. Andrey abimin saçındaki izin nedeni oydu. Anılarda kendine benzettin onu da diye bahsettikleri kişi oydu. İkizimdi. İsmini söylemişlerdi de unutmuştum. Aklımda bile tutamamıştım. Kriz anında artık bazı yaptıklarımı unutacak kadar kendimden geçiyordum. Kalbim şu son bir yılda kaydettiği bütün iyileşmeyi bir eksiyle çarpmış, biraz daha çabalasa beni hastaneden çıkamayacak hâle bile getirmiş olacaktı.
İpleri elimde tutmaya çalışıyordum..
Her konuda.
"Güvenmemek değil bu... " diye çok gizli bir şey anlatır gibi fısıldadım. İkisinin de dikkati bendeydi. " Sadece mantığıma oturmuyor. İki haftada bütün hayatım değişti. Altı ay öncesine kadar kendimi bile hatırlamıyordum. Şimdi ise siz varsınız. İkizin var diyorsunuz. Rüyalarımı işgal edip olduğumdan daha farklı birisi olduğumu anlatan bir kadın var. Her şey bir birine girmiş durumda ve ben... Kayboldum. Ben gerçekten kayboldum. "
Durdular aynı anda. Beni de durdurdular.
"Kayboldun ama biz sana yalnız olmadığını söylüyoruz Amaya... " dedi Egor abim.
"Beni bu hale yalnız olmadığımı söyleyenler getirdiler ama. " dedim buruk, mutluluktan uzak bir tebessüm ile. Saf acı vardı gözlerimde. Canını yakıyordu. Zorlukla yutkundu. Uzun uzun bakamadı gözlerime.
"Amaya. Sen kaybolduğun yerde kalmak mı istiyorsun? Yoksa çıkıp bunun hesabını mı sormak istiyorsun? " dedi açık açık. Ormanın ortasındaydık hâlâ ama orman evinin ışıkları görünüyordu. Işıkları genelde açık bırakıp gidiyorlardı.
"Çıkmak zorundayım. Bir görevim var. " dedim mutsuz bir şekilde.
"Görevi boş ver şimdi. Görevi yapmak için de senin o kaybolduğun yerden çıkman lazım. " dedi Andrey abim. Kaşlarımı çattım. Anlamıyordum.
"Gözden kaçırıyorsun Amaya... Altı aya yakındır o senin rüyalarına geliyor. Sana güçlen diyor. Sen bunu sadece güçlerini kullanmak ile olduğunu sanıyorsun. Ama onun kastettiği şey o değil ki... Sen Rarenyum'a döndüğünde göreceklerine hazır ol diyor. Bu halde elli yıl da geçse dönmen için uygun zaman olmaz. Dokunsak canın çıkacak sanki. Bu şekilde nasıl kurtaracaksın sen evreni? Senin daha kendine hayrın yok..."dediğinde her şeyi açık açık yüzüme vurması can sıkıcı olsa da bana eskilerden birini hatırlatmıştı.
O da olsa böyle yapardı. Düştüğün yerden seni kaldırsam ne olacak Amaya derdi. Sen kalkmak istemiyorsun ki... O şimdi bana elini bile uzatmıyordu ama olsundu. Belki de onları içimde bitirerek başlamam gerekiyordu.
İkisine de bir bakış attım. Ardından ilerlemeye başladım. Ofladıklarını duydum. Sanırım bu kadar inatçı olmamı onlar da beklemiyorlardı.
Evin önüne geldim. Kapıyı açmaları için bekledim. Andrey abim kapıyı açtı. Egor abim bana aldıkları kıyafetleri elime tutuşturdu. Hasta olmadan üzerimi değiştirmemi istemişlerdi. Sözlerini dinlemiştim. Hasta olmayı bende istemezdim hasta olursam Misty etrafımda daha çok dolanırdı. Sonuçta ölmemem lazımdı. Ben onun hayatta tutması gereken, zamanı gelince öldürmesi gereken o kişiydim çünkü.
Saçlarımı kurutmadan yanlarına geçtim. Şöminemiz vardı. Yakmışlardı. İçerisi oldukça sıcaktı. Etrafta bir sürü kitap vardı. Koltuklarda bile kitap vardı.
Bana rüyalar yoluyla ulaşan bir kadın vardı. Ben demişti geçmişten geliyorum. Tabi dünyam için oldukça anlamsızdı başta ama araştırarak bulmuştuk kim olduğunu. Bu kitaplar sayesinde. Kitaplar... Her dönemde kıymetlilerdi.
İçeri geldiğimi fark ettiklerinde göz hapsine aldılar beni. Bana nasıl ulaşacaklarını bilmiyorlardı. Kendimi o kadar kapatmıştım ki dünyaya, hiçbir şekilde erişemiyorlardı. Endişeleniyorlardı. Bulmuşken kaybetmekten korkuyorlardı. Başkalarına bırakmadan kendimi yok etme ihtimalim olduğunu bildikleri için üzerime gelemiyorlardı. İkna edemiyorlardı.
Kapının yanındaki çantama ilerledim ve içindeki, bugün AVM'den aldığım poşeti alarak ilerleyip tam karşılarındaki üçlü koltuğa oturdum. Onlar teklilerde oturmuş bana bakıyorlardı dikkatlice. Poşetin içindekileri çıkarmaya başladım. Aynı zamanda onların soru işaretlerini yok ediyordum.
"Cora yardım etti. Size anlatmıştım ya benim Misty tarafından zehirlendiğimi anlamama yardım eden arkadaşım diye. Kızıl olan. Onunla aynı şekilde giyindik. Eve benim yerime giden, büyülü tokalarımı bırakan oydu. Sizde onu takip ettiniz. Ben de sizin yanınıza gelmek için gün içinde Misty'nin adamı varsa etrafımda diye AVM'de falan dolanıp otogarda his kilidi yaptım. Ve buradayım. ".
" Neden yanımıza gelmek istedin? "dedi Andrey abim sorgular bir şekilde. Kaşlarımı çattım.
"Gelmese miydim?"
"Hayır canım biz ondan mı dedik onu? Sen bizden kaçacak yer arıyordun en son. Ondan dedim ben. " dedi Andrey abim panikle. Onun paniğine gülmem ile daha da panik oldu. Sessizce benim hareketlerimi gözlemleyen Egor abime döndü. "Lan bir şey desene.. Açıklayamıyorum kendimi. "
"Açıklama yapmana gerek yok zaten Andrey. O zaten anlayacağını anlamış. " dediğinde dudaklarımda bir gülümseme oluştu. Öne doğru eğildi biraz Egor abim. Uzanıp önümdeki paketlerden birini aldı.
"Tarçın bakır saç boyası? " dedi paketin üzerindekini okurken. Gözleri paketle ben arasında gidip geldi. Andrey abim merakla paketi elinden alırken o doğruca bana odaklandı. Gözlerinden bir şey anlamak zordu. Bana sanki benim gibi bakıyordu.
"Sen bugün buraya bir şeyleri başlatmak için geldin. Bir başlangıç mı yapıyoruz? " dediğinde sesindeki umudu fark etmemek imkansızdı. Derin bir nefes aldım. Kendimi nasıl ifade edeceğimi açıkcası bilmiyordum. Ama bakışından bilmeme gerek olmadığını anlamıştım. Onlar beni her halükarda anlayacak gibiydiler. En azından.. Çabalarlardı.
Öne doğru yaklaştım koltukta. Masanın üzerindeki paketlerden birini aldım. Gözlerimi pakete diktim. Onlarla göz teması kurarak kendimi anlatabileceğime pek olanak vermiyordum. Kendime inancım sıfırdı şu anda.
" Ben düşündüm... Fark ettim daha doğrusu. Siz haklısınız. Ben ruhsal olarak kendimi toparlamadan asla güçlenemem. Ophelia'nin her rüyada bahsettiği güçlenmek bu olsa gerek. Anlıyorum artık... "dedim. Kısa bir an sessizleştim. Boya paketini açtım. İçindekileri çıkardım.
" Ben... Artık dayanamıyorum. Misty'e. Diğerlerine. Herkes sanki yüzüme gülüp beni yaralamak için an kolluyor. O evde güvende değilim... Misty'nin bir gece gelip beni öldürmeyeceği belli değil. Beni neden iyileştirmeye çalıştığı belli değil. Biz bu hale nasıl düştük? Belli değil. Beni nasıl onunla aynı noktaya getirdiler, düğün öncesi o savaşta ne oldu? Ben... Hatırlamıyorum ve siz haklısınız.. Bu yaralanma sonucu bir hafıza kaybı olamaz. Yani... Ben bir anda hatırladım her şeyi. Bütün sekiz yılım geçti gözümün önünden ve ben şu anda bulunduğum noktaya anlam veremiyorum. Bana yalnız değilsin diyen iki dostum , beni ölürüm korkusuyla saat başı uykumda bile kontrol edecek kadar düşünen kardeşim dediğim iki kişi özellikle... Onun beni bırakıp evlenme aşamasında olmasını geçtim bakın ben en çok kardeşim dediğim iki kişinin beni neden bıraktığıyla ilgileniyorum çünkü ben aşık olmadan önce onlar vardı hayatımda. Beni yaşamaya ikna eden onlardı. Şimdi beni öldürecek kadar yalnız bırakmalarını anlayamıyorum. Misty'nin hepsinden kuzenim diye anlatmasını anlayamıyorum. Yok Amber şöyle mutlu. Yok Owen şöyle biriyle tanışmış. Amber şunları yapmış, evlenecekmiş yok görücüyü beğenmemiş... "dedim ve gözlerimi en nihayetinde onlara çevirdim.
" Saçma. Her şey o kadar saçma ki... Bakın. Ben normal bir arkadaşlık yaşayıp onlardan kazık yesem bu hale gelmezdim ama onlarla normal bir bağım yoktu benim. Beni neden bıraktılar bilmiyorum. Gerçekten bıraktılar mı? Bilmiyorum. Misty'nin dediklerine inanmıyorum. Canım yansa canı çıkan insanlar benden sonra gerçekten rahatça devam mı ediyorlar yani hayatlarına? Görmem lazım. Görmek için önce güçlenmem lazım. Güçlenmem için de bir noktadan başlamam lazım. Ben... Karar verdim. "dedim. Her kelimem ile umut doluyordu bakışları. Bu kararlılığa erişmem için o kadar çabalamışlardı ki... Altı ay kısa bir süre değildi.
"Sizi tanımak istiyorum. Neticede abimsiniz. Yıllardır izini sürdüğüm insanlarsınız. " dedim. Kaşları aheste bir şekilde çatıldı. Gözleri soruyla doldu. İkisinin de.
"Yıllardır izini sürdüğüm derken? " dedi Andrey abim sorgular bir şekilde.
"Kardeşini arayan tek siz değilsiniz. Ben de abilerimi arıyordum. " dedim. Egor abim yerinden kalkıp yanıma geldi. Elini alnıma koydu. Ardından Andrey abime döndü. Andrey abim koltukta kendini geriye atmış ellerini semaya kaldırmıştı.
"Ateşi de yok Andrey. Rüyada falan mıyız? " dedi Egor abim. Hiç gocunmadan tırnaklarımı eline geçirdiğimde irkilerek uzaklaştı. "Gerçekmiş lan. " dedi ona bakarak. Geri yerine gitmemiş yanıma oturmuştu.
"Tanrım sana şükürler olsun. Abi dedi! Abi dedi sonunda! "
Benim derdim neydi onun derdi neydi.
"Abilerimi dedi. Abi demedi ki. " dedi Egor abim , Andrey abim aldığı yastığı ona fırlattı ama Egor abim eğilerek kurtuldu o mermi gibi gelen yastıktan. Atışmaları onların keyfinin yerinde olduğunu gösteriyordu ve benim de gerilmeme engel oluyordu. En azından bana her şeyi anlatabilirsin yanımızda rahat ol düşüncesini aşılıyorlardı.
"Sus! Kırarım çeneni! O en azından abi diyor! Sen abin olduğum halde bana kanka muamelesi yapıyorsun! " dediğinde, normal hallerindeydiler.
"Ben yaşın ortaya çıkmasın diye abi demiyorum. " dediğinde Egor abim, gözlerim dedikleri ile fal taşı gibi açılırken gülmemek için basımı önüme eğdim.
