2. bölüm · NADİDE
2. Bölüm~ Son
Hoş geldiniz.
Hız kesmeden buradayız.. Bu bölüm için baştan bir uyarıyla geleceğim. Okurken kafanız karışmasın diye.
İtalik yazılanlar geçmişi, normal yazılanlar ise günümüzü. Zaten okurken de fark edeceğinize eminim.
Bir diğer detay da zaman anlaması. Bu bölüm bir geçmiş bölümü. Zaman atlamaları geçmişteki o yıl içinde olan zamanı kapsıyor...
Kısacası bu bölüm günümüze dair hiçbir şey yok ama bu bölüm bizim için iskelet bölüm. Bu bölümü okumadan olayları anlamanız ne yazık ki mümkün değil.
Lütfen sindire sindire okuyun çünkü artık Rarenyum evrenine giriş yapıyorsunuz!!!
✧༺♥༻✧
10 yıl önce... Rarenyum.
"Zaten ne demiş şair; Hayat hatıradır, unutursan ölürsün. "
Unutmak mı zor yoksa hatırlamak mı deseler hatırlamak derdim.
Kiminin hatıraları öldürürdü, kiminin hatıraları yaşatırdı. Ama bazı hatıralar vardı ki ne öldürüyordu ne de yaşatıyordu. Arafta bırakan hatıranın iyi ya da kötü olması değildi, bir boşluktan ibaret olmasıydı.
Kalp hafızası derlerdi.
Beyin unutsa bile kalp hatırlar derlerdi. Neye hızlandığını, neyden korktuğunu, neyin değerli olduğunu kalp bilirdi. O bunları biliyorsa gerçekten hatırlıyor mu demekti?
Yoksa şu anda fincanın içindeki çoktan soğumuş salepe çok mu fazla anlam yüklüyordum? Yoksa benim için önemli bir şey miydi? Bir içeceğin hayatımda unuttuğum nasıl bir yeri olabilirdi? Alt tarafı bir içecek... Neden içimde garip, tanıdık bir his dolaşıyordu? Neden içimdeki bu his beni düşünmeye zorluyordu?
Duyduğum şarkı ile gözlerim önümdeki fincandan çekildiği gibi sesin kaynağına ulaşmıştı. Beni her seferinde şaşırtan bir aletti kendileri. Ondan geliyordu ses. Rusça bir şarkıydı. Anlıyordum.
Her şeyimi kaybettim, her şeyimi kaybettim...Gece yine bizim için dilek diledi ama yanıldı.
Ama ben Rusça bilmiyordum. Bundan önce çalan İspanyolca şarkıyı da sonuna kadar dinlemiştim. Anlamıştım. Ama ben İspanyolca da bilmiyordum. Tıpkı önceki çalan şarkılardaki dilleri de bilmediğim gibi. Bilmiyordum ama anlıyordum.
"Я тебя так долго искал...Но зачем так быстро потерял?"
Seni çok uzun zamandır arıyorum... Peki neden onu bu kadar çabuk kaybettin?
Gözlerim yine cihaza takıldı. Cihaz diyordum çünkü ne olduğunu bilmiyordum. Gramafona benziyordu ama değil gibiydi de. Plak takılan yerde bir plak vardı. Daha gidip değiştiren görmemiştim ama sürekli şarkılar değişiyordu. Hepside bambaşka dillerdendi. Daha da garip olanı plak takılan yerin üzerinde dönen üç beyaz taştı. Bir çember oluşturmuşlardı ama hepsi başka bir yörüngeye aitlerdi. Dönüyor ama asla birbirlerine değmiyorlardı. Buraya geleli iki ay oluyordu ama halen bazı şeyler çok garip ve akıl almazdı.
Tıpkı o taşların enerji yayması ve gramafona benzeyen o cihazı çalıştırması gibi.
Tıpkı benim dünyadaki dillerin hepsini bilmeme rağmen hepsini anlamam gibi.
Tıpkı benim dünyaya ait olmamam gibi.
En basit tabirle dünyalı olmamam gibi.
Buraya. Rarenyum'a. Taşlar, büyüler ve elementler diyarına ait olmak gibi.
"Если звезды спутник... То я потерялся... И если можно было Я бы не влюблялся... "
Eğer yıldızlar bir uydu ise Sonra kayboldum Ve eğer mümkün olsaydı aşık olmazdım.
Kayboldum...
Kayboldu.
Dünyadakiler böyle mi düşünüyorlardı hakkımda? Duraksadım. Dünyada beni düşünecek biri var mıydı? Arkamda birini mi bırakmıştım? Gözlerim yeniden salepi bulduğunda yine aynı kısır döngüde oradan oraya savrulduğumun farkındaydım. Savruluyordum. Belki de kaybediyordum.. Belki de çoktan kaybetmiştim. Haberim yoktu. Hatırlamıyordum.
İki ay önce gelmiştim bu evrene. Rarenyum evrenine. Hâlâ akla olağanüstü gelen şeylere şahit olduğum için beynim benimsemiyordu burayı ama kalbim kabul ediyordu her şeyi. Fazla duygusal yaklaşmamak için çabalıyordum ama karşımda dönüp duran beyaz taşlar beni korkutmuyordu. Benliğim normal karşılıyordu bunları. Tıpkı ellerimden alev çıkmasını normal karşıladığı gibi.
Gibi.. Gibi.. Gibi... Gibi değildi bunlar. Gerçeklerdi. Benim gerçeklerimdi. Burası dünya değildi. Burası dünyadan uzakta ama dünya ile bir geçit kadar yakın mesafede olan , insanların güçlere göre sınıflara ayrıldığı, taşların değerli ve enerji eldesinde kullanıldığı, iksirlerin ve büyülerin yasal olduğu bir evrendi.
Dünyada bir hastane odasındayken kriz geçirmiştim. Bedenimde bir karıncalanma hissetmiştim. Normal bir insan bedeninin asla ulaşamayacagı değerlere kadar çıkan ateşim vardı. Ellerimdeki ve vücudumun bir çok yerindeki damarlarda sanki alev almış gibi yanan ve parlayan kan dolaşıyordu. Fantastik bir durumdu. Fantastiğe uymayacak kadar imkansız ama bir o kadar doğru hissettiren bir durumdu. Hiçbir doktor ve hemşire ne olduğunu anlayamamıştı. Ben de anlayamamıştım ama hastane yönetimi anlamıştı. Benim dünyalı olmadığımı anlamışlardı. Nasıl anladıklarını öğrenememiştim şu zamana kadar ama onlar benim dünyaya ait olmadığımı, bedenimdeki bu olayların Rarenyum'a ait bir bireyde olabileceğini anlamış ve Rarenyum'a haber vermişlerdi. Bu haber verme kısmı tamamen benim düşüncemdi. Siyah pelerinli dört kişi gelmiş ve beni o hastane odasından almışlardı. Devam eden bir tedavi sürecim olduğu için Rarenyum hastanesinde yani şifahanede kalan üç haftalık tedavimi tamamlamıştım.
Evrene geldiğim anda bana bir sıvı içirmişlerdi. Rarenyum'a ait bir deyişle iksir. İçtiğim iksir sayesinde tüm dilleri anlıyordum. Burada dünyanın dört bir yanından insanlar vardı. Kapının girişinde karşılaştığım adam Hindistanlıydı. Salepi bana getiren kadın Koreliydi. Bana burayı tarif eden kız Mısırlıydı. Ama hepimiz aynı dili konuşuyorduk. Rarca demişlerdi.
Ortak dil. Rarca. Ortak çatı. Rarenyum. Dünya değil. Evren. Rarenyum evreni.
Garip ama doğru hissettiren bir yerdi. İki aydır buradaydım ama bir ay önceye kadar pek bilgim yoktu burası hakkında. Halen de tam bilgim yoktu. Buraya dünyadan getirilen insanlar için bir eğitim kurumu kurmuşlardı. Ama burada sadece dünyadan insanlar yoktu. Bu evrende doğup büyüyen insanlarda vardı. Karma karma dersler alıyorduk bazen ama bizim derslerimiz çok yoğundu. Evreni bilmiyorduk. Tanımamız gerekiyordu. Taşları, büyüleri, elementleri, krallıkları, güçleri, ritüelleri... Ve daha bir çok şeyi.
Bu bir ayda da epey şey öğrenmiştim.
Rarenyum altı kıta vardı. Her kıtanın da bir krallığı.. Burada krallıklar vardı. Krallar, kraliçeler, veliahtlar, prensler, prensesler... Şu iki ayda hiçbirini görmemiştim. Görsem anlardım diye düşünüyordum. İllaki bir kraliyet üyesi olmanın asilliğini ve yanında biraz şatafatını yansıtırlardı. Bunlar tamamen benim düşüncelerimdi. Hiç kraliyet üyeleri ile yüz yüze gelemediğim için onları sadece bakarak anlamayı düşünüyor ve kabul ediyordum. Hayatımdaki bazı çılgın düşüncelerdi bunlar. Hayatımın kendi çılgınlığı düşüncelerimin çok uçarı olmamasını sağlıyor da diyebilirdik.
Haritalardan gördüğüm kadarıyla çember şeklini oluşturan beş kıta vardı. Matiest, Hilton, Polarsi, Homaris ve Terra. Hepsinin yanındaki krallık ile oluşturduğu birer köprü şehiri vardı. Bunlara köprü krallığı da diyorlardı. Daha görmemiştim ama anlatılanlara göre kıtalar arasında uzun, yolcuğu iki güne yakın süren, denizin ortasında sonu diğer krallığa bağlanan upuzun köprülerdi bunlar. Merak etmemek elde değildi. Ama henüz orayı görecek kadar buraya adapte değildim. Buna ne yazıkki ben de Eğitim kurumundaki bilgelerimiz karar veriyordu.
Altıncı bir krallık vardı. Onidar. Bu beş krallıgın tam ortasında olan bir krallık. Evrendeki en büyük kara parçasına sahip olan ama lanetli sayılan bir krallık.
Anlatılanlara göre o kıtanın krallığı bir savaş yüzünden kendini bu evrenden yok etmişti. Kral Oleg ve Olaf demişti bilge derste. İkiz krallar demişti. Biri iyiliğin diğeri kötülüğün savunucusuydu. Olaf evreni koruyamayı seçti, gri taş ve kendiyle birlikte halkini da lanetledi. Hepsi Evren uğruna yok oldular. Evren onların üzerine yeniden bir krallık kurulmasını kabul edemezdi ama evrenin gücünü kullanmamak da söz konusu bile olamazdı demişti. Dediğine göre o Onidar krallığı yok olunca evrende kalan beş krallık o Onidar'dan kalan kıtayı ortak kullanmaya karar kılmıştı. Her ay dört günlüğüne oraya gidilir, enerji veren yedi taş toplanılırmış. Deneyimlemediğim bir şeydi. Halen bilgisiz öğrenci konumundaydım.
Ateş elementi sahibi, bilgisiz bir öğrenci.
Elementler var demiştim.
Ateş, benim sahip olduğum elementti. Nasıl ortaya çıkardığımı bilmiyordum ama mutasyon demişlerdi. Normal bir birey değildim. Kanımda sadece kan değil ateş elementini de taşıyormuşum. Gücüm buydu. Ben bir element sahibiydim. Elsahtım. Gücümü kullandığım zamanlarda vücut sıcaklığım artıyordu. Bu sanırım ateş elementi sahiplerine ait bir durumdu.
Hava , gökyüzündeki tüm olayları içeren bir elementti.. Bu elemente sahip kişiler bütün gökyüzü olaylarını gercekleştirebiliyordu. Matiest krallığı genelde güneşli bir krallıktı. Burada ilkbahar hiç bitmiyormuş gibiydi. Bir hava elementliyi kızdırmadığınız takdirde tabii ki. Yoksa kara bulutlar o güneşe üstün gelebiliyordu.
