3. bölüm · NADİDE

3. Bölüm~ Sondan Başlangıça

Moirusky

Tekrardan merhabalar. Hepiniz hoş geldiniz.Düzenlemekte de sorun yaşattığı için bütün bölüm italik oldu ama italik olmaması gereken yerden sonrası için işaret bıraktım. (****)

Süprizlerle dolu bir bölümdeyiz. Olaylar artık yavaş yavaş günümüze geliyor. O yüzden kemerinizi takın ve sayfayı kaydırın... Tekrardan Rarenyum'a hoş geldinizzz!!

✧༺♥༻✧

9 yıl önce... Rarenyum...

Güneş tepelerin arkasına saklanırken gökyüzünde eşi benzeri olmayan bir kızıllık bırakmıştı.

Hafif rüzgar, kızıl gün batımı, arada kendini belli eden sakin dalgalar ve deniz kokusu.

Polarsi krallığı iklimi ve konumu açısından gerçekten çok şanslıydı.

Denizle en içli dışlı krallık diyorlardı onlar için. Ellerinde hiçbir Krallık'ta olmayan bir güç vardı. Deniz. Evet her deniz krallıkların çevresinde vardı ama onları şanslı kılan denizin krallığın içine doğru girmesi ve krallığın bu denizin etrafında şekillenmesiydi. Bir de taş durumundan bir şansları vardı. Beyaz taş... Denizlerden çıkarılırdı. Ve Polarsi Krallığı'nın denizleri beyaz taş bakımından çok boldu.

Zenginlik onların rengiydi. Mor.

O yüzdendir ki bu krallığa aydınlık diyorlardı. Gece olmasına rağmen her yer oldukça aydınlıktı. Meşalelerin yanı sıra yer yer ışıklar yerleştirilmişti. Deniz zaten parıl parıldı. Masaların üzerinde yükselip alçalarak ışık yayan beyaz taştan gözlerimi çektim. Güçlü ışığı vardı. Bakasım geliyordu ama gözümü kör edecekti biraz daha bakarsam. Gözlerimin önündeki O ışıktan kaynaklı karartı geçene kadar gemilere baktım.

İleride bir boğaz vardı. Boğazın iki yanından bu yana sıralanan gemiler , tekneler, kayıklar vardı. Krallıkların yüzme eğitimi alıp denizlere dalış yapan bulucuları vardı. Beyaz taş çıkarmak burada günlük bir iş gibiydi.. Bundan olsa gerek meydanları bu limandı. Zaten bu krallığın kuzey kanadı merkez krallık kabul ediliyordu. Matiest ya da diğer krallıklar gibi dört kanadı yoktu. Doğu , Batı ve Güney olmak üzere üç kanadı vardı.

Buradan ileri uzanan ve ileride bir göl gibi toplanan denizin hemen içinden yükselen heybetli yapı da Polarsi sarayı oluyordu. Bazı sütunlar o gölün içinden yükseliyordu. Su krallığı gibiydi ve kraliyet ailesi olarak su elementi sahibi olduklarını öğrenmiştim.

"Ben bir bizimkilere görüneyim Amaya. " diyen , geldiğimizden beri dibimden ayrılmayan Owen ile göz göze geldim. Dediğine göre Polarsi krallığı ile pek hoşlaşmıyordu. Tehlikeli olabilirdi. " Sonra geleceğim yanına. Tamam mı? Önemli bir şey olursan birine adımı vermen yeterli. Seni bana getiri-"

"Owen." dedim devam etmesine izin vermeden. Mavi gözlerim , ela gözlerine değdiğinde endişeli bakışını görmezden geldim. " Ben iyiyim. Git ve yapman gerekeni yap. Hayatını bana göre ayarlamak zorunda değilsin. "dediğimde bezmiş bir nefes almıştı.

" Bunu daha önce konuştuk ve tekrar aynı konuyu tartışmak istemiyorum Amaya. Gözümün önünden ayrılma ve bir yere de gitme. Ayrıca hayat benim hayatım. İstediğime göre ayarlarım. "dediğinde sinirli bir nefes aldım. Bu aralar fazla inatlaşıyorduk. Ya da bana öyle geliyordu. Biz hep böyleydik.

" Öyle mi? "dedim sinirli bir şekilde ağzımın içinden.

" Öyle! "dedi göz devirerek. Sinirli bir nefes alıp elini beline koydu. Başımla git dercesine işaret yaptım.. Kaşlarını çattı. Ben de çatmak zorunda kaldım.

" Gitsene! "diye yükseldim. Deli sanacaklardı onun yüzünden beni! Bağırtıyordu herkesin içinde.

" Gidiyorum! "dedi Owen ve yine triplene triplene gitti. Kendimi değersiz gördüğümü düşünüyordu. Kalp sorunumu ne yazık ki öğrenmişti ve öğrendiğinden beri daha da evhamlı olmuştu. Tabi onun bu hale gelmesinde benim geçirdiğim ve onun şahit olduğu iki üç krizin katkısı oldukça büyüktü.

Geçirdiğim kalp operasyonundan sonra bu evrene gelmiştim sonuçta. Bir iyileşme sürecindeydim her anlamda ve Owen tam olarak O dönemde hayatıma girmişti. Maalesef iyileşme sürecime de dahil olmuştu.

O gidince önüme döndüm. Polarsi meydanı denizin etrafında oluşuyordu ve baloyu meydana ayarlıyorlardı. Denizi seviyordum. Onidar'a gidişler haricinde denizi görmüyordum. O zamanlarda durup denizi izleyecek vaktim olmuyordu. Yorucu bir yolculuk oluyordu. Sabaha karşı dört sularında baslanıyordu Krallık'ta hazırlıklar. Saat sekize gelirken kimileri atlarla kimileri at arabaları ile yola çıkıyordu. Saat akşam sekiz sularını geçerken Matiesti'ye yani Matiest ile Onidar'ı birbirine bağlayan O köprünün üzerindeki Matiest'e ait küçük köprü krallığına varıyorduk. Yorgun olan at arabacıları dinleniyor. İhtiyaçlar gideriliyordu. İşte o zamanlarda denizi görme şansım oluyordu ama gece çoktan çökmüş oluyordu. Sonra saat gece yarısına yaklaştığında tekrar yola çıkıyorduk. Saat beş altı gibi varmış oluyorduk Onidar'a.

Geçit kapıları gibi bir ayrıcalık varken neden bu çile çekiliyor diye sorgulamıstım ama cevabımı da almıştım.

Geçit kapılarının açılmadıgı tek yerdi köprülerin üzerine kurulu olan köprü krallıkları.

Geçit kapılarının yasaklandığı tek krallıktı Onidar. Oraya gidişte oradan dönüşte asla geçit kapıları ile mümkün olmuyordu. Bu yüzden çekiliyordu bu çile.

"Yalnızlık bu orman yeşili gözler için fazla saçma değil mi sence de? "

Sesin sahibine döndüğümde kendi düşüncelerimden çıkmıştım ama onun ne dediğini yine de anlamamıştım. Biraz ötemde , bir kolu masanın üzerine yaslayıp bana doğru eğilen adama ifadesiz bakışlarla bakarak gözlerimle bize bir sınır çizmiştim. Kim olduğunu bilmiyordum. Tanımıyordum. Hatırlamama ihtimalim de güçlü bir seçenekti.

Ne kısa ne de uzun, kahverengi, hafif dalgalı saçları vardı. Keskin denebilecek bir çenesi vardı. Ağzı , burnu gayet düzgün, yakışıklı bir adamdı bu ama... Yine de bende bir anlam ifade etmiyordu.

"Efendim? " dedim sorgular bir şekilde.

"Tanışalım mı ? " dediğinde bezmiş bir nefes verdim. Bu soruyu bir çok kişi sormuştu da bir tek Owen güven vermişti. Canım arkadaşım. İkimizde hayatımızda birisini istemediğimiz için yan yana olduğumuzda ve o da tanınmadığında sessiz bir kısmet kapatma anlaşmamız oluyordu. Şu anda gitmemiş olsaydı ben de bu adamla uğraşmamış olacaktım.

"Tanışmayalım. " dedim oldukça net bir şekilde. Sanki olumlu bir şey demişim gibi ıslık çaldı.

"Zoru mu oynuyoruz? " dediğinde gözleriyle beni süzdüğünü fark etmiştim ve bu beni tedirgin etmemişti. Bana zarar verecek olsa kendimi savunurdum. Ayrıca etraf insan kaynıyordu. Gerilmiştim. Beni asıl geren boynumdaki , ucunda ne anlama geldiğini bilmediğim çarm olan, gri kolyeme fazla uzun bakması olmuştu. Kolyemin bir albenisi yoktu ama girdiği ortamlarda illaki bir kişinin böyle çok dikkatini çekiyordu ve ben rahatsız oluyordum.

"Hiç bir şey oynamıyoruz. Sen geldiğin gibi gidiyorsun. Gitmiyorsan ben gidiyorum. " dedim oldukça ciddi bir şekilde. En ufak tedirginliğimden faydalanacak gibiydi.

Dudaklarında alaylı bir gülümseme oluştu. Terslemem mi hoşuna gidiyordu ? Anlam veremiyordum hareketlerine. Bana doğru biraz eğilir gibi oldu. Geri çekilmemek için kendimi zor tuttum. Koyu kahve gözlerine yansımıyordu o alaylı gülüş. Gözlerinde resmen bir ateş vardı. Baktıkça harlanıyor gibiydi. Bu ateş bir düşmanlığın ateşi miydi? Yoksa hırsın mı?

"Owenla nereden tanışıyorsunuz bakalım? " dediğinde sesindeki sakin tınıda yatan bir ısrar vardı. Kaşlarım çatıldı. Ellerimde bir karıncalanma hissettim. Ters bakışlar ile gözlerine döndüm. İşin rengi yavaştan değişiyor gibiydi.

"Bunu Owen'a neden sormuyorsun? " dedim. Owen ile olan tanışıklığımı saklayacak değildim. Prens diye ortalıkta övünerek gezecek bir insan da değildim, zora girince onu tanımıyormuş gibi yapacak insanda.

Gülmüştü cevabıma. Hem gevşek hem de oldukça ciddi ve tehditkar davranıyordu. Elini havaya kaldırdığında elinin içinde dönen büyü ile göz göze geldim. Beni açık açık büyülemek ile mi tehdit ediyordu? Gözlerine baktığımda neden etkisi altına giriyor gibi olduğumu yeni fark etmiştim. Bazı büyücüler bakarak bile kişiyi etkisi altına alabiliyordu. Bakışları ile üstünlük kuruyorlardı. Büyücüler her an ve her konuda büyülüyorlardı.

"Güzel güzel konuşalım istiyorum. Sen beni zorluyorsun." dedi ve bir hayalkırıklığı içindeymiş gibi devam etti. "Anlattıkları gibi değilmişsin. "

Kaşlarımı çatmamak için zor tuttum kendimi. Onun gibi kolumu masaya yasladım.. Gözleri her hareketimi izliyordu. Belli ki beni uzun zamandır izliyordu. Kim beni ona anlatmış olabilirdi? Ne anlatmış olabilirlerdi? Owen ve Amber dışında kimseyle yakın değildim ve onların gidip de beni birine anlatmayacağına kalpten güveniyordum. Onlar şüphe konusu bile olamayacak kadar değerlilerdi benim için. Sonuna kadar emindim ben onlardan.

Elimi tıpkı onun gibi aramızda kaldırdım. Ona bakmak için başımı kaldırmadım. Alttan bir bakış attım. Tam o esnada yandı parmaklarımın ucunda ateşim.

"Nasıl anlattılar? Bir de ben dinleyeyim. " dedim tamamen ona bakarak. Kiminle aşık atıyordum? Bilmiyordum ama bu adamdan hiç iyi enerjiler almamıştım. Derin bir nefes aldı ateşime bakarken.

"Büyü ateşten üstündür. " dedi kendinden emin bir şekilde. Artık dudaklarındaki o alaylı gülümsemesi yoktu. Ciddiydik.

Kartlar karılmıştı. Oyun başlamak üzereydi. Ben bunun o zaman hiç farkında değildim.

Dudaklarında alaylı bir gülümse beliren bu kez ben olmuştum. Başımı iki yana salladım ve reddettim onu.

"Yanlışın var. Ateş her güçten üstündür. " dedim. Ateş... Evrenin en kilit elementiydi. Toprak... Yeryüzüne zarar verirdi. Hava... Gökyüzüydü tüm ilgi alanı. Su... Denizler, okyanuslar ve daha niceleriydi tek etki alanı. Ateş? Ateş düştüğü yeri yakardı. Ne hava ne kara ne de su buna engel olabilirdi. Ateş bu evrenin en güçlü elementiyken bir büyüye yenilir miydi gerçekten? Sanmıyordum.

Bu uğurda savaşacağımdan bir haberdim.

"Ateş sadece düştüğü yeri yakar Amaya... " dedi. Adımı da biliyordu. Belki de beni geçmişten tanıyordu. Bu zaten gergin olan bedenimi daha da tedirgin etmişti. Kendimi oyalamaya çalışıyordum. Zira gerginlik bedenime yayılırsa kaybederdim. Kalbim benim tek kayıp nedenim olabilirdi.

"Düşürmek mi istiyorsun? Amacın ne? " dedim en nihayetinde. Sıkılmış gibi davranıyordum. Saldırmıyor, kışkırtıyordu. Sakin kalmak zordu. Akıl oyunu oynuyormuşum gibi hissediyordum.

"Sadece seni tanımak istiyorum. " dediğinde sinirli bir nefes aldım. Ne içindi bu ısrar? Buraya beni beğendiği için gelmediğine emindim. Başka bir şey dönüyordu da çözememiştim. Tam ağzımı açıp bir cevap verecektim ki koluma bir el sarıldı ve beni masadan uzaklaştırdı. Bir kaç saniye sonra o adamla arama giren bedeni gördüm.

"Ama biz seni tanımak hiç istemiyoruz Chester! " diyen Owen'ı görmem ile bedenimdeki tüm gerginlik kendini uyuşuk bir rahatlamaya bıraktı ve dakikalardır düzeni şaşmasın diye çabaladığım kalbim ipleri elimden aldı.

"Ooo... " dedi Owen'in ,Chester dediği adam büyük bir coşkuyla. Sonra duraksadı. Yana doğru eğilip benimle göz göze gelmeye çalıştı. Owen izin vermedi tabi. Dağ gibi duruyordu şu anda karşımda. Kolumdaki elini çekmişti ama beni arkasına almıştı.

"Sevgilin mi? "dedi Chester denen adam. Sinir bozucu bir herifti. Kimdi, neydi, Owen ile ne gibi bir derdi vardı bilmiyordum ama kesinlikle kışkırtarak suçluyken mağduru oynayanlardandı. Buna adım kadar emindim.

" Kardeşim! "dediğinde Owen en az Chester kadar şaşkındım. Owen bazen laf arasında da kardeşim falan derdi ama beni gerçekten kardeşi gibi gördüğünü hiç ciddiye almamıştım.

" Kral Matiest'in bir kızı daha mı varmış? "dedi ve sonra duraksadı. Üfledi sanki bezmiş gibi. Ardından bıkkın bir sesle devam etti. " Şu senin ve Amber'in zırvaladıgı türden bir kardeşlik. Anladım. Ne anlıyorsunuz anlamıyorum ki böyle kardeşim falan deyince. Boş işler. "dedi Chester.

" Si.... olup gider misin Chester? Hayır kendi çöplüğünde de değiliz. Nereden geliyor sana bu özgüven? "dediğinde Owen, Chester kahkaha atmıştı.

" Büyüdükçe abine benziyorsun Owen. Göremedim Alexciğimi. Nerede can ciğer düşmanım? Seni mi yolladı yoksa...Hmmm.. O zaman şimdi senle devam ediyorsak sırada şey mi var. Dur düşüneyim!. "dedi Chester. Alay ediyordu. Owen'in ellerinin yumruk olduğunu görüyordum. Çıkıp bir şey diyemiyordum. Sanki bir şey desem ortalık alev alacak gibiydi. Dertlerinin ben olmadığıma emindim. Ne olduğunu da bilmiyordum ve su anda gerim gerim geriliyordum. Bir kaza çıksın istemiyordum.