"Ben yaşlı mıyım?! " dediğinde Andrey abim, olusan sessizlik sonucunda basımı kaldırdım. Bana sorduğunu o an anladım. Basımı hemen iki yana salladım.
"Her yaşa taş çıkaracak bir karizman var. " dediğimde kaçan keyfi yeniden yerine gelmişti. Keyifle doğruldu yaslandığı yerden. Sonra ayağa kalktı. Mutfağa geçti. Amerikan tarzı mutfak denilen bir mutfağa sahipti bu ev. Gerçekten onların mıydı? Bilmiyordum. Nereden buluyordu herkes bu parayı? Misty'nin de her şeyi vardı çünkü. Sorgulanacak o kadar çok şey vardı ki bunlar basit kalıyorlardı. Bu yüzden hiç umursamadan onun elinde derin bir kap ile gelip diğer yanıma oturmasını izledim. Elindeki kaba garip bir bakış attım. Ne işimiz vardı kapla?
"Ne yapacaksın onu? " dedim. Güldüğünde daha çok çatıldı kaşlarım, Egor abime döndüm. Ne bekliyordum bilmiyordum ama boya paketinden çıkan boyayı açmış beklediğini görmeyi hiç beklemiyordum. Yüzümde şaşkın bir tebessüm oluştu.
"Neden bana saçımı boyayacakmışsınız gibi bakıyorsunuz? " dediğimde beni onaylayarak güldüler aynı anda. Aralarında bir yaş vardı ama sanki ikiz gibi takılıyorlardı. Sanırım birlikte büyümelerinden kaynaklanıyordu.
"Senin buraya gelirken aklından geçen neydi? " dedi Egor abim oldukça sakin ve konuşmam için yeterli cesareti veren bir tonda.
"Size merak ettiklerinizi anlatmak, anlatırken saçlarımı boyamak çünkü herkese saçlarımı boyatacağım dedim. Bir değişiklik istiyorum. Normalde kadınlar değişim istedikçe saclarını keserler ama şu anda saçlarımla vedalaşmaya hazır değilim. Ben de boyama kararı aldım. "dedim. Bu kararı almamın tek nedeni buydu. Başka hiçbir özel nedeni yoktu.
"Sen saçını boyarken seni dinlemek... " dedi ve cıkladı Andrey abim. " Biz boyarız. Sen anlatırsın. "dediğinde afallamıştım. Buraya gelirken hiç bunu düşünmemiştim. Onlar fazla istekli duruyorlardı. Saçıma dokunmak için bahane arıyor olabilirler miydi? Ya da geçmişle özlem gidermeye çalışıyor... Muhtemelen. Biz çok uzaktık. Her anından mahrum kalmıştık. Gençliğimizden ayrı kalmıştık ve her yapabileceğimiz ortak şeyi yapmak istiyorlardı.
"Daha önce saç boyadınız mı? " dedim. Kabul etmemek gibi bir şansım yoktu aslında.
"Sen daha önce boyadın mı? " dedi Egor abim. Bence cevabı biliyordu ve evet. Boyamamıştım. Saçımı yakarım diye korkmuyor da değildim. Bunu kabul etme nedenim kötü olursa siz yaptınız diye tamamen suçu onlara atmaktı.
Sanırım küçük kardeşleri olmayı sevmiştim ve alışıyordum. Sadece onlara biraz daha şans vermem gerekiyordu.
"Boyamadım." dedim.
"Tamam işte... Ha sen ha biz..." dedi ve ayaklandı Egor abim hızlıca.
Sonrası çok hızlı oldu. Yere bir minder koydular. Ne yaptığımızı görmek istersin deyip ayna getirdiler. Masaya onları görecek sekilde yerleştirdim. Egor abim nereden bulduğunu bilmediğim tokalar ve bir kaç farklı çeşit tarak getirdi. Paketi okuyarak nasıl yapacaklarını öğrendi Andrey abim. Ben de boyayı orada yazan yönergeye göre hazırladım. Açma işlemi yapmaya hiçbirimizin cesareti yoktu. Bu yüzden hepsini karıştırıp öyle yapacaktık. Ortaya nasıl bir şey çıkacağını merak ediyordum.
Egor abim de koltuğa oturunca Andrey abim ortalarına koymuştu kabı. Ellerine eldivenleri geçirdiler. Sonra saçımı iki yana ayırdılar. Öyle kırılgan bir şeye dokunuyormuş gibi davranıyorlardı ki hislerim olmasa da hissetmezmişim gibiydi. İlk defa his kilidine kızgın hissettim. Onların saçıma dokunduğunda nasıl hissedeceğimi merak ettim. Kötü değillerdi. Aksine... Kötü hayatımda ortaya çıkan melek gibiydiler.
Abilerimin nasıl insanlar olacağını hep düşünmüştüm. Bulamadıkça onların bir hayat kurduğuna inanmıştım. Beni aramadıklarını hatta unuttuklarını bile düşünmüştüm. Ama onların kalbinde bir yara olacağımı hiç düşünmemiştim. Korkuyorlardı benim için. Fazla değer veriyorlardı. Bu korkutuyordu beni ama buna ihtiyacım olduğunu onlar öyle davranana kadar anlamamıştım.
"Kırılmaz." dedim aynadan onlara bakarken. Gözleri aynadan beni bulduğunda derin bir nefes alarak devam ettim. " İstediğiniz gibi dokunabilirsiniz. "
"İstediğin kadar izin vermiş ol Amaya... Biz yine kırılacakmış gibi dokunuruz. " dedi Egor abim. Andrey abim gözlerini kaçırmıştı. Neden kaçırdığını konuşunca anlamıştım.
"Biz küçükken sizin saçınızla oynamayı severdik. Örerdik mesela... Unutmuş olabiliriz belki ama istersen bir gün saçını da öreriz Amaya. " dediğinde Andrey abim, bakışlarının kaçma nedeni dolan gözleri olmuştu. Hepimizin bir noktada canını çok fena yakıyordu bu on sekiz yıl.
Beni hâlâ dokuz yaşında korudukları o küçük kardeşleri olarak görüyorlardı.
Çünkü onlar doğduğumuzdan beri hep üzerimize titremişlerdi, oyun arkadaşları olmuştuk. Bir anda hem korudukları insanları hem de oyun arkadaşlarını kaybetmişlerdi.
Tekrar kaybolmasından korktuğu bir şeye insan gözüyle bile bakarken tedirgin olurdu.
Anlıyordum bir noktada onları. Anlamayı deniyordum. Altı ay önceki Amaya için bu bile bir başarıydı. Tekrardan birilerini anlamaya çalışmak.
"Yaşlandın dediğimde kızıyorsun. Geçmişten bahseden amcalar gibisin. " dedi Egor abim. Gözü dolduğu için sinirlenen erkek adam asabiligi. Nerede görsek anlarız. Güldüm dediğine, Andrey abim ise ters ters baktı ona.
"Ayırdım ikiye Egor efendi. Hangimiz daha kötü yapacak... Sabaha belli olur. Hadi bakalım. " dedi Andrey abim ona meydan okuyarak. Aralarında kısa ve anlamlı bir bakışma geçti. Saçımı yer yer ayırmaya başladılar hemen ardından sessiz bir anlaşma ile.
"Bana beni nasıl bulduğunuzu, nerede olduğunuzu ya da... Ailemizi. Ne zaman anlatacaksınız? " dediğimde ikisi de derin bir nefes aldılar.
"Anlatmayı o kadar çok istiyorum ki... " dedi Andrey abim. Ayırmayı bitirip boyayı süren ilk o olmuştu. Boyanın muhtemel soğukluğunu hissetmiyordum. "Ama gücün yerinde değil Amaya."
Her ne kadar inkar etmek istesem de gerçek buydu.
"Çünkü duyacakların normal olamayacak kadar sıradışı. " dedi Egor abim.
"Rarenyum için bile mi? "
"Özellikle de Rarenyum için. " dedi Egor abim. Anlamıyordum ama sorgulama dercesine bakıyordu bana.
"Anlatacak mısınız peki? Yani ben gücüme eriştiğimde. " dediğimde başlarını salladılar ama hemen ardından dedikleri şey aklımı karıştırmıstı.
"Muhtemelen sen biz anlatmadan öğreneceksin. " demişti Andrey abim. Aynadan göz göze gelmiştik. " O kadının. Ophelia'nin rüyalarına geçmişten gelmesinin bir nedeni var Amaya. Onu öğrendiğinde bazı şeylerin neden olduğunu anlayacaksın. "
"Siz biliyor musunuz? " dedim.
"Biliyoruz. Emin ol. Yaşadığımız yerdeki herkes biliyor." dedi Andrey abim.
"Ama sana söyleyemeyiz. " dedi Egor abim hemen ardından. Soracağımı hissetmiş gibi. " Çünkü ne kadar anlatsak da inanmazsın. "
"O kadına nasıl inanacağım ki? " dedim. Sonuçta o geçmişten gelen bir yabancıydı.
"O da onun bileceği iş.. " dedi Egor abim daha fazla sorgulama der gibisinden konuyu kapatmadan önce.
Konuyu kapatması hoşuma gitmese de doğrusunu bu olduğunu biliyordum. Doğru olanı yaptığım için sesimi çıkarmadım.
"Aralarda boşluk kalmasın. " dedim aynadan onları kontrol ederek. Başlarını salladılar. Kızıl değil de turuncu mu olmuştum biraz ben? Boyayı satan kadın zaten turuncumsu bir kızıllık olur demişti ama benim saçımın tonunun açık olması turuncuya daha da kaymasına neden olmuş olabilirdi. Yine de memnundum aldığım karardan.
"Sen.. .Anlatacak mısın kendini? " dedi Andrey abim.
"Kendini zorunda hissetme tabi. " dedi Egor abim hemen ardından. "Bakma Andrey'e. Biraz meraklıdır. "
"Sanki sen değilsin. Oturamıyorsun yerinde. Bir de bana laf atıyorsun! "
"En azından darlamıyorum. Bırak istediğinde anlatsın. " dediğinde Egor abim, Andrey abim bana doğru eğilmiş gözlerime doğrudan bakmaya çalışmıştı.
Gelecek soruyu bildiğimden o konuşmadan konuştum.
"İlk Owen ile tanıştım. " dedim hemen konuya girerek. Darlanmıyordum. Şimdi bunu anlatmaya çalışsam sürekli kendini sorgulama ihtimali vardı. Daha fazla gerilim yapmaya gerek yoktu. Artık konuşmam gerekiyordu. Andrey abim konuya girdiğimi anlayınca geri çekilmiş, işine dönmüştü.
Ben ise geçmişe ufak bir yolculuk yapıyordum. Yüzümde buruk bir tebessüm ile anlatmaya başladım. Çünkü onlar her ne kadar ihanete uğramış hissettirseler de geçmişimiz o ihanetin kirletemeyeceği kadar güzeldi.
Beni yok etmiş de olsalar ben onlar için kötü bir cümle kuramayacak gibiydim. En çok da bu korkutuyordu ya... Şimdi karşıma çıksalar, ellerinde hançer de olsa ben onlara düşman gibi bakamazdım.. Nasıl bakacaktım onların düşman bakışına? Bana düşmanca mı bakacaklardı? Unutmam için beni suçluyorlar mıydı? Bazen sorguluyordum. Amaya diyordum. Sen bırakıldım diyorsun ama... Ya önce bırakan sensen?
Hatırlamıyordum işte. Bağlantıyı kuramıyordum.
Ama artık yapacaktım. İnat ediyordum kendimle ve beni hayatta tutan şey inandımdı. Ölmemi istiyorlardı değil mi? İnadına yaşayacaktım ben. Rarenyum'dan gitmemi istemişlerdi değil mi? Rarenyum'a öyle bir dönecektim ki bir daha beni gönderemeyeceklerdi. Yapacaktım ben bunu. Yapmak zorundaydım çünkü kimse cevapsız sorularla dolu bir sonu hak etmezdi.
"Rarenyum'da Eğitim görerken bir anda gelip yanıma oturmuştu. Ben o sıralar geçmişimi yeni unutmuştum. İçime kapanıktım biraz. Owen biraz nasıl diyeyim... İstediğini elde etmeden durmayan birisi. Benimle arkadaş olmak istemişti. İnatla. Benim inadım neyse onun da bir o kadar inadı ve sabrı vardı. Sonra öyle bir an oldu ki... Ben onu gerçekten kızdırmayı başardım." dedim. Abilerimle ara ara göz göze geliyordum. Baya yarılamışlardı. Yapıyorlardı bu sporu!