Su, denizleri, akarsuları, çeşmeden akan suyu bile kontrol edebiliyordu bu element. Su elmentine sahip olanların da güçlerini kullanınca vücut ısılarının düştüğünü duymuştum.
Ateş ve su birbirine oldukça zıttı. Her anlamda...
Toprak, toprağı kontrol eden bir elementti. Toprak deyip geçmemek lazımdı. Çok güçlü, akla gelmez şekilde kullanıyorlardı toprağı. Dün sabah bir toprak elementlinin birisine kızıp Matiest'te küçük çaplı deprem sarsıntısı yaşatmasıyla uyanmıştım. Burada böyle olaylar oldukça normaldi. Alışacağım söyleniyordu.
Burada insanları sahip oldukları güce göre kategorilere ayırmışlardı. En üst kategoride yüzyıllar önce yok olduğuna inandıkları nadideler bulunuyordu.
Nadideler en güçlülerdi. En üst kategoride onlar vardı. Onlardan sonra gelen kategoride üç önemli grup vardı. Bilge, kâhin, büyücü. Evrendeki her şey bu üç önemli gruba danışılırdı. Evren için en doğrusunu onların bildiğine inanılırdı.
Onlardan bir alt kategoride bulucular vardı. Hem elementi hem de büyüsü olmadan sahip oldukları o güç onları kral ve kraliçeden daha güçlü sayıyordu.
Bulucuların bir altındaki kategoride kral ve kraliçeler vardı.
Elbette bilge, büyücü, kâhin ve bulucular; kral ve kraliçeden daha güçlüydü ama hiçbiri son söz hakkına sahip değildi. Son söz her zaman kral ve kraliçeye aitti. Onların bu kategoride güçlü olmasının onlara tek yararı kral ve kraliçenin onların sözüne her daim önem vermesini sağlıyordu.
Kral ve kraliçeden sonraki kategoride kontlar ve periler vardı.
Evrendeki herkes bir güç sahibiydi. Burada güçsüz kimse yoktu. Olamazdı da. Yasaktı. Buraya sadece güçlü olanlar kabul edilirdi. Herkes elementli ya da büyülü olduğundan kontlar ve periler kategorisi oluşturmuşlardı. Bu kimseler elementlerini tek bir alanda özelleştirmiş olabilirlerdi ya da direkt olarak elementlerinin en güçlüsü olmuş olabilirlerdi.
Kontlar ve perilerin ardından geliyordu prens ve prensesler. Onlar tamamen ailelerinin durumundan bu kategoriye layık görülmüşlerdi. Bir de bu kategoride kraliyet ailesinden olmayan ama onlar kadar güçlü sayılan element büyücüleri vardı. Bu kişilerin hem elementi hem de büyüsü olduğundan onlara elbüycü diyorlardı.
Onlardan hemen sonra ise elçiler vardı. Her sarayda her Krallık'tan iki tane elçi olurdu. Bu elçiler krallıklar arasındaki iletişimi sağlıyordu. Haberleşme yükü tamamen onların omuzlarındaydı.
Son kategoride ise element sahibi olarak anılan elsahlar ve halktan kimseler vardı. Ben de bir elsahtım. Ateş elsahıydım.
Bu kategorileştirmenin adaleti elbette tartışılabilirdi ama geldiğimden bu yana hiç kategori çatışmasına şahit olmamıştım.
Bir düzen vardı. Herkes gücünü kabul ediyor ve ona göre hayatına devam ediyordu. Önemli bir detay vardı ki bence bu kategoriye bakışı tamamen değiştiren bir detaydı, kategoriler arasında yükselebiliyordunuz ve herkes kendi kategorisinden insanlarla konusacak diye bir zorunluluk yoktu.
Hatta geçen gün bir elsah ile bir elbüycünün evlendiği haberi duyulmuştu. Hiç evlilik törenine katılmamıştım ama dünyadakinden farklı olduğuna emindim.
Bu evrenin kendine ait ritüelleri vardı çünkü.
Bu evrenin kendine ait yasaları vardı. Gerçekleri vardı...
Taşları vardı. Enerjili taşları.
Beyaz taş, krallıkların hatta bütün evrenin tek elektirik kaynağıydı.
Burada telefon, internet ya da diğer teknolojik aletlerin hiçbiri yoktu. Priz bile yoktu! İlk geldiğimde şok geçirdiğim bir detaydı bu. Bütün elektirik enerjisi bu taşlardan sağlanıyordu. Bu beyaz taşlar o yüzden elektiriği simgeliyordu.
Bu taşlar yalnızca denizlerden çıkarılıyordu ve evrende en çok Polarsi krallığında bulunuyordu.
Kırmızı taş vardı. Sağlık taşı olarak geçiyordu. Hastanede daha doğrusu bu evren için şifahanede çokça gördüğüm bir taştı kendileri. Hatta şu anda üzerimde bile o taştan vardı.
Bahsetmeyi unuttum değil mi? Bu evrende herkes pelerin takmak zorundaydı. Şu anda üzerimde herkeste olması zorunlu olan o siyah pelerinden vardı. Sıcak soğuk hiç farketmez yedi yirmi dört üzerimizde olması gerekiyordu. Bu evrenin bir yasasıydı.. Giymeyeneler cezalandırılıyordu. Bir kac kez bunlara şahit olmuşluğum vardı.
Bu pelerinler kırmızı taş ve onun yaydığı enerjiyle harmanlanmış ipliklerden özel olarak üretilmiştir. Her Krallıkta taş ocakları vardı ve bu ocaklar birer laboratuvar demek yanlış olmazdı. Taşlar orada işlemlerden geçiyordu.
Kısacası kırmızı taş insanları koruyan bir taştı. Sağlık taşı olarak bilinme nedeni de buydu. En çok Hilton krallığında çıkartıldığı söylenmişti derslerde.
Hilton krallığına daha gitmemiştim ama hakkında öğrendiğim şeyler oldukça sınırlıydı. Matiest'te , Hilton krallığından pek bahsedilmiyordu. Ama gözlerde yatan nefretin altı boş olmasa gerekti. Krallık hakkında bildiklerime göre ormanlarının Matiest'in ormanlarına kıyasla daha cılız kaldığıydı. Orada yeşil ağaçlar çok yoktu. Kızıl ağaçların oluşturduğu ormanlar vardı ve bu ağaçların yapısından dolayı ağaçların cılız olduğu söylenmişti.
Uzun gövdelerine nazaran enleri dar ağaçlarmış bunlar. İlgi çeken bir diğer şey ise kızıl akan nehriydi. Hilton'un dağları karlıydı ve sanki o beyazlık onlara ait değilmiş gibi kanayan bir nehirleri vardı. Şifalara göre o nehir oldukça kıymetliydi. Bu fikirde olma nedenleri nehrin çevresinde bol bol kırmızı taş bulunması olmalıydı.
Mavi taş ise soğuğu seven bir taştı. En çok Terra krallığında bulunuyordu. Büyüyle aktifleşen bir taştı. Aktifleştiğinde hayal çemberleri oluşturuyordu. Sanrılara ve gerçek olmayacak hayallere itiyordu insanı. Bu taşa büyü kullanmıyor olsak bile biz ateş elementliler asla çıplak elle dokunmamalıydık. Soğuğu seven bu taş sıcak olan bu elementle karşı karşıya geldiğinde doğrudan aktifleşiyordu.
Hiç başıma gelmemişti ama derste anlatılanlara göre, bu taşın aktifleştiği ateş elementlilerden bayılanlar da vardı sarhoş olup ortalığı dağıtanlarda. Tamamen rezillik yaratan bir taş demek yanlış olmazdı.
Tabi bunu bilgeler duyarsa beni evrenden sürebilirlerdi! Evrene asla laf ettirmiyorlardı.
Yeşil taşlar vardı ormanlarda bulunan. Bu taşın en çok olduğu krallık bu krallıktı. Yemyeşil, uçsuz bucaksız ormanları olan bu Krallık'ta yeşil taşın olmaması garip olurdu değil mi?
Yeşil taş doğanın koruyucu taşıydı.
Bir durum vardı ki yeşil taşın çok yoğun olduğu yerlerde kırmızı taşa, kırmızı taşın yoğun olduğu yerlerde de yeşil taşa rastlanılmıyordu. Yeşil taş evrenin, doğanın koruyucusuydu. Kırmızı taş ise insanın.
Hangi taş nerede çok gerekliyse oraya konumlanmış gibiydi. Bu benim şahsi görüşümdü tabi.
Yeşil taşa geri dönecek olursak onları sadece bulucular dokunabiliyolardi. Diğer bütün taşlar gibi o taşların da enerjilerini onlar hissediyordu elbetteki ama bizler o taşlara dokunamıyorduk. O taşlara bulucular haricinde dokunanlar taşların sebep olduğu kristal sarmaşıklara yakalanıp yaralandığı söyleniyordu.
Düşüncesi bile içimi cız ettirmeye yetiyordu. Bu yüzden orman'dan uzak duruyor, ormana gireceksem bile her şeye dokunamamaya özen gösteriyordum. Aslında sadece taştan uzak durmam gerekiyordu ama ben direkt toptan çözümdür deyip ormanda uzak duruyordum.
Sona kalan üç taştan birisi sarı taştı. Bu evrende ulaşım için araba, tren ya da uçak yoktu. At arabası vardı. Atlar vardı. Eğitim kurumunda at binme dersleri alıyordum. Şu an için oldukça başarısızdım. Gerçi daha bir derse girmiştim.
Bir de gemiler vardı. Terra hariç her krallığın gemisi ve limanı vardı ama terra krallığı oldukça soğuk ve buzdan oluşan bir krallık olduğundan, krallığın çevresine yanaşabilecek hiçbir gemi olmadığı söyleniyordu. Denilen şuydu ki krallığın çevresi keskin buzullarla kaplıydı.
Terra buzlar ülkesinden halliceydi.
Sarı taşların enerjisi ile çözülmüştü bu ulaşım sorunu. Krallıklar arasında ulaşım için at arabası kullanılsa günler hatta aylar süren bir mücadele olacağından geçit kapıları vardı. Bu taşın enejisiyle hazırlanan geçir iksirleri bulunuyordu.
Bu iksir döküldükten sonra kısa süreli, taşın enerjisinden kaynaklı akım içeren geçit kapıları açılıyordu. Kapının iki ucunda farklı renkler olduğu söyleniyordu. Hic kullanmamıştım çünkü bu geçit kapılarına halk yalnızca özel günlerde kullanabiliyordu.
Bu geçit kapılarının çok kullanılmasıyla açığa çıkan enerjinin evrene ve kullanan kişiye zarar vereceği düşünülüyordu paranoyak büyücü ve bilgiler yüzünden. Onların uygun gördüğü kişiler bu geçit kapılarını sınırsız kullanım hakkına sahiplerdi. Kraliyet aileleri de bu sınırsız kullanıma sâhip olanlardandı.
Sarı taş en çok Onidar krallığında çıkarılan taştı ama beni en çok şaşırtan o Krallık'ta asla geçit kapısı kullanılmadığı olmuştu. Oraya geçit kapısıyla gidilemiyordu. Ayrıca orada geçit kapısı kullanmak da yasaktı.
Bu krallığı hiç görmemiştim ve deli gibi merak ettiğim bir gerçekti.