"Abin gibi sularım mı diyeceksin? "dediğinde Chester istemsizce nefesimi tutmuştum. Owen'in en değer verdiği abisine laf atıyordu bu adam. Alexander Matiest, Owen Matiest'in en değerlilerindendi.

"Yok. Ben yakarım. " dediğinde tuttuğum nefesimi vermemin karşılığı sadece stres olarak bana dönmüştü. " Ayrıca abim sularım demez. Sansür uygulama. Doğrusu si-"

Bileğime dolanan el dikkatimi dağıttı. O yana döndüğümde Amber ile göz göze geldim.

"Ooo. Amber.. Nasılsın canım ya? " dedi Chester hemen.

"Canının canında kalmasını istiyorsan kes sesini. " dedi Amber hemen. Başka da bir şey demeden beni o masadan uzaklaştırdı. Zorluk çıkarmadım. Arkadan Chester'in Amber için hep gergin hep sinirli dediğini duymuştum. Sonrasında oradan bir hayli uzaklaşmıştık. Meydandaki binalardan birine girmiştik. Neresi olduğunu bilmiyordum. Algılayamamıştı beynim görse de. Aklım Owen'daydı. Kalbim ise beni düşün dercesine beni krizlere sokmak istiyordu.

"Boşalt mekanı. " dedi Amber baskın bir sesle. Ardından birilerine daha bir şeyler söyledi. Son noktayı koyduğunu ise Zelze demesinden anlamıştım. Sol elimi sıkıca yumruk haline getirdim. Uyuşuyor ve titriyordu. Sonra tüm dengemi alt üst edecek hamle oldu. Kalbimde bir ateş patladı sanki. Tek bir vuruş hissettim. Sanki sonrası yoktu. Kalbim sanki yok olmuştu. Bir yerlere sürükleniyordum. Nerede olduğumu bilmiyordum. Yüzümü dokunan eller hissettim.

"Amaya... Bana odaklan. Dinleme kendini. " diyen Amber'in sesi çok uzaktan geliyordu. Ona odaklanmayı denedim ama yapamadım. Gözlerimin önü kararıyordu. O adam... Çok kötü hissettirmişti. Geçmişimden birisi olma ihtimali yoktu. Kötü hissettirmişti. Beni tehdit etmişti. Owen'a zarar verir miydi? Abisinin düşmanı olduğunu anlamıştım. Abisi neredeydi? Owen'in iyi olmasını istiyordum.

"Amaya... Düşünme. Say. Sayı say. " dedi Amber. Göğsümde büyüyen bir boşluk hissi vardı. İki elimde yumruk olmuştu. Bedenimi ele geçiren bir titreme vardı ki canımı yakıyordu artık. Sırtım bir yere yaslandı. Neye yaslandığımı bile bilmiyordum. Yere çöktüm yavaşça. Say Amaya...

Nefes al. Bir. İki. Üç. Dört.. Owen iyi miydi?Beş. Altı. Yedi. Sekiz. Dokuz... Nefes ver. Chester kimdi? Nefes al. Bir. İki. Üç. Dört... Benden ne istiyordu? Beş. Altı. Yedi. Sekiz. Dokuz... Nefes ver. Beni neden tanımak istiyor? Nefes al. Bir. İki. Üç. Dört... Ben kimim? Beş. Altı. Yedi. Sekiz. Dokuz... Nefes ver.

"Amaya... " dedi Amber bir mühlet sonra. Gözlerimi yavaşça araladım. Başımı dizlerime ne ara yaslamıştım bilmiyordum ama zar zor kaldırdım başımı. Sırtımı yasladığım duvara başımı da yasladım. Bayık bakışlar ile Amber'e bakıyordum. Oldukça endişeli ve sinirliydi.

"İyi misin? " dedi sakince. Kalbim deli gibi atıyordu ama deminki kadar şiddetli değildi. Sanırım ilk kez kendimle gurur duymam gereken noktadaydım.. Başarmıştım. İlk kez kalbimin benim kontrolümü elimden almasına izin vermemiştim.

Gözlerimi bir kaç kez açıp kapattım. Gözlerimdeki kararmalar gitmişti. Ellerimi yavaşça açtım. Tırnaklarım avuçlarımın içinde belli belirsiz yaralar oluşturmuştu.. Daha kötülerini de görmüştüm. Bu yüzden bunlar ufak sıyrık sayılırdı.

"Bana su... Bulabilir misin? " dediğimde pelerinin cebinden su şişesi çıkarmasını beklemiyordum. Şaşkınlıktan kaşlarımı kaldırmak istesem de yapacak enerjim yoktu. Asıl beni şok eden cebinden ilaçlarımı da çıkarmış olmasıydı.

"Amber... " dedim. Şu anda oturup ağlamak istiyordum deliler gibi. Kalbimde ince bir sızı belirmişti. Kalp sadece açıdan sızlamazdı.. Bazen çok değer görmek de sızlatırdı kalbi.

"Sen her türlü unutkan bir varlıksın Amaya. Sabah uyandığında beni unutacaksın diye de korkmuyor değilim .İlaçlarını yanına aldı mi almadı mı diye beynimi meşgul edemezdim. Hem şimdi boş ver bunu. Hangisini içeceksin? " dedi. Dudaklarım kendiliğinden büzülürken bir kez daha onları tanıdığım için şükrediyordum. Hayata da bir teşekkürüm vardı. Onları karşıma çıkardığı için teşekkür ediyordum.

İlacımı icmeme yardım etti. İlacımı içtikten sonra da bana kendimi toplamam için zaman verdi. Sessizlik yarattı. Yanımda sessizce oturdu. Herkesin gaddar ve kötü kalpli olarak inandırıldığı Homaris prensesi benimle birlikte, bir lavabonun kenarında oturuyordu. Hem de hiç gocunmadan.

"İyiki varsın Amber. Teşekkür ederim. "dediğimde çok sıcakkanlı bir şekilde gözlerimin içine bakıyordu.

" Teşekkür etme Amaya. Sadece var olmaya devam et. "dedi. Dediği kelimelerin anlamı da ağırlığı da büyüktü. Düşünürsem yine bir krize tetiklenebilirdim. Bu yüzden odağımı dağıtmaya çalıştım.

" Biz neden buradayız? "dedim.

" Kusarsan diye getirdim. "dediğinde kaşlarımı çattım. Kusmuş muydum? Hatırlamıyordum. Kriz anlarında bazen yaptıklarımı unutuyordum ama... Hiç kustuğumu unuttuğum olmamıştı.

" Kustum mu? "

"Hayır." dediğinde rahat bir nefes vermiştim. Yerden kalktı. Sonra da beni kaldırdı. Elimi yüzümü yıkattı. Tam çıkıyorduk ki kapı pat diye açıldı. Owen ve Zelze gelmişti. Owen ile aynı anda birbirimizi incelemiştik.

"İyisin? " dedik yine aynı anda emin olmak adına.

"İyiyim." dedik yine aynı şekilde.

"Gittikçe üçünüz de birbirinize benzemeye başladınız. Korkutucu. " dedi Zelze.

"Ne yaptınız? " dedi Amber ona bakarak.

"Alexander olaya el atana kadar Owen'ı kışkırttı. Balonun sonu olaylı biter gibi. Bence biz gidelim prensesim. " dedi Zelze. Zelze'nin şu hayattaki en büyük görevi Amber'i beladan uzak tutmaktı.

"Gidelim gidelim. Sen hiç iyi durmuyorsun Amaya. " dedi Owen yanıma gelerek.

"Beni bir saat falan idare et Zelze. " dedi Amber geçit iksirini döküp geçit kapısı açarken.

"O bir saati savaş çıkarmayın diye dua ederek geçireceğimden emin olabilirsiniz prensesim. " dedi resmen kaçarak gitti yanımızdan.

Amber sinirlense de önceliği bana verdi. Yeşil bir geçit kapısı açtı. Ardından beni evime getirdi.

Göreceli minnak bir artı bir evim.

Güvenli alanım.

Eve geldikten sonrası daha kolay olmuştu. Üzerimi değiştirmiştim. Amber de değiştirmişti. Gelip gittikçe eşyalarını da bırakır olmuştu. Dolabımın bir köşesinde onlar için her zaman yer vardı.

Elimi yüzümü yıkayıp kendimde yarattığım tahribata baktım. Boynumun belli yerlerinde çizik vardı. Nefesim sıkıştığında genelde boynuma zarar verirdim. Soluk alış verişlerim düzene girmiş olsalar da hâlâ tam derin derin alamıyordum. Farkındaydım.

Ellerimin içini kontrol ettim. Bir kaç çizik vardı. Bu anlarda kendime zarar vermediğim anlar ne yazık ki çok azdı. Bir insana en büyük zararı kendisi verir derlerdi. Haklılarmış.

Diğerlerinin yanına geçtim. İkili koltukta bir harpten çıkmış gibi kırvılmış oturuyorlardı. Owen başını Amber'in omzuna koymuştu. Amber de başını onun başının üzerine koymuştu. Sırtları bana dönük olduğundan geldiğimi daha fark etmemişlerdi.

"...Huyu da değildir sana bulaşmak. Alex ile bu sefer araları baya kötü demek ki. " dedi Amber. Sesi oldukça sıkıntılı geliyordu. Yanlarına doğru sessizce adımladım. Arkadaşlarımın sessizliğinin hayra alamet olmadığını bilecek kadar tanıyordum onları. Fırtına öncesi sessizlikti bu.

"Bilmiyorum ama bu sefer haddini aştı Amber. Amaya'ya bulaşmaya nasıl cürret edebilir? " dedi Owen sinirle. Owen'ı sinirliyken bir kaç kez görmüştüm ama sessiz sakin kaldığında yıkımı daha büyük oluyordu.

"Haddini bildirelim! " dedi Amber hemen. Al işte!

Size onların gazlama ile çalıştığını söylemiş miydim?

"Değil mi?! Hak etti! " dedi hemen Owen da.

"Etti tabi! Amaya'ya nasıl bulaşır! "

"Bir de büyü falan yapıyordu! Yakacağım onu bu kez! " dedi Owen başını kaldırarak. İkisi de oturduğu yerde doğrulurken arkadan yaklaşıp ikisinin de omzuna elimi koydum. İkisi de aynı anda irkilip bana döndüler. İkisine de oldukça ciddi bir bakış attım. Benim yüzümden belaya bulaşmalarını istemiyordum. On dokuz yaşındaydık. Kanımız fazlaca deli akıyordu. Amber'in ki ise akmıyor resmen fışkırıyordu.

"Kimse kimseyi yakmıyor. " dediğimde itiraz etmek için harekete geçmişlerdi ki daha da sıkılaştırdım ellerimi. " Ben iyiyim. Biraz stres yaptım. Ondan oldu. Kimseye bulaşıp benim canımı sıkmayın. Söz verin. "dedim. Başlarını iki yana salladılar.

" Amaya onun sana yaklaşması, bizden birine bulaşması savaş demek! Abim savaşıyoruz derse kusura bakma ama yapışırım yakasına! "dedi Owen sinirle. Sakin bir nefes aldım. Karşılarına oturmak için gidecektim ki Amber elimi tuttu. Sonra kendimi ortalarında otururken buldum. Biliyordum. Çapraz ikna etmeye calışacaklardı. Ama son kalan gücümü bu uğurda harcayabilirdim. Uykum vardı. Yorgundum. Bir hayli bitkindim.

"Abin savaş başlattım Owen gel savaşalım derse ne yaparsan yaparsın Owen ama şimdi bu kapıdan çıkınca belaya bulaşmanı istemiyorum. " dedim ve Amber'e döndüm. Hâlâ deli deli bakıyordu. "Sen hele hiç. Zelze'ye falan da emir vermek yok. Bir şeyler karıştırıp ben yapmadım ki! Zelze yaptı demen emiri senin verdiğin gerçeğini değiştirmiyor Amber. " dediğimde göz devirdi.

Yapıyordu yapıyordu. Sorgulanınca, ben bir dedim Zelze on anlamış diyordu. Zelzenin onu bire çevirdiğinden bir haberdi!

"Küserim size. " dedim birden. Evet çocukçaydı ama her yaşta iş görürdü. İkisinin de gözleri bana döndü. Devam ettim. " İnadım inattır. Unuttunuz sanırım. Sizden tek bir şey istiyorum ya. Söz vermenizi. Savaş çıkardığınızda ne olacak? Ne geçecek benim elime? Ya size? İçiniz mi soğuyacak? Soğumayacak. Savas bir çözüm değil. Hem... Savaş çıkarcak bir şey yapmadı ki. "dedim.

Son kozumu da oynamıştım. İkisinin de gözleri şüpheyle kısıldı. Zelze hepiniz birbirinize benzemeye başladınız derken bunu kast ediyordu sanırım. Haklıydı. Korkutucu duruyordu. Dosta da düşmana da korku salıyor bir tek birbirimize güven veriyorduk.

" Ne yaptınız ki? "dedi Amber. Sesli bir nefes aldım. Ellerimi göğsümün altında birleştirdim ve ikisine de imayla baktım.

" Amaya inadın sırası mı? "dedi Owen sinirlenmemeye çalışarak. Ona ters bir bakış attım. Ofladı.

" Ne oldu şimdi? Ben hiçbir şey anlamadım. "dedi Amber.

" Ne olacak?! Başlangıç ayarlarına geri döndü! İlk tanıştığımda da böyleydi. Bir ay sonra öğreniriz artık Amber! "dedi Owen oldukça kederli bir şekilde. Sonra bana çevirdi başını. Gözlerimin içine içli içli baktı. " Ciddi misin ya? "dediğinde şu haline gülersem bütün emek boşa giderdi. O yüzden ifadesizce bakmaya devam ettim. Daha da çok ofladı.

" Ne yapıcaz yani Owen? Sen çözmemiş miydin zaten inadını? "dedi Amber. Sinir sonrası beyninde anlık duraksama yaşadıgı anlardı. Yoksa anlasa meraktan yine söz verirdi. Sonra söz verdiğine pişman olurdu ama yine de sözünde kalarak karşı taraftan intikam alma derdine girer ve alırdı.

"Çözdüm Amber! Diyorum ya bir ay sonra anlatır diye! Bir ay uğraştım ben! Biraz da sen uğraş! " dedi Owen. Amber üzerimden uzanıp onun kafasına bir şamar geçirdi.

"Lan o akılları ben vermedim mi zaten sana? " dedi Amber sinirle. Sonra bana döndü. "Bana bak! Küsmek falan hiç benlik değil. Küsme.. Ben sabırlı bir insan değilim. " dedi Amber. Bunu o demese de anlayabilirdik zaten dikkatli bakarsak.

"Söz! " dedi Owen hemen ardından. "Lanet olsun söz Amaya. Oturacağım burada , dizinin dibinde. Oldu mu? " dediğinde hiç pas vermeden Amber'e döndüm. Cevap beklediğimi anladı.

"Söz canım. " derken ben zaten yapacağımı yaparım söz bende sadece laftadır der gibi bakması cabasıydı.

"Güzel." dedim en nihayetinde istediğimi elde etmiş olmanın verdiği mutluluk ile. Owen yanımda sabır çeke çeke bana döndü. Amber gibi meraklanmıstı.

"Hadi anlat. Ne dedi o herif sana? " dedi hemen Owen. Ben konuştuktan sonra daha da sinirleneceklerine emin olduğum için baştan söz verdirmiştim. Ateşkes yaptığımızı umuyordum. Saklama ya da eksiltme yapma gibi bir düşüncem yoktu. Ben neysem oydum onlara karşı.

"Tanışalım dedi! " dedim.

"Ben boşuna beyin fakiri demiyorum bu adama! " dedi Amber. Düşmanlarına bir sürü birbirinden güzel sıfatları mevcuttu. Bu en alt seviyede olanlardan biriydi.

"Küfredip kovdun değil mi? " dedi Owen. Owen'in beni rahatsız edenlere küfredip yanımdan gitmelerink söylemem tarzında bazı istek ve eylemleri vardı..

"Hayır tabi ki! Ben küfür etmeyi çok sevmi-"

"Ya Amaya bu adama küfür etmen günah değil sevap sayılır! Büyü kontu o! Kötülük akıyor her bakışından da büyüsünden de! " dedi Owen sinirle. Büyü kontu mu? Taşlar yavaş yavaş yerine oturuyordu. Büyü kontu olarak bilinen tek bir isim vardı. O da... Chester Hilton. Hilton? Owen, ondan bu kadar nefret ederek bahsediyordu. Şimdi daha iyi anlıyordum. Chester Hilton'un benim gibi normal, kendi halinde, hayatta kalmaya çalışan bir insanla ne gibi bir işi olabilirdi? Owen'i sormuştu ama. Belli ki hedef ben değildim. Ama bakışları tedirgin ediciydi.