"Bana kızmasına rağmen ayrılmadı peşimden. Yani... Garip bir his tamam mı? Çevremde kimse dayanamıyordu tavrıma ve gidiyordu iki terslememe, o kalmıştı. Sanırım bizim aramızdaki o derin bağın en güçlü dinamiği de buydu. Birbirimize ne kadar kızarsak kızalım, kırılırsak kırılalım ayrılmıyorduk. Kızıyorsak birlikte sakinleşiyorduk, kırıyorsak birlikte topluyorduk. Owen kardeşim gibiydi benim.. "dedim boğazıma bir yumru oturduğunda zorlukla devam etrim. Gözlerim çoktan dolmuştu. " Sizin gibiydik mesela... Sizde birbirinize çoğu zaman kızıyorsunuz ama tek bakışta anlaşıyorsunuz. Öyleydik işte. Ben... Konduramıyorum.. Yok. Olmuyor yani... Herkes bırakır. Bakın aşık olduğum adam bile bırakır diyebiliyorum ama Owen bırakır diyemiyorum. "
"Aşık olduğun adam... " dedi Andrey abim. Onu tanıyıp tanımadığını bilmiyordum. " Sana en başından böyle bir şey yapma ihtimali mi vardı ? "dediğinde kaşlarımı çattım. Anlamamıştım.
" Demek istediği... "dedi dikkatimi üzerine çekerek Egor abim. " Owen bırakmaz ama o bırakabilir demene neden olan şey ne? Yani bak Owen bırakmaz diyorsun. Ama o bırakır. En başından seni bırakacak birisine mi aşık oldun sen? "
"Hayır... " dedim. Umursamadan burnumu çektim. " Hatırlıyor musunuz? Bir çiçekçide el falı baktırmıştım. Adam bana aşkımı anlatmıştı. Elinde mor gülle gelir de demişti. Siz de bana mor gül buketi almıştınız. "dedim. Hatırlamış olacaklar ki onayladılar.
" Nasıl unuturum o adamı? O yaşta beni abilik krizine sokacaktı!"dedi Andrey abim.
Derin bir tebessüm oluşmuştu yüzümde. İşte gecmiaten geleceğe gerçekler...
"Tam olarak oydu. Mor gülle kapımı çalan bir adamdı. " dedim sonda duraksadım.
"Siz benim anlattığım kişileri tanımıyorsunuz. " dedim farkettiğim şeyle. Onlara daha dikkatli baktım. Evet. Tanımıyorlardı. Israrla baktığımı fark edince gözlerimiz buluştu ayna üzerinden.
"Tanımıyoruz." dedi Andrey abim.
"Nasıl? Aynı yerden geliyoruz... Siz benim ateş perisi olduğumu bile bilip onları nasıl bilemezsiniz? " dedim.
"İşte bu soruların cevabını anlamak yine sana kalıyor Amaya. Yani senin gücünü toplamana... Sadece. " dedi ve Andrey abime baktı Egor abim. Andeey abim belli belirsiz başını salladı. Yine konuşmadan anlastılar. " Bizim Rarenyum'dan olmadığımızı bil şimdilik. "
Duyduğum şeyi idrak etmek bir hayli zordu. Af buyur?
Şok içinde onlara dönmeye çalışsam da izin vermediler. Ellerindeki boyalar beni sabit tutmak isterken omuzlarıma koydukları ellerinden dolayı kıyafetime geçti. Her yere saç boyası bulaştı.
"Rahat dur be kızım! Her şeyin bir zamanı var. " dedi Andrey abim uyararak. Ben o zamanın gelmesini nasıl bekleyecektim? Dünyadan değillerdi. Belliydi. Telefon kullanmayı bile bilmiyorlardı. Rarenyum'dan değillerdi. Anlattığım kimse hakkında yorum yapamıyorlardı. Bilgileri yoktu.
"Rarenyum'daki krallıkları da mı bilmiyorsunuz? " dedim.
"Abartma canım o kadar da değil. " dedi Egor abim. Saçlarımı boyamaya davam etti. " Seni orada da aradık biz. Ateş perisi olduğunu falan biliyoruz ayrıca. Sadece en başından beri bilmiyoruz."
"Kafam çok karıştı. " dediğimde ben demiştim der gibi hemen bir mırıltı çıkardı Egor abim.
"O yüzden sen sadece bize anlat. Bizimle bağlantı kurmaya çalışma. Seni bulmamızın onlarla bir bağlantısı olamaz. " dedi Egor abim kesin bir dille. İkna ediciydi. Rahatsızca kıpırdanmayı bırakıp önüme döndüm.
Aynadaki benle yüzleştim. Demek Rarenyum'dan değillerdi. Dünyadan değillerdi. Başka evren de mi vardı ? Ben kimdim? Onlar benim çevremi tanımadan beni nasıl bulmuşlardı?
"Owen'ı da mı tanımıyorsunuz? " dedim sorgular bir şekilde.
"Matiestin küçük prensini diyorsun. Misty'nin temas ettiği kişilerden biliyoruz. O diye diye adını zikretmediğin şahsiyeti de biliyoruz. Yani seninle birlikte gördük ama senin neden ona güvenmediğini anlayacak kadar tanımıyoruz. Yani sana şunu diyemem ben abiciğim. Veliahtı şöyle yapmak zorundaydı diyemem. Sen belli ki biliyorsun ne yapmak zorunda olduğunu. O yüzden beni bırakırdı diyorsun. Anlamadığımız şey o. "dediğinde az çok dinmişti merakım. Ben hiç kimseyi tanımıyorlar sanıyordum ama onlar görünüş olarak biliyorlardı. Yani Owen diye o diye göstersem tamamdı. Kişilik olarak pek bir fikirleri yoktu. Beni anlamama nedenleri de biraz o olabilirdi. Empati kurmaya çalıştıkça bocalıyorlardı.
"O beni bırakırdı da diyemiyorum ki ben. O zaman için bırakmazdı ama ben gözümü buraya açtım. Benim her şeyi unuttuğumu fark etmeseler neden göndersinler beni? Misty mesela. Onun çocukluk arkadaşı. Güvendiği insanlardan biri. Beni zehirlediğini bilmiyor mu? Bana hatırladığım halde unutturmaya çalıştığını bilmiyor mu? Siz anlamıyorsunuz beni ama ben öyle basit bir ilişkiden çıkmadım. Hayatımın merkezinde falan değildi. Direkt hayatım olmuştu. Hayatımı ona göre şekillendirdim demek değil bu. O varsa vardım. O yoksa yokum. O yok... Beni buraya ölüme terk etmiş gibi. Bir kez olsun karşıma yabancı birisi olarak bile affetmeye razıydım ya ben. Bir insan nasıl bırakmam diye yemin ettiği bir insan öldü mü kaldı mı diye kendi gözleriyle görmeye gelmez. Ruhumu ruhundan ayırmam diyen adam evrenimizi ayırdı! "dedim sitemle. Yine öfke dolmuştum. Saçımı boyayan elleri durmuştu. Saçımın dibini bitirmişlerdi. Uçlarını boyuyorlardı.. Birazdan saracaktık.
" Sen... O evleniyor diye kırgın değilsin? "dedi Egor abim. Öfkeli bir nefes aldım.
" Evleniyor olması beni sadece öfkelendiriyor. Ben ona , bana bu kadar ümit verip, değer gösterip , ilk engelde köşeye bıraktığı için kırgınım. Ve ben kırgın olduğum her şeyin hesabını ondan çok ağır soracağım. "dedim yemin eder gibi.
" Aşk iki kişiliktir. Ben onun ıstırabını çekerken o geçmişe sünger çekip devam edemez."dedim. Her kelimem ona olan öfkemin ve kırgınlığımın ne kadar büyük olduğunu yüzüme çarpıyordu. Bazen takıntılı olduğumu düşünmeme neden oluyordu ama ben takıntılı değildim. Ben mağdur olan taraftım. Mağduriyetimin nedenini bilmeden devam etmemi mi istiyordu? Edemezdim. Ben her şeyi böylesine benimsemişken nasıl bir anda her şeyin üzerini çizip devam edecektim? Ben kalbimi kırmasına, yok etmesine de razıydım bu işin sonunda. Yeterki bana ya tutunacak ya da yok olacak bir neden versindi.
"Bencillik değil bu. Mutlu olmak için önce benim kadar acı çekmeli. O aşkın hakkını vermeli." dedim. Bencil değildim. Ben mutlu olmasın demiyordum ki. Mutsuzluğumun üzerine mutluluğunu kurmasın diyordum. Bu yanlış mıydı? Yanlışsa şu saniye dönmek istiyordum bu yanlıştan.
İkisi de sessizleşmişlerdi. Ne düşündüklerini anlayamıyordum ama biraz olsun niye bu halde olduğuma dair fikir oluştuğuna emindim.
"Yanlış mı düşünüyorum?" dediğimde, Egor abimin gözleri oldukça dalgınlaşan Andrey abime dönmüştü. Ona tereddütle bakıyordu. Andrey abim ona bakacak olduğunda gözlerini kaçırmıştı ama bana yakalandığını anlamıştı. Neden ona öyle bakmıştı?
"Yanlış değil, çok haklı düşünüyorsun Amaya. Ben de senin yerinde olsam sebebini öğrenene kadar asla durmazdım." dediğinde sesindeki kırgınlığın sebebi benim hikayem değildi. Ona ait bir hikaye gibiydi. Bir yaşanmışlık vardı sanki gözlerinde. Göz göze geldiğimizde tebessüm etti ama bu gözlerindeki o acıyı yok edemedi.
"Devam et bize onları anlatmaya. Gideceksek hep birlikte gideceğiz. Sonra tanıtmakla uğraşma. " dedi Egor abim konuyu ilk noktaya çekerek. Aslında bunu Andrey abimin dalıp gittiği o maziden kurtarmak için yapmıştı. Ben ne olduğunu bilmiyordum. Belki bana bir gün anlatırdı.
"Owen..." dedim onun sessiz kurtarışına ayak uydurarak. " Bana kendini prens olarak tanıtmadı. Prens olduğu için ona yaklaşmaya çalışan kişiler varmış sanırım benden önce. Ondan dolayı benden prens olduğu gizlemiş. Aslında bizi kader bir araya getirmiş demek yanlış olmaz. "
"Nasıl bir kader? " dedi Egor abim. Saçımı gelişi güzel tokayla toplamaya çalışıyordu.
"Owen'in eğitimi normalde bir sene önce bitmesi gerekiyormuş. O gitmemiş okula. Tanıştığımız günden önceki günler de okula gelmediğini söyledi. O gün okula gelmesi, yanıma oturması ne bileyim işte derste hocanın azarından onu kurtarmam falan... Kader demek lazım bazı şeylere işte. Ben o olduğuna inanmak istiyorum. "dedim. İnanalım der gibi baktılar. Bana ayak uydurdular ve ben bundan oldukça mutlu oldum. Yirmi yedi yaşındaydım ama sanki anılardaki o küçük kıza dönmüştüm. Abilerine dertlerimi anlatıyordum ve onlarda beni dikkatlice dinliyorlardı. Geçmişte olan o şey olmasa biz daha farklı olabilirdik. Bu farkındalık ağır geliyordu.
"Owen beni Amber ile tanıştırdı. Amber Homaris. Homaris'in tek prensesi. Benim kardeşim dediğim diğer insan. " dedim. Bakışlarım ellerime düştü. Ellerim yumruk olmuştu. Onlardan geçmişte kalmış gibi bahsetmek bile okadar yaralıyordu ki beni. Ben her şeye rağmen yine onlarla yaşadığım o sekiz yıla dönmek istiyordum. Sonunda beni bırakacaklarını bile bile.
"Amber, Amber dediğin... Prenses Amber miydi? " dedi Andrey abim şaşkınca. Kaşlarımı çattım. Saçımı boyamayı bitirmişlerdi. Başıma poşet geçirmişlerdi ben dönmeden hemen önce. Bunu yapmalarını beklemiştim zaten. Şimdi yüz yüzeydik.
" O Amber miydi derken? "dedim.