Bir diğer taş ise siyah taştı. Tamamen enerji taşı olarak geçiyordu. İyi kötü emelleri kullananların belirlediği söyleniyordu. En çok büyücüler kullanıyordu çünki bu taşın enerjisi büyüyü güçlendirmek için kullanılıyordu. Bu taşın en çok çıkarıldığı krallık ise Homaris'ti.
Son bir taş vardı ki bu taşı ne görmek ne de hakkında kesin bir bilgiye sâhip olmak mümkündü. Gri taş. Yüzyıllar önce yok olan bir taşmış. Efsanelere göre Onidar kıtasını da halkıyla birlikte helak eden bu gri taştı. Hem o krallığı helak etmiş hem de kendini yok etmiş bir kara büyü taşıydı. Gri taş kara büyü taşı olarak geçiyordu ve artık bu evrende olmayan bir taştı.
Gri taş hakkında bir sürü efsane vardı ama hepsinin tek bir ortak sonucu vardı. Taşın gücü koskoca bir krallığı yok etmeye yetmişti.
O taş halen kullanılıyor olsaydı ne olurdu? Merak etmiyor değildi insan.
Şarkı değişti. Şimdi bulunduğum mekanı Türkçe bir şarkı doldururken yine içimi bir hüzün kaplamıstı. Bazen insan sebepsiz yere de üzülebilirdi.. Hiç yokken içe bir his doğardı. O his büyürdü.. Saniyeyi, dakikaları, saatleri çalar giderdi de hiç bir şey yapamazdı insan. Üzülürdü, acı çekerdi, belki de kendinden nefret bile ederdi. Ama O hissi yok edemezdi. Hisler... Bu evrende çok değerliydi. Anlamlıydı. His deyip geçmiyorlardı o kalbi yerinden edecekmiş gibi davranan haline.
Varlığı da yokluğu da bir anlam içeren şeydi Rarenyum'da his.
His... Hisler... Hissetmek...
His teorisi deniliyordu buna.
Üçe ayırmıştık derslerde. Hisler vardı ve bunlar büyücüler tarafından büyülerle görüntülenebiliyordu. Tabi her büyücü bunu yapamıyordu sadece en güçlüler yapıyordu. Bulucular ise bu büyücülerin görüntüledigi bağları çeşitli ritüellerle bağlıyordu.
His teorilerinden ilki olan his ortaklığına göre, iki insan hislerini birbirine bağlarsa ve ikisinden biri zarar görürse, ölümle yüz yüze gelirse diğeri hissediyordu. Eğer o kişi yaralanırsa diğer his ortağının vücut ısısı düşüyor, his ortağının yarasının aynısı onun bedeninde de oluşuyordu. Belki kan akmıyor, sadece bir kızarıklık oluşturuyordu ama en az his ortağı kadar acı çekiyordu.
Çünkü onlar ortaklardı. Birini hisseden diğerinin de hissi olmasaydı neden ortak denilirdi ki?
His teorilerinden ikisincisi his bağı olarak geçiyordu. İnsan hissederse yaşardi. His yoksa ölmüş olurdunuz. His bağı ölen kişi hissizleşirdi. Yüreğe düşen o ağırlık ve boşluk his bağına herkesten önce verirdi acı haberi.
Sonuncu teori his tılsımıydı. Akla düşen boşa çıkmaz felsefesinin yasalara düşülmüş haliydi demek yalan olmazdı. Şüphenin, sezginin, altıncı his dediğimin o meretin asla boşa çıkmayacağını belirtirdi his tılsımı.
"Meybar'ın en kullanılmayan bölümünü kullanan benden başka birisi daha olduğunu bilmiyordum. "
Düşüncelerimden çıktım ve sese döndüm. Karşımdaki sandalyenin arkasında dikilen kadını istemsizce süzmek zorunda kalmıştım. Uzun sarı saçları vardı. Gözleri masmaviydi. Daha önce bu tonu hiç görmediğime emindim. O bakınca ürküten maviden değildi. Sıcaklık vardı. Belki de bana su anda sorgular ve ılımlı baktığı için öyle de düşünüyor olabilirdim ancak kötü bir enerji almamıştım.
"Oturabilir miyim? " dediğinde düşüncelerimden çıktım. İstemsizce gerilmiştim. Arkadaşlık ilişkilerinde kötüydüm. Yani sanırım. Tam emin değildim.. Kafamın karışık olduğu bir konuydu. Rarenyum'a geldiğimden beri de pek fazla iletişim kuracak kimsem yoktu. Şifacılar dışında neredeyse hiç kimseyle iletişim kurmuyordum. Karşımdaki siyah pelerinli yabancı kadını reddebileceğim bir sebebim olmadığı için sandalyeyi işaret ettim. Dudaklarında bir tebessüm belirdi otururken. Garip bir bakışma geçmişti aramızda. Önce davranan yine o olmuştu.
"Tanışalım? "
"Tanışalım." dedim. Yabani görünmemek için dudaklarıma bir tebessüm kondurmaya çalıştım. Fark etmiştim ki ben uzun zamandır gülümsemiyordum. Karşımdaki kadın gülümsemese gülümsemenin neye benzediğini bile unutmuş olabilirdim.
"Helena ben. " dediğinde ona odaklandım.
"Amaya ben de. " dediğimde dudaklarındaki tebessüm ile geriye yaslanmıstı. Yanımıza gelen o Koreli garson kadın ,onun önüne bir kahve bırakıp giderken bakışlarım kadına takılmıştı. Saygıda kusur etmemek için kırk şekle girmişti sanki. Gerçi bana da titizlik ile yaklaşmıştı. Sanırım iş aşkı oldukça yüksek bir kadındı. Ben herkese aynı şekilde bir samimiyet ve ciddiyetle yaklaşamazdım.
"Yenisin buralarda. "
"Nasıl anladın? "demekten kendimi alı koyamadım. Dudaklarındaki tebessüm ile halen bana bakıyordu. Sanki yeni bir şey keşfetmiş gibiydi. Öyle bir şevkle bakıyordu bana.
"Fazla sessizsin. Gözlem yapıyorsun. Belli oluyor. " dediğinde kaşlarımın havalanmasına engel olamamıstım. Evet. Haklıydı. Kendime geldiğimden sonraki bir aydır süren sessizliğimin nedeni evreni ve çevreyi tanımaktı. İnsanlar birbirleri ile kaynaşırken en köşede oturup düşünme nedenim tam olarak buydu. Gözlem yapıyordum.
"Bu yanlış bir şey mi? " dediğimde sorum onu güldürmüştü. Öne doğru eğildi. Kollarını masaya yasladı.
"Neden yanlış olsun? Matiest'te kısıtlama yoktur. Özgürsün. İstediğini düşün, yap, izle... Tamamen senin kararın. " dedi Helena. Kaşlarımın çatılmasına neden olmuştu.
Özgür müydük? Ne kadar? Hiç mi yasak yoktu? Cidden herkes istediğini düşünüp yapıyor muydu? Ya yanlışsa? Burada bir hukuk düzeni yok muydu? Bir adalet sistemi? Yoksa vardı da artık kimsenin umurunda mı değildi?
"Yanlışlar da mı özgür burada? " dediğimde kaşları havalanmıstı. Sorum onu belli ki şaşırtmıştı. Ama hoşuna da gitmişe benziyordu.
"Neye göre yanlış? Sana bana göre mı? Evrene göre mi?" dediğinde dudaklarımda histerik bir tebessüm belirmişti. Buna engel olamamıstım. Soruya soruyla devam ediyorduk. Bu işin sonu nereye bağlanacaktı acaba?
"Evrene göre olduğunda sizin yanlışının doğru mu sayılıyor? "
"Hayır. Yanlış her daim yanlıştır. " diyerek soruya soruyla devam etmeye bir son vermiştir. Devam ediyordu konuşmaya. " Evrenin değiştirilebilir ve değiştirelemez iki tane anayasası vardır ve değiştirilebilir olanda bile bu böyledir. Yanlış her daim yanlıştır."derken yüzünde anlamlandıramadıgım bir ifade vardı. İfadesinden ne dediğini okuyamıyordum. "Rarenyum'a hoş geldin Amaya. "
Hoş mu gelmiştim? Hoş gelmiştim. Umarım hoş da kalırdım sonsuza dek.
"Teşekkür ederim... Helena. " dedim. Kısa bir an duraksayıp devam ettim. "Sen buralı mısın? "
"Hepimiz buralıyız. Sen de buralısın. " dedi kahvesinden bir yudum almadan hemen önce.
Buralı olmak. Matiestli... Ben gerçekten de buralı mıydım? Neden Matiest? Neden başka krallık değil?
"Sormak istediğim O değildi. Yerel halktan olup olmadığını merak etmiştim. Buraya dair her şeyi biliyor gibisin. " dedim. Başını belli belirsiz salladı.
"Burada doğup büyüdüm. Senin deyiminle buralıyım. Merak ettiğin şeyleri sormak konusunda çekinme. İstediğini sorabilirsin ama öncesinde ben sana bir şey sormak istiyorum. " dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Sor tabi. " dedim. İçten içe merak etmiştim.
"Meybar'ın neden bu katını tercih ettin?" dediğinde daha çok çatıldı kaşlarım. O ise gülümsüyordu. Öyle ki mavi gözlerine bile yansımıştı bu gülüseme. Gülerek ellerini havaya kaldırdı. "Sadece meraktan sordum. Suçsuzum. " dediğinde tüm ciddiyetim dağılmıştı. Çatılan kaşlarım düzelirken ben de gülmüştüm. Ellerini tekrar masaya indirdiğinde sağ bileğinde takılı bileklik dikkatimi çekmişti. Güneş çarmı olan bir bileklikti. Ortasında parlak bir taş vardı. Etrafında ise güneşe benzemesine neden olan dallanmaları vardı. Yine o ortasındaki taş kadar parlaktı onlarda. Kısa bir an bakmış ve tekrar ona odaklanmıştım. Birilerinin gözlerini dikerek kolyeme bakmasına ve incelemesini sevmezdim. Bu yüzden insanların takılarına bakarken rahatsızlık vermemek için özellikle çabalardım. Rahatsız olmasını istemezdim.
Tekrardan masmavi gözlerine odaklandım. " Sadece bir şeyler içecek bir yer arıyordum. Sorduğum bir kadın da bana burayı tarif etti. Öyle yani. Özel bir nedeni yok. Olmalı mıydı? "dedim. Neyi merak ettiğini anlamaya çalışıyordum.
" Hayır... Sadece bu katı çok kullanmazlar. Bu kat sessizdir. Meybar'ın tek sessiz katı. "dedi Helena. Sorgulayan bakışlarımı fark edince kahvesinden bir yudum daha alıp devam etti. " Giriş katı görmüşsündür. Restoran olarak kullanılıyor. Onun bir üstündeki kat daha yöresel bir restoran. Sıra gecesi diyorlar. Buranın sahipleri anlatılanlara göre dünyadan Rarenyum'a getirilen bir aileye ait. Türkiye'nin bir bölgesindenler. Tam olarak bilmiyorum. Zamanında krala bir teklif ile geldikleri söylenir. Dünyadan geldik. Geri dönme şansımız yok. Bizim artık burada bir hayat kurmamız lazım dıyerek burayı açmayı teklif ederler. Kral da kabul eder. Dünyanın dört bir yanından insan var burada ve insanlar geldikleri yeri arıyorlar. İlk kurulduğunda sadece o yöreye ait olduğu söylenir ama zaman içinde Meybar'a dönüşmüs. Bu kat üçüncü kat. Sakin bir kafe. Her yeri yalıtımlı. Ses geçirmez taşlardan yapıldı. Üst katımızda ise bir bar var. İsmi de buradan geliyor zaten. Meyhane ve bar birleşimi. Halk Meybar dedikçe adı olarak benimsenmiş. "dedi Helena. Anlattıkları oldukça dikkatimi çektiğinde sonuna kadar neredeyse soluksuz dinlemiştim.