"Bir sus da konuşsun kız. " dedi Amber, Owen'a kızarak. Bana devam etmem için ısrarla bakmaya başladı.

"Ben kovdum. Gitmedi. Sonra seni nereden tanıdığımı sordu. Ben de bunu neden sana sormadıgını söyledim. " dediğimde artık Amber de Owen'a bakıyordu.

"Dedim ben sana bunlar abinle işi çok kızıştırdılar. Abinin zaafına yöneliyor işte. Senin de yanında ya ben varım ya Amaya. Sevgilim sanmış demedin mi zaten. Tamam işte. Abine zarar vermek istiyor şerefini sokt-" dediğinde Amber elimle ağzını kapattım. Küfür moduna geçerse başımız ağrırdı.

Owen sinirli bir nefes aldı. Şu anda hop oturup hop kalkıyor desem yeriydi.

"Özür dilerim Amaya. Sana zarar verebile-"

"Owen ben iyiyim. Özür falan dilemeyin benden. Her şeyin bilincinde olarak yanınızdayım ama siz bir şeyi ısrarla anlamak istemiyorsunuz. " dedim. Neyi bahsettiğimi bildiklerinden sıkıntılı bir nefes almışlardı aynı anda. Devam ettim.

"Size dedim ki düşmanınız varsa söyleyin. Bileyim. Ben nerden bileyim yanıma gelen adamın Chester Hilton olduğunu? Sürekli yan yanayız. Benlik bir sorun yok. Kim olduğunuz umurumda değil dedim ben size zaten en başında. Siz de bunun bilincindeydiniz. Ama en ufak şeyde beni kendinizden uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz. Geçen sefer de böyle yaptınız. Bir kez affettim. "dedim kırgınlığımı gizleyemeden. Geçen sefer de Polarsi Krallığı'ndan Giller Polarsi , Amber'e zarar vermek isterken ben zarar görmüştüm. Beni kendilerinden uzak tutmaya çalışmışlardı. Ben gelgit kaldıramazdım böyle.

Ya bir olurduk, dimdik durdurduk; ya şimdi biter, yok olurduk.

"Bir hafta kapında yatırdın kızım bizi. " dedi Amber sinirle.

"Hak etmiştin Amber! Beni kendinden uzaklaştırıp evimin çevresine minik Homaris krallığı kurarak hak ettin sen onu! " dedim. Çevremdeki çoğu eve kendi adamlarını yerleştirmişti. Neyseki komşu bilgisi iyi olan bir insandım. Fark etmiştim ve kimin yaptığını anlamam da çok zor olmamıştı.

Owen elini omzuma koydu. Dikkatimi ona çevirmek istedi. Yine masum masum gözlerini kırpıştırıyordu. Kanmadım bu kez.

"Hiç bakma öyle. Yemiyorum artık. " dedim.

"Seni dışlamıyoruz Amaya. Korumaya çalışıyoruz. " dedi Owen sakin bir şekilde.

Geçmişte yalnız kalan insanlar bir anda o yalnızlığın içinden çekilip çıkarılırsa geri o yalnızlığa düşmekten deli gibi korkarlardı. Ben de korkuyordum. Başkaları yüzünden onlarla aram bozulsun istemiyordum. Bu yüzden çabalıyordum ama özellikle Amber'in çok fazla düşmanı vardı. Amber'in yoğun ısrarları yüzünden Homaris sarayına girip çıkıyordum. Bazen şahit olmamam gereken anlara şahit olabiliyordum Amber ile. Amber için bütün bunlar oldukça normaldi ama bana çok garip geliyordu. Resmen taht oyunları dönüyordu. Herkesin eli diğerinin cebinde gibiydi. Amber'in neden herkesle düşman olduğunu da anlıyordum. Hiç kimse güven vermiyordu. Gereksiz samimiyettense düşman olmayı daha doğru buluyordu Amber. Owen'in abisi ve kuzenlerinin karıştığı savaşlar dışında pek olayı olmuyordu. Genelde de savaşlarda katkısız eleman olarak bulunuyorum derdi. İpin ucu ona ya da cidden değer verdiğine dokunmuyorsa kılını bile kıpırdatmazdı.

"Ama böyle olmaz. " dedim. Ardından devam ettim. " Sizin gibi göz önünde bulunan bir insan değilim. Chester beni nereden tanıyor? "dedim. İkisinin de kaşları çatıldı.

" Ben masadan ayrılınca gelmedi mi yanına? Tanıyor muymuş? "dedi Owen sorgulayarak.

" Sen gittikten sonra geldi ama... Adımı biliyordu. Ben söylemedim.. Bir de şey dedi. Seni bana böyle anlatmadılar. Beni sizden başka tanıyan yok ki. "dediğimde içeriye bir sessizlik çökmüştü. Owen ağzının içinde bir şeyler geveledi. Muhtemelen içine düştüğümüz olaya küfrediyordu.

" Senin peşine Owen'in sevgilisi sandıgı için düştüğünü düşünüyorum halen. "dedi Amber olaya mantıklı açıdan bakarak. Owen ofladı.

" Sen neden hedef haline geldin Owen? "dedim ona dönerek.

"Bilmiyorum ki. Hiç de huyu değildir aslında. Bu yaştan sonra huy mu degiştirmeye karar vermiş ibne? " dedi Owen huysuz bir sesle.

"Bence biz ne yapalım biliyor musun? " dedi Amber aklına bir şey gelmiş gibi bize dönerek. "Kimlerden uzak durman gerektiğini anlatalım. Senin geldiğin yerdeki gibi resim dediğiniz su kağıt parçasından olsaydı burada işimiz kolaylaşırdı aslında ama ne yazıkki bu Rarenyum'da yok. " dedi Amber.

Rarenyum'da resim yoktu. Onun yerine geçici video kaydı denilebilecek, mavi taşların sanrı gücünden yararlanılan şişelerde ya da bir çerçeve içinde oynayan hareketli anlar vardı. Fotoğraf yoktu. Sokaklarda çizen sanatçılar vardı tabi. Kendinizi onlara çizdirebiliyordunuz ama bu krallıklar tarafından pek hoş karşılanmıyordu. Çünkü bu fotoğraf işini isyan çıkarmak için kullanıyorlardı. Kraliyet ailesinden birilerini çizip protesto ediyorlardı. Bu insanlara genelde bozguncu diyorlardı. Ara ara eylem yapıyorlardı. Krallık karşıtı topluluklardı... Bazıları için diğer krallıkların adamı oldukları bile söyleniyordu.

"Çok mantıklı. " dedi Owen da hevesle. Çok şükür sonunda beni geride tutmaktan vazgeçmişlerdi. Bir yandan uykum geliyordu ama onlar bu kadar anlatmak için hevesliyken bu fırsatı kaçıramazdım.

"O zaman... Kim bu Chester Hilton? Anlatın bakalım. " dedim.

"Babasının biricik oğlu. Soy soptan belli oluyor işte! Kral Hilton'un küçülmüş versiyonu! Kesin veliahtta o olacak. Perla zaten... Dünyadan bir haber! " dedi Amber. Perla kimdi? Artık nasıl bakıyorsam anlamıştı ne demek istediğimi. " Bizden bir yaş küçük kardeşi. O da ateş elbüycüsüdür. Güçlü bir ateşi var ama... Nasıl diyeyim sana. Sanki kendi fikirleri olmayan bir küçük kardeş. Abisine tapıyor gibi davranıyor. Chester git balkondan atla dese atlar sorgulamadan. "

"Neden öyle? " dedim. Owen histerik bir şekilde güldü.

"Taht için riske girmek istemiyordur. O kadar eminim ki O kızı kandırıyor. İyi abi pozları keserek bağlamıştır kendine. " dedi ve aklına bir şey gelmiş gibi başını salladı. " Hatta arttırıyorum. Vicdanını da kendine bağlamıştır! "

Vicdanını kendine bağlamak. Vicdan büyüsü... Bu evrene ilk geldiğimde bana yapılan prosedür gereği bir büyüydü. Buraya dünyadan gelenlerin vicdanları sadece kendine ait kılınıyordu. Öyle kötü ve akıl almaz büyüler vardı ki. Bu vicdan büyüsü de onlardan birisiydi. Burada doğup büyüyenlerin vicdan büyüsünün sistemi biraz farklıydı. Kişinin istediğine göre yapılıyordu. Bizim için zorunluydu. Onlar için değildi. Owen'in kastettiği şey de tam olarak buydu. Chester evrendeki en güçlü büyücüyken vicdan büyüsünü kendi hırsı için kullanmış olabilirdi. Böyle olduğunda vicdan büyüsünün etkisinde olan kişinin doğru ve yanlışı ikiye ayrılıyordu. Bir kendince doğruları yanlışları oluyordu , bir de vicdanının bağlı olduğu kişinin doğruları yanlışları. Genelde de vicdanın bağlı olduğu kişiye göre hareket ediliyordu çünkü büyünün etkisi baskın geliyordu.

"Yapmaz diyemem. " dedi Amber. İçli bir nefes alıp devam etti. " Perla abisi söz konusu olmadığında zararsızdır. Abisine zarar verenin düşmanıdır ama ne fark ettim biliyor musun Owen? Abisinin düşmanlarına zarar vermıyor. Abisine zarar gelirse zarar veriyor. Bence Chester'a bir şey yapacaksak da Perla'nın anlamayacağı şekil yapalım. "dedi Amber.

" Perla'dan mı korkuyoruz? "dedi Owen sorgular bir şekilde.

"Hayır tabi ki. Ben sadece potansiyel düşmanlarımın hamlelerini iyi biliyorum ve önden önlem alıyorum. " dedi Amber rahat bir şekilde.

"Bu işleri çok boyutlu yapıyorsun. Nasıl karışmıyor kafan anlamıyorum. " dedim açıkça. Güldü Amber dediklerime.

"Her ustanın kendince sırları vardır Amayacım. Bizde boş değiliz. " dediğinde gülmüştük hepimiz. Sonra ilk ciddileşen o olmuştu. " Kaynatmayın. Chester diyorduk. "

"Anma şunun adını! Sinir oluyorum. " dedi Owen.

"Kimin? Chester'in mı? " dedi Amber. Owen ona ters ters baktı. Çaktım hemen olayı. Dahil oldum.

"Sanırım Chester dememizi istemiyor Amber. " dedim.

"Chester demezsek ne diyebiliriz ki Chester'a Amaya? "

"Başka düşman Chester var mı? " dedim. Amber'in gözleri haylaz bir parıltı ile büyüdü.

"Bak bunu sevdim. Düşman Chester. Hain Chester... Önüne tek bir sıfat ekleyerek daha uzun söverim ben ona."

"Chester'a mı? " dedim.

"Cheste-"

"Bir kez daha Chester derseniz ikinizi de büyülerim. " dedi Owen sinirli bir şekilde bize bakarak. Başka bir şey dese karşı koyacak gücümüz olurdu da ikimizin de elinin kolunun bağlandığı tek konuydu büyü. Amber bir hava elsahıydı. Ben ateş elsahıydım. Büyüye karşı koyacak gücümüz yoktu.

"Tamam tamam. " dedim temkinli bir şekilde. Ona döndüm. " Sizinle ne derdi var? Devam et. "dedim. Owen yüzünü buruşturarak konuşmaya başladı.

" Bizim birbirimize düşmanlık gütmemiz için nefes almamız bile yetebiliyor Amaya. Dedelerimiz, onların dedeleri, bir kaç kuşak hatta bazıları Oleg ve Olaf soyundan beridir düşman olduğumuzu dile getiriyor. "

"Size düşmanlık atadan miras yani? " dedim. Belli belirsiz başını salladı.

"Aslında benim abim hiç savaş yanlısı değildir. Aramızda en sakinimizdir Alex abim. Her zaman da der. Henry hırsından sen de gevşekliginden kaybediyorsun diye. " dedi Owen ve bize inanabiliyor musunuz der gibi bir abartıyla bakıyordu.

"Haklı gibi? " diye mırıldandım korka korka.

"Sus kız ! " diye yükseldi hemen. Sustum. O da devam etti. Hiç trip çekemezdim. Yorgundum. Hatta yavaştan göz kapaklarım bile acımaya başlamıştı.

"Chester kışkırtıyor abimi. Abim sakin kaldıkça tepesine biniyor. Abim ondan önce veliaht olunca hepten kaçırdı ipin ucunu. İki yıldır coştu. Abim ne zaman yanıt verecek bilmiyorum ama buradan çıkışta iki gazlamam lazım. Keşke bizim gibi gazlamayla çalışsa. Ama yok... Benim abim mantıklı olmalı. Sanki satranç oynuyor! "dedi Owen.

" Okeyi tercih ederim. "dediğinde köşede duran okey takımıyla göz göze gelmiştim. Evet. Amber tam bir okey bağımlısıydı. Dışarıdan bakınca prenses yakına gelince içinden bir mahalle ablası çıkıyordu. Geceleri okeye gittiğini düşünüyordum ama kanıtım hiç olmamıştı. Ben okey oynamayı bilmiyordum.. Bana öğretmek için getirmişti o takımı da. Öğrenmiştim. Başka seçeneğim yoktu.

"Okey bir zevk oyunu Amber. Satranç ise akıl. " dedi Owen.

"Okey de bir akıl oyunu sayılabilir.. Biraz şansa bağlı akıl oyunu. Sonuçta orada da bir savaş veriyorsun. Yanlış taşa oynarsan hem okeyde hem de satrançta kaybeden olursun. " dedim.

Amber büyük bir mutluluk ile bana döndü. Ellerini yüzüme koyup dudaklarını alnıma bastırdı.

"Yıllardır aradığım zihniyetin vücut bulmuş halisin ateş hanım. " dedi Amber bana gururla bakarak.

"Teşekkürler rüzgar hanım. " dedim ben de tatlı tatlı.

"Cıvımayın. Devam ediyorum. " dedi Owen. Arada ikimizi de birden kıskanıp huysuzluğu tutuyordu. Sizi ben tanıştırdım diye de eklemeden hiç durmazdı. "Sizi ben tanıştırdım ya hani. Övülmesi gereken birisi varsa o da benim. "

Ben der demiştim.

"Anlatacağın ne kaldı ki? Abin ile Chester düşmanlığı mirastan yürütüyorlar işte. Bu kadar yeter onlara ayırdığımız süre. Şu sarı yılanı anlatalım. " dedi Amber. Owen'in da ilgisini çekmişti.

"Sarı yılan? Kod adı mı? "

"Kod adı olur. Şeytanlık statüsü olur.... Nasıl düşünmek istersen. "dedi Amber.

" Merak ettim. "dedim. Bu hoşlarına gitmiş bir şekilde konuşmaya başlamışlardı.

" Sarı yılan. Polarsi prensesi Freda Polarsi. Bir de bunun abisi muhtemelen veliaht olacak siyah yılan Perry var. İkisi de manipülatif su elbüycüsüdür. Bu Perry var ya... Hani bizim Terra'nin yakın zamanda Veliahtı seçilen Victoria'nın pesinde. Affedersin ama sülük gibi yapıştı. Doğdu doğalı kızı her yıl düzenli olarak üç beş kere istemeye gidiyorlar. "dediğinde şaşkın bir nefes koyverdim.

" Görücü gibi mi? Bu evrende böyle şeyler oluyor mu? "dedim. Benim her şeyden geri kalmışlık! Neredeyse bir yıl olacaktı buraya geleli. Hatta geçmiş bile olabilirdi. Ama ben hâlâ yeni şeyler öğrenmeye devam ediyordum. Alışmak da anlamak da zordu.

" Olmaz olur mu? Sen, ben Giller ile neden savaştım sanıyorsun. Beni istemeye gelecekti. Sen tabi biraz araya kaynadın. Kusura bakma kuzum. "dedi Amber. Önemli değil derecesine omuz silktim.

"Giller'in seni istemeye geleceğini bana demedin. " dedi Owen şaşkın bir şekilde. Aslında bana da dememişti ama ima etmişti. İlk defa açık açık diyordu.