"Ya biz... Senin ateş perisi olduğunu sonradan öğrendik işte. Matiest krallığına ulaştık bağlantılarımız sayesinde. Düzenli olarak Misty'nin evreni terk edişini falan anladık tamam mı? Tam bir ipucu buluyoruz diyoruz. Homaris temelli büyüler yapılıyor. Delirdik resmen. "dedi Andrey abim. Homaris temelli büyüler mi? Benim abilerim element büyücüleriydi. Andrey abim toprak elbüycüsü, Egor abim hava elbüycüsüydü. Baya güçlü büyüler yapıyorlardı. Yani anlamadığım terimler falan dönüyordu havada.
" Şu her defasında büyümü bozan deliden mi bahsediyoruz şu anda? "dedi Egor abim. Dudaklarım şaşkınca aralanmıştı. Amber... Misty'e büyü mü yapıyordu? Neden? Onların her hareketinden kendime pay biçmeye çalışıyor gibi görünen bir paranoyak gibiydim ama tutunacak en ufak dala bile ihtiyacım vardı.
" Amber'i tanıyorsunuz? "dedim şaşkınca.
" Onun hakkında diyeceğin tek şey büyü haritalarının içinden geçen bir öngörülmez manyak olduğuysa... Evet. Tanıyoruz. "dedi Egor abim hemen. Sanırım görmeden, bilmeden baya sinirlerini zorlamıştı Amber.
" Görmedik. Krallığı'ndan hiç çıkmıyormuş bir de. .. Matiest Krallığı'nın, krallığına girmesine izin mi vermiyormuş ne... En son öyleydi. Garip bir kadın. "dedi ve duraksadı. Bana çevirdi gözlerini. " Şimdi bu Amber... Senin kardeşim dediğin kadın. "dediğinde onu onayladım.
" Senin yokluğunu hatırlayıp tepki koyan tek kişi gibi. "dediğinde ne yazıkki aynı şeyi düşünüyorduk. Bu içimde var olduğundan haberim olmayan umut kırıntılarını parlatırken hiçbir şeyi bilmeden buna tutunmamaya çalıştım. Çünkü o Amberdi...
" Amber'in birilerine kızması için canını yakmalarına gerek yok ki. Owen ile kavga edip Matiest'e savaş bile açmış olabilir. Eskiden en mantıklı savaş sebebi sarmaydı. Öyle bir gereklilik yani... "dedim. İkisinin de yüzü buruşmuştu..
" Sarma için savaş mı açılır? "dedi Egor abim. İstemsizce güldüm bu dediğine.
" Yirmi yaşındaki ergenden ne gibi bir atraksiyon bekliyorsun? "dediğimde bana onaylamaz bakışlar atarak geri yaslanmıştı Egor abim. Fazla kurcalamamak lazımdı. O zaman bile konu sarma hedef başkalarıydı çünkü.
" Amber öngörülmez birisi. Kızar dersin güler. Güler dersin ortalığı birbirine katar ve benim tanıdığım kadın beni Misty'nin eline bırakmazdı. Owen'ı bir şekilde o engellemiş olabilir bakın. Ama Amber'i tek durduracak kişi kral Homaris'tir ki o da belki yani... "dedi başımı ileri geri salladım sonda. Ben kızıp ediyordum ama Amber'i atlıyordum. Amber bu denklemin neresindeydi?
" Şu anda kırgınlığını bir kenara bırakarak mantık çevresinde mi düşünüyoruz? "dedi Egor abim. Gülümsedim. Hızlı anlıyordu beni. Ne düşündüğümü biliyordu sanki.
" O aşamaya nasıl geçtik ya? Çocuklar... Benim yaşım var. Yavaş biraz. "dedi deminden kendine toz kondurmayan abim ve bana döndü. " Niye kırgınlığı bırakıyoruz abiciğim? "
"Bırakmıyoruz. Ben hepsine kırgınım. O beni gönderdigine emin olduğum kişiye ayrıca sinirli ve öfkeliyim ama şimdi size anlatırken fark ettim. " dedim ve içimde oluşan heyecanı gizleyemeden devam ettim. Sanki aylardır bana azap çektiren benim beynimdi. Gerçek sanki gözlerimin önündeydi. Ben mi fazla kördüm? Yoksa güçlenmeye mi başlıyordum?
Anlamıyordum ama iyi şeyler olduğunu hissediyordum. İyi şeylerdi bu anlamadığım şeylerde. Hissediyordum.
"Mantığa uymuyor buradaki konumum. Yani... Bakın. Misty ile biz yakın değildik. "
"Nasıl yakın değildiniz? Onun çocukluk arkadaşı dedin. Bir yakınlık olması lazım değil mi? Yanılıyor muyum? " dedi Egor abim.
"Hayır yanılmıyorsun. Misty onun çocukluk arkadaşı, Lyndon'in da sevgilisiydi. "dedim. Hâlâ öyle olup olmadıklarından emin değildim.
" Hiç sevgilisi var gibi durmuyor. "dedi Andrey abim. Beni izlerken çoğu zaman onu da izlemiş oluyorlardı haliyle. Bilmiyorum dercesine omuz silkerek devam ettim.
"Amber, Misty'i pek sevmez. Yani anlaşamazlardı. Çünkü Misty çok kıskanç bir kadın. Helena vardı mesela... " dedim. Adını söylemek bile garip gelmişti. Uzun zamandır, bir hayli uzun zamandır sesli dile getirmiyordum. Abilerime ondan da bahsetmem gerek gibi düşünmüştüm." Owen'in ablasıydı. O bir isyan başlattı. Krallık tarafından yok hükmüne getirildi. Karışık biraz. Boş verin. Benim dikkat çekmek istediğim şey şu. Helena ve Lyndon iyi anlaşıyor diye, Helena ile kavga etmişti. Amber ona haksızlık yaptığını düşünüyordu. O zaman Amber ile de kavga etmişlerdi. Bence de Amber haklıydı. Lyndon hepimizin haylaz kardeşi gibiydi. Amber ve benimle de çok iyi anlaşırdı. Misty yerine göre bize de sataşıyordu. Gereksiz bir kıskançlığı vardı. "dedim. Biz onlar beni bulduğundan beri adamakıllı oturup ilk defa konuşuyorduk ve fark etmiştim ki biz gayet de konuşabiliyorduk.
"Kısacası bu kız ruh hastası! " dedi Egor abim. Onu bu benzetmesine gülmüştük Andrey abimle ama haklı olması çok muhtemeldi.
"Kıza arkadaşlarını kuzenim diye anlatmış. Muhtemelen şizofreni de var. " dedi Andrey abim. Sonra aniden gülmeyi bırakıp bana döndü. " Kızım sen bir de bunun yanında kalıyorsun. Can güvenliğin yok! "
"Bir an önce şu yıkıldım, ölüm gelsin beni bulsun modundan çıkman lazım Amaya. " dedi Egor abim de ciddileşerek.
İş ciddiydi. Hem de öyle böyle değildi. Büyük bir mevzuydu bu. Hayatımı farklı lanse eden bir kadınla aynı evi paylaşıyordum. Bu kadının geçmişte benim affettiğim hataları, arkadaşım neticesinde olabilir diye görmezden geldiğim yanlışları olmuştu.
Şimdi ise görmezden gelebileceğim bir yanlışı ya da affedecegim bir hatası yoktu. Bana fazla iyi davranıyordu. Gerçekten dostmuşuz gibi yaklaşıyordu. İyi niyet maskesiyle dolaşıyor, beni öyle etkisi altına alıyordu. Olduğundan başka birisi olarak inşa ediyordu bende. Belki de ben her şeyi en başından fark etmemiş olsam ve gerçek çok geç ortaya çıksa ben gerçeklere değil ona inanacaktım.
Beynimde sanki bir şeyler kökten değişiyordu. Zihnimdeki enkazların altından bana gizlenen yol gözüküyordu. Enkazı yapan Misty'di. Doğru yolu görmemi istemiyordu.
O düşmanını yanında tutan bir kadın değildi.
O düşmanını yanına alıp benliğini yok etmeye çalışan bir kadındı.
Başımı kaldırdığım gibi onlarla göz göze geldim. Bir şeyler dediklerini fark etmiştim ama algılayamamıştım çünkü zihnimdeki sesler bir hayli yüksek ve çığlık çığlığaydı.
"O beni öldürmek istemiyor " diye fısıldadım. Fısıldadığımı bile sonradan farketmiştim. Öyle bir anın içindeydim ki sanki her şey yıkılmıştı. Bana karşı ördüğü bütün oyunların perdesi inmişti ve ben asıl oyunu görüyordum şimdi. Tekrar ettim. Bu sefer daha da inanarak.
"Onun amacı beni öldürmek değil. Şimdilik değil. O beni yanına çekmeye çalışıyor. Her şeyi unutmam. Buraya gelmem. Burada onunla olmam. Hepsi oyuna dahil. Onun.. Ya da başkasının. Belki de hatırlayamadığım o anlardaki düşmanlarımdan birinin. " dedim hızlıca. Anlasınlar istiyordum. Çünkü ben anlamıştım.
"Biraz daha açık anlat. Neyi bulduğunu anlamadım. " dedi Andrey abim.
Ayağa kalktım ve dolanmaya başladım içeride. Bu bana kesinlikle Amber'den bulaşmış bir özellikti.
"Bakın şimdi ben her şeyi bu kadar erken hatırlamasam ve bunu çook uzun zaman sonra hatırlasam, ne olacaktı? Misty benim gözümde ne olcaktı? Bir yılda yanımda olmadılar diye nasıl bir hale geldim. Nasıl düştüm. Bu anı Misty istediği zaman, onun karşısında yaşasam benim yanımda siz değil de Misty olsa ne olacaktı? "dediğimde anlamış olmanın farkındalığı ile büyüdü Egor abimin gözleri.
"Çok kötü lan! " dedi Andrey abim birden Egor abime dönerek. İdrak etmişti sonunda. Çok kötüydü. " Şeytanın aklına gelmez! "
"Gelmiş işte. Ondan alâ şeytan mı olur Andrey? Muhtemelen Amaya haklı. " dedi Egor abim yerinden kalkarak. Bana doğru ilerledi.
"Amaya her şeyi onun istediği gibi hatırlasa o direkt derdi ki ben zaten seni korumak için yaptım. Muhtemelen onlarla bir sorunu var. Lyndon ile sevgili diyorsun ama her gün birileriyle flört ediyor. Ya Lyndon ile ayrıldılar ya da aldatıyor. Belki de Lyndon'i hiç sevmedi. Bilmiyorum ama Matiest ile bir sorunu var o kızın. Hiltonlar ile Matiestliler düşmandı değil mi? "dediğinde oraya ne ara geldiğimizi anlamasam da basımı salladım." Matieste girdiği kadar oraya da girip çıkıyordu Amaya. Sana iki yüzlü oynayan onlara da oynar. Bu işten en çok etkilenecek kişi sen ve oydu. Sizin... İlişkiniz ne kadar ilerlemişti? "dediğinde elinde kalan boyayı birden kaşıma sürdü. Ne yapıyorsun der gibi baktım ona. " Belki tutar. "dedi. Elindeki boyayı kaşlarıma da sürdükten sonra geriledi. " Başladığımız işi eksiksiz yapalım değil mi? Sonra şunu eksik yaptınız diyerek bahane bulma. "
Fazla ileri görüşlüydü keza bazı anlarda sanki onunla aynı düşünüyordum. Abilerim ile aynı frekansta konusuyor olmak beni mutlu ediyordu ama şu anda konuşacağımız konu onların pek hoşuna gitmeyecek gibiydi.
"Cevap vermedin. " desi Andrey abim huzursuzca. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bir hafta daha bekleseydik biz evlenmiş olacaktık. Bence evliyim demekten daha kötü olamazdı bu değil mi? Andrey abim kıskanç duruyordu biraz. Bazen Egor abimden bile kıskandığını hissediyordum. Egor abim biraz daha gerçekçi takılıp duyguları içinde yaşıyordu. Mesela kıskansa onun gibi yerinde huzursuzca kıpırdanıp durmazdı, aynı şimdi olduğu gibi dik dik bakardı gözlerime.
"Sevgiliydiniz ya hani siz sadece? Değil miydi? " dedi Andrey abim şansını en basitten deneyerek.