"Dünyadan gelenlerin çoğu üst katta. Burada senden ve benden başka kimse yok. Bu yüzden burayı özellikle seçip seçmediğini merak etmiştim. " dediğinde anladım dercesine başımı salladım. Geriye yaslanıp bakışlarımı cama çevirdim. Şehrin kalabalığına takıldı gözlerim.
"Özellikle seçseydim... Senin gözünde nasıl bir izlenim çizmiş olacaktım ? " dedim bakışlarımı ona çevirmeden önce. Gerginliğim biraz olsun geçmişti ama karşımdaki kadının samimi ve meraklı olması ne yazıkki beni tamamen rahatlatmıyordu.
Bakışları üzerimde oyalandı bir kaç saniye. Yeniden gözlerime odaklandıgında ne düşündügünü anlayamıyordum. Zaten masaya geldiğinden beri ne düşündüğünü anlamamı istememişti. İfadesinden, gözlerinden, samimiyetinden aslında onun anlamamı istediği şeyleri anlamıstım değil mi? Bana gösterdiğinin de arkası vardı. Herkesin yok muydu? Benim de vardı. Olduğum ve göründügüm kişiyi ayrı tutmak zorunda kalmıştım iki aydır. Bir sessizliğe çekilmiştim. Gözlem yapmıyordum sadece. Kendimden de kaçıyordum.
"Büyük bir kaçışın içinde olduğunu düşünecektim. " dediğinde kaşlarım çatıldı.. Bunu bir kafeyi seçmem ile nasıl anlayabilirdi. Blöf mü yapıyordu? Kimdi bu kadın? Kalp atışlarımın hızlandığını fark etsem de iki aydır yaptığım şeyi yaptım. Görmezden geldim.
"Neden? "
Masada öne doğru eğildi. Oldukça rahattı tavırları. Kendinden emindi. Kendine büyük bir inancı vardı. Görüyordum bunu.
"Gecenin bu vaktinde burada olan ya kaçıyordur ya da saklanıyordur. Söylesene Amaya... Kaçıyor musun? Saklanıyor musun? " dediğinde bakışlarındaki o samimiyet büyük bir ciddiyete dönüşürken gözlerim yine camın ardındaki kalabalığa değmişti. Gecenin bir yarısı değildi ama burada sanki her saat yoğun geçiyordu. İnsanların bitmek tükenmek bilmediği bir kalabalık oluşuyordu her saat. Ya da bana öyle geliyordu... O demese saatin bu kadar geç olduğunu bile fark etmezdim. Ama ben buydum. Fark etmeyendim. Fark edilmeyendim.
Ama neden Helena beni fark etmişti?
"İkisi de değil. " dedim sorusuna yanıt olarak. Ona çevirdim bakışlarımı. İçime bir şüphe düşmüştü. Şayet his teorisindeki his tılsımı doğruysa benim içimde boş yere bu his belirmemişti... His tılsımım doğru mu çıkacaktı gün sonunda?
"Yalnızlığı tercih ediyorum. " dedim. Yalandı. Kaçıyordum. Kendimden kaçıyordum. Gerçeklerimden kaçıyordum. Korkuyordum. Deli gibi geçmişin kuyusuna düşmekten , o kuyunun dibinde debelenerek yok olmaktan, asla gökyüzüne erişememekten korkuyordum. Ben saklanıyordum. Kendimden. Geçmişimden. Ama bunu ben istememiştim. Ben secmememistim kaçmayı da saklanmayı da... Ben o hayat çarkının estiği yöne savrulan bir ateştim yalnızca.
"Yalnızlık tercih edilir mi? " dedi Helena. Aramızda garip bir ciddiyet kurulmuştu.
"Yalnızlık tercihtir.. Kaçmak değildir. Saklanmak değildir. Tercihtir çünkü yalnızlık benlik demektir. Bir yerden sonra insanın da kendini seçmesi gerekir. "
"İnsan hep kendini seçerse bencil sayılmaz mı? " dediğinde dudaklarımda yarım bir gülüş oluşmasına engel olamadım.
"Yalnızlığı tercih ettiğinde senden başka zarar görecek birisi var mı? " dediğimde kasları havalanmıştı. Hazırlıksız yakalanmıştı soruma.
"Arkada bıraktıklarımız ne olacak? "
"Arkada bırakacak kimsen yoksa zaten yalnızsındır Helena." dediğimde dediklerimden etkilemiş olacak ki bir sessizliğe büründü. Tam bir şey demek için aralanmıstı ki dudakları arkadan bir ses yükseldi.
"Prenses Helena. Kral babanız sizleri görmek istemiş. Saraya geri dönmemiz gerekiyor efendim. " dediğinde gelen adam, muhtemelen krallık askeriydi, gözlerim şaşkınlıkla büyümüştü.
Ben saatlerdir bir prenses ile mi sohbet ediyordum.
Ettiğim lafları bir şekilde yerdim de! Artık düşündüğüm şeyleri de mi yiyordum ya?!
Görsem anlardım diye düşünüyordum. Aynen Amaya. Anlarsın! İllaki bir kraliyet üyesi olmanın asilliğini ve yanında biraz şatafatını yansıtırlardı. Yansıtmıyorlarmış! Hiç hayalimdeki gibi bir şatafatı yoktu! Benim gibiydi. Normaldi!
Halkın arasında öyle dolaşmak ve dikkat çekmek istememiş olamaz mı? Olabilirdi. Bu çok mantıklı bir tercihti. Evet kesinlikle. Ben aptal değildim. Bu prenses kılık değiştitmisti. Yoksa anlardım. Bir zahmet anlayalım.
Prenses olduğunun ufak çaplı şokunu yasadığım Helena oturduğu yerden zarafetle kalktı. Artık prenses olarak yorumluyordum hareketlerini. Bana çevirdi gözlerini büyk bir asaletle.
"Tanıştığıma memnun oldum Amaya. Belki yine denk geliriz... Yardıma ihtiyacın olursa Saray'a beklerim. İyi geceler... " dedi oldukça resmi bir şekilde. Ve yanımdan geçip gitti. Buraya geldiğini farketmemiştim ama tek girdiğine emindim. Asker olduğunu düşündüğüm adam burada olduğu için mi bütün konuşmamızın içinde olmadığı bir ifadeye bürünmüştü?
Bilmiyordum. Tanımıyordum. Anlamıyordum.
Çünkü düşünmek istemiyordum.
Ama biliyordum. Belki de hissediyordum.
Belki yine denk geliriz... Değil. Gelecektik. O zaman için bunu bilmiyordum ama yakın zamanda öğrenecektim.
✧༺♥༻✧
Güneş gökyüzünde belirirken Matiest krallığında yine açık bir hava vardı. Sabahın ilk ışıkları ile uyanmıştım. Ayaklarımın beni götürdüğü yer uzun bir süre tek derdim olacak olan eğitim kurumuydu. Ellerimi pelerinin altından çıkarıp pelerinin başını açtım ve uzun, açık kahverengi saçlarımı açığa çıkardım. Belime kadar gelen uzun saçlarım sırtımdan aşağı dökülüyordu şimdi. Saçlarıma güneş ışığı vurduğunda rengi daha da açılıyordu. Saçlarımın bazı yerlerinde daha açık renkte saçlar vardı. Güneş ışığı, saçlarımın arasında sanki onlar bir ışıltıymış gibi gösteriyordu. Hoşuma gidiyordu ama ne zaman bunu fark etsem derin bir sorgulamaya düşüyordum. Saçlar genetik derlerdi. Benim genlerim kime aitti?
Zihnimde yine bir kapı açıldı, diğeri ise kilitlerle kapandı yüzüme. Yine ve yine kendi zihnimden kovuldum. Başıma giren ağrıyla düşünmeyi bırakıp yola odaklandım. Gözlerimi etrafta gezdirdim. Karşımdaki oldukça heybetli görünen yapıya baktım. Burası benim egitim gördüğüm yerdi. Okul demek alışıldıktı ama Rarenyum'da buraya Eğitim kurumu diyorlardı. Bu sistemleşmiş bir şeydi. Kurum, krallığa ait bir yapıydı. Bir sürü alt dalı vardı. Bunlardan biri de egitim kurumuydu. Eğitim kurumunun bile böyle şatafatlı olması bana diğer kurumların ve ziyadesiyle onun ait olduğu saraya dair bir merağa sürüklüyordu.
Büyük kapıdan geçince egitim kurumunun geniş bahçesine ulaşmıştım. Kaldırımın yol göstericiliğiyle bahçenin etrafında dolandım. Sütunların arasından geçtim. Büyük pencerelerin önünde insanlar sohbet ediyorlardı. Özellikle bahçedeki fıskiyenin etrafındaki banklar doluydu ve kahkaha sesleri dikkat çekiyordu. Bu kadar gülecek kadar ne yaşıyorlardı?
Binanın içine girdiğimde üşüdüğümü hissettim. Hava her ne kadar güzel olsa da binalar taşlardan yapıldığı için oldukça soğuktu. Her ne kadar her yerde ısıtan enerjili taş kaloriferleri olsa da soğuktu. Yetmiyordu geniş , taştan koridorları ısıtmaya.
Daha fazla oyalanmadan dersimin olduğu sınıfa geçtim. Sınıf boş değildi. Dersin saati yaklaşmıştı.. Tıklım tıklım denecek bir kalabalık olmasa bu derse girmesi gereken seksen kişinin yarısından fazlası burada gibiydi. Sıralar neyseki taştan değildi. Yoksa bir taraflarım buz tutardı. Tahtadan olan sıralar iki kişilikti. Kat kat yükseliyordu. Merdivenlere yöneldim. En arkada her iki yeri de bos sıralardan birini gözüme kestirdim. Sayet herkes gelirse yanıma kesinlikle birisi otururdu her ne kadar bunun yaşanmasını istemesem de yaşanma ihtimali yüksekti. Yine de en önde oturmaktan iyiydi. Dikkat çekmek istemiyordum. Sessizce derslere girip eğitimi tamamlamayı ve sonra kendi halime bırakılmayı istiyordum.
Sıraya yerleştim. Yer , mekan ve evren ayırt etmeksizin yapılan bir eylemdi masaya bir şeyler yazmak. Karalamak. Resimler çizmek... Bu yüzden genelde daha önce oturmadığım sıralara oturmaya özen gösteriyordum. Boş iki sıra arasında bu sırayı seçme nedenim tamamen masaya yazılan cümleleri okumak, çizilen resimleri incelemekti. Amaç eğlence aramak değildi. Vakit geçsin yeterdi.
Gözlerim bir yazının üzerinde gezindi uzun bir süre. Rusçaydı. Buraya Rusya'dan gelen insanlarda vardı elbet.
"Человека исправит боль и могила,
А миром правят любовь и дебилы, "
Bu bir şarkı sözüydü.. Belli oluyordu ve tam olarak şöyle yazıyordu.
Ölüm ve acıyla değişir bir insan
Ve dünya aşık olan aptallarla birlikte dönüyor,
Aşk... Evrenin de dünyanın da ortak bir sorunuydu. Bir keresinde masaya şöyle bir şey yazmışlardı. Aşktan kurtulmak için evren bile değiştirdim ama yine başladığım noktadayım. Kuyunun dibindeyim ve bu defa gerçekten yalnızım... İnsanlara bu kadar acı çektiren şeyin adının aşk olması mıydı insanı şaşırtan? Yoksa insanı değişmeye iten bir ölüm ile eş değer bir acıya neden olması mıydı? Aşk neydi? Bılmıyordum. Merak ediyordum ama sanki evren bu merakımı biliyormuş gibi her yerden bir işaret yolluyordu.