"Sor bir neden demedim? " dedi amber.

"Neden demedin? "

"Dediğim gibi bütün Matiest öğrenirdi. Kendisini abim sanan abin de gelir Giller'i döverdi. Bu krize yol açamazdım. " dediğinde Amber, güldüm. Owen bana ne gülüyorsun der gibi baktı.

"Dedi ve Giller'i kendisi dövdü. " dediğimde Amber yalandan omzuma vurmuştu.

"Hani aramızdaydı? "

"Lan bir durun! Siz! Nasıl lan? " dedi Owen yükselerek. Anlamaya çalışıyordu. Durdu. Bize daha dikkatli bakarken bir yandan da düşünüyordu. " Şimdi bu gelip senin yanında görünce tehdit diye düşünüp Amaya'ya zarar verdiği için sen de Giller'i adamlarına dövdürmedin mi? "dedi Owen. Sanırım pot kırmıştım. Neyseki potun sahibi de yanımdaydı.

" Hayır Owen. Sen o sıralar Polarsi krallığında abinin mürivetini konuşuyordun. Giller de bize gelmişlerdi. Yanımda da Amaya vardı işte. Teke tek düşürdüm sandı beni bu gerizekalı. Ufak bir arbede yaşandı. Amaya bileğini incitti. Ben de geri cevap olarak onu şifahanelik duruma getirdim. Benden uzak dursun bir süre diye de onu dövdüğümü saklayıp itibarını koruma anlaşması yaptık. Gerisi ile Zelze ilgilendi. Büyütülecek bir şey yok. "dediğinde Amber, onu kurtarmam gerekiyordu. Owen bunun hesabını soracak gibiydi. Konuyu dağıtmak lazımdı. Ona döndüm.

"Senin abin evli değil miydi? " dedim. Bana döndü kaşlarını çatarak.

"Evli."

"Küçük abini de mi evlendiriyorsun? " dedim. Daha da çattı kaşlarını. Korkuyla amber'e döndü.

"Freda ile mi evlenecek?! "

"Ne alaka ya?! Olmaz! " dedi Amber de hemen. Şimdi de benim kaslarım çatıldı.

"Nereden duydun sen bunu? " dedi Amber bana bakarak. Boş boş baktım yüzüne.

"Sen dedin ya. " dedim.

"Ben Freda , Alex ve evlilik kelimelerini aynı cümle içinde kullanıp asla evrene böyle bir kötülük yapmam. " dedi hemen. Göz devirdim dediklerine. Yanlış anlaşılma olmuştu anlasilan.

"Dedin ya Polarsiler ile mürivetini konuşuyordun diye. Onu diyorum. " dediğimde ikisi de rahat bir nefes almışlardı. Onu mu dedin dercesine bir terslikle bakıyorlardı bana.

"Tanrı korusun! Yazdıysa bozsun! Evreni yok etsin! " dedi Amber hemen.

"O kadar kötü bir şey mi onunla evlenmesi? " dedim. Tanımadığım için onlar kadar derin düşünemiyordum.

"Bak sana şöyle söyleyim. " dedi Amber ciddileşerek. Odanın içinde gözlerini gezdirdi. Sonra ayağa kalkıp kitaplığımdaki kitaplardan iki tanesini aldı. Yanıma tekrar oturdu. Kitapları havaya kaldırdı.

"Sağdaki iyi kitap olsun. Diğeri kötü kitap. " dedi Amber gözlerimin içine bakarak. Tamam dercesine basımı salladım. Owen sanki aynı şeyi yüzüncü kez izliyormuş gibi bıkkın bir merakla bakıyordu. "Şimdi sana iyi olan kitabı vereceğim. Al onu. "

Bana göre sağda olanı yani onun sağ olarak seçtiği kitabı bana uzattı. Aldım.

"Artık kötü kitap senin elinde. " dediğinde kaşlarımı çattı. Hani sağda olan kitap iyiydi?

"Nasıl yani? "

"Sana göre sağdakiyle bana göre sağdaki aynı kitap değil Amaya! " dediğinde jeton yeni düşmüştü. Agzım açık kalakaldım.

"Ya işte! Anladın mı?! Tam bir sarı yılan. İnsanın gözüne baka baka kandırıyor. Beş istiyor, üç diyor yine beş alıyor. Kitap gibi düşün. İyi gelin profili çiziyor. Kraliçenin gözünde ben mesela uçarı kaçarı, ne idüğü belirsiz bir prenses profili çizdim. Ve bu ne zaman oldu biliyor musun? Freda ile konuştuktan hemen sonra. Owen ile yan yana gelmeme yasak koymuş! "dedi Amber.

" Ne ara?! "dedi Owen. Sonra duraksayıp devam etti. " Sen bunu nasıl öğrendin ?! "

Amber gururla süzüldü yerinde. " Ben öğrenirim. Duyduğuma göre benim için annenle kavga etmişsin. Bir etkilendim. "

"Salak mısın Amber? Senden nasıl ayrılayım? " dedi ve sonra bana da baktı. "İkinizle arama kimse giremez! " dedi kesin bir dille. Ardından oldukça kararlı bir şekilde ekledi.

"Buna ileride hayatınıza girecek herifler de dahil! Önce onayımdan geçsinler.. Abinizim ben sizin. " dedi.

"Aramızda bir ay var! " dedim.

"Aramızda iki hafta var! " dedi Amber de.

24 Ekim benim, 10 Ekim Amber'in, 24 Eylül Owen'in doğum günüydü. Öyle bi kaderdi ki evren sanki hep yan yana olmamızı ister gibi doğum günlerimizi bile arka arkaya getirmişti. Ya bunların hepsi büyük bir tesadüftü ya da kaderin bir oyunu. Her iki durumda da iyikimdiler.

"Olabilir... Sizce bu benim ne kadar umurumda? Doğru tahmin ettiniz. Hiç. " dedi kendi kendine sorup cevap vererek. Amber ile sen iflah olmazsın bakışı attık ona.

İflah olmayacağını ikimizde biliyorduk.

Bugün dostlarımın düşmanlarının dışında bir şey daha öğrenmiştim. Daha doğrusu fark etmiştim.

Biz gerçekten bir bütün olmuş gibiydik.

Git gide birbirimize benziyorduk.

✧༺♥༻✧

1 ay sonra...

Bir insan kader cizginizden çıkarsa iki cihanda bir araya gelse bir daha yolunuz keşişmezmiş.

Ne kadarı doğruydu bilmiyordum ama bu tarz şeylere inanıyordum.

Kadere inanıyordum.

Belki de hissediyordum.

Hisler de kadere dâhil miydi?

Hisler kadere yol göstermez miydi?

"Hazır mıyız? "dediğinde Owen, Amber ile aynı anda salladık başımızı. Birbirimize gün geçtikçe daha çok alışıyor daha çok ezberliyorduk birbirimizi. Hatta öyle ki çoğu zaman olaylara tepkilerimiz bile aynı olmaya başlamıstı. Bir yandan korkutucu derece güçlü bir bağ oluşturuyor diğer yandan iyi ki diyorduk.

Halimizden memnunduk.

Bir yıldır sadece onlar vardı hayatımda. Sadece o ikisi. Homaris Krallığı'nın prensesi ayni zamanda rüzgar perisi olarak da bilinen Amber Homaris ve Matiest Krallığı'nın gözlerden kaçan prensi Owen Matiest. Ama yan yanayken sıfatların hiçbir önemi kalmıyordu.

Yalnızlığıma yoldaş oluyorlardı.

Aile demişti Owen. Aile... Aile neydi? Yalnız kalmadığınız insan topluluğu mu demekti?

Onlar yalnız değillerdi aslında. Aileleri vardı.

Owen'in iki tane abisi, bir tane ablası vardı. Üçüyle de tanışmamıştım. Kraliyetle bir işim yoktu. Owen bazen sarayda olan ufak olayları anlatıyordu ya da Amber ile bazen benim yanımdayken krallıklar hakkında konuşuyorlardı. İlgimi çekmiyor diyemezdim ama kraliyet oyunları ile uğraşacak kadar boş bir beynim yoktu. Beynimin hâlen bomboş olması hafızamı geri hatırlamak için uğraşan tarafını ne yazık ki yok edememişti. Ben böyle memnundum. Kraliyetten tanıdığım iki kişi ile uğraşmak bana yeterince yeterli geliyordu.

Owen'ın büyük abisi Henry'nin evli olduğunu biliyordum. Küçük abisi Alexander'ın ise veliaht prens olduğunu biliyordum. Büyük abisi ile küçük abisinin arasının bu taht yüzünden kötü olduğunu, Owen'in küçük abisine candan bağlı olduğunu biliyordum. Ondan bahsederken gözlerinin içi parıldıyordu. Bir abi nasıl sevilebilirse öyle seviyor ve öyle bir bağlılık duyuyordu. Küçük abisiyle de hiç tanışmamıştım. Bir şekilde göz aşinalığım olduğuna emindim ama. İllaki bir baloda görmüş olmama dayanarak yapıyordum bu yorumu. Owen beni onlarla tanıştırmamıştı. Tanıştırmak zorunda da değildi gerçi. Owen Matiest yetiyordu bana. Onun çatlak hallerinin tescillenmesine ihtiyacım yoktu.

Ablasıyla arasının nasıl olduğunu çok bilmiyordum ama o konuda bir yerde bağlar kopuyor gibiydi. Çoğu zaman ablasını unutuyor gibime geliyordu. Her zaman abilerim derdi ama içten bir şekilde ablam dediğini hiç duymamıştım. Zaten yardıma ihtiyacı olduğunda yardım istediği ailesinden tek kişi vardı. O da küçük abisi Alexander.

Amber'in durumu onunkinden farklıydı. Amber'in üç tane abisi vardı. Hepsinden nefret ediyordu. Hepsini eline geçen ilk fırsatta bir kaşık suda boğmaktan bahsettiğini söylemek yalan olmazdı. Büyük abisi Austin ile aralarında resmen bir soğuk savaş vardı. Gördükleri yerde birbirlerine esip gürlüyorlardı. Ben de bu anların bazılarına şahit kalmıştım.

Neredeyse bütün günlerim onlarla geçiyor derken abartmıyordum. Eğitim kurumundaki eğitimim biteli yaklaşık altı ay olmuştu. Altı aydır bazen Matiest'teydim bazen Homaris'te. Beni yalnız bırakmıyorlardı. Bunun da sebebi bendim ne yazık ki.

Austin Homaris ile tanışmıştım. Amber ve onu kavga ederken görünce dahil olmuştum. Abisi olduğunu bilmeden onu korumaya çalışmıştım. Sonra da küçük abisi Axel ile de tanışmak zorunda kalmıştım. Zorunda kalmıştım çünkü benim Austin'i tehdit olarak algılamam gibi o da beni tehdit olarak algılamış, abisini korumak için benimle kavga etmişti.

Öyle bir andı ki Austin ve Amber kavga etmeyi bırakıp bize bakakalmışlardı. Kavga konusunda damarıma basılınca kendimi kaybettiğim doğruydu.

Axel Homaris, kibirin ve egonun ete kemiğe bürünmüş haliydi. Amber eğer onun ayağını tettirirken beni de çağırmazsa ona kırılabilirdim. Axel ve Austin resmen benim biricik arkadaşım Amber'e eziyet ediyorlardı. Elbet bir gün ikisinin de hakkından gelecekti Amber. O gün zevkle izliyor olacaktım onların halini. Amber üç abisinden de nefret ediyordu ama sadece ortanca abisinden nefret ederken hüzün çöküyordu gözlerine. İki abisinden nefret etmek ona kolay gelse de ortanca abisinden nefret etmek onu kahrediyordu. Onunla da tanışmıştım.

Auron Homaris, Amber'e içlerinde en değer veren o olabilirdi. Düşmanı gibi görse de diğer ikisinin ona dokunmasına, zarar vermesine karşı çıkıyordu. Belki bunu Amber'in yanında, gözünün önünde, onun yakınındayken hiç yapmıyordu ama ben dışarıdan bir gözlemciydim ve görüyordum. Auron'a karşı bir sempatim vardı. Sanki o iyiydi de kötü olmaya zorlanmış gibiydi. Sanki kötü olmak, Amber'e kötü davranmak, ona eziyet etmek en çok ona eziyet oluyordu da bir dur diyemiyordu.. Neden diyemiyordu? Bilmiyordum. Amber de bilmiyordu. Onu en çok kahredende eskiden can ciğer olduğu abisiyle böylesine düşman haline gelmekti.

Buradaki tek yalnız bendim. Aile kavramı onlar için bir anlam ifade ederken benim içimde bir anlama tekamül etmiyordu. Ama şu anda üçümüzün arasındaki bağa aile denilebiliyorsa benim de artık bir ailem vardı. Onlarla öğreniyordum. Ve bundan hiç şikayetçi değildim.

Ben zaten çoğu şeyi yeniden öğreniyordum.

Bu hayattaki en kötü şeyin unutamamak değilde unutmak olduğunu bilecek kadar anımı unutmuştum. Bu yüzden hep başa sarmak durumunda kalmıştık. Ama düzelecektim. Beni ölümün kıyılarında gezdiren kalbim bile laf dinlemeye başladıysa her şey yoluna girerdi. Artık inanıyor-

Koluma dokunan elle irkilerek geri adımladığımda gözlerim elin sahibine dönmüştü. Kalbim pat pat atıyordu. Şifacılar ile bu durumu da konuşmuştum. O Chester ile tanıştıktan sonra olan krizden sonra işi daha da ciddiye almıştım. Ama o günden sonra bedenimde de bir şeyler değişmişti sanki. Geceleri uyumakta zorluk çekiyordum. Bazen rüyalar görüyordum. Anlam veremediğim rüyalar görüyordum. Bir daha da geri yatamıyordum. Ara ara dalıp gidiyordum. İlaçlar dalgınlık yapabilir demişlerdi. Normal bir durumdu. Korkulacak bir durum yoktu. Kendini sakinleştirmeyi öğrenmelisin Amaya demişti şifacı. İnanmıyorsun. İyileşeceğine inanmıyorsun. Korkabilirsin, panik olabilirsin, hatta ölüm ile yüz yüze de gelebilirsin. O zamanda kendini en büyük zararı sen vermiş olursun böyle devam edersen demişti. Kendine inan çünkü sen kendinden vazgeçmiş durumdasın, ve bunu bedenin hissediyor, kalbin hissediyor. İpler senin elinde. Kalbin kontrolü eline almaya çalıştıkça onunla savaş.

Savaşta bir inançtır.

İnsanlar inandıkları şey için savaşır, İnancı olamayan tek savaşçı kukladır demişti şifacı.

Sakinleşmeye çalıştım. Her şey benim kontrolüm altındaydı. Savaşacaktım. Çünkü artık sadece kendime değildi zararım. Gözlerim elin sahibini bulmuştu çoktan. Amber. Endişeli gözlerini gördüğümde onu korkuttuğumu fark etmiştim. Geri adımlamam, irkilmem onu endişelendirmişti. Artık onlara da zarar verdiğimi düşünüyordum.

"Benim." dedi Amber sakin bir sesle ama bakışları hiç sakin değildi. Owen yanımda olmadığında Homaris'te beni yanında tutacak bir sebep bulmasının en büyük nedeninin kalbim olduğunu düşünüyordum. Bir kez çok şiddetli bir kriz geçirdiğime şahit olmuştu. Öleceğimi sanıyordu. Her ne kadar iyiyim desem de bir ay ikna olmamıştı. Yine aynı kısır döngüye girmek istemiyordum.

"İyi misin? " dedi Owen hemen diğer yanımdan. Bir diğer paranoyak olma yolunda giden kişi de oydu. Benim yüzümdendi. Hasta olan bendim ama onlar benden daha hasta gibiydiler. İkisi de gözümün içine bakarken onları nasıl ikna edeceğimi düşünüyordum. İyi olmam ve bunu söylemem onlar için hiç bir şeyi ifade etmeyecekti. İkna olmayacaklardı.

"İlacını mı alman gerek? Vereyim mi?! " dedi Amber bir telaşla.. Sakinlik uçup gitmişti. Başımı iki yana sallayıp ellerini tuttum. Bakışlarımda bir özür ve pişmanlık oluştuğundan emindim. Çünkü pişmandım.