"Nişanlı." dedim. Eli hemen kalbine gitti. Geriye doğru bıraktı kendini. Koltuğa uzanmıştı. Ona endişeyle baktım ama gayet normal duruyordu. Sanırım abartılı tepki veriyordu. Gerçekten bir şey olsa Egor abim koşardı. Ya da koşamazdı. O da baya afallamış duruyordu. Şimdi değilse ne zaman abi diyerekten ona döndüm.
"Bir hafta sonra kaybetsem ben hafızamı... Evli oluyorduk. " dediğimde, Andrey abim ellerini semaya açarak konuşmaya başlamıştı.
"Tanrım! Evleniyorduk diyor! Biliyorum karışmaya hakkim yok ama! " deyip doğruldu. Gözlerini bana dikti anında. " Kızım sen kaç yaşındasın? Ne evliliği? Ben... İnanmıyorum! "dedi ve ayaklandı birden. Sanırım küçükken elinden kaybolup giden kardeşinin bir anda evli çıkmak üzere olması gerçeğini beyni idrak edemiyordu. Kabullenemiyordu. Kabullenmek istemiyordu. Kızsa kızamazdı. Çünkü böyle bir hakkı olmadığının farkındaydı. Onlar sadece üzülüyorlardı. Çünkü biz sanki kaldığımız yerden devam ediyor gibiydik ama şu anda birbirimizden ne kadar kopuk ve farklı hayatlarmız olduğunu anlamıştık.
Ağır geliyordu bazı gerçekler...
Başka yerde hayatımıza devam etmemiz değildi ağır gelen... Bu hale düşmeye engel olamamaktı.
" Gidip o Gilvestlileri yok edeceğim! "diye kapıya yönelen Andrey abimin önüne geçti hemen Egor abim. Kendine geldiği gibi onun önünde dikilmişti. Andrey abim onu geçmeye çalışıyordu. Gilvestliler de kimdi? Kime kızmıştı ben evlenmek üzereyim diye?
" Abi sakin ol. Saçmalama. "dedi Egor abim. Abi dediğini ilk kez duyuyordum. Sanırım Andrey abimin şalterleri ciddi anlamda atmıştı. Egor abim bile abi deyip onu tutmaya çalıştığına göre bizim en korkmamız gereken nokta onun sinirlenmesiydi. Çünkü dışardan bakınca oldukça ponçik bir adam gibi duruyordu.
" Ya nasıl sakin olayım?! O Gilvestliler gelip bize saldırmasa biz bu hale düşmezdik! Ben onlar yüzünden yıllardır kardeşlerimi arıyorum. Ben burada kardeş hasreti çekiyor, deliriyorum ama onlar yüzünden kardeşlerimiz onları bıraktığımızı düşünüyor. Evlenecektim diyor Egor. Duymadın mi? Bizden on sekiz yılımızı çalmışlar. Belki de diğeri evlendi. Ben bunu kavuşmak mı sayayım ? Nasıl sayayım? Yok. Ben gidip! Tam şu saniye mahvedeceğim o krallığı! O krallık benden üç şey çaldı. Yıllardır hesap soramıyordum. Soracağım. Onların amelini de kapatacağım! "
Resmen nefes almadan konuşuyordu. Fazlaca dolmuştu. Şu anda hepimiz bir patlama yaşıyorduk kendi hayatımız çerçevesinde. Ben bana ihanet edenleri düşünerek geçmişe dalmıştım. Dolmuş taşmıştım. Şimdi de o. Andrey abim öyle bir çıkmazdaydı ki neye dokunsa elinden alınmış gibiydi. Neyi sevse yok etmişler gibiydi. Ondan çalınan üç şeyden biri bendim. Bunu anlıyordum. Diğeri ikizim olsa... Üçüncü şey neydi? O neleri kaybetmek zorunda kalmıştı? Benim abimin kalbinde bir sürü yara vardı. Bana bir bakışı vardı bazen. Sanki beni de bulamamış olsa yaşamak için sebebi kalmayacakmıs gibiydi.
Egor abimle göz göze geldik. Aklına ne geldiyse Andrey abime döndü.
"Abi biraz sakin mi olsan? Bak. Haklısın. Ben sana haksızsın demiyorum ama şu anda orayı birbirine katman herkesin hayatına mâl olabilir. Hem.." dedi ve sesini alçalttı biraz, beni işaret etti. " Kızı korkutuyorsun. "
Korkutuyor muydu? Hayır. Aksine gel gidelim dese giderdim ben şu anda onunla. Nereye gittiğimin bir önemi yoktu. Hesap sorunca içimizin rahatlayacaği her yere koşarak giderdim şu saniye ama Egor abim ikimizden de mantıklı düşünüyordu. Bizim gibi bir anlık öfkeyle coşmuyordu.
Andrey abim bana döndü. Kaşlarını çatarak bana baktı. Burnundan soluyordu resmen. Korkutmuyordu beni ama birileri görse kaçacak delik arayabilirdi. Egor abim arkadan dikkatimi çekti. Kaş göz yapıyordu. sanırım şu anda onu gerçekten sakinleştirmemiz lazımdı.
Yalancı bir öksürükle boğazımı temizleyip ona doğru ilerledim. Göz temasımızı hiç koparmadım.
Üçümüzde bir kırılma noktasının içindeydik.
Şu anda vereceğim her karar bizim gideceğimiz yolu belirleyecekti.
Ya tek tek devam edecektik ya onlar yoluna ben yoluma olacaktı ya da biz bir olacaktık.. Bizi ayırmak isteyen herkesin inadına kenetlenecektik.
"Bahsettiğin düşmanlar kim bilmiyorum. Bizi kim ayırdı bilmiyorum. İkizim nerede bilmiyorum. Dostlarım beni neden bıraktı bilmiyorum. Ben nasıl bir oyunun tarafa çekilmeye çalışanı konumuna düştüm bilmiyorum ama... " dedim ve ikisine de değdirdim gözlerimi. " Bir oyun var ve benim oyundaki yerim belli. Kartlar elimde ve ben istediğimde bu kartlar açığa çıkacak.. Bir savaş başlayacak. Belki yine ayrı düşeceğiz. Belki öleceğiz. Ben varım ve sizin yeriniz benim yanım olmalı. Ben sizinle birlikte hareket etmek istiyorum. Bunu tek çıkış yolum sizsiniz gibi durduğu için demiyorum. Ben sizi bir çıkış yolu olarak görmedim şu ana kadar. Aksine.. Ben sizin varlığınızı kabul etmeye çalışıyorum. Çünkü ben sizinle birlikte yürümek istiyorum. "dediğimde istemsizce gözlerim dolmuştu.
" Bu noktaya gelene kadar acı çeken tek ben değilim. Siz de bir sürü acı cekmişsiniz. Görüyorum. Neler yaşadığımı anlatıyorum. Sizde bana bir noktada anlatacaksınız. Biliyorum. Kimlere neden kızgın olduğunu bilmediğim için onun gibi sana dur demem." dedim. Egor abime değdirdiğim gözlerimi tekrardan ona çıkardım.
"Ama zarar görmeni istemiyorum. İkinizinde görmesini istemiyorum. Bu yüzden birlikte hareket edelim olur mu? " dediğimde daha sakin bir nefes aldı. Gözlerini sıkıca kapattı.
"Bazen her şey rüya gibi geliyor... " dedi ve gözlerini açtı. İkimize baktı uzun uzun. Bir kolunu Egor abimin omzuna atıp onu kendine çekti. Hemen hemen aynı boydaydılar. Sanki Egor abim bir tık daha uzundu. Bana döndü bakışları. Sanırım sarılmak istiyordu bana da. Birisine gerçekten sarılmayalı çok uzun zaman olmuştu... Ona doğru ilerledim. Bana sıkıca sarıldıklarında rahat bir nefes aldıklarını farkettim. " Sizi kaybetmekten çok korkuyorum. Şu saniye imkanım olsa sizi alır başka bir evren yaratır oraya hapsederim. Yaşar giderdik gül gibi."
Dediklerine karşılık minik bir tebessüm oluşmuştu dudaklarımda. Bazen ben de başımı alıp gitmeyi istiyordum ama olmuyordu.
"Hislerini kilitlemiş olması nefes aldığı gerçeğini değiştirmez Andrey. " dedi Egor abim ondan uzaklaşıp beni de uzaklaştırırken. Andrey abim onun dediklerine göz devirdi.
"Kıskandın diye yorumladım oksijensiz hava elementlisi! " dediğinde Andrey abim, dediği tabir karşısında ben gülerken, Egor abim huysuzca homurdanmıştı.
"Sende mineralsiz toprak elementlisisin. Hatta sen direkt çölsün! " dediğinde aradan sıvıştım. Yine atışmaya başlayacaklardı. Belliydi.
"Nereye? " dedi Andrey abim. Gözünden kaçmamıştı. Ona döndüm ve basımı işaret ettim.
"Biraz daha kafamda kalırsa saçlarım yanacak. Yıkayıp geliyorum. " dedim ve arkamı dönüp ilerlemeye başladım. Banyonun yerini biliyordum. Misty böyle haftasonu gittiğinde gelip bir bir geceliğine kaldığım oluyordu.
"Birinizin şampuanını kullanacağım. Haberiniz olsun. " dedim banyoya girmeden önce. Erkek milleti deyip geçmemek lazımdı. Biraz fazla bakımlılardı. Benim şu yaşıma kadar kullanmadığım kremler, maskeler falan vardı. Bir ara düşünmüştüm ki bu evde bir kadın daha var. Sormuştum. Yok demişlerdi. Bu kremlerin, saç maskelerinin çoğu Egor abiminmiş. Gerçi saçlarının karanlıkta bile parlamasından belliydi saçlarına özen gösterdiği.
Tam suyu açıp saçlarımı yıkayacaktım ki Egor abim paketten çıkan krem ve şampuanı getirmiş, havlu da vermişti. O gittikten sonra saçlarımı yıkamaya başlamıştım. . Boyalı saçı yıkamak tam bir zulümdü. İlk defa yapıyor olsamda emindim. Zulümdü Yaklaşık bir saat kadar banyoda saçımı yıkadım. En sonunda yorulup ne olduysa diyerekten havluyu kafama doladım. Kaşlarımı da yıkamıştım. Sudan elimi ayağımı çekmeden evvel ortalığı bulduğum hale getirmiştim. Bütün bu uğraşların sonucunda kollarımda derman kalmamıştı. Bitik bir haldeydim. Hiç kurutup nasıl olduğuna bakacak halim bile yoktu. Aynadan kendime küçük bir bakış attım. Sanki kaşlarıma tutmuştu renk. Kaşlarım saçlarıma göre daha koyu olduğundan tam anlaşılmıyordu ama neyse artık. Olduğu kadardı.
İlaçlarımı içip uyumak istiyordum. Aç falan değildim. Dolmuşta gelirken bir şeyler atıştırmıştım çünkü araba çok dolu değildi. Bir de yanım boştu. Daha ne isterdim? Gayet müsait bir ortamdı. Hatta evden daha güvenliydi.
Banyodan çıkıp salona geçtim. Beklediğim manzaraydı. Koltuğu bana yatak olarak ayarlamışlardı. Kendilerine yere yatak yapmışlardı. Buraya ilk geldiğimde neredeyse hiç uyuyamamıştım. İstersen yanında kalabiliriz falan demişlerdi, içeride de uyuyabilirsin demişlerdi ama neticesinde daha yeni tanıyordum onları. İlaçların etkisi yavaş yavaş geçmeye başladığı bir dönemdi. İlk o gece geçmişten gelen o kadını görmüştüm rüyamda. Nihayet demişti. Buldu ailen seni. İlk o zaman tam anlamıyla hissetmiştim ailemin onlar olduğunu. Ağlayarak uyanmıştım. Rüyamı bile sonradan hatırlamıştım. O geceden sonra dönüşümlü olarak beklemişlerdi başımda. Bir yerden sonra en son ben kaldım sorununa dönüşüncs tamam demiştim. Yatın ikinizde burada.
Kocaman adamlar bazen küçücük çocuklara dönebiliyorlardı.
"Kurutmamışsın." dedi Andrey abim elinde ilaçlarım ile gelirken. Tam bana uzatmıştı ki geri çekti ve şüpheyle süzdü beni. " Sen yemek yedin mi? "
"Yedim."