Ve dünya... Aşık olan aptallarla birlikte dönüyor.
Bir acı da ölüm de değişim demekti. Dönüşüm demekti. Dönmek demekti. Dünya dönüyordu ve şarkı sözlerine göre bunu aşık olan aptallar da ortak oluyordu. Belki de aşk tüm bu anlatılanların hiçbiri değildi. Dünya dönüyordu çünkü ne ölüm ne de acı onu durdurabilmişti. Belki de aşk bir ilaçtı. O ölüme bir çare olan, acıyı dindiren bir ilaçtı ve bunu herkes O kadar imkansiz görmeye başlamıştı ki inanmıyorlardı. aşık olanları aptallık ile suçluyorlardı. Çünkü bir inanca karşı çıkan her şey suçlanırdı. İnsanlar aşktan korkuyordu. Yaralanmaktan değil. Yara aldıktan sonra iyileşmekten.
Yanıma oturan bedeni fark ettiğimde düşüncelerimden sıyrıldım. Gerçekten evrenden tek bir isteğim vardı. Aşk gibi bir aptallık da değildi ha! Sadece ders boyu yalnız kalmaktı. Ama ne yazıkki bu isteğim reddedilmişti.
Gözlerim sınıfta dolandı. Boş yerler vardı. Hem de bir sürü boş yer vardı. Neden yanıma gelip oturmuştu ki? Gözlerimi sakin kalmaya çabalayarak yanımda oturan bedene çevirdim. Ela olduğu oldukça belli olan gözlerini sınıfın kara tahtasına dikmiş, çatık kaşlar, gergin bir yüz ifadesi, kapalı pelerinin başı ile sessizce oturuyor ve derin derin soluklanıyordu. Onun siniri öyle belirgindi ki benim içimdeki bu yer kavgası bir an için çok çocukça gelmişti. Çocukça... Çocukluk... Çocukken de bu tür dertlerim mi vardı acaba?
Gözlerime denk gelen gözleri ile gerçekliğe döndüm. Gözlerimi dikip kalmıştım. Yüzümü inceledi. Ben de aynısını ona yapıyordum. Gergindim ama kötü bir şey hissetmiyordum. İkimizde sorguluyorduk.. O neyi sorguluyordu bilmiyordum ama ben neden boş yerler varken gelipte yanıma oturduğunu sorguluyordum. Gözlerini üzerimden çekti ve kollarını masaya koyup üzerine kafasını koydu. Uyuyacak mıydı?
Delirmiş olmalıydı! Hele de bu adamın dersinde! Saygıdeğer bilge Olimpos'un en nefret ettiği şeylerden biriydi derslerde uyumak. Uyuyacaksanız ya gelmeyın ya da gözüme sokmayın derdi hep. Bu adam kesinlikle delirmiş olmalıydı! En arkada olabilirdik ama bu şekilde yatarsa tüm dikkati üzerimize çekerdi. Saygıdeğer bilge Olimpos'un dikkatini çekmek şu evrende istediğim en son şey bile olmayabilirdi. Kalkmak için hamle yaptığımda kapıdan giren saygıdeğer bilge Olimpos'u görmek yerime geri oturmama neden olmuştu
Başlasındı diken üstünde oturduğum saniyeler! Aman ne harika!
Koskoca sınıfta diğer sıraların suyu mu çıkmıştı da yanıma gelmişti? Çıkışta görülecek bir hesabım vardı!
Saygıdeğer bilge Olimpos'un derse başlamadan önce herkesi göz hapsine almak gibi bir ritüeli vardı. İnsanın gözüne gözüne bakıp sıkıysa uyuyun der gibi bakıyordu. Onunla göz göze gelmem sınıftaki kalabalık sayesinde üç dakikayı bulurken bakışları yanımdaki uyuyan adama dönünce buradan bile belli olur bir şekilde çatılmıstı. Bunu fark eden tek ben değildim. Çok süper! Şimdi herkes bize bakıyordu. Bana ve yanımdaki kimliği belirsiz, hayatı zerre takmadığı belli olan arkadaşa!
Saygıdeğer bilge Olimpos temkinli ve sessiz adımlarla yanımıza gelmesini ağır çekimde izlemiştim resmen. Avına yaklaşıyormuş gibi bir ciddilik içindeydi. Korkutucu bakışları da gözlerindeydi. Adım adım belayı alıyordum başıma. Herkesin gözü bizim üzerimizdeydi. Öyle ki gerginlikten ellerim bile terlemişti. Ecel terleri döküyordum. Avına hamle yapmadan önce daha da emin olmak ister gibi bana çevirdi gözlerini.
"Arkadaşının uyumak için bir nedeni var mı? Yoksa keyfi mi takılıyor? " derken her kelimesi sanki kulağımın dibinde bağırmış hissi veriyordu. Gerginlikten durma noktasına gelen kalbimi bir kenara bırakıp ellerimi pelerinin üzerine sürtüyordum ki cebimdeki çıkıntı ile zihnimde sayısız ampul yandı. Şimşekler çaktı ve belki de hayat bu adama karşı bir umut kırıntısı gösterdi bana.
Gözlerimi Saygıdeğer bilge Olimpos'un gözlerinden ayırmadan ellerimi cebime attım ve ilaç kutularından bana gerekli olanı çıkardım. İlaçlar ile öyle haşır neşirdim ki ilacın kutusunu görmeden sadece dokunarak hangi ilaç olduğunu biliyordum. Saygıdeğer Olimpos'a uzattım kutuyu ve evrene geldiğimden beri yapmadığım tek şeyi yaptım. Yalan söyledim.
"Arkadaşım hasta saygıdeğer bilge Olimpos. Dün bütün gün şifahanedeydik. Derse katılım zorunluluğu vardı. O yüzden katılmak zorunda kaldı ama sizde bilirsiniz ki bu ilaç, " dedim elindeki ilacı göstererek, " uyku yapar. Arkadaşım bilinçli bir şekilde uyumadı. İstiyorsanız uyandırayım. "dedim. Ecel terleri döktüğümü bilmese de olurdu. Lütfen uyandırmak isteme! Lütfen! Lütfen!
Bakışları bir yatan çocuğun üzerinde , bir ilacın üzerinde gezindi. Sessizliği öyle bir korku salıyordu ki biraz daha konusmasaydı kalbim başıma iş açacaktı. Öyle ki yalanımın mumu yatsıya kalmadan şu saniye sönecekti. İlacı elinden alıp o benim kalp ilacım dememe ramak kalmıştı ki ilacı bana geri uzattı.. Gözlerindeki o sinir, nefret, öfke artık her neyse gözle görülür bir şekilde dağılırken konuşmaya başladı.
"Arkadaşın adına üzüldüm. Uyandığında ona ilaçların saatini derslere göre ayarlamasını söylersin. Bir daha olmasın dediğimi de ilet. " derken gerilemişti. Yavaşça çıktığı basamakları yaşından beklemediğim bir atiklik ile inerken rahat bir nefes vermiştim.
O ders anlatmaya başlayana kadar tam anlamıyla rahatlayamadım. Matiest'in tarihi gelişiminde kaldığı yerden konuyu anlatmaya devam ederken benim tek duyduğum kalbimin atışıydı. Gerilmiş, oldukça stres yapmıştım. Kalbim büyük bir krizin eşiğinden dönmüş gibiydi. Arada gözler buraya dönüyordu. Neye bakıyorlardı böyle? Anlamamıştım. Zaten anlayacak halimde yoktu. Bilge Olimpos'a odaklanmaya çalıştım. Aklımı dağıtırsam her şey daha kolay olacaktı. Ellerimi yumruk haline gelip açılıyordu. Bir krize girmekten daha kötü şey de o krize girmeyi engellemekti. Bunu uzun zamandır yaşamamıştım.
Ders kaç saatti bilmiyordum ama bana yıllar gibi gelmişti. Saygıdeğer bilge Olimpos çıkmadan önce bizim olduğumuz yere bir bakış atmıştı. Zorlukla tebessüm etmiştim. İnsanlar dönüp buraya bakarak çıkıyorlardı. İlk defa mı birisi birini öğretmen gazabından kurtarıyordu? Neydi bu kadar ilgi çeken? Neyse de öğrenmek istemiyordum şu anda. Tek istediğim buradan bir an önce çıkıp gitmekti ama inandırıcılığı bozulmasın diye sınıfın boşalmasını bekliyordum.
Sınıftaki son kişi de çıkınca ben yanımda uyuyan adama dönmüştüm ki onun zaten bana bakıyor olması gerçeğiyle yüzleşmiştim. Kaşlarım çatıldı. Yüzünde gezindi gözlerim. Sakın kalmak adına derin bir nefes aldım ama sadece sinir doldum. Hiç de uyumuş da uyanmış gibi durmuyordu. Ben burada kırk takla atmıştım. Onu kurtarmıştım ama belli ki kurtarılmayı bekleyen bir yani yoktu. Boşu boşuna risk almıştım.
"Herkes gitti mi? " dediğinde gözlerimi kapatıp derin bir nefes daha aldım ama göğüs kafesime giren kramp benzeri şey yüzünden nefesimi de alamadım. Yüzümü buruşturmamak için çabalarken gözlerimi açıp ona baktım. Sadece başımı salladım. Başını kaldırdı rahatlamış bir şekilde. Pelerinin başı halen başındaydı. Birinden falan mı saklanıyordu?
Bana neydi ki?
Kalkmak için çantama uzanmıştım ki konuşması ile duraksadım.
"Teşekkür ederim. Beni kurtarmana gerek yoktu. " dediğinde ters bakışlarım onun üzerindeydi. Fazlasıyla sinir olmuştum kendisine. Hiç lafımı sakınacak halim yoktu.
"Teşekküre gerek yok. Kendim için yaptım. Hocanın dikkatini çekmek gibi bir niyetim yoktu. Senin aksine. " dediğimde bana sinirlenmek yerine gülmesiyle daha da sinirlenmiştim. Çantamı aldığım gibi saniye beklemeden kalktım yerimden. Arkamdan bir şeyler diyordu ama hiçbirine kulak asmamıştım. Sınıftan çıktığımda tek amacım eğitim kurumundan çıkmak ve Rarenyum'un dünyadan gelen insanlar için ayarladığı evime gitmekti. Bir artı bir evlerimiz vardı. Küçük müydü? Bence dünyadaki üç artı bir evlerle yarışırdı ama dünyadan gelen çoğu kişi beğenmiyordu. Bir ben beğeniyordum sanırım. Bir evden tek beklentim yalnız başıma kalacak , başımı çatısının altına rahatça sokacağım yer olması olduğundan diğerlerini anlamam pek mümkün değildi.
"Hey! Sana sesleniyorum! " diyen sese döndüm. Hemen yanımda yürüyen ve başıma bela olan bu adamı görmek neden atlılar kovalıyormuş gibi hızlı hızlı gittiğimi bir kez daha hatırlatmıştı bana.
"Ne var? " dedim ters bir şekilde. Oldukça rahatsız olduğumu belli ediyordum.
"Tanışalım." dedi en makul şekilde. Durmak ve dinlemek hataydı. Göz devirmemek için kendimi tuttum ve bir şey demeden tekrar ilerlemeye başladım. Arkamdan homurdanıyordu.
"Benim kim olduğumu bilmiyorsun değil mi? " dediğinde adımlarım durdu. Anlık bir dürtü ile ona döndüm ve sonrasında kendime kızacağım bir şekilde onu süzdüm baştan aşağı. Tekrar gözlerine çıkardığımda gözlerini yüzümdeki aynı ifade onda da vardı. Çatık kaşlarla o da beni inceliyordu. Aramızda mesafe azdı. Ona doğru bir adım atarak daha da azalttım.