"Dün gece pek uyuyamadım. Dalgınım biraz. " dedim ikisine de iyi olduğumu kanıtlamak ister gibi gözlerinin içine içine baktım. Amber kızarcasına bir nefes koyverirken Owen iyi olduğum için şükrediyordu. Bu halimize üzülmeden edemedim.

"Size söylemekle hata yaptım değil mi? " diye mırıldandım. İkisinin de ters bakışları aynı anda beni bulunca boğazımı kuru bir öksürükle temizleyerek devam ettim. " Böyle her an diken üstündesiniz. Öksürsem bile endişeleniyorsunuz. "dedim açıkça sorunumu dile getirerek. Beni sıkmıyorlardı, tedirgin ettiklerini ikna edemezdim ama umursadığım kendim değildi. Onlardı. Kendilerine zarar veriyorlardı. Paranoyak olmuşlardı resmen. Öyleki Owen geçen yemek yerken yorulup yorulmadığımı bile sormuştu. Ve oldukça ciddiydi.

Yaklaşık bir yıldır böyleydik diyebilirdim. O Amber'in rüzgar perisi olduğu balodan erken ayrılmam ve sonrasında içtiğim ilacın beni neredeyse öğlene kadar uyutması ve benim eğitim kurumundaki derslerime gitmemem Owen'ı endişelendirmişti. Akşam üzeri kapıma dayanmıştı. Tam neden baloda ona haber vermeden gittiğimi ve derslere gelmediğimi sorguluyordu ki o gece beni bırakan askerler ile Amber çıkagelmişti. Amber o gece kötüydün nasıl oldun diye sorunca Owen her şeyden bir haber olduğu için daha da meraklanmıştı. Ve benim de onlara her şeyi anlatmaktan başka çarem kalmamıştı. O gün bugündür böyleydik.

" Saçmalama. Tabi ki söyleyecektin. Başka şansın yok! Birbirimizin her şeyini bilmeden nasıl koruyacağız biz birbirimizi. Ben grip olsam bile söylüyorum. "dedi Amber. Owen ile ona ters bir bakış attığımızda göz devirdi.

" Grip olduğunda bütün evrenin bundan haberi oluyor Amber. Grip sana uğradığı için pişman olmasa bile evren pişman oluyordur. Emin ol. "dedi Owen. Amber ve grip olması gerçekten evren için bir sorundu. Grip olduğu süreç boyunca evrenden çıkarıyordu hıncını. Biraz kontrol sorunları vardı ama onu Amber Homaris yapan yegane şey olduğunun da herkes farkındaydı.

" Böyle davranmanız sana zarar mi veriyor? "dedi Amber ciddi bir şekilde bana dönerek. Beni yanlış anlamayacağının rahatlığı ile konuşmaya başladım.

" Bana değil size zarar veriyor. "dediğimde ikisinin de kaşları catıldı. Onları koltuğa oturtup karşılarına sehpanın üzerine oturdum. Dikkatle bana bakıyorlardı.

" Size hastayım dediğimden beri etrafımda dönüyorsunuz. Teşekkür ederim. Bana değer vermeniz gerçekten değerli. Değer verdiğiniz için böyle yaptığınızı biliyorum ama böyle devam ederse ikinizde paronayak olacaksınız diye korkuyorum. "dedim ve gözlerimi Owen'a değdirdim. " Geçen gün yemek yerken yorulup yorulmadığımı sordun. "dedikten sonra o elini ensesine atıp utanma moduna geçerken Amber'e döndüm. " Sen de normal zamanda dakikada kac kez nefes alıp verdiğimin çizelgesini tutuyorsun. Farkındayım. "dediğimde gözleri kocaman oldu Amber'in.

" Nasıl anladın kız sen onu? "dediğinde bizde de var bir seyler dercesine göz kırptım ve ciddiyetime geri döndüm. Onlara en başından hastalığımı anlatmıştım ama tekrar anlatmam gerekiyor gibiydi.

" Bakın ben ölümcül bir hasta değilim. Yani kalp ölümcül sonuçlara sebebiyet verebilir ama durumum iyiye gidiyor. Herhangi bir kriz beni ölümün ucuna getirebilir ama artık kendime hakim olabiliyorum. Yemek yerken yorulduğumda ölmeyeceğim. Dakikada bir eksik ya da bir fazla nefes aldığımda da ölmeyeceğim. "dedim ikisine de bu konuda anlaşalım dercesine bakarak. El mahkum başlarını salladılar. " Ben aritmi hastasıyım sadece. Sadece kalbimde ritim bozukluğu var. Bu öyle anlık bir şey değil. Yani sizin düşündüğünüz gibi bir şey değil. "dedim ve temkinli bir şekilde devam ettim.

" Ben yıllardır onunla yaşıyorum. Endişelendiğiniz şeyler kalbime zarar vermiyor. Ben de normal bir insanım ama bazen fazla heyecan yapabiliyorum. Strese girebiliyorum. Ama her şey kendi kontrolümün elinde. Kendime hakim olduğum sürece stres de heyecan da bana zarar vermez. Veremez. Çünkü kalbimin ritminin bozulduğunu fark edip kendimi sakinleştirebiliyorum. "dedim. İkisi de dikkatle beni dinliyor ve ara ara anladıklarını belli ediyorlardı.

"Kalbimin bana zarar vereceği tek nokta kendimi kontrol edemediğim anlar. Çok çok büyük bir şey yaşamadığım sürece bir kriz geçirmem. Şifahanelik olmam. Siz böyle yaptıkca ben size anlatmakta hata ettiğimi düşünüyorum çünkü kendinizi hırpalıyorsunuz. Bu böyle giderse üçümüzde hasta olacağız. Sonra deli diyecekler bize. "dediğimde son dediklerim ile gülmüştük üçümüzde. Amacım da güldürmekti ve başarmıştım.

" Herkes deli diyor kızım zaten bize. Abilerim utanmasalar deli diye çağıracaklar beni de işte sultanım, bir tanecik kraliçem buna engel oluyor. "dedi Owen. Kraliçe Matiest'e , annesine gerçekten bağlı bir çocuktu. Kraliçenin haylaz oğlu demek daha doğru olurdu. Bağlılık o ne derse desin onun dediğiniz yapıyor demek değildi. Kraliçe onun başının tacıydı. Kalpten bağlıydı ona. Derlerdi ya erkek çocuklarının ilk aşkı anneleridir diye. Öyle bir şeydi onların ilişkisi de.

"Ama bana diyor. " dedi Amber, Owen bu sitemine kahkaha atarken ben kendimi tutmuştum. O güldükçe Amber daha da sinirleniyordu. Sinirlenmesi can güvenliğimiz açısından sorun teşkil edebiliyordu.

Owen onun omzuna kolunu atıp bana döndü.

"Ben demek istediğini anladım ateşciğim. Amber'e de anlatacağımdan emin olabilirsin. " dediğinde güldüm. Elimi yumruk yapıp ona uzattığımda o da bana uzatmıştı yumruğunu. Biz yumruğumuzu tokuşturacağımız anda yumruklarımızın arasına bir yumruk daha girmişti. İkimizde Amber'in yumruğuna çarpmıştık. Amber'e döndü bakışlarımız aynı anda.

"Bensiz yumruk tokuşturabileceğinizi sanmanız ne kadar da komik. " dediğinde yine gülmeye başlamıştık ama bu kez hazırlanıyorduk da bir yandan.

Onlarla gülmek ve ağlamak bile güzeldi.

Yalnızlığıma noktaydılar. Hayatım artık o noktadan sonra devam ediyordu.

Arkadaştan öte kardeş gibi olmuştuk. Ve üçümüzde bunun farkındaydık.. Bu gerçekten çok farklı hissettiriyordu. Yaşam için sebebim vardı artık. Kardeşlerim için yaşayacaktım. Bunu biliyordum.

Hazırlanıp Amber'in odasından geçit iksiri ile Matiest krallığına geçmiştik. Geçit kapılarını sadece onlarlayken kullanıyordum. Normal bir elsah için bu geçit iksirini temin etmek pahalıya patlıyordu. Bir de geçitten geçerken hissettiğim akım beni açıkcası ürkütüyordu. Bir yıl olmuştu ama ben anca kapıların rengini ezberlemiştim. Ondan öte geçit akımına alışmak zordu.

Mesela Matiest krallığına geçiyoruz diye yeşil olmuştu o kapı. Çünkü Matiest Krallığı'nın rengi yesildi. Her krallığın bir rengi olurdu ve Matiest krallığı uçsuz bucaksız ormanları kadar yeşildi. Yeşil ona aitti. Yeşili var eden krallık desem yanlış olmazdı.

Meydana gelmiştik. Matiest meydanına. Amber'in kulağına, kuşlarımdan haber geldi dediği üzere, bir şeyler gelmişti. Bu gece Matiest krallığında krallık karşıtı bozguncular eylem yapacaklardı. Daha önce bir çok kez onlarla bozguncu eylemlerinin arasında kendimi bulduğum için garip gelmiyordu bu yaptığımız.

Suçlu değildik. Bozguncu değildik. Krallığa karşı da gelmiyorduk. Daha önce Homaris krallığında olduğu gibi Owen ve Amber'in, zindana girmemelerini umuyordum.

Gerçi onlar zindana girerlerse sorun olmazdı. Böyle şeyler için yargılanmıyorlardı.

Bir prens ya da prenses Rarenyum Evrensel üst kurulunu toplayacak kadar büyük bir suç işlemediyse bir günden fazla zindanda tutulamazdı. Bu bozguncu isyanları o kadar kudretli bir kurulu toplamaya yetmeyeceğinden bir gün sonra çıkıyorlardı zindandan. Deneyim konuşuyordu burada.

Onlar için sorun olmasa da benim için sorun olabiliyordu. Ben prens ya da prenses değildim. Zindan en fazla bir gün kalmak gibi bir lüksüm yoktu. O yüzden o ikisi beni korumak adına çoğu zaman kendilerini öne atıyorlardı. Bu yüzden onu aşkın zindana düşme tehdinden sadece ikisinde zindana girmiştim. İkisi de Homaris krallığında olmuştu. Amber prenses olduğu için gelip beni kurtarmıştı. Bu yüzden o benim beyaz atlı prensesimdi.

"Aman diyeyim dikkatli ol Amaya. " dedi Owen. Biraz endişeli gibiydi. Nedenini az çok biliyordum. Abisine yakalanmaktan korkuyordu. Onu zindandan toplamasından dert yanan bir abisi olduğunun farkındaydık. Hatta Amber'i kurtarmaktan da dert yanıyordu. İkisi zindana düştükleri için değildir Veliaht Prens Alexander Matiest'in azar seansına maruz kaldıkları için kahroluyorlardı. Kendilerini yüz yüze görüp tanımasam da hakkında bir çok şey biliyor ve bir çok şey hakkında da fikrim vardı. Açıkcası azar yemektense tanımamayı tercih ederdim.

"Abim bu bozguncu çetesine kafayı takmış. Bu geceki eylemlerine dair bir şey bulamazsan didikleme işini abartmadan geri dön. " dediğinde başımı salladım. Owen, Amber'e dönüp onun da sakin kalmasını, abisine rast gelırse bahane üretmesini tembihlerken ben yüzüme fularımı takıyordum.

Pelerinimin başını örtüp onlara döndüm. Ateşim benimleydi. Bana bir şey olmazdı. Owen pelerinin iç cebinden çıkardığı hançerlerden birisini bana diğerini Amber'e uzatmıştı. İkimizde sorgulamadan aldık hançerleri. Kendimizi korumamız gereken bir durumla karşı karşıya kalırsak diye önlemdi bunların hepsi. Pelerinimin iç cebine, ona kolayca erişebileceğim yere koydum hançerimi.

"Sakın kendini tanıtma birilerine Amaya." dedi Owen. Ben basımı salladığımda Amber yanımdan sinirli bir nefes almıştı.

"O Chester itinin adamları bile burada olabilir. Gözünü dört aç tamam mı güzelim?! İstersen ben seninle ge-"

"Gerek yok Amber. " dedim hemen. Ardından devam ettim sakin bir şekilde. " Hep böyle üçümüz yan yana gezemeyiz. Hem böyle anlar bana kendimi geliştirme fırsatı sağlıyor. Her zaman siz yanımda olamazsınız ki. "dediğimde Amber bana ters ters baktı.

" Olurum. "dedi yemin eder gibi.

" Hissederim. "dedi ardından Owen. Gözlerim ikisinin arasında gidip gelirken Owen devam etti. " Başın derde girerse, ölüm bir nefes kadar yakınında olursa hissederim Amaya. Sen benim arkadaşımsın, arkadaştan öte kardeşimsin, his ortağımsın. Hissederim. "dediğinde ona bir şey dememe fırsat vermeden Amber devam etti.

" Ben ölümde bile yanında olurum. Bunu sakın unutma. Hislerin benimle bağlı. Ölürsen ilk ben hissederim.. "dediğinde Amber bir yandan da öyle bir ihtimal yok zaten dercesine başını sallıyordu.

Owen ile hislerim ortaktı. Canı dara düşse hissederim. Amber ile de hislerim bağlıydı. Ölürse ilk ben hissederdim. Ölmesine izin vermezdim gerçi de Owen his ortaklığı yapınca Amber de his bağı yapmayı teklif etmişti. Ben de onu kırmamıştım.

Hislerimiz hem ortak hem de birbirine bağlıydı. Ve hisler gerçekten akıl almaz derecede hayatımıza yön veriyor, yol gösteriyordu. Bir anda içimize bir his düşüyordu ve anlıyorduk. Nasıl oluyordu bilmiyorum ama hissettim demek bile bir neden sayılıyordu burada. İsim bile bulmuşlardı zaten his tılsımı diyorduk.

Bir borazan öttüğünde bir şey demeden ikisine de sıkıca sarıldım. Konuşmadan da konuşan insanlardandım. Diyemediğim şeyleri gerekirse hareketlerime yansıtırdım.

Onlar beni anlarlardı.

Çanlar çalmaya başlayıp davul sesleri ritmik bir şekilde kendini belli ederken bozguncular ayaklanmışlardı. Üçümüz de ne yapmamız gerektiğini biliyorduk. Kendimizden emin adımlarla sokaklarda ilerlemeye başladık. Bu noktadan sonra bu evin önüne geri dönene kadar yalnızdım.

Böyle anlarda aslında korkmuyordum. Kendini iyi hissettiğimi bile söyleyebilirdim çünkü alışkın olduğum sisteme geri dönüyorum. Yalnızlığa.

Onların yanındayken krizleri atlatmak kolaydı. Amber nefes egzersizleri yaparak beni sakinleştiriyordu. Owen ise panik atak hastalarına uygulanan yöntemi deniyordu ısrarla. Sorular soruyordu saçma sapan. Bir keresinde bir sıçan günde kaç kez sıçar diye sormuştu. Yüzüne bakakalıp kalbimi hissetmediğim anlardan biriydi. Unutturmuştu gerçekten ne gibi bir anda olduğumuzu.

Ama tek de kalıyordum ve insan içinde de dolaşmak istiyordum. Kalabalıkta krize yakalanırsam da bunu aşmak istiyordum.

Çünkü inanmadan savaşan tek savaşçı kuklaydı. Benim hayatım kukla olamayacak kadar değerliydi. Herkesin öyleydi. Herkesin bir hayatı vardı. Buna sahip çıkmak lazımdı.

Kalabalık her zamanki gibi yoğundu. Arada borazanlar ötüyordu. Bozguncuların eylem başlattıklarını belli etme şekilleriydi bu. Ellerinde çanlar , yüzlerinde fularlar ile ayin yapar gibisinden ilerliyorlardı meydanda. Sarayı basacak gibi dursalarda o aşamaya geçemeden engelleniyorlardı. Acaba bu geceki dertleri neydi?

Geçen gün ki balıklar neden bu sene az hasat edildi gibisinden saçma bir nedenden bu kadar yaygara koparmadıklarını umuyordum.

Borazan güçlü güçlü iki kez öttüğünde çanlar ve davulların sesi kesildi. Gür sesli birisi bağırmaya başladı.

"Boyun eğmek yok! " diye haykırdığında gözlerim etrafı tarıyordu.