"Yemin et! " dediğinde göz devirdim. Yine başlıyordu!
İlacı elinden alıp hızlıca içtim. Çok geçmeden uyuturdu bu ilaç beni. Egor abim yastığı bana doğru attı. Yakaladığım gibi yatağıma kuruldum ve tepemde dikilen Andrey abime döndüm.
" Yemeğin yemini mi olur? "
"Söz konusu sensen olur. Süzülüp kaldın. Güçlen dedikçe küçülüyorsun kızım sen. "
"Bak bu konuda haklı. " dedi Egor abim. Andrey abim terliğini gösterdi.
"Ben her zaman haklıyım. Boş yapma. " deyip bana döndü. Ellerini beline koymuş, çizgili pijamaları ile tam bir aile babasına benziyordu. Böyle geceleri uyumayan çocuklarına gelip azar çekenlere. Bir maşası eksikti sanki elinde.
"Yedim ben. Aç değilim. Rahat rahat uyuyabilirsin. " dedim. Onaylamaz bir bakış atıp arkasını döndü ve koridora doğru ilerledi. Egor abim battaniyemi bana verdikten sonra yatağına uzanmıştı.
"Saçını kurutmaya üşendin değil mi? " dediğinde gülmüştüm.
"Bazen beynimi okuduğunu düşünüyorum. " dediğimde de o gülmüştü.
"Fazla gözlem yapmanın faydaları diyelim. "
"Ben de gözlem yapmayı severim. Benziyoruz bu konuda. "dediğimde gülüşü daha da derinleşmişti. Kim bilir ne gelmişti aklına. Bazen ikisi de durgunlaşıyordu tek kelime ile. Bu anlarda benim unuttuğum gecmişimizi düşündüklerine emindim. Yatağımda onlara doğru dönerek sarıldım battaniyeme. Hava soğumaya başlamıştı.
Andrey abim de geldiğinde ışıklar sönmüştü. Işıkları kapatma konusunda her devirde üşengeçtik sanırım. Büyüyle kapatmışlardı.
"Bana bak sakın bacağını üzerime atma. " dedi Andrey abim elini tehditkâr şekilde Egor abime doğru sallayarak.
"Sende sakın hormala o zaman. "
"Lan elimde mi? Ne yapayım?! "
"Benim elimde mi sence gerizekalı?"
"Abiye gerizekalı denmez. Taş olursun."
"Sana dönüşceksem bir daha asla demem. "dedi Egor abim ona sırtını dönerek. Elementine laf atmıştı ama Andrey abim bunu farklı yöne çekmişti. İşine geldiği gibi.
"Fiziğim bu iltifatına baya mutlu oldu. "
" Göbeğin var Andrey! "
"Göbek herkeste vardır koçum. Beynin sulanmış senin. "
"Susarsan uyuyacağım. İyi geceler Amaya. Uykun kaçsın Andrey. " dedi Egor abim. Andrey abimin bana döndüğünü fark edince gözlerimi ona çevirdim.
"Doğduğunda demiştim ben zaten. Ne gerek vardı buna diye. Dinlenmiyorum." dediğinde gülmüştüm. Birbirlerine sataşmayı çok seviyorlardı.
"İyi geceler ikinize de tatlı rüyalar... Üşürseniz birbirinize sarılın." dediğimde homurdanmaya başlamışlardı.
Bir şeyler daha atıştılar ama uyku onları dinleyemeyeceğim kadar içine çekmişti beni. İlaçlar çok yormadan uykuya dalmama yardımcı oluyorlardı. Diğer türlü düşünmekten uyuyamıyordum zaten.
Onlara tatlı rüyalar bana kötü kabuslar.
Ellerimde çiçekler, yüzümde gülücükler.
Kabus muydu geçmişim yoksa ben ikisi arasında sıkışıp kalmayı mı tercih ediyordum?
Elimde bir gül buketi vardı. Mor gül buketi.
Rüyada olduğumun bilincindeydim.
Elimdeki buketi yüzüme yaklaştırdım. Kokusu sanki özlem gibiydi.
Özlem kokar mıydı? Özlem bir kokuya bürünebilir miydi? Nefret etmeye başladığını hissedilen şeye özlem duymaya devam edebilir miydi bir insan?
Demezler miydi gururun nerede? Onurun yok mu diye? Sormazlar mıydı çok mu açsın sevgiye, ilgiye, mutluluğa diye. Sormazlar mıydı?
Çıkacaktı bir yerden. Bir yıldır sadece anılarımdaydı. Ben artık onu gerçekten hayal olduğuna inandığım o anda hatırlamıştım. İlaçların etkisinden kurtulmuştum işte. Ben.. Onu ne zaman kaybetmiştim? O mu beni kaybetmişti? Bu hikayenin kaybedeni bizdik de kazananı sadece o muydu?
Onu gördüm. Elinde mor gül buketiyle geliyordu. Yüzünde sadece benim yanımdayken kendini belli eden gamzesini ortaya çıkaran bir gülümseme vardı ama ellerimdeki buketi görünce gülümsemesi solmuştu.
Bakışları bir kendi eline bir de benim ellerime dönmüştü. Bir rüzgar esmişti aramızda. Gözleri geldiğinden beri ilk kez yüzüme çıkarken yüzündeki şaşkınlığı görüyordum.. Neydi onu bu kadar mutsuz eden? Neydi onu bu kadar şaşırtan ?
Hiçbir zaman öğrenemeyecektim.
İstemsizce geriye doğru adımladı. Benden korktuğu için değildi bu adım. Aksine bana duyduğu şaşkınlıktandı. Gözleri ellerime döndüğünde yüzündeki şaşkınlık bir acıya dönmüştü, bir sinir ve öfkeden daha ağır basmıştı acı. Kalbi mi kırılmıştı?
Niye benim gibi kırgın bakıyordu gözlerime?
Ben onu nasıl kırmıştım? Benden kırıldığı için mi vazgeçmişti?
Ellerindeki gülün yapraklark solmaya başlayınca panikle kendi elime döndüm. Benim güllerimde solmaya başlamıştı. Buketteki tüm güller solunca ona baktım.. Gözleri fazla dargın bakıyordu. Kalbimde bir sızı hissettim. Sanki o da bunu hissetti. Benim hislerim ona bağlıydı. Biz his ortağıydık bir zamanlar. O bensiz ben de onsuz bu bağa asla son veremezdik. Neden bitirmek için bile gelmiyordu bana? Niye bir kez olsun görünmüyordu?
Bana doğru adım atacağını hissettiğimde içimdeki dürtüye engel olamadım. Ben de ona doğru bir adım attım.. Adımım ikimizi de cesaretlendirdi. Hızlıca kapattık arayı. Özlem bütün irademi ele geçirmişti. Güllerim solmuş kalbim sızlamıştı. Canım yanıyordu.
Aramızsa bir adım mesafe kala ikimizde durduk. İleriye geçmeye cesaret edemedik. Elini uzattığında elimi uzattım. Ona dokunmak istedim. Bir rüya da olsa, sanrı da olsa dokunmak istedim ama olmadı.
Elim eline değmek üzereyken aramızda beyaz bir hava kütlesine benzer şey oluştu bir anda. Ona dokunduğumda elimin şeklini aldı. Sanki bir perde gibiydi. O hava kütlesine dokunuyordum ama perdenin arkasına dokunamıyordum.
Sonra bir ses duydum.
"Ölüme bile gelirim seninle demiştim... Bensiz ölmeyi neden diledin? "
Gözlerim onun gözlerini buldu. Onun da eli benimki gibi perdede kalmıştı. Bu tarafa geçmek istedikçe geri itiyordu onu perde benzeri o saydamsı hava kütlesi.
O konuştu sanmıştım ama hayır. Konuşan o değildi. O ses onun sesi değildi. Belki kokusunu unutmuştum ama sesini hâlâ hatırlıyordum.
"Hemen ardımdan ölmeyi dilediğini duymamak için. " diyen ses ise bir kadına aitti.
O ses ona ait değildi, bu ses de bana ait değildi.
"Yaşaman gerekiyordu... Evreni koruman gerekiyordu. Göreve karşı geldin sevgilim. Senin yaşaman benim ölmem gerekiyordu. "dedi kadın. Anlamıyordum. Anlamıyordu.
" Sensiz bir evren benim için cehennem demekti. Ölmek ise cennetime kavuşmak. "demişti adam. Kısa bir an duraksayıp devam etmişti.
" Bazı aşklar mahşere kalır sevgilim. Bizimki de mahşere kaldı. "
Adamın sesi uzaklaşırken artık sevdiğim adamı göremiyordum. Kaybolmuştu. Önümdeki perde bir anda bembeyaz olmuştu. Sanki o evrende ben dünyada sonsuza kadar kalmıştım.
Bazı aşklar mahşere kalır...
Bir anda alev aldı önümdeki perde. Yaktım. Ben yaptım bunu. Yandı o perde ama arkasında o yoktu artık. Ellerim boynuma gitti. Sanki canım daralıyordu. Kolyeme tutunmak istedim. Yoktu. Takmıyordum. Misty uyandıktan sonra takalım mı dediğinde anlam verememiştim ama ondan saklamak ister gibi elinden almış, onu saklamıştım. Sanki ben de olan her şeyde gözü vardı.
Parmaklarımda hissettiğim soğukluğa döndü gözlerim. Sağ elimdeki alyansım parmağımdan kayıp gidiyordu. Tutamadım. Varlığını bile unutmuştum. Tutmak istedim ama dizime kadar gelen bir suyun içine düşmüştü. Sanki bir gölün içindeydim. Belki de bir okyanusta. Etrafım karanlıktı. Sadece suyu hissediyordum. Yüzüğü yakalamak isterken suya dokundum. Ellerimi yakınca geri çekildim.
Bazı aşklar mahşere kalır...
Yine yankılandı cümle etrafta. Neredeydim ben?
"Aşkın mahşere mi kalacak Amaya?" sesin geldiği yöne, arkama döndüğümde o güzel kadınla göz göze geldim.
Rüyalarıma dahil olup beni evrenin görevine hazırlayan kadın... Tarih kitaplarında, eğitim kurumlarında adı imkan olsa her yere altın harflerle kazınacak o kadın.
Hava Perisi Yüce Kahin Ophelia.
Dünya ve evreni ayırmak için çabalayan kadın. Dünyayı kurmak için kendinden vazgeçtiğini yazıyordu kitaplar. Vazgeçmiş miydi?
"Sen bir ölüsün. " dedim.. Güler gibi oldu. Ellerini havaya kaldırdı ve ellerinin arasında bir rüzgar dönmeye başladı. Dizlerime kadar gelen suyun geri çekildiğini hissettim. Gözleri gözlerimdeydi.
"Bazı gerçekler ile yüzleşmeye başlamışsın. " dedi sadece. En başından beri ölü olduğunu biliyordum ama ilk defa dile getiriyordum. Haklıydı. Gerçekler ile yüzleşmeye başlamıştım.
"Ona ne oldu? " dedim. Gülümsemesi genişledi.
"Ulaşabileceğin bir evrende kaldı Amaya. Daha ne kadar direneceksin iyileşmemek için? "
"O değil kastettiğim. O adama ne oldu? " dediğimde yüzündeki gülümseme donup kaldı. Dolan gözlerini saklamadı benden.
"Valentino'm. Benim canım sevgilim... Öldü. Tıpkı benim gibi. " dediğinde gözlerim dolmuştu. Anlamıyordum.. Neden bana oymuşum gibi geliyordu? Bana neden gözüküyordu?
"Mahşerimizi bekliyoruz." dediğinde gözümden bir damla yaş yere düşünce yine dizlerime kadar su dolmuştu her yer. Bu kez elementine çekmemişti o suyu.
"Sonumuz sizin gibi mi olacak? " dediğimde canım yanmıştı. O ölüydü ve kavuşamadık diyordu. Bekliyoruz diyordu. Ben ona hiç kavuşamayacak mıydım? Hiç mi umut ışığı yoktu?
"Olmasın diye ugraşıyorum benim güzel koruyucum..." dediğinde sesi öyle naifti ki sanki her kelimesi bir şarkının eşsiz melodisi gibiydi. " Olmasın diye seni kendine getirmeye çalışıyorum."
"Sonumu söyle.. Sen kahinsin! " dediğimde dudaklarında ihtiyari bir gülümseme oluşmuştu.