"Sen benim kim olduğumu biliyor musun? " dediğimde kaşları daha da çatıldı.
"Hayır. Bilsem tanışalım der miyim? " dedi hemen. Boyu benden uzundu. Başımı geri atarak ona bakıyordum. Üstten üstten bakmasına da sinirlenecektim birazdan. Tanıyordum kendimi.
"Ne güzel işte. Sen beni ben de seni tanımıyorum. Yani bu ne demek oluyor? Sen yoluna ben yoluma. " dedim ters ters. Tabiri caizse ağzı bir karış açık şok içinde kaldı.. Bir şey demesine izin vermeden ona arkamı döndüm ve evime doğru ilerlemeye başladım.
Sanırım son dediklerimi oldukça iyi anlamıştı. Beni rahat bırakmıştı. En doğrusuydu bence. Ben kendi halime kalmalıydım. Birisiyle tanışmak istemiyordum. Arkadaş olmak da istemiyordum. Hayatıma birilerini de almak istemiyordum. Çünkü..
Benim bir hayatım yoktu.
Daha kendimin kim olduğunu bilmiyordum. Tek bildiğim kalp aritmi sorunu olan, bu yüzden operasyon geçirmiş, geçirdiği operasyonda gelişen komplikasyon sonucu iki ay komaya girmiş, uyandığımda ise gerçek anlamda bembeyaz bir sayfaya geçiş yapmıştım.
Ben Amaya Pulsa. Kim olduğumu bilmiyordum. On sekiz yaşındaydım ama bir yaşında gibi hissediyordum. On sekiz yılım yoktu. Zihnimde bir sürü kilitli hatıralar vardı ve ben o kilitlerin anahtarını bulamıyordum. Doktorlar hafıza kaybı demişlerdi. Tedavisi yoktu. Demişti ki doktorlar geçmişinizi hatırlatacak şeyler hatırlamanıza yardımcı olabilir. Ama o bile farkındaydı bana geçmişimi hatırlatacak kimsem olmadığının. Ne operasyondan çıkınca ne de komadan uyanınca gelmişti geçmişten birisi yanıma. Kimsem yoktu. Doktorlara buraya tek gelip gelmediğimi sorduğumda tek olduğumu söylemişlerdi. Yoğun ısrar ve araştırmalar sonunda çocukluğumun bir yetiştirme yurdunda geçtiğini öğrenmiştim.
Ben Amaya Pulsa. Doğduğumdan beri kimsesizdim.
Ve bu kimsesizliğime kimseyi dahil etmeye de isteğim yoktu.
✧༺♥༻✧
Bir ay sonra...
Bir sihirli değneğim olsaydı geçmişi hatırlamak isterdim sanırım. Yani bu derse girmeden önce tek isteğim bu olurdu. Ama şimdi oturduğu masanın üzerinden geçmişi ve geleceği birleştirip oradan da efsanelere atlayan saygıdeğer kahin Gravel'i yok etmek istiyordum. Sihirli değnek. Keşke gerçek olsan da şu saatlerdir beynimizi çorba eden adamı yok etsen.
"... Nadideler geldiğinde evrenimiz bunu hissedecek değerli arkadaşlarım. Nadideler bir efsane değil. Kimseler bana inanmıyor sevgili arkadaşlarım ama ben alışkınım. Göreceksiniz! Nadideler gelecekler! Nadideler gelecek ve evrenin kaderi yeniden belirlenecek! İyi veya kötü! Bir nadide evrenin adaletidir arkadaşlar! Adaletin sopası adlı eserimde de bunu oldukça değinmiştim. Hatırlıyorsunuz değil mi? "
Herkes aynı anda evet derken sadece iki kişi kısık sesle başka bir yanıt vermişti.
"Ne yazık ki! " demiştik biz. Biz diyordum. Ben ve bir aydır yakamdan düşmeyen adam. Adam dediysek de yanlış anlaşılmasın. Aynı yaştaymışız. Mışız diyordum çünkü ben konuşmadıkça o konuşmuştu. Çenesi düşüktü. Hatta yoktu bence. Yüzündeki çene sadece göstermelikti. Bir insan nasıl bu kadar ısrarcı olabilirdi. Bana kendini tanıtmıştı.. İstemiyorum desem de sen değil ben istiyorum demişti. Bir de küstahtı. Kızıyordum. Sinirleniyordum. Ama o gitmek yerine bizden çok iyi arkadaş olur deyip tekrar yanımda bitiyordu. Peşimi bıraksın diye hayatımda biri var demiştim. Aldığım cevap ben sevgili aramıyorum ki arkadaş olalım demişti. Kendimi toksik bir ilişki içindeymişim gibi anlatmıştım ama öyle dikkatli bakıyordu ki yalan söylediğimi anlamıştı. Ama sonuna kadar bana anladığını belli etmemiş, benimle resmen alay etmişti.
Demiştim ki sevgilim çok baskıcı, seni yanlış anlar. Canına susamadıysan beni rahat bırak demiştim. O ne dese beğenirsiniz? Getir tanışayım demişti. Olmayan bir insanı nasıl getiremeyeceğimi ona izah etmek için düşünüyordum ki sorusuyla beni şoka sokmuştu. Evli misin demişti. O kadar ileri gidemeyeceğimden hayır ama düşünüyoruz demiştim. Ama o bu cevabım ile mutlu olmuştu. Ne güzel demişti. Nedimen olurum. Tek takılıyorsun. Arkadaşın yok belli ki. Yardıma ihtiyacın olabilir, nedime iyidir. Davetiyeni bekliyorum demişti.
Ona karşı uydurduğum yalan gelip ayağıma dolanınca geri adım atmak zorunda kalmıştım.
Ne saçmalıyorsun dediğimde cevabı bana neden yalan söylüyorsun olmuştu. O gün saygıdeğer bilge Olimpos'a yalan söylerken ellerimi sürekli açıp kapattığımı ve dizimle ritim tuttuğumu gördügünü söylemişti. Ve tam olarak aynılarını o an yaptığım için yakalanmıştım.
Bu neredeyse üç hafta önce gerçekleşen bir olaydı. Üç haftadır sadece bilge Olimpos'un dersleri haricinde her derste yanımdaydı. Derslere birlikte girip birlikte çıkıyorduk. İlk başlarda her ne kadar ondan kurtulmak istesem de şu geçen zamanda ona alışmıştım. Garip bir enerjisi vardı. Israrcıydı ama rahatsız edici değildi. Ona olan sinirim yüzünden rahatsız hissediyorum sanmıştım ama o sinir geçince daha mantıklı düşünür olmuştum ve bu adam bana rahatsız hissettirmiyordu.
Önüme itelenen kağıda göz ucuyla baktım.
"Bana adını bugün söyleyecek misin keçi inatlı? "
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırmıstım. Ben ona dair çoğu şeyi biliyordum. Adı Owen'dı. Soyadını söylememişti. Merak ediyor olsam da bu ona bunu sorarsam ona terslenmelerimin hepsi boşa gidecekti. Bu olmasın diye ilgilenmiyormuş gibi yapıyordum. Doğup büyüme Matiestli olduğundan bahsetmişti. İki abisi bir ablası vardı. On sekiz yasındayım demişti. Umarım aynı yaştayızdır da benden küçüksündür demişti. Kaşlarımı çattığımda bunun soru olduğunu anlamıştı ve mutlu mutlu devam etmişti. Abla ve abilerden sıkıldım. Kendimi abi gibi hissetmek istiyorum demişti.
Boş konuşuyordu ama bunu bilinçli yapıyordu. Salak değildi. Sadece beni anlamaya çalışıyordu. Farkındaydım. Olurda bir noktada inadını kırabilirim umuduyla gerekli gereksiz her şey hakkında konuşuyordu. Yorum yapıyordu.
Kağıdı önüme daha da iteledi. Kağıttaki keçi inatlı yazısı ile göz göze geldim. Ona hâlâ hiçbir şey anlatmadıgım için bana keçi inatlı diyordu. İnadımın eşinin benzerinin olmadığını da söylüyordu.
Kısacası. Boş yapıyordu.
Elim kaleme uzandı. Kağıdı önüme çektim. Derslerde daha çok iletişim kurduğumuzu söylüyordu. Haklı olabilirdi. Bir keresinde ona asla cevap yazmayacağımı dile getirmiştim. O da beni hocaya söylemek ile tehdit etmişti. Korktuğumdan değil de bunu gerçekten yapacak kadar gözü kara olduğuna emin olduğum için onunla konuşuyordum. Şurada yarı dönemin bitmesine az kalmıştı. Kalan yarı dönemde bana musallat olacak bir hoca istemiyordum.
Benim olmayan bir ismi söyleyip seni başımdan defetmeme ne dersin?
Yazdığım kağıdı ona doğru ittim. Göz ucuyla ona baktığımda ciddi bir şekilde bir şeyler yazdıgını gördüm. Ne kadar terslersem tersleyeyim bir şekilde alaya alıyordu ama bu kez ciddiydi. Çok geçmeden kağıdı önüme doğru iteledi.
Yalan söylersen anlarım. Ayrıca alt tarafı adını söyleyeceksin. Sana hitap şeklimi sevmiyorsun ama bana da hiç yardımcı olmuyorsun.
Derin bir nefes aldım okuduklarım ile. Sanırım sonunda bana kızmıştı. Tripli olduğu oldukça belli bir şekilde önüne döndü. Kalemini de biraz sinirli bıraktı masaya. Çıkan ses yüzünden bir kaç kişi bize dönüp bakmıştı. Owen ise bunları hiç umursamamış kahin Gravel'i dinlemeye başlamıştı ve bana ilk defa trip atıyordu.
Belki eskiden olsa sen hangi hakla bana trip atıyorsun derdim de onun ısrarı ile geçirdiğimiz şu bir ayda bana trip atma hakkı kesinlikle kazanmıştı. Ben hiç kimseye bu kadar ısrarcı olacağımı sanmıyordum. Ama onun takdir edilir bir inadı vardı. Başta benden hoşlandığını düşünmüştüm ama o bunu kesin bir dille reddetmişti.. Ben arkadaş olalım istiyorum demişti. Hayatında hiç arkadaşı yok muydu? İlk gün bana beni tanımıyorsun değil mi diye sormuştu. Bunu sorarken ayıplar şekilde değildi. Aksine onu tanımadığım için mutluydu. Nedenini bilmiyordum. Bana kendini anlatıyordu ama detaya girmiyordu. Abim, ablam var demişti. Annesinden, babasından bahsetmemişti. Burada doğup büyüdüm demişti. Matiest kanındanım demişti. Diğer insanlar gibi değil, daha yürekten bir şekilde bahsetmişti krallıktan.
Owen kimdi bilmiyorum ama kimliğini saklıyordu. Ama bir konuda emindim. Yalan söylemiyordu.. Bu konuda bir de tahminim vardı. Bence Owen yalan söylememek için böyle anlatıyordu kendini.
Ders bittiğinde ben haklı tribi ile kalkar gider sanmıştım ama ben eşyalarımı toparlayana kadar beni beklemişti. Bana kızgın olsa da gitmemişti yanımdan ve bu tuhaf hissetmeme neden olmuştu. İçimde bir yerler bırakılmaya o kadar hazırlamıştı ki kendini onun bu yaptığı kalbimi sızlatmıştı ve ona olan bütün inadımı kırmıştı.