"Krallık ormanları yok ederken susacak mıyız??! Asla! " dediğinde adam kaşlarım çatıldı. Ormanları yok etmek mi? Matiestliler mi? Onlar ormana aşık bir topluluktu. Bu adam neyden bahsediyordu. Az daha zorlasalar tapacaklardı ormana.

"Patron? " diyen cılız bir ses duydum bir kaç adım ötemden. Köşede duran uzun boylu adamdı konuşan. Yanında ise resmen gece kadar karanlık bir hale bürünmüş bir kadın. Kadın olduğuna emin olmama neden olan tek şey uzun saçlarıydı. Erkek olmak ihtimali de vardı elbet.

"Ne var? " dedi o kişi. Kadındı. Sesinden emin olmuştum. İlk defa bir bozguncu çetesinin patronuna denk geliyordum. Hayırdır inşallah. Sanki bozguncu eylemini izliyormuş gibi duruyor ama aslında çaktırmadan onları dinliyordum.

"Ormanları resmen el üstünde tutan bir Krallık'ta bunu yapmak saçma değil mi? Balık hasadı az dediğimizde insanlar daha çok ikna olmuşlardı.. " dediğinde adam, kadın sertçe ona döndü. Beni görmeyecekleri bir noktadaydım. Ama duyuyordum çünkü sessizlik hakimdi. İnsanların fısıltıladı deminki gürültüye nazaran sessiz kalıyordu. Sanırım meydanda bir terslik var gibiydi. Demin öten borazan susmuştu.

"O Alexander bu meydana inene kadar durmayacağım. Birliklerimi zindana atmasının hesabını soracağım ondan. Gerekirse gece olmasını bile bahane ederim. Duydun mu beni Killer?" dediğinde kadın sertçe, Killer dediği adam başını anladım dercesine sallamıştı. Bulunduğu yerden benim olduğum yöne doğru ilerlemeye başladığında durmanın dikkat çektiğini fark edip ilerlemeye başlamıştım ki bir bedene çarptım.

Bir kol belime dolanırken beni düşmekten kurtarmıştı. O bedenden uzaklaşıp yüzüne baktığımda yüzündeki fular ve başındaki pelerinden sadece gözleri görünen adamın kim olduğunu anlamak zordu ama ona çarpan bendim.

"Özür dilerim. " dedim geri çekilerek. Hiçbir şey demedi. Kaşlarım çatıldı. Gözleri gözlerimde gereğinden fazla oyalanıyor gibime geldiğinden gerilmiştim. Peşimde Chester gibi bir illet vardı. Amber ve Owen onun bana , dolaylı yoldan Owen'a kafayı taktığını söylüyorlardı. Dediklerine göre onunla zıtlaşmam ona zevk veriyordu. Bu yüzden istiyordu benimle tanışmak. Gelip gidip tanışalım, görüşelim, konuşalım havasındaydı. Köşeyi dönünce karşıma çıkarsa saşırmazdım. Resmen takıntı haline getirmişti. Düşmanlığı düşününce mantıklı geliyordu aslında.

Gerilmemin tek nedeni onunla şahsi düşman olup olmadığımı anlayamamamdan kaynaklanıyordu.

"Matiest krallığı! Veliaht Prens Alexander Matiest meydanda! Giriş çıkışlar kapandı! "

Gür sesle bağıran adam beni kendime getirirken idrak ettiğim şey ile yabancının kollarının arasından çıktım. Bir şey dememişti. Demesine de gerek yoktu. Benim acelem vardı. Onun keyfini bekleyemezdim. Hızla yanından ayrıldığımda sırtımda hissettiğim bakışların ona ait olduğunu hissediyordum.

Ama umurumda değildi. Umurumda olan tek şey buradan bir an önce çıkmaktı. Ara bir sokağa döndüğümde tutulduğunu görmem ile kısa bir küfür kaçmıştı dudaklarımdan. Ben normalde pek küfür bilmez kullamazdım ama Owen sinirlenince çok edebiliyordu. Bu aralar da Chester ile daha çok muhattap olmamızdan çoğu zaman sinirliydi. Ama Owen'in sinirinden daha önemli sorunum vardı.

Matiest krallığının meydanında mahsur kalmıştım.

Sakin olmak adına derin bir nefes alarak geri döndüm. Başka bir ara sokağa girdim. Onlar gidene kadar saklansam yeterdi. Dikkat çekmeden meydandan ayrılmam gerekiyordu sadece.

Dikkatlice ara sokağa girdiğime emindim.

Ta ki sokak meydandan uzaklaşıp kendi sessizliğini ilan edene kadar.

Arkamda adım sesleri işitiyordum. Sesleri duyma seviyem iyiydi. En ufak sesi bile duyardım. Birisi beni takip ediyordu. Geçit iksirlerine ihtiyacım vardı ama biliyordum ki Matiest krallığı şu anda meydanı kapattığı için geçit kapılarına da kilit koydurmuşlardı. Artık Matiest için geçit kapıları kilitliydi. İksirin açacağı geçit portalı artık büyülüydü. Geçit açılsa bile içinden geçemeyecektim.

Adımlarımı hızlandırıp başka bir sokağa saptım ve koşmaya başladım. Kendi adım seslerimden beni takip edip etmediğini bilmiyordum. Elim kalbime gidene kadar koştum. Kalbim rayından çıkmışcasına atıyordu. Sakinleşmem lazımdı. Böyle olursa o adam beni yakalamadan ben kendi ellerimle ona teslim olacaktım. Adam diyordum ama kadın da olabilirdi. Bilmiyordum. Her şey çok karışıktı.

Bir evin köşesini dönüp sırtımı o eve yasladım ve yere çömeldim. Kalbimin atışları bedenimi sarsıyordu. İşler bir anda rayından çıkmıştı. Sağ elimi kalbimin üzerine yasladım. Derin derin nefes alıp vermeye çalışıyordum. Sessiz olmaya da özen gösteriyordum. Halen peşimde olabilirlerdi. Kaç kişiydiler? Matiest Krallığı'ndan birileri miydi? O zaman sorun yoktu. Zindana düşmek dışında tabi. Matiestten değillerse sorun büyüktü. Tek duam Hilton olmasındı.

Bir adım sesi işittiğimde elimin ne ara bulduğunu bilmediği bir taşı yerden alarak doğruldum. Etrafıma baktım.

Bir çıkmaz sokağa dönmüştüm. Duvara baktım. Tırmanmak sıkıntıydı. Ben tırmanana kadar yakalarlardı kesin. Koşarak diğer taraftan kaçsam belki bir umut kaçabilirdim. O tarafa döndüğümde sokak lambasının ışığından kaynaklı duvarın yanında oluşan gölgeyi gördüm.

Beni bulmuştu.

Gelen kişi duvarı döndüğü gibi kafasına indirdim sol elimdeki taşı. Neye uğradığını şaşırdı. Geriye sendeledi. Geriye sendeleyince başındaki pelerini açıldı. Pelerin başından kayıp giderken geriye doğru adımladım. Kaçmam gerekiyordu.

Karşımdaki adam sanki her gün kafasına taş yiyormuş gibi sıfır ifade ile yüzüme bakıyordu. Korkmadık desek yalan olurdu. Kimdi bu adam? Sonra sorgulardım. Ya da sorgulamaz buradan kurtulduğum gibi onu unuturdum.

Geriye doğru adımlayıp aramızdaki mesafeyi açmıştım ki üzerimde hissettiğim akım yüzünden adımlarım olduğu yerde kalmış, bir anda karşımda belirdiği yetmiyormuş gibi beni az önce yaslandığım evin duvarına tabiri caizse uçurarak yaslamıştı. Pelerinim başı büyüsünün etkisiyle açılmıştı. İkimizde yüzünde fular vardı. Birbirimizin gözlerine bakıyorduk. Hemen dibimdeydi. Dibimde olan tek o değildi.

Tabi bir de boğazıma yaslanmış bir hançer vardı.

Ölüm ile aramda yalnızca bir iki santim vardı. Kalbimin korkuyla çarpmasına engel olamadım. Karşımdaki adamın yüzünde bir tehdit aradım. Beni öldürecek miydi? Nefesimi tuttuğumu bile sonradan anlamıştım. Gözlerim gözlerinden kayıp bir çizgi gibi kaşından aşağı süzülen kana dediğinde taşın kaşını patlattığını anlamıştım.

Bir anda yüzümdeki fuları çektiğinde ona karşı koyacak güçte değildim. Akıllıca hareket etmem gerekiyordu. Hele hele kalbime hiç odaklanmamam gerekiyordu. Bedenimi görmezden gelebildiğim kadar gelecektim. Kendi fularını da çıkardığında gözlerim kısıldı. Sanki bir yerden tanıyordum onu. Daha önce gördüğüme emindim. Kimdi bu adam? Beni böylesine inceleyen adam kimdi? Gerilmiştim. Hem de daha önce hiç olmadığım kadar gerilmiştim. İçimdeki korku değildi. Ben ölmekten korkmazdım. Bu hayatın bir başlangıcı olduğu kadar sonu da vardı. Ben bunu kabul eden taraftaydım. Ama bu demek değildi ki beni öldürmek istese ona karşı koymayacağım. Koyardım elbet de şu anda onun amacının ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Bir nefes.

Bir cesaret.

Bir kader.

Bir hayat kumarı.

Elimi elinin üzerine, hançere koydum. Bu hareketim ile hançerin ucu gerçekten boğazıma yaslanmıştı. Gözlerimi ona çıkardım. Sanki büyülü bir andan çıkmış gibi bakıyordu. Gözlerime bakarken dalıp gitmiş gibiydi.

"Öldürmeyeceksen boğazıma hançeri yaslamanın ne anlamı var? "

Sesim kendimden beklemediğim kadar duygusuz ve cesur çıkmıştı. Ben karanlıkta kalıyordum ama o sokak lambasından süzülen cılız ışık ile biraz olsun aydınlanıyordu. Ben onun aksine onun yüzünü daha net görüyordum. Kaşlarını çatmasını da çok net görmüştüm. Kaşındaki yarık hiç canını yakmıyor gibiydi.

"Sen meydanda bana çarpan kadınsın? " dediğinde soru sorar gibi sesinden hiçbir duygu çıkmazken gözlerine odaklandım. Haklıydı. Bu gözlere yeni rast gelmiştim. Unutmuş olmak gibi bir ihtimalim yoktu. Her ne kadar hayatım unutmaktan ibaret olsa da çok şükür yakın geçmişi hatırlıyordum.

"Sen sana her çarpan kadını takip mi ediyorsun? " demekten kendimi alıkoyamadım. Gözlerini kıstı. Ciddiyetim ile anlık bir afalladığına emindim ama kanıtlayamayacak kadar duvarlı birisiydi. Gram okuyamamıştım ifadesini. Ne düşündüğünü anlamıyordum.

"Kimsin sen? " dedi bir anda.

"Seni ilgilendirmeyen bir insan olduğuma eminim. " dedikten sonra hançerin üzerindeki elimi daha da sıkılaştırdım. Bakışlarının oraya dönmesini sağladım.

"Öldürmeyeceksen geri çek hançerini. " dediğimde gözleri tekrar gözlerimde odaklandı. Beni tanıyor gibi bakıyordu. Sanki daha önce karşılaşmıştık da ben onu unutmuşum gibi ya da o da beni daha önce gördüğü için nerede gördüğünü anlamaya çalışıyordu. Bilmiyordum. Anlayamıyordum. O böyle baktıkça daha çok geriliyordum.

Aklına ne geldiyse ifadesi değişmişti. Benden bir iki adım geri cekildiğinde hançerini de çekmişti. Rahat bir nefes almadan edemedim. Güçlü durmak zordu. Korkmamış gibi davranmak. En zoruydu. Hele kalbi umursamamak. Onu derecelendiremiyordum bile.

"Sen o değilsin. " diye mırıldandığını duydum. Ardından yine dip dibeydik. Aramızda neredeyse hiç mesafe yoktu. Demin en azından aramızda mesafe vardı ama şimdi yüzlerimizin arasında bile mesafe yoktu. Sinirliydi. Bunu anlamamak için aptal olmak gerekirdi. Neye sinirlendiğini bilmiyordum. Bana neden sinirlendiğini anlamıyordum. Mantıklı bir açıklaması olmasını umut ediyordum ama bu mantıklı açıklamayı yapamayacağına emindim. Sinirden kudurduğu belliydi de hiç bir şey okunmuyordu yüzünden. Ben sadece kolumu tutuşundan bu çıkarımı yapmıştım.. Yine aramızda boğazıma yaslı hançeri vardı ama onun gözleri orada değildi.

Benim onun boğazına yasladığım hançerdeydi gözü.

Tekrar gözleri gözlerime odaklandığında gerçekten şaşırdığına emindim çünkü bu sefer bu ifadesini saklayamamıştı.

"Bırak beni. " dedim sakin bir tonda. Devam ettim. " Senin gibi geri çekilmem ben. Yaşamak istiyorsan beni bırak. "

Yüzünde alaylı bir gülümseme oluştuğunda kaşlarımı çattım. Normali bulmazdı zaten beni. Deliler hep peşimdeydi.

"Yanlış kişiyi tehdit ediyorsun kim olduğunu bilmediğim kişi. Bana kendini tanıtacak mısın? Yoksa ben kendi yöntemlerimle mi öğreneyim? " dediğinde sesindeki tehditkar ton beni sinirlendirmeye yetmişti. Hançeri gerçekten yaslandım ona. Derin bir nefes aldı. Bir yanlış hamle hayatını tehlikeye sokacaktı. Ölümü elimden bile olabilirdi. Daha önce hiç kimseyi öldürmemiştim ama o öldürmüş gibi bakıyordu. Ya da ikimizde de bir aptal cesareti vardı. Bilmiyordum.

"Gece yağmuru. " dedim sadece. Gözlerime baktı anlamsız ifadeyle. Sinirleniyordu. Ben de sinirleniyordum. Beni burada alıkoyuyordu. Öldürüp öldürmeyeceğini bilmiyordum. Hislerime engel olamıyordum. Hislerim Owen'a ulaştıysa, ki ulaştığına emindim, çoktan panik olduğuna ve yaka paça Krallık'ta beni aradığına adım kadar emindim.

"Sana kimsin dedim? " diye direttiğinde başım duvara yaslandı. Ona bakmak için başımı kaldırmam gerekiyordu. Uzundu. Benden bir hayli uzundu. Öyle olunca boynumdaki hançer de biraz daha aşağı kaymıştı.

Gökyüzünde bir şimşek çaktı.

"Gece yağmuruyum dedim ya... " dedim duruşumu bozmadan. Sesim gök gürültüsüne karışmıştı. Kim olduğunu bilmiyordum. Adımı öylesine bir şeymiş gibi veremezdim. Hem Owen ile Amber'e bu konuşa sözüm vardı. Ben sözümü tutan bir insandım. Devam ettim. " Ama sen istersen bana son diyebilirsin. Sonun olacak gibiyim. "dediğimde bir şey diyecek gibi dudakları aralansa da yanımızdan gelen hareketlilik ile dikkatimiz dağıldı. Dağılan dikkatinden dolayı onu itmeye çalıştım ama mümkünmüş gibi daha çok yaklaşmıstı bana. Çevik bir hamle ile elimdeki hançeri almış, kendi hançerini de çekmişti. Şimdi iki eliyle bileklerimi tutuyordu. Sıfır hareket kabiliyetim yüzünden öfkeyle ona bakıyordum.

Gelen insanlara döndü gözü. Bir baş işareti yaptı. Kimdi bu insanlar? Üzerlerindeki kıyafetlerden krallık askerleri olduğunu anlamıştım. Gözlerimi kapattım. Devamında gelecek şeyi biliyordum.

"Abicim sen neredesin ya?!! " diye sinirle ve endişeyle koşarak yanımıza gelen sarışın çocuğun dibimizde bitmesi ve beni askerlerin alması bir olurken sarışın çocuğun gözleri bana dönmüştü. Gözleri üzerimde çok oyalanmadan az önce abicim dediği kişiye yani beni deminden beri alıkoyan kişiye döndü. O ise halen bana bakıyordu.

"Zindana atın. " dedi bana bakarak. Kaşlarım sinirle çatılırken sadece başımı salladım. Kim olduğunu öğrenecektim elbet. O zaman beni haksız yere zindana atmasının hesabını da soracaktım.