"Romanın sonunu söylesem okumaya gerek kalır mıydı?" dediğindea tüm düşüncelerim yok olmuştu. Bana doğru yaklaşmıştı. Aramızda bir kaç adımlık mesafe bıraktı. "Ellerini aç. " dediğinde içten içe bir tedirgin olmuştum. Ölüydü nihayetinde. Dokunsa şuracıkta ölürdüm korkudan. Neyseki dokunmadı. Sabırla ellerimi açmamı bekledi.
"Kırık yaşam çizgisi. Ne anlama geldiğini biliyorsun. " dediğinde kaşlarımı çattım.
"El falıyla mi evreni kurtaracağım? " dediğimde gülmüştü.
"Açık sözlüsün. Tıpkı sevgilim gibi... " dediğinde derin bir özlem bütün bedenimi kavurmuştu. O an kendi özlemimden utanmıştım. Sonuçta biz hâlâ hayattaydık. Belki bir umut hâlâ şansımız vardı ama onlar ölüydü. Mahşere kadar ayrı kalacaklardı. Ne hayatta ne de ölünce kavuşmuşlardı. Can nasıl dayanıyordu?
"Kahinler her şeyi bilmez Amaya. Görür. Bilmek ile görmek aynı şey değildir. "
Haklıydı. Her gördüğümüz şeyi bilseydik ben aylardır bur rüyalarla uğraşıyor olmazdım değil mi?
" Benim bir görevim vardı. Tarihte yazıp çizen çok olmuştur ama ben sana anlatayım. Ben senden önceki evren koruyucusuydum. Bildiğini varsayıyorum, evren koruyucusu seçilen kişilerin eşsiz güçleri vardır. Bu evrenin koruyucusu olarak seçilmesi gereken kişi ben değil can sevgilim Yüce nadide Valentino olmalıydı. Ama ben seçildim. "dedi ve sanki yasayan biriymiş gibi derin bir nefes aldı. Ürpertiyordu beni.
" Evren biliyor ya... Valentino bu görevi tamamlamazdı. Beni bırakmazdı. Ucunda öleceğimi bilse asla ayrı düşmeyi kabul etmezdi. "dedi. Onlar birimiz ölürsek kalan yaşamaz diyordu. Biz ise evrenleri kendimize mesken belliyorduk. Şimdi bizimki ne mi aşk denecekti?
" Her aşk özeldir. "dediğinde bakışlarımı kaçırdım uyarı tonu yüzünden. Sanırım aklımı okuyordu. Rüyada olmamız beni haliyle korkutuyordu çünkü rüyalar âlemi her zamanki gibi uçsuz bucaksızdı.
" Evren bana bu görevi verdi çünkü Valentino'nun nadide gücü olmadan bu işi asla yapamazdım. Görevimi tamamlayamazdım. Benim görevim evrenleri ayırmaktı. Düzeni ve barışı sağlamatı. Ben yaptım ama Valentino'm yapamadı. Ben bunu evrenler ayrılmadan önce gördüm. Valentino'm görevini yapamayacaktı. Evrende düzeni kuramayacaktı. Yanıma gelmek isteyecekti. Onu durdurmak için ölümümü saklayacaktım ama işimi şansa bırakamazdım. Ben o cezalandırılsın istemedim... Bu evrenin düzeni sağlayacak bir koruyucuya ihtiyacı vardı Amaya... Ben de evrende yüzyıllar sonra ortaya çıkacak ilk nadideyi seçtim. Yani seni seçtim. "
Seni seçtim...
Evrende yüzyıllar sonra ortaya çıkacak ilk nadide...
Nadide olduğumu söylüyordu durmadan. Sen diyordu bana, nadidesin. Güçlenip evreni kurtarman lazım.
Bir evrenin bütünlüğü bozulduğunda bunu ya sonsuza kadar bozuk kılmak isterler ya da düzeltmek. Bozmak isteyen çok ama senin damarlarında akan kan düzeltmek isteyecektir.
Kimdim ki ben? Beni nasıl birisi olarak görüyordu gelecekte? Bir sıkımlık canım varmış gibi geliyordu bana. Beni fazla büyütüyordu gözünde. Ben yapamazdım. Ben nasıl yapacaktım ? Herkes beni evrenden uzaklaştırmışken, ben hem onlarla savaşıp hep de evreni nasıl kurtaracaktım.
"Sana söyledim.. Ben güçsüzüm.. Görmüyor musun? Hani görüyordun? Atıldım evrenden. O artık beni sevmiyor. Evleniyor başkasıyla. Heeo gün canım elime verilecekmiş gibi tetikte yaşarken nasıl güçlenip Rarenyum'u , yaklaşacak düzen bozulması ve hemen ardından bahsettiğin evren yok olmasından kurtarayım? Benim kendime hayrım yok?! "dediğimde beni dikkatle dinlemişti ama hemen ardından yüzünde ilk günden beri asla bozmadığı o çok bilmiş gülümsemesini kondurdu.
" Güçlü olmadığını mı sanıyorsun? "dediğinde sanırım beni çıldırtmak istiyordu.
" Sanmıyorum.. Biliyorum! "dedim hızlıca. Ellerini havaya kaldırdı. Ellerinin arasında bir büyü dönmeye başladı. Daha sonra bu büyü ikimizin etrafında dönmeye başladı.
" Yanılıyorsun... "dedikten sonra bir şey oldu. Olduğumuz yer sanki cama dönüştü. Bakışları yere döndüğünde artık suyun olmadığını hatta yerde hiçbir şey olmadığını fark ettim. Havada mı duyuyorduk. Hayır... Camdı her yer. Dokunur gibi oldum ama toz bulutundan hallice olduğunu anlayınca elimi geri çektim. Korkarım sanıyordum ama bu kadınlayken korku sadece benim uydurmam haline geliyordu.
Aşağıda bir şeyler dönüyordu. Yer yer şimşekler çakıyor, bazı yerlerde kar yağıyordu. Ateşler harlanıyor, yerde oluşan çukurların içi ateşle doluyordu. Lav gibiydi... Bir rüzgar vardı ki ağaçları bile devirmek ister gibi çarpıyordu her yere. Bu bir savaş alanıydı...
"Neden unuttuğunu hatırlamıyorsun değil mi? " dediğinde zaten bunun bilincinde olduğunun farkındaydım. " Ama ben hatırlıyorum. "dediğinde yine içimden bir ürperti geçti. " İzledim seni."
Beni mi izliyordu? Bunu bilmesem daha iyi olmaz mıydı? Ben şimdi nasıl devam edecektim? Bir ölü beni izliyordu. Şaka gibi.
"Bak bu sensin. " dedi ileride biriyle savaşan kadını gösterdi. Baktım oraya. Uydurmuş olmasını o kadar isterdim ki... Ne yazıkki doğruyu söylüyordu. Bendim o. Hemen de karşımda baş düşmanım haline gelen kişi vardı. Chester Hilton...
Ben hatırladığım o haftada bir savaş içinde olduğumuza emindim çünkü benim hafızamı kaybetmem için büyük bir şey olması lazımdı. Evlenmememizi istemeyen Chester belasının savaş çıkardığı fikrine tutulmuştum aylarca. Sanırım haklıydım. Belki de bildiğimin farkında değildim. İkisi de olabilirdi.
Chester ile karşılıklı büyüyle savaş halindeydik. Herkes vardı etrafta. Owen vardı. Amber vardı. Yakındık ama bambaşka kişilerle uğraşıyorduk. Herkes bitap haldeydi. Öyleki arada onlara kayıyordu gözlerim ama Chester'ı bırakamıyordum. Geçit kapıları açılıp kapanıyordu. Matiest krallığındaydık. Chester ile savaşıyorsam kanıt istemeyen bir gerçek vardı ki Chester kılını kıpırdatma girişimine giriyorsa o savaşı açan kişi konumunda olurdu.
Zaman hızlandı. Bunu yanımdaki kadın yapmıştı. Büyüsünü hâlâ kullanabilir olmasının tek nedeni rüya mıydı?
Sanmıyordum. Her şey benim gördüğüm kadar değil gibiydi. Beni şu anda uzaktan bir gözlemci konumuna getirmişti. O büyüsü ile zamanı ilerletirken gözümü o savaş alanından çekmeden ona yönelik konuşmaya başladım.
"Ben ölü müyüm? " dedim. Nereden bakıyordum mesela? Mezara gömüldükten sonra geçilen yer miydi burası? Neydi? Biz neredeydik? En merak ettiğim şeylerden birisi de dokunsam kaybolup kaybolmayacağıydı. Tırstığım tek kişi olabilirdi.
"Uyuyan herkes yarı ölüdür koruyucum." dedi yine şiir gibi kulağa hoş gelen sesi. Koruyucum... İkna olmuyordu değilim dediğimde. Birimizin inadı ağır gelecekti işin sonunda. Merakla bekliyordum uyandıktan sonra ne olacağını.
Gözlerimin önünde hızlanan zaman eski hızına döndüğünde ne olacağına bakmaya başladım merakla. Unuttuğum andı muhtemelen. Bana bir şeyi kanıtlamaya çalışıyordu. Farkındaydım.
Chester ile büyümüz karşılıklı olarak birleşti. Havada bir büyü birleşmesi yaşandı. Gözlerim fal taşı gibi açılırken istemsizce öne doğru bir adım attım. Sanki elimi uzatsam oraya geri düşecektim. Umursamadım o an... Bu imkansızdı.
Bir büyü ile diğeri birbirine karışamazdı. Bunu yapmak evrenin büyü güçleriyle imkansızdı. Olma olasılığı yoktu direkt. Büyüler büyülerle karışamaz, bir büyü diğerine baskın gelirdi ve kazanırdı. Bu evrende işler böyle işliyordu. Hele havada daha sahibinden ayrılmamış büyüye hükmetmek imkansızdı.
Bir şey demek istiyordum ama beynim durmuştu. Neye şaşıracağımı bilemeden izlemeye devam ettim. Chester ile büyümüz havada biribirine karıştıkça büyüyordu ve kırmızı olmaya başlamıştı. Büyüye ateşim karışıyordu. Güç büyüdükçe kontrolü zorlaşıyordu ve ben bir şey yaptım. O gücü bırakır gibi oldum. Saniyelik bir andı ama belli oluyordu. Chester o gücü kontrol edemeyip dikkati dağılınca ben o büyüyü kendime çektim. Ama Chester durmadı. Bir büyü daha kuruldu aramızda. Şimdi zorda olan bendim. İki elimde birbirinden güçlü büyü vardı.
Sonra bir anda onu gördüm. Alex'i. Onun ismini kendime yasaklamıştım ama şimdi diyebilmemin tek nedeni onun tam olarak aşık olduğum adam olarak görünmesiydi.
Bizi kelimenin tam anlamıyla ışık hızında ayırdı. Büyüler bir anda etrafa saçıldı. Hepimiz farklı yanlara savrulduk. Düştüm ayağa kalktım. Karşımda yine Chester vardı. Bu sefer yanımda Alex vardı ama. Yalnız değildim. Bana bir şeyler diyordu. Hiçbir şey duyulmuyordu buradan. Ellerimin arasından bir ateş düştü yere. Bizi bir çemberin içine aldı. Sonra ben Alex'i o çemberden attım. Büyüm ile çemberin etrafını sardım ve ateşe verdim.
Chester ile kendimi aynı çemberin içinde yakmaya mı çalışmıştım..
Hayır..
Bu savaşı durduran hamleydi..
Hemen ardından ise bir patlama oluyordu. Muhtemeldir ki Chester ile büyümüz o yaptığımız ateş çemberi büyüsünden daha güçlü gelmişti. Her şey geriye savruldu. İkimizde o çemberden dışarı savrulduk. Ormana doğru sürüklendim ve yere çok sert bir şekilde çarptım. Sanırım arkamda kalan ağaca çarpmıştım bedenimi.
Ben düştüm ve savaş alanı silindi. Gerçekliğe döndük.
"Güçlüsün Amaya... Bunu sen yaptın. Bu gücü ortaya çıkarıp savaşı durduran da sendin, savaşa neden olacak kadar güçlü olanda. "dediğinde ona döndüm.. Bendim bunu yapan. Afallamıştım. Şu zamana kadar beni kandırmaya falan çalıştığını düşünüyordum. Onu vazgeçirmeye çalışıyordum.