Ben nereye gidersem peşimden gelecekti. Biliyordum. Eğitim kurumunun içerisinde siyam ikizi gibiydik. Eğitim kurumu dışında bunu çok sık yapmıyordu. Durması gerektiği yeri biliyordu. Bir sonraki dersimiz iki saat sonraydı. Uygulama dersiydi. Aslında ikinci dönem geçilecek bir dersti ama ikinci döneme az kaldığından yavaştan başlamıştık derslere.
Şans ya da tesadüf. Artık ne derlerse...
Owen da benim gibi ates elementine sahipti. Hatta o bu duruma o kadar çok sevinmişti ki ateş elementi olmamızın arkadaşlıgımızı daha da güçlendirdigini söylemişti. Yine boş yaptıgı anlardan biriydi.
Eğitim kurumunun sakin bir arka bahçesi vardı. İnsanlar genelde burayı pek tercih etmiyorlardı. Yol üzerinde değildi. Biraz yürümek gerektiriyordu. Arka bahçeye geçmeden önce iki kahve almıştım. Birini Owen'a almıştım. O böyle içiyordu. Ama o da iki kahve almıştı. Tripli olduğundan bir şey demek istememiştim zira ne desem tersini yapacak gibiydi. O da iki tane kahve almıştı. Sanırım keçi inatlı olan tek ben değildim
Ne de olsa kişi kendinden bilirdi işi.
Bir banka yan yana oturduğumuzda ikimizde aynı anda birbirimize kahvelerden birini uzattık. Konuşmamız da aynı anda oldu.
"Bana mı almıştın? " dedi. Tabi beklemediği bir şeydi
"Sana aldığımı anlamamış mıydın? " demiştim. Benimki de soruydu! Ona daha önce hiç kahve almamıştım. Aldıklarını bile bazen içmemiştim ama o ısrarla her defasında bir kahve de bana alırdı. Kaşları şaşkınlıkla havalandı.
"Sen bana kahve mi aldın? " dedi şaşkınca. Elindeki kahveyi aldım. Ona aldığım kahveyi eline tutuşturdum.
"Sonra şaşırırsın. Şimdi şu kahvelerden kurtulalım. Ziyan mi olacaklar? " dedim içemeyecegimize emin olduğum ikinci kahveleri işaret ederek. Neyse ki şaşkınlığı dediğim şeylerlr hızlıca dağılmıştı. Ona aldığım kahveyi kenara koyup fazla olan kahveleri alıp uzaklaştı yanımdan. Bulunduğumuz bahçede oturma yerleri bir çember oluşturmuştu. Dolu olan banklardan birine yaklaştı. Ne dediğini buradan duyamasam da bir şeyler demiş, kahveleri oradaki iki adama vermişti. Geri gelirken yüzünde hâlâ aynı ifade vardı. Tribi devam ediyordu. Yeni hayatımın ilk tribine bir hayırlı olsun demek lazımdı.
Yanıma oturdu. Kahvesini içmeye başladı sessizce. Sessiz olmasının hoşuma gitmediğini o an anlıyordum. İçimdeki cesaretle ona doğru döndüm. İlerideki ormana dikmişti ela gözlerini. Pelerinin başını asla ama asla açmıyordu. Hava daraltıcı derecede sıcak olmasa da sıcaktı. O pelerinin başı kafasındayken daralmıyor muydu?
"Tanışma teklifin hâlâ geçerli mi? " diyerek bodoslama girdim konuya. Ormanda dolaşan gözleri beni bulduğunda tek kaşı havalandı. Ciddi olup olmadığımı sorguluyor gibiydi. Ciddi olduğumu anladığında oldukça şaşırdı ve kaşları bu kez sitemle çatıldı. Buna emindim. Haklı çıkarmıştı dedikleri.
"Tanışmaya karar vermek için sana trip atmamı mı bekliyordun? Gerçekten pes! " dedi sitemle. Ona nasıl bu karara vardığımı anlatabileceğimi pek sanmıyordum. Bazen ben de anlamıyordum kendimi.
"Küs müyüz Owen? " dedim bu sefer. Adını ilk defa söylüyordum. Gözleri şaşkınlıktan büyürken elini uzattı. Ne yapacağını anlamadığım için kaşlarım çatıldı. Uzanıp omzuma işaret parmağıyla dokunmasına izin verdim. Omzuma belli belirsiz bir baskı yaparken oturduğu yerde dikleşti.
"Gerçeksin. Hayal falan değilsin değil mi?" dediğinde göz devirdim. O ise devam etti. Ters bir hareketim onu daha da şoka sokuyordu.
"Kimsin sen ve bir aydır peşinden koşturan kadına ne yaptın? " dediğinde haklı olması bana bezmiş bir nefes aldırmıştı.
Elindeki kahveyi dikkatlice aramıza bırakıp tamamen bana döndü. Cevap bekliyordu. Öyle ki biraz daha sessiz kalırsam benim bir aydır peşinde koştuğu kişi olmadığıma inanıp beni aramaya çıkacak gibiydi.
Ben de elimdeki kahvemi bırakıp ona döndüm tamamen. Elimi aramızda uzattım. Adam akıllı tanışma vaktimiz gelmişti.
"Amaya Pulsa. " dedim gözlerine bakarak. Hâlâ gerçekliğimi sorguluyordu. Bir elime baktı. Bir gözlerime. Yalan söylüyor olup olmadığımı anlamaya çalışıyor gibiydi. Yalan söylemediğimi anladığında elimi tutmuştu ama hâlâ biraz çekimserdi.
"Owen? " derken bile tereddüt ediyordu. Onun bu haline daha sonra gülecektim. Bence ilerimiz olursa o da bu anlara gülecekti.
"Bir aydır peşimden koşuyorsun. Arkadaş olalım diye dil döküyorsun. Şimdi ne oldu da inadım kırıldı diye düşünüyorsun değil mi? " dediğimde başını salladı hızlıca. Elimi elinden çektim. Gerçek olduğuma böylece daha da emin olmuş gibiydi. Geri yaslandım bankta. Omuz silkerek devam ettim.
"Bilmiyorum. İnadın inadımdan fazla geldi diyelim. Olur mu? " dedim. Gözlerini kırpıştırarak bana bakıyordu. Ne desem onaylıyordu. Cidden şoka girmişti. Elimi yumruk yapıp omzuna vurduğumda geriye savrulması benim içinde beklenmedikti. "Owen! " diye yükselmeden edememiştim. Hayır daha önce de ona böyle vurmuştum. O zaman milim kıpırdamamıstı. Vallahi sağı solu hiç belli değildi bu çocuğun!
"Gerçeksin sen... " dediğinde sinirli bir nefes aldım. Böyle davranmam daha da mutlu etmişti onu. Tekrardan eski konumuna geldiğinde kolundaki elimi geri çekmiştim. Ona kendini toparlaması için zaman verirken kahvemi yudumluyordum. Kendine geldiğinde soru yağmuruna tutacağını biliyordum.
"Adın gerçekten Amaya mi? " dediğinde sorusuyla gülmüştüm. Yanında ilk defa gerçekten kendim gibi davranıyordum. Onu terslemiyor gerçekten ben gibi davranıyordum ve bence o da bunun farkındaydı.
"Yalan mı söyledim sence? "dediğimde gülen o olmuştu bu kez. Yavaş yavaş eski ayarlarına geri dönüyordu.
" Potansiyelin var ama... Yok bu kez cidden doğruydun. Amaya... "dedi ve benim gibi yaslandı banka. " Güzelmiş ismin. Anlamı ne? "dediğinde şaşırmıştım. Adımın anlamını merak etmesi garibime gitmişti.
"Gece yağmuru veya son. Hangisini seçersen..." dedim. Amaya'nın iki anlamı vardı ve ikisi de birbirinden apayrı şeylerdi. Ona çevirdim gözlerimi. O zaten bana bakıyordu. " Owen ne anlama geliyor? "
"Soylu, genç ve iyi doğmuş olmak." dediğinde başımı salladım.. Güzeldi anlamı. Adının anlamını taşıyordu bana kalırsa. Ela gözlü. Beyaz tenli. Kahverengi olduğunu düşündüğüm saçları olan biraz bebek yüzlü denilecek yakışıklı yüzü olan bir adamdı. Saçları düz müydü yoksa kıvırcık mıydı? Hiç bilmiyordum. Hiç açmıyordu o pelerini. Gerçekten kim olduğunu bilmesem de soylu bir havası vardı. İçimdeki bir aydır süren merakın artık dile dökülme zamanı gelmişti.
"Bana neden soy adını söylemiyorsun? " dediğimde yüzündeki gülümseme donuklaşmıştı. Biraz da keyfi kaçmıştı. Kasti olarak söylemediğini tahmin ediyordum zaten. Böyle davranması daha da merak etmeme neden olmuştu.
Elindeki kahve bardağına sığınarak sessiz kaldığında içime şüphe düşmüştü. Beni eskiden tanıyor olan birisi olabilir miydi? Düşmanım falan mıydı? Öyle olsa dünyadan buraya bunun için gelmezdi değil mi? Hem güçleri vardı ve doğma büyüme Matiestli olduğunu falan söylemişti. Yalan söylediğini şu ana kadar hissetmemiştim. Anlattığı her şeyin doğru olduğuna inanıyordum ama... Böyle davranması da garipti.
"Baloya gelecek misin? " dedi sorumu es geçerek. Balo?... Üç gün sonra Homaris krallığında olacak baloyu mu kastediyordu? Ne alakaydı şimdi? Bilmiyordum. Normalde gitmemeyi düşünüyordum. Buraya geldiğimden beri katılacağım ilk balo olmuş olacaktı ama ben o kalabalığa katılmaya pek istekli değildim. Hastalığımı bahane ederek krallıkta kalmayı deneyecektim. Haklı gerekçeler olunca balolara katılmamamız hoş karşılanıyormuş. İlk geldiğimde öyle demişlerdi
"Katıl." dediğinde düşüncelerimden sıyrıldım ve ona odaklandım. Tüm samimiyeti ile gözlerime bakıyordu. " Baloda sana gerçekten kim olduğumu söyleyeceğim. O zamana kadar yalnızca Owen olarak devam etmek istiyorum. "dedi. Kaşlarım soru işaretleriyle çatıldı.
" Kim olduğunu öğrenince Owen olmayacak mısın? "dediğimde güler gibi olmuştu.
" Kim olduğumu öğrendiğinde yanında Owen olarak kalıp kalmayacağıma sen karar vereceksin Amaya. Ben her daim Owen olurum ama... Bazı durumlar insanların gözünde farklı bir insan gibi görünmeme neden olabiliyor. "dedi. Konuyu burada kapattığımıza emindim. Sorularım vardı. Farkındaydı. Ama şu anda anlatmak istemiyordu. Bir ay boyunca ona yüklenen sabırı şu anda kendime de istiyordum. Üç gün dayanabilirdim sanırım. Dayanamayıp da ne yapacaktım?
" Anlat bakalım. Kimsin sen Amaya Pulsa. Beni biliyorsun. Bütün hayatımı anlattım sana. Defalarca kez. "dediğinde imasını anlamıştım. Elinde kapı gibi bir aylık peşimden koşma gerçeği olduğundan oldukça haklıydı. Farkındaydı. Kullanmaktan hiç ama hiç esirgemiyordu kendini.
Kahvemi yanıma bırakıp tüm samimiyetimle ona döndüm.
" Sana tek verebileceğim cevap ben de kim olduğumu bilmiyorum olur Owen. "dediğimde eğlenir ifadesi yerini bir ciddiyete bırakmıştı. Kaşlarını çattığında devam etmemi istediğini anlamıştım.