"Ne oluyor? " diyen sarışın çocuğun bakışları ikimizin arasında gidiyordu ama bir noktadan sonra o da dikkatle bana bakmaya başlamıştı. Askerler beni ilerletmeye başladığında sinirlenmeden edemiyordum. "Bulduk mu? " dediğini duydum o sarışın çocuğun. Kimin ne bulduğuyla ilgilenmiyordum. Şu anda içimde bir öfke vardı. Her yeri yakıp yıkmak istiyordum ama yapamıyordum. Güçlerimi kullanamazdım. Meydanda güç engelleyici büyü vardı. Ama o adam her kimse kullanabiliyordu gücünü. Büyü gücü vardı. Biliyordum.

"Onu ben sorgulayacağım. " diyen sesini tekrar duyduğumuzda adamlarımız durmuştu. Başımı arkaya çevirdiğimde tekrardan göz göze gelmiştim onunla. Bu sefer onun yüzü karanlıkta kalıyordu. Aydınlıkta kalan bendim. Gözleri anlık bir boynuma indiğinde deminden beri hissetmediğim bir şeyi fark ettim. Boynumda bir serinlik vardı. Belli belirsiz bir sızı vardı. Gözleri tekrar yüzüme çıktığında kaşlarının çatıldığını fark ettim. Hançeri gerçekten kesmişti boynumu. Bana zarar vermişti. Hiç bir şey demedi. Demesine de gerek yoktu. Önüme dönmeden önce gördüğüm şey ise onun aksine beni bozguna uğratmıştı.

Bana zarar vermiş olabilirdi Ama ben ona daha çok zarar vermiştim.

Ben de onun boynuna bir kesik bırakmıştım.

Birbirimizin üzerindeki ilk izlerimizdi. Son olmayacaktı.

♥༻✧

Saatler sonra...

"Size diyorum. Hey?! " dedim bilmem kaçıncı kez. Asker cevap verme tenezzülünde bile bulunmadı. Alışmıştı bana. Saatlerdir aynı şeyleri tekrar ettiğim için devamında gelecek olanı biliyordu.

"Hakkımı kullanmak istiyorum. Biriyle görüşme hakkım var. Biliyorum. " dedim. Sinirli bir nefes alıp zindanın demir parmaklıklarından uzaklaştım. Elim sinirle boynuma gitti. Kolyeme dokundum. Onu vermemek için öyle bir direnmiştim ki en sonunda askerler pes etmişlerdi. Başıma da bu askerî dikmişlerdi.. Ne konuşuyordu, ne tepki veriyordu!?! Robot misali saatlerdir beni izliyordu. İçim içimi yese de Matiest krallığında olduğum için rahatım. Owen buranın prensiydi. Umuyordum ki beni daha fazla burada kalmadan bulurdu. Yoksa duvarlar üstüme üstüme gelebilirdi. Sinir krizi geçirebilirdim. En kötüsü ilacımı almışlardı. Sakin kalmak o ben de değilken daha zordu. Homaris'de zindana düşsem bile ilacımı veriyorlardı bana. Amber sayesinde veriyorlardı tabi , yine de Matiest zindanlarına bir eksi puan yazmıştım.

Duvara yaslanıp ayağımla ritim tutmaya başladım. Taşları on sekiz kez saymıştım. Kapıdan gelen rüzgar ara ara artıyordu. Dışarıda fırtına mı vardı? Saat kaçtı? Ben artık gitmek istiyordum. Sessizlik geriyordu beni. Daha çok düşünmeme neden oluyordu. Düşünmemeye çalıştım. Düşünürsem çıldıracak gibi oluyordum. Öyle olunca stres oluyordum. Bu da kalbime zarar veriyordu.

Matiest zindanına eksi puanlar toplamaya çalıştım.

En kısa zamanda Owen'a bunları illetecektim. Tabi önce buradan çıkmam gerekiyordu. Çıktığım gibi beni buraya sokan o adamı bula-

Kapı sesleri işitmem ile dikkatim dağıldı. Adım sesleri ile gözlerim parmaklıklara döndü. Bir gölge yaklaştı. Gölge tam olarak gelene kadar geçen saniyeler sanki saatler kadar uzun sürmüştü. Gözlerim gelen kişiyle keşiştiğinde sinirli bir nefes koyverdim. İstemsizce yaslandığım yerden ayrıldım ve öne doğru bir adım attım.

"Zindanın kapısını aç ve dışarıda bekle. " dedi bana bakarak, askere emir verdi. Robot olmadığına emin olduğum asker hızlıca onun dediklerine yapıp sonunda kurtuldum dercesine terk etmişti buraya. Yerimden kıpırdamadım. Beni bırakmak için gelmediği belliydi. Saatlerdir onun teşrif etmesini bekliyordum. Çünkü beni o sorgulayacaktı.

Yaklaşık üç saat öncesine kadar bu zindan ve diğer zindanlar doluydu ama hepsi sorgulanmıştı. Suçlu olanlar yargılanmak üzere kral ve yardımcılarının olduğu mahkemeye giderken suçsuz olanlar serbest bırakılmıştı. Peki ben? Saatlerdir burada tutuluyordum. Neden? Bu adama gelip beni sorgulayacak diye! Çok sinirliydim. Her an üzerine atlayıp onu bogazlayabilirdim. Bu suçluyken suçsuz konumuna düşürür beni diye tuttum kendimi. Zaten bir noktada suçluydum.

İçeri girip kapıyı kapatmaya bile tenezzül etmeden bana doğru ilerledi. Kaçışın yok buradan der gibi bir havası vardı. Kaçmak isteseydim şu zamana kadar yüzlerce kez yapardım.. Hiç girişimde bulunmamış , hatta bir ara uyumuştum. Kısacası sıkılmıştım. Zamanımdan çalan bu adamın diyeceklerini merak etmiyordum. Sadece buradan çıkmak istiyordum. Daralmıştım. İlaç saatim çoktan geçmişti. Bu durumu fark eden bedenim ara ara bana sinyaller çakıyordu da hiç dikkate almıyordum. Alsam daha kötü olacaktı çünkü.

Adımları önümde durduğunda dün gecekine nazaran aramızda mesafe vardı. Gözlerim yüzüne çıktığında dün geceden daha iyi görüyordum onu. Dün gece gözleri siyah gibi duruyordu ama şimdi anlıyordum ki gözleri elaydı. Dalgalı kahve saçları bana birini anımsatıyordu. Yüzü çok güzeldi. Yakışıklıydı. Dün geceki kadar korkutucu durmuyordu. Ama sinir bozucu duruyordu. Bunu inkar edemezdim.

Gram eksilmemişti sinir bozucu oluşu.

"Sonunda teşrif edebildiniz. " dedim sesimdeki sinire engel olamadan. Kaşlarını çattığında sağ kaşındaki bandajı görmüştüm. Ben yapmıştım değil mi? Gözlerim kaşının ardından boynuna indiğinde boynunda da bir yara bandı olduğunu gördüm.

"Eserlerinle gurur duyuyor gibisin? " dediğinde sessizliğine son vermesi beni mutlu etmişti. Bir an önce sorgulanıp çıkmak istiyordum. Yüzündeki alaylı ifade dengelerimle oynuyordu.

"Beni ne zaman çıkaracaksınız? " dedim sorduğu soruyu es geçerek. Yaptığım şeyden pişman değildim. Kendimi korumak için yapmıştım. Yine olsa yine yapardım. Ama bir cana zarar vermek bana göre yanlış geliyordu. Ona zarar vermek hoşuma gitmemişti. Düşman olarak algıladığım için olmuştu. Ama düşman değildi. Matiest krallığı düşman olamayacak kadar dosttu. Benim ait olduğum krallıktı çünkü.

"Suçunun cezasına karar verdikten sonra çıkacağını pek sanmıyorum. " dediğinde kaşlarım catıldı. Suç mu? Ne suçu?

"Suç? " dediğimde alaylı bir gülüş gönderdi bana. Bir de gülüyordu ya. Şaka gibiydi.

"Kafamı yardın. " dediğinde ağzım açık bakakaldım yüzüne. İlk şoku atlatınca ona doğru bir adım attım. Şimdi yüz yüzeydik. Mesafeyi kapatan ben olmuştum. Ama sinirden bunun farkında değildim.

"Alt tarafı kaşını patlattım. Kafanı falan yarmadım. " dedim sinirle. Dudaklarında bir gülümseme oluştu.

"İtiraf ettin. " dediğinde sinirli bir nefes aldım. Güler gibi bir sinir ifadesi vardı yüzümde. Ciddi miydi? Gerçekten mi?!

"Şaka falan mısın sen?! " dedim sinirle. Hiç bir şekilde istifini bozmuyordu. İlgilendiği tek şey gözlerimdi. Ne aradığını bilmiyordum ama gözlerime hiç olmadığı kadar dikkatle bakıyordu. Hipnoz etmeye çalıştığını bile düşünmüştüm. Bu da Chester Hilton gibi bakışıyla falan büyü yapanlardan mıydı yoksa? Gerilmiş, endiselenmiştim. Geri adım atmamak için kendimle savaşmıştım. Geri adım atarak ona korktuğumu asla belli edemezdim. Etmezdim!

"Yargılanacaksın gece yağmuru kişisi. Bir cana zarar vermekten. " dediğinde geri çekildim ve boynumdakk yara bandını işaret ettim.

"Sen de yargılanacaksın o zaman. Beni öldürmeye teşebbüs ettin. " dediğimde o da boynundaki yara bandını gösterdi.

"Sucun giderek katlanıyor farkında mısın? " dediğinde rahatlığı o kadar sinir bozucuydu ki sinirim level atlamıştı. Kalbim bile sinirden pat pat atıyordu. Sadece sinir dolaşıyordu damarlarımda.

"Önce bozguncu çetesini örgütlemek , sonra iki kez canıma zarar vermek... Kaç yıl yatarsın acaba? " dediğinde ona şok içinde bakıyordum. Bozguncu çetesini örgütlemek mi?! Ne saçmalıyordu bu adam.

"Ne çetesi? Ne örgütlemesi?! " dediğimde sesindeki ve yüzündeki alay yerini ciddiyete bırakırken bana doğru adım atması ile gerilemiştim ve sırtım duvara değerken hiç olmadığım kadar korkuyordum. Bunu saklayamacaktım. Beni bozguncu sanıyordu. Hem de örgüt başı. Beni tanımıyordu ve oradan bakınca hiç de iyi bir profil çizmediğimin farkındaydım. Ona saldırmıştım. Kim olduğumu saklamıştım. Gözünde beş yıldızlı bir şüpheli olduğumu yeni yeni fark ediyordum.

Owen ve Amber'e söz verdim diye adımı dememek şu anda beni ile götürüyordu iyi mi!

"Eğer itiraf edersen cezanda indirim sağlarım. Bana kimlerle işbirliği yaptığını söylemekle başlayabilirsin. " dediğinde algılamak zordu çünkü kendimi kurtaracak bir yol ararken onun bakışlarının ve sözlerinin ağırlığı ile eziliyordum ve kalbim korkuyla çarpıyordu. Kontrolümü elime almam gerekiyordu.

"Ne iş birliği? Ben... Bozguncu değil-"

"Herkes olduğu kişiyi reddeder. Doğruları söylemenin tam sırası. " dedi gözlerimin içine ısrarla bakarak. Ellerim iki yandan yumruk olurken biraz uzun tırnaklarım avuç içime batıyordu.

"Ben bozguncu değilim. " dedim gözlerinin içine bakarak. Sesim bile titrememişti, korkuma rağmen. Çünkü ben suçsuzdum. Sadece nasıl kanıtlayacağımı bilmiyordum.

"Hilton adamı mısın? Chester Hilton ile bir irtibatın var mı? Konuş? " dediğinde gözlerim gözlerine değdi. Ne düşündüğünü anlamıyordum. Chester ve bozguncuların ne gibi bir iş birliği olabilirdi ki? Karşımdaki adamın kim olduğunu bilmiyordum. Bir de beni bozguncu sandığı yetmiyormuş gibi beni Chester'in adamı sanıyordu. Ellerim iki yandan daha sıkı yumruk olurken derin bir nefes almak istedim ama zordu. Kapana kısılmıştım. Hiç bu kadar çaresizlikle burun buruna gelmemiştim.

Komadan uyanıp da yanımda kimseyi göremediğimde bile bu kadar çaresiz ve kimsesiz hissetmemiştim ben. O günden daha farklı noktadaydım artık. Arkadaşlarım vardı ama ben yine yalnızdım. Beni savunacak da kurtaracak da kimse yoktu şu anda.

"Uzaklaş." dedim. Çok yakındı ve ben düşüncelerimin yakınlığından boğulmuş durumdaydım. Kaşları çatıldı. Geri çekilmedi. Sinir değildi bedenimi ele geçiren. Panikti. Panik en büyük irade düşmanımdı. Benden uzaklaşması ve bana zaman vermesi gerekiyordu. Kendimi buradan kurtarmanın bir yolunu bulmalıydım. Her neredeyse saatlerdir! Oraya gitmeliydi! Beklemekten kafayı yediğim yetmiyormuş gibi bir de çıkmayacağımla yüzleşiyordum. Bir elim boynumdaki kolyeye doğru tutunurken ona bakmayı denedim tekrardan. Kalbim sanki yavaşlamıştı. Hayatım yavaş bir anda sıkışıp kalmış gibiydi.

"Bozguncu değilim. Chester'in adamı olamayacak kadar Matiestliyim. Uzaklaşır mısın benden?! " dedim bir çırpıda. Bir terslik olduğunu anladı. Gözleri kalbimin üzerindeki elime kaydığında kaşları çatılmıştı. Elimin ne ara kalbime gittiğini bile anlamamıştım. Gözümün önü kararıyordu.

Suçlu mu ilan edilecektim yani? Ben... Nasıl yapacaktım dört duvar arasında? Düşüncesi bile nefesimi kesmeye yetiyordu. Kalbim birden hızlanırken nefes alış verişlerim de hızlanmıştı. Geri adımladığında hiç olmadığı kadar endişeli bakıyordu ya da bana öyle geliyordu. Şüphelerinin halen baş köşede beklediğine sonsuz derecede emindim. Biliyordum. Daha da panik ediyordu bu durum beni. Sakinleşmem lazımdı. Bir şeye inansam sakinleşmeye çalışabilirdim aslında.

Saatlerdir çıkacağım umuduyla kendimi sakinleştiriyordum. Saatlerdir buradan kurtulurum diye kendimi ikna etmeye çalışıyordum ama o beni bozguncu sanıyordu. Ayrıca ona zarar vermekten yargılanacaktım. Fazlaydı.. Hepsi çok fazlaydı. Suçsuzken bir anda suçlu olmuştum. Aklım almıyordu.

Kolumda hissettiğim baskı ile gerçekliğe dönerken gözlerimi ona çevirdim. Bir şeyler diyordu. Odaklanmaya çalıştım. Kulaklarımda bir uğultu vardı. Bulunduğum duvarın önünde yere çökerken o da tereddüt etmeden benimle birlikte yere çökmüştü.ai kapatıp başımı dizlerime yasladım.

Say derdi Amber. Nefes al. Say... Bir. İki. Üç. Dört. Kurtulmanın bir yolu olmalıydı. Beş. Altı. Yedi. Sekiz. Dokuz... Nefes ver. Suçsuzluğumu kanıtlayabilir miydim? Nefes al. Bir. İki. Üç. Dört... Buradan çıkacaktım. Nefes ver. Beş. Altı. Yedi. Sekiz. Dokuz... Çıkamayacağım. Bana inanmayacaklar.

Nefes al. Bir. İki. Üç. Dört... Hayır, çıkacaksın. Düşün. Nefes ver. Beş. Altı.. Yedi. Sekiz. Dokuz... Sen bozguncu değilsin ve bu adama da isteyerek zarar vermedin. Nefes al. Bir. İki. Üç. Dört... Seni suçlamasına izin verme. Nefes ver. Beş. Altı.. Yedi. Sekiz. Dokuz...

"Beni duyuyor musun? " diyen sesini duyduğumda bir eliyle kolumu dürtüyordu. Başımı kaldırmak bile zor geliyordu ama yine de kaldırdım. Yüzüne baktım. Odaklanmak zordu. Hatta yüzüne bile bakabildiğim meçhuldü.