" Sonra ne oldu? "dediğimde başını iki yana sallayarak konuşmaya başladı.
" Bunu ben anlatamam. Gösteremem de. Bu sana sadece zarar verir. Bunu göstermek bile anılarına zarar vermiş olabilir. Çünkü sen o andaydın, dışardan bir göz değildin. "dediğinde neden gösteremediğini anlıyordum. Bu yaptığı anılarımın sınırını ihlal ediyordu. Hatıralarım karışabilirdi ya da gerçeği reddedip ben sadece bu anı hatırlayabilirdim. İnsan beyni çok karışıktı.. Hele konu hatıralar, anılar olunca tam bir çöplüktü.
" O büyüyü kimse bir araya getiremez Amaya. Nadide olmayan kimse getiremez. Nadideliğin ne olduğunu biliyorsun değil mi? "dediğinde yüzüne bakmaya devam ettim. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Beynime, bedenime kal gelmişti. Kalakalmıştım öylece.
Bir yanda yaptıklarım, diğer yanda gerçek diye gösterilen sahte yaşamım.
Ben neyin içine düşmüştüm? Ben neye sebep olmuştum?
"Farkedilmeyen her güç yok olmaya mahkumdur. Ben senin bu mahkumiyetinden kurtulmanı istiyorum. "dediğinde yeniden göz göze geldik.
Mahkumiyet. Evet. İçinde bulunduğum şu zaman tek bir kelime olsaydı o da mahkumiyet olurdu.
Artık inkar etmediğimin, edemeyeceğimin farkındaydı. Beni kendimle yüzleştirmişti.
"Kabul et. Sen nadidesin. Düşmanların etrafta ama ailen seni buldu. "dediğinde gözlerim doldu. Benim ailem olarak gördüğüm insanlar o savaşta benden en uzağa savrulmuştu. Beni bulan ailem ise abilerimdi. Onlar da savaştan bahsetmişlerdi. Bir savaştan çıkıp diğerinin içine düşecek kadar bahtsız mıydım ben? Kader hiç mutlu olmamı istiyordu? Birinin ahını mı almıştım? Neden herkes elde ederken her şeyimi kaybettiğim mutluluğumun peşindeydi?
"Ama.. " dediğimde ne diyeceğimi biliyormuş gibiydi.
"Artık kalbinden düşünmeyi bırak Amaya. Eğer kalbimin sesini dinleseydim Valentino'mu Rarenyum'da bırakıp dünyada ölümü beklemezdim. Kalp çok mutlak bir varlıktır. Bütün her şeyi kendi istediğine çevirir. Sen şu anda burada olmak istemiyorsun. Rarenyum'a gidemiyorsun. Kalbin yüzünden olduğunu ne zaman farkedeceksin? Kırılmamak için ölmeyi seçiyorsun. Ben yaşatmak için ölmeyi seçmiştim." dediğinde bana tokat atsa daha az sarsılırdım. Bakışlarım titrer gibi olduğunda bana daha anlayışlı bakmaya başladı. Zor olduğunun farkındaydı. Benim için her şeyin bir hayli zor olduğunun farkındaydı.
"Acılarımızı ya da seçimlerimi yarıştırmak için demedim. Kalbinin sesini sadece aşk için dinle demekti bu. Ona kırgınsın. Seni bıraktığı için. Senden sonra evlenmek istediği için değil, seni bir sorunmuş gibi ortadan yok ettikten sonra hayatına devam ettiği için kırgınsın." dedi ve daha içten bir bakış atarak çattı kaşlarını. Gözlerinde daha kararlı bir ifade belirdi. Bana güç veriyordu, gözümü o kadar karartan kalbimin oyununa son veriyordu.
"Aç gözünü etrafına bak Amaya... Sen buraya mi aitsin? Bu savaştan sonra neden burada açtın gözünü? O seni neden buraya bıraktı? Senin gözün kapalıyken ne oldu? Sevdiğin adam neden evleniyor Amaya?" dedi ve büyük bir inançla devam etti. " Hesabını sorman gereken bir aşk var. Ama sen dünyada ölmeyi bekleyerek hem evreni yok edeceksin hem kendini. Sadece sevdiğin adam değil ölecek olan, herkes ölecek Amaya. "dediğinde içimin titrediğini hissettim. Artık her kelimesi içime batıyordu. Kalbimdeki perdeyi kanatarak söküp atıyordu sanki.
" Elinde bir güç yok. Sen gücün ta kendisisin. Güç senle doğdu. O güç sen son nefesini verene kadar senin canını koruyacak. Senin ve evrenin davası diye bir ayrım yok. Evreni kurtarmak için mücadele ederken kendi davanı da çözmüş olacaksın. "
Bana bir bakışı vardı. Kendimde bile duymadığım bir inanç ve cesaretle bakıyordu. Umut çerçevesinde saklı kalan bütün ışıkları birer birer yakıyordu. Bana bir ayna tutmuştu bu gece. Diyordu ki sen busun. Bundan başka bir şey olmazsın. Olduğun kişiyi görmezden gelmeyi bırak yoksa pişman olacaksın.
Açık açık demeyip hissettirdigi tek şeydi pişmanlık.
Şimdi her şeyi reddersem son nefesimde bile pişman olacaktım.
"Değişecek düzeni kimse kabul etmek istemez. Sana dedim ki sen bir savaş sebebiydin. Savaşı da sen durdurdun. Düşmanların etrafta ama ailen yanında diye. Ailenden neden ayrı düştün sen Amaya?" diyerek tekrar dikkatini kendine çekti. Dedikleri ile kaşlarımı çattım.
"Abilerim... Nadide olduğumu en başından beri biliyorlar mıydı? " dediğimde sadece başını salladı.
Bir savaş sonucunda onlardan ayrı düştüğümü biliyordum. Öyle büyük bir güç bana hafızamı kaybettirdiyse onlardan ayrı da düşürmüş olmalıydı. Yüzyıllar sonra ortaya çıkan ilk nadideydim ama gücümü kullandığım ilk savaş değildi bu... Şimdi bir şeyler yerli yerine oturuyordu. Ben ve o, ikizim. Biz iki ayrı beden tek ruhtuk. Yani ben nadideysem o da nadideydi... Uyandığımda abilerimin o savaşı anlatmalarını isteyecektim. Her şeyin başlangıç noktasını merak ediyordum.
"Onlar sizi korumak istediler. Sen ve ikizin... İki sınırı meçhul güce sahip çocuk. Bir düzeni yok etmek için başladınız ama merak etme. İkizin iyi. Belki kaderin çizgisi sizi tekrar bir araya getirir. " dediğinde yüzündeki ifadeden ne düşündüğü anlaşılmıyordu. Yine kapalı kutu olmuştu. Ama gönlümü ferahlattığı bir gerçekti. Bana bilmek istediklerimi üstü kapalı da olsa söylüyordu.
"Asıl kafa yorman gereken nokta şu... Bütün bu insanlar neden senin yok olmanın derdindeler? Neden ölmeni istiyorlar? " dedi ve gülümsedi. Tüm insanlığa atılmış küçümseyici bir gülümsemeydi. " Daha doğrusu neden öldüremiyorlar? Neden senin kendini öldürmeni istiyorlar?"
"Nadide gibi bir gücü kendi yanlarına çekmek varken neden öldürmek istesinler? Bana taraf değiştirtmeye çalışıyorlar. Her şey oldukça açık de-"
İlk defa sözümü kesmişti.
"Öldüremezsin!" dedi kesin bir dille. Boş boş baktım yüzüne. Hepimiz öleceğiz bir noktada ölümsüz değilim demek vardı da tuttum kendimi. Beynimi yeterince yakmıştı zaten. Devam etmesini bekledim.
"Öldüremezler. Bir nadideyi ancak ecel öldürür. Bir nadidenin kendini öldürmesi de evrenin sonunu getirir.. Nadide olmak güç demektir. Kimse gücün kendisine savaş açmasını istemez ama o gücü de yok edemez. Bu gücü ancak kendisi yok eder. "
Sustuğunda bir sessizlik kuruldu aramızda. Gözlerimiz birbirine tutundu. Gözlerindeki ifadeden anladım yolun ayrım noktasında olduğumu.
"Sen kendini yok mu edeceksin yoksa bu gücü kullanıp hepimizi kurtaracak mısın? "
İşte benim ayrım noktam tam olarak buydu.
Yolun sonuna mı gelmiştim yoksa sonunda hayatta kalacağım bile meçhul bu yeni yola devam mı edecektim?
Bunu gerçekten soruyor muydum?
Elimde bu rüyadan çıkmak için bir sürü imkan vardı. Bu rüya değildi. Bu geçmişle şimdi arasında bir sanrıdan ibaretti. Onu yok etmeyen bendim.
Ben kararımı çoktan vermiştim.
"Hepimizi? " dedim. Dediklerinde sadece buraya odaklanmam hoşuna gitmiş gibiydi. Yüzünde tarif edemediğim bir tebessüm oluştu.
" Biz neden kavuşamadık sanıyorsun? "
O tebessümün saf bir acıdan oluştuğunu anlamıştım. Saf acı... Özlem ve imkansızlık.
"Valentino'n görevini yapmadığı için... "dedim. Ayrıydılar hâlâ çünkü bu sefer onları ayıran ölüm değildi. Evrendi.
" Görevi tamamlayacak olan kim? "
"Benim." dedim ama bunu kendimden bile beklemediğim bir inançla demiştim. Onun yüzünde bir sevinç ifadesi oluşurken ben kendime şaşırmaya devam ediyordum. Gülerek arkasını döndü ve benden uzaklaşmaya başladı.
" O zaman bizi kavuşturmanı bekleyeceğim. "
Kalakaldım.
Ben ne yapacakmışım? Kavuşturacak mıymışım? Nasıl?
"Nasıl? " diye bağırdım arkasından. Dönmedi de durmadı da. Gitti. Sesim yankılanarak geri bana döndü ve her yer bir karanlığa büründü.
O sanki hiç var olmamış gibi yok olurken o karanlığı gözlerimden yok etmek istedim.
Gözlerimi açtığımda nefes nefese doğrulmuştum yataktan. Beynim bir an için nerede olduğunu idrak edememişti.
Işıklar yandığında gözüm kamaştı.
Abilerim bana bir şeyler diyorlardı ama ben onları anlamıyordum. Deli gibi titriyordum ve beynimde yankılanan şeyleri dinliyordum.
Aç gözünü etrafına bak... Aç gözünü Amaya...
Sen nadidesin...
Sen gücün ta kendisisin...
Aç gözünü etrafına bak... Aç gözünü.
Sen nadidesin.
Senin hayatını mahvetmek istiyorlar.
Bir savaş başlattın. O savaşın hakkını ver. Sen nadidesin. Evren koruyucususun.
Ben...
Nadideyim.
Yüzyıllar sonra evrene düşen ilk nadideyim. Belki de son nadideyim.
Beni benimle yok etmek istiyorlar.
Amaya Pulsa'yı tanıyorlar. Biliyorlar. Değiştirmeye çalışıyorlar. Bir mahkumiyete mahkum ediyorlar.
Ama bilmiyorlar ki Amaya Pulsa, Amara olduğunu öğrendi. Bilmiyorlar ki Amaya Pulsa, nadide olduğunu öğrendi.
Güç elimde.
Bekliyor.
İyileşmeyi, güçlenmeyi... Güç vardır diri tutar, güç vardır yok eder. Ben elimdeki bu gücü bir düşman oyununa yem etmeyecektim.
Herkes haklıydı.
Ölüm gelsin beni bulsun diye beklemenin bir faydası yoktu.
Yaşamadan ölünmezdi. Yaşayarak ölünürdü.
Yaşayarak ölecektim.
✧༺♥༻✧
Huhh. Nasıl geldik ama buraya? Şimdi derin bir nefes alıyoruz. Bölüm bitti ama olaylar daha yeni başlıyor. Gelecek olan bölüm bir geçiş bölümü olacağından bu kadar uzun bir bölüm olmayacak ama sonraki bölümler genel itibariyle bu uzunlukta olacak. Ve evet. Doğru tahmin ettiniz. Artık günümüze geliyoruz. Artık gerçekten Rarenyum'a kavuşuyoruz.
Görüşmek üzere 💜