"Sus." diye fısıldadım sadece. "Sus...Benden uzaklaş ve sus. Sadece sus. "

Böyle bir şey beklemediği için afallarken bu kez dediğimi saniyesinde yapmıştı. Başını tekrardan dizlerime koydum. Sakinleşmek adına bekledim. Bozguncu değildim. Bunu ispatlayamazdı. Sadece ona zarar verdiğim için yargılanırdım ama zindanlara düşeceğimi düşünmüyordum.. Bir ara yol bulunurdu. Birisi onun benden şikayetçi olmasını engel olup arabuluculuk yapabilirdi.

Arabulucu.

Matiestli bir arabulucu.

Owen... Tabi ya.

Bu birisi kesinlikle bu krallığın prensi olmalıydı. Prens olmasının işime hiç yaramayacağını düşünürdüm ama şu anda buradan çıkmak için Owen'in prensliğini kullanabilirdim. Ki kendisi de gelse prensliğini kullanacaktı.

Başımı kaldırdım. Gözlerini dikmiş endişeyle bana bakıyordu. Geri yaslandım. Bedenimde bir titreme vardı ama iyiydim. Bir krizin beni yok etmesine izin vermeden dur diyebilmiştim. Ama nefes almak halen zordu. Göğsümde bir boşluk hissi vardı. Dolmuyordu. Bu da demek oluyordu ki her an tekrar atağa sürüklenebilirdim.

"Biriyle görüşme hakkım var değil mi? Bu benim hakkım. " dedim onun konuşmasına izin vermeden. Bir şey demedi zaten. Konuşmamı bekliyordu. Sanki ne için burada olduğunu unutmuş gibiydi. Tek düşündüğü iyi olmammış gibi bakıyordu yüzüme. Anlamak zordu. Şu halde daha da zordu. Hele de o beni suçlarken.

"Owen... Prens Owen Matiest ile görüşmek ıstiyorum. " dediğimde kaşları çatıldı ama bu seferki farklıydı. Tereddüt ederek yanıma doğru adımladı. Deminki gibi önümde eğildi.

"Prens Owen Matiest'i nereden tanıyorsun? " dediğinde benim de kaşlarım çatıldı. Sorusu değilde gözlerindeki ifade bana kaş çattırmıştı. Tam ona bir şey demek üzereydim ki bir gürültü patırtı kopunca gözlerimiz gürültünün geldiği yöne döndü. Zindan girişinden gelen bir gürültüydü. Karşımdaki adam hiç istifini bozmuyordu. Diz çöktüğü yerden bile kalkmamıstı. Daha da sorularım artmıştı ona karşı.

"Lyndon! Bırak beni?! Nerede o abim?! Ben diyorum ki benim için önemli birisinin canı tehlikede?! Bana yardım etmek yerine o sorguya mı girdi gerçekten?! " diyen ses yüzümde bir gülümseme oluştururken karşımdaki adamın kaşları sorgular şekilde catılmıştı gülümsemem ile.

"Bağır bağır! Herkes duysun.! " diyen sinirli bir kadın sesi daha duymuştuk. Karşımdski adam sinirli bir nefes verip ayağa kalkarken sesler yaklaşıyordu.

"Nerede bu adam?! " diyen Amber'in sesi ile de rahat bir nefes almıştım. Beyaz atlı prensesim de buradaysa beni kurtarırdı.

Yerden zor zahmet kalksam da duvara yaslanıyordum. Beni böyle görürlerse daha da endişelenirlerdi çünkü. Karşımdaki adam bana dikkatle bakıyordu. Gelenler umurunda bile değildi sanki. O beni merak ediyordu. Owen ile görüşmek istemem dikkatini çekmişti. Kapının önünde bir hareketlilik hissedince çektim ondan gözlerimi.

"Abi sana diyorum ki Amay-" diyen Owen ile göz göze geldik. Cümlesi yarıda kaldı. Derin bir nefes alıp kimseyi umursamadan gelip bana sıkıca sarıldı. Bakışlarım onun arkasında kalanlara dönerken Amber'in de koşarak gelip sarılması ile kapının oradan iki tane sarışın kişi kalmıştı.

Dün gece gördüğüm sarışın çocuğun saçlarının sarılığı öyle dikkat çekiciydi ki şu anda bu ışık ortamında resmen beyaz duruyordu. Aşırı karizmatikti. Yanında gerçek bir sarışın olan çok güzel bir kadın vardı. Göz göze geldiğimizde kaşlarını çattı. Kim olduğumu sorguluyordu. Tıpkı o gibi. Ona döndü bakışlarım. Göz göze geldiğimizde çatık kaşlarını görmek şaşırtmamıştı.

"Amaya! Çok korktuk?! " dedi Owen geri çekilir çekilmez. İyi olmama şükür eder gibi bir hali vardı. Amber iyi olup olmadığımdan emin olmak ister gibi ellerini üzerimde gezdirirken elı boynumdakk yara bandının üzerinde durdu. Kaşları çatıldı. Tehlikeli bir ifade geçti gözlerinden.

"Kim yaptı bunu sana?! " dediğinde Amber Owen'dan önce. , Owen da bana sorgular bir şekilde bakıyordu. Bakışlarımı onlardan çekip ona diktim. Saklayacak halim yoktu. Ben söylemesem o kesin söylerdi zaten. Gözlerimi takip ederek baktığım kişiye döndüler.

"Sana saatlerdir bulalım diye yalvardığım kadını zindana mi attırdın abi?! " diyen Owen ile şok olmuştum. Kelimenin tam anlamıyla şok.

"Abi mi? " dedim.

"Amaya mı? " dedi aynı şekilde bana bakarak.

Tuhaf bir sessizlik oluşmuştu. Ben ona o da bana bakıyordu.

"Alexander." dedi Owen sessizliği bozarak. Bana bakarak devam etti. " Veliaht olan abim işte. "dedikten sonra ona döndü sinirli gözlerle.

" Bana neden ona zarar veren senmişsin gibime geliyor Alex? "diyen Amber ile Alexander ya da Alex artık, ona dönmüştü.

" O da bana zarar verdi. "dediğinde göz devirdim. Bakışları tekrar bana döndü.

"Sen benim arkadaşımı öldürmeye mi çalıştın ?! Yanlış anladım değil mi? " dedi Owen. Elini beline koymuş hesap sorarken çok ciddiydi. Ciddi olmaması daha sağlıklı gibi duruyordu.

"O da beni öldürmeye çalıştı. Abini öldürmeye çalışmış."

"İyi yapmış?! " dedi hemen Owen. Şaşkın bir şekilde ona bakarken , Alexander sanki bu cevaba alışıkmış gibi bir nefes koyvermişti. " Kesin bir şey yapmışsındır sen?! "dedi ve bana döndü.

" Yaptı mi sana bir şey ? "dediğinde hayır anlamında başımı salladım. Ve konuşmaya başladım.

" Beni bozguncu sanıyor. Takip etmiş. Hilton olduğunu düşündüm. Tamamen kendimi korumak için karşılık verdim. "dediğimde sanki ona küfretmisim gibi bakıyordu bana. Ortam müsait olsa ona Hilton dediğim için ayılıp bayıladabilirdi. Cidden öyle bir nefret ve alınganlık ile bakıyordu.

" Hilton mu sandın? "dediğinde sesindeki nefreti hissetmemek mümkün değildi.

" Aaa. "diyen o sarışın karizmatik adamdı. Yanımıza gelmişti. Gözleri üzerimde gezindi. "Sen meydanda bulduğumuz kadınsın. " dedi bana bakarak. Alexander'in konuşmasına izin vermeden Owen ve Amber'e bakarak konuşmaya başladı. Aramızdaki gerilimi düşürdüğünün farkındaydık.

"Ya biz dün meydanda gizlice bu bozguncuların arasına karıştık. Alex bozguncu liderini yakalama derdindeydi. Seni o sanmış olmalı. " dediğinde sarışın karizmatik adam rahat bir nefes almıştım. Alexander bana döndü.

"Bozguncu değilsin?! " dediğinde sabır dilercesine derin bir nefes aldım. Herhalde değildim. Her şey kocaman bir yanlış anlaşılmadan ibaretti. Rahatlamıştım ve bir ağırlık çökmüştü bedenime. Yaşadıklarım sonucunda yorulmuştum işte. Kalbim yorulmuştu.

"Senin Hilton olmadığın kadar. " dediğimde gözlerini kısıp bakmaya başlamıştı. Karizmatik sarışın adam bir kahkaha attığında ona döndük. Neye gülüyordu bu adam? O sarışın kadında gülüyordu.

"Seni cidden o mu bu hale getirdi?! " dediğinde gülerek, Amber ve Owen bile sinirleri bozulmuş bir şekilde gülüyorlardı. Alexander ona ters ters bakarken O adam gülmeye devam ediyordu. Bana döndü birden.

"Lyndon ben bu arada." dedi ve sarışın kadını kolunun altına aldı. " Sevgilim Misty. "dedikten sonra devam etti. " Owen ve Amber'i tanıyıp bizi tanımaman garip ama tanışmak bugüne kısmetmiş. "dediğinde sadece tebessüm etmiştim ama o, Alexander'ın sinirlerini bozmaya yemin etmiş gibi devam etmişti. " Ellerine sağlık. Hiçbir savaşta bu hale gelmemişti. Onu yarasavar olarak görmekten gına gelmişti. "

"Lyndon biraz daha konuşursan seni zindana attırırım. " dediğinde Alexander, Owen hemen konuştu.

"Ben çıkarırım! " dedi ve ardından devam etti. " Prensim ben. "

"Seni de attırırım. " dedi Alexander.

"Ben çıkarırım. " dedi Amber bu kez de. " Ben de prensesim. "

"Hepinizi zindana atarım! " diye yükseldi Alexander. Otoriter varlığını belli ediyordu.

"Kimse kimseyi atmıyor zindana! " diyen kadın sesine döndük. Kim olduğunu bilmiyordum. Gözlerim gözleriyle denk düştüğünde yanıldığımı anlamıştım.

"Cidden saatlerdir onu burada mı tutuyordun Alex?! " dediğinde Helena yanımıza gelmişti. Helena. Evet.. Gelen oydu. Prenses olduğunu o ilk geldiğim zamanlarda meybardaki tanışmadan biliyordum. Buranın prensesiydi.. Ne demişti adam... Babanız kral Matiest demişti. Tabi ya! Owen'in ablası? Başka kim olacaktı kral Matiest'in kızı? Owen hiç bahsetme gereği bile duymamıştı. Gerçi ben de anlatsam tekrar görene kadar anlamazdım o Helena'nin bu Helena olduğunu.

"İyisin değil mi? " dediğinde başımı salladım. Üzerimde hissettiğim bakışlara döndüm. Alexander ikizimize bakıyordu. Ne düşündüğünü istemsizce merak etsem de Owen'a döndün. O da merak ediyordu Helena'yı nereden tanıdığımı ama şimdi sormanın sırası olmadığını biliyordu.

"Çıkabiliyor muyum? " dediğimde o da abisine döndü.

"Çıkıyor değil mi abi? Gidip de şikayetçi olmayacaksın değil mi? Bence bunu kendi aramızda halledebiliriz. Amaya yabancı değil. " dediğinde Owen, kaşları catıldı Alexander'ın.

"Hem onun bir suçu yok?! " dediğinde Amber'e döndü bakışlar. " Yani sana zarar vermek dışında. Gerçi sende ona vermişsin. "dedi Amber ve kaşları çatıldı. İkimizin arasında gidip geldi bakışları. Sorguluyordu. Sorgulamasaydı daha iyi olurdu.

" Siz bu hale nasıl geldiniz? Yüz yüze geldiğiniz gibi birbirinizin boğazına mı yapıştınız? "

Tereddütsüz bir şekilde aynı anda konuştuk. " Evet. "

"Keşke inanmak zorunda kalmayasaydım. " diye homurdandı Amber.

"Sen saatlerdir kötü hissediyorum diye dolaşıyordun. " dedi Helena, Owen'a dönerek. " His ortağı mısınız siz? "dedi bize bakarak. Owen ifadesizce onu onayladığında ben de onu onayladım. Owen'in bana değer verdiğini ve değer verecek kadar yakın olduğumuzu anlamışlardı.

" Şikayetçi olmayacağım. "dedi Alexander. Ona döndü bakışlarım. Gözlerime bakıyordu uzun uzun. " Sonuçtan eşit derecede birbirimize zarar verdik. "dediğinde kaşlarım çatıldı. Eşit? Boynumdaki yaranın aynısı onda da vardı. Bu bizi nötürlese bile kaşındaki yarayı nasıl eşit duruma getirmiştik.. Kapının önünden gelen adım sesleri ile oraya döndük hepimiz.

" Veliahtım... "diyen beyaz pelerininin üstüne siyah pelerin giyen bir kadın vardı. Arkasında da onun gibi giyinen iki adam. " Acil durum demişsiniz. "dediğinde bakışlarım ona döndü. Şifacıları neden çağırmıştı?

Göz göze geldiğimizde anladım.

Benim ona verdiğim iki zararı götüren onun bana verdiği son zarardı. Az önceki kötüleşmemi bana zarar vermek olrak yorumlamıştı.

Şifacıları benim için çağırmıştı.

Bu ilk çağırışıydı.
(****)
Ama son olmayacaktı.

Bu ilk zindanım değildi.

Son olmayacaktı.

Bu bir kaderdi. Bir son değildi.

Kader cizgimin bu adamla keşişmesi tesadüf değildi.

Bu adam benim kaderimdi.

Belki başlangıcım...

Belki de sonumdu.

Onu tanıdıgımda on dokuz yaşındaydım. O ise yirmi bir yaşındaydı.

O beni terk ettiğinde yirmi sekiz yaşındaydı. Ben ise yirmi altı.

Kader çizgimden tamamen çıkıp gittiğini sanarken bana dair her şeyi yok edeceğini hesap edememiştim.

Ben Amaya Pulsa. Hayatımın en güzel hatasını yaparak daha beni gördüğü gibi boynuma hançerini yaslayan O adama aşık olmuştum. Ona aşık olmak hayatımın en kötü hatasıyken onunla geçirdiğim günler ise hayatımın en güzel günleriydi.

Amaya artık gece yağmuru demek değildi. Gök artık ağlayamayacak kadar yorgun ve umutsuzdu. Yağmurlarım bitmişti. Umudum tükenmişti. Artık Amaya son demekti. Son her zaman ölüm demek değildi. Alex bana bunu öğretmişti. Alex hiç alışmak istemediğim o hislere beni alıştırmıştı.. Beni bırakınca bir boşluğa düşmüştüm. O boşluktan çıkmak mümkün değildi.

Amber'i anlamanın kalbime zarar verdiği o zaman dilimindeydim. Yirmi sekiz yaşındaydım. Artık Amber'in nefret ederken bile hüzünlenip, acı çekmesini anlıyordum. Çünkü bu nefret bir aşk acısıydı. Veda edememekti. Suçluluk duymaktı. Hayatıma yaptıklarım için pişman olmaktı.

Ama içimde hâlâ kaybolmayan bir his vardı. Bazı günler beni uykumdan ederek kaldırıp gece boyu düşündürüyordu.

Diyordu ki sadece O suçlu değil... Sen de suçlusun diyordu.

Tıpkı O günkü gibi diyordu.

Onun da elinde bir hançer vardı. Senin de elinde bir hançer vardı. Niyetiniz birbirinize zarar vermekti diyordu içimdeki ses.

Sen ona zarar verdin, onu unuttun diyordu.

O sana zarar verdi, seni hayatından silip yeni bir sayfa açtı diyordu.

Ben Amaya Pulsa. Kabul ediyordum. Tek suçlu o değildi.

Ama onu ve kendimi haklayabilecek bir kalbim yoktu.

Zaten onun kalbinde de artık ben yoktum.

Öldürmek için boğazıma hançer yaslamasına gerek kalmayacağını bilmiyordum.

Öğrenmiştim. Öğretmişti.

Bir ay sonra evleniyordu.

Beni gerçekten öldürmüştü. Ben onun sonu olurum sanarken o benim sonum olmuştu.

Ama her sonun da bir başlangıcı olurdu.

✧༺♥༻✧

Nasılsınız bakalım? Ana karakterlerimizle tanıştık artık. Haklarında ne düşündüğünüzü bilmiyorum ama her şeyin daha yeni başladığını unutmayın 😉 Görüşmek üzere🤗