" Altı ay önce bir operasyon sonucu komaya girdim. Kim olduğumu bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Doktorlar yani sizin deyiminizle şifacılar bunun operasyon sırasında gerçekleşen bir komplikasyon yüzünden komaya girdiğim için yaşadığımı söylüyor. Hafıza kaybı dediler. On sekiz yılımı hatırlamıyorum. "dedim. Güler gibi oldum. Bu hafıza kaybını artık kabul etmiştim. " Senden büyük olup olmadığımı sormuştun. Araştırdım. Senden bir ay sonra doğmuşum. "dediğimde o benden daha farklı bir noktaya takılmıştı.
" Sen kendi doğum gününü de mi unuttun? "dediğinde gözlerim tekrar gözlerini buldu. İnsanların gözlerinde bir acıma görmeye alışmıştım ama bir üzüntü görmeye alışkın değildim. Bana acıyormuş gibi bakmıyordu. Sanki üzüntüm onun da üzüntüsü olmuş gibi bakıyordu. Buna da alışkın değildim. Owen kimdi bilmiyordum ama ilk defa ona bir ay boyunca eziyet ettiğim için pişman olmuştum. Güzel bir kalbi vardı ve bunu saklamıyordu.
"Adımı da unuttum. Doktorlar söylemişti. " dediğimde sesim titremisti. Bir insan adını unutur muydu? Ben unutmuştum. Kim olduğumu, kimliğimi, benliğimi...Bunu ilk kez dile getiriyordum ve garip hissettirmişti. Owen'in omuzları sanki yenilmiş gibi bir üzüntüyle çökerken ellerini yüzüne kapatmıştı. Gerçekler bazen ağır gelirdi. Bazen öldürür , bazen yaşatırdı.
"Çok kötü Amaya... Çok kötü. " diye mırıldandı. Sanırım kendini benim yerime koyup düşünmeye çalışıyordu. Bir anda bütün hayatının yok olduğunu düşünmek insanı kahrederdi. Beni kahretmiyordu çünkü hatırladığım bir hayatım yoktu.
"Ailen peki? " dedi kendi kendine mırıldanmayı bırakıp tüm dikkatini bana vererek.
"Hatırlamıyorum. Ama olmadığını biliyorum. Hastane... " dediğimde kaşları çatıldı. Neye takıldığını anlayıp devam ettim. " Yani şifahane bilgilerim ile geçmişimi araştırdım. Yetiştirme yurdunda büyümüşüm. Hiç ailem olmadığına bu yüzden eminim. "dediğinde üzgün bir nefes almıştı yanımdan. Ciddili anlamda çok üzülmüştü. Böyle bir şey beklemiyordu ve şaşırmıştı ama şaşkınlığı üzüntüsünden hafif kalıyordu.
"Üzülme Owen. Ben üzülmüyorum. Çünkü... " dediğimde devam etmeme izin vermedi. Ne diyeceğimi anlamıştı. O devam etti.
"Çünkü üzüleceğin bir hayatın yok... Amaya.. Bu çok... " dedi sustu. Devam etse de bir şeye fayda olmayacağını biliyordu. Kötü ya da berbat olması içimi soğutmayacaktı. İkimizde farkındaydık.
"Neden komaya girdin? " dediğinde gözlerimi kaçırdım. Her şeyi anlatmak için hazır değildim. Hafıza kaybını anlatmak bile zor gelmişti. Kalp sorunumu anlatmak şu anda fazla gelecekti. Hafıza kaybını sürekli hayatımla ilgili soru soracağı için anlatmıştım zaten. Kalp sorunumu anlatınca soracağı milyon tane soruya şu anda cevap verecek durumda değildim. Kalp sorunumu halen kabul etmemiştim çünkü.
"Sonra anlatayım. Olur mu? " dediğimde anlayışla başını salladı. Belki başkası olsa ona misilleme yapıp o benden bir şeyleri sonra anlatmak üzere sakladı diye böyle yaptığımı düşünürdü ama Owen bunu o yüzden ertelemediğimi bilecek kadar tanıyordu beni.
Belki farkında değildi ama bakışarak bile konuşuyorduk ara sıra. Çoktan arkadaş olmuştuk ve bu sandığım kadar kötü hissettirmiyordu.
"Kahveni iç. " dedi kahvemi elime tutuştururken. Ortamdaki hüzünü nasıl dağıtırız diye düşünmeme gerek yoktu. Owen her daim konuşacak başka bir konu bulabiliyordu.
"Ben cuma günü gelemeyebilirim eğitim kurumuna. Cumartesi günü olacak balo için yardıma gideceğim." dediğinde başımı salladım. Eğitim kurumuna gelmeyecekse bile önden haber veriyordu. Tabi o gelmeyince sorguladığımdan haberi yoktu ama yine de her zaman söylemişti. Neden yardıma gidiyordu bilmiyordum ama sorgulamamam gerektiğini hissetmiştim.
"Arkadaşın... Amber. Homaris'teydi değil mi? " dediğimde başını sallayarak beni onayladı. İmayla konuşmayı da ihmal etmedi.
"Anlattıklarımı dinlemiyorsun sanıyordum. "
"Dinlemişim ki soruyorum. Sinirlendirmemeni tavsiye ederim. " dedim ciddi bir şekilde. Uyarı yapıyordum ama biliyordum ki uzun süre bunun imasını yapacaktı.
"Tamam tamam. Kızma. Evet. Amber, Homaris'te. Geldiğinde seni onunla tanıştıracağım. Yabancılık çekmeyeceğinize eminim. " dediğinde ona ters bir bakış atmıştım. Owen ona bakışıma keyifli bir şekilde gülmüştü.
Amber'i uzun uzun bana anlatmıştı. Laf arasında dediğine göre, beni de uzun uzun Amber'e anlatmıştı. Ben de emindim Amber'i gördüğümde tanıyacağıma.
"Balo da giymemiz gereken özel bir konsept var mı ? " dediğimde dudak bükmüştü.
"Yani... Kızlar genelde elbise giyiyorlar. Her zamanki hâl yani. Genelde prenseslerin bir kıyafet yarışı oluyor. Onun haricinde özellikle yapılan bir şey yok. Sadece... " dedi yeni aklına gelmiş gibi devam etti. " Bulucuların yeşil giymesi zorunlu. Yani sakın yeşil elbise giyme. Yeşil elbiseler sadece buluculara aittir. Özel günlerde sadece onlar yeşil renkte giyinirler. "dediğinde bunu bilmediğim için kaşlarım merakla çatılmıştı.
" Neden? Özel bir nedeni var mı? "
"Yeşil taşa temas edebilen tek onlar. Yeşil taşın diken sarmaşıkları bir tek onlara zarar vermıyor. Bu da Rarenyum'da oldukça kutsal sayılıyor. Yani bir bulucu da en az taşlar kadar değerli. Bu yüzden olsa gerek buluculara yeşil rengi ait kılmışlar. Bulucular haricinde yeşil renk giyilmesi de bu yüzden pek hoş karşılanmıyor. Bu yüzden baloda ya da herhangi evrensel bir törende yeşil giyen görürsen bilki o kişi bir bulucu. "dediğinde anladım dercesine basımı sallamıştım.
Bize kalsa daha çok sohbet ederdik ama biraz uzaktan duyulan çan sesi ile dersin başlamasına on dakika kaldığını anlamıştık. Kalkmamız gerektiğinin farkındaydık. Oturduğumuz yerden kalktık. Bankın önünden ayrılmak üzereydik ki Owen beni durdurdu.
"Artık arkadaşız değil mi? " dediğinde oldukça çocukça olan bu sorusu gülmeme neden olurken kolundan tutup onu ilerletmeye başlamıştım.
"Arkadaşız Owen. Soracak mısın bunu sürekli? " dediğimde gülen bu kez o olmuştu.
"İkna olana kadar. Evet. "
Owen... Gerçekten benim evrendeki en büyük destekçim olacaktı. Bunu o zaman bilmiyordum. Onun hayatıma girmesi ile hayatımın rüzgar nereye eserse oraya savrulmasına son verecekti.
Bana yaşamın devam ettiğini hatırlatacaktı.
Kan bağı olmadan da kardeş olunabileceğini gösterecekti.
✧༺♥༻✧
Üç gün sonra...
Pelerinimin yakasını düzelttim. Başımdan şapkasını çıkarırken yamulmuştu. Onu düzelttikten sonra gergin bir şekilde saçlarımla uğraşmıştım. İki üç adımda bir dura dura ilerliyordum. Bu gidişle ben varamadan bitecekti balo.
Homaris Krallığındaydım. İlk defa farklı bir krallık görmüştüm. Homaris denildiğinde aklınıza gri renk gelecek bir noktadan sonra demişti dersteki bilgelerden bir tanesi. Nedenini o an için sorgulamıştım. Bilgelere göre bunun nedeni Homaris'in tarafsız olmasından kaynaklanıyordu. Ne siyah kadar karanlıktı ne de beyaz kadar aydınlık. Büyücülere göre geçit kapılarının gri renkte olması bir yerden sonra krallığa gri bir enerji yüklemişti. Gri , evren için tarafsız demekti. Kahinlere göreyse Homaris Krallığı'nın kral ve kraliçesinin hava elementine sahip olduğu yetmezmiş gibi dört çocuğunun da hava elementi olmasından dolayı gri olduklarına bağlamıştı. Hava ile gri rengin arasında garip bir bağlantı kurmuştu.
Belki onlar için tek bir neden buna inancı güçlendiriyordu ama Homaris Krallığı'nın halkı kendilerine griye adamış gibiydiler. Geçit kapıları ile topluca meydana getirilmiştik. Grup grup geçişler olmuştu. Grubum benden oldukça önde gitmişti. Ben ara ara kendimle uğraşıyordum. Ara sıra da etrafı inceliyordum.
Evlerin duvarları bile griydi!
Yerdeki kaldırım taşları, tabelalar, çiçekler bile... Grinin her tonu buradaydı.
Bilgeler, büyücüler, kahinler haklılardı. Homaris kesinlikle griydi!
Beş dakika kadar yürüdükten sonra sarayı görmüştüm ve kaşlarım hayranlık ile havalanmıştı. Oldukça görkemli bir saraydı. Yine grinin her tonunu içeriyordu ama asla kasvetli durmuyordu. Oldukça ihtişamlıydı. Etkilenmemek elde değildi.
İlerlemeye devam ettim. Sarayda değildi balo. Sarayın karşısında kalan büyük bir yapı vardı. Dört kat ve bir terastan oluşan yapının en üst katına kadar dolu olması beni daha o kalabalığa girmeden germeye başlamıştı. Meydana kadar uzanan kalabalıktan bunu tahmin etmem gerekiyordu.
Özenle hazırlandığı belli olan masaların arasından geçerken gözlerim fıldır fıldır ortalıkta tek bir kişiyi arıyordu.
Owen'ı.
Geniş kapıya yaklaştığımda içerideki klasik müziği de duymaya başlamıştım. İçerisi kalabalıktı. Bazıları dans ediyordu. Oldukça güzel bir ortam vardı.
"Hangi krallıktansınız? " sorusuyla sesin sahibine dönmüştüm. Üzerinde zırhlı kıyafetler olan bir kadındı. Belindeki hançer, sırtına gelecek şekilde taktığı kılıcı ile mesleğini oldukça belli ediyordu. Krallık askeri olması muhtemeldi.
"Matiest." dedim çok geçmeden. Kadın oldukça ciddiyetle arkada kalan masaya yöneldi. İlk başta ne aldığını anlamasam da bileğimi uzatmamı isteyince ne aldığını görmüş ve anlamıştım. Bileğime yeşil bir bandana takmıştı. Matiest Krallığı'nın rengi yeşildi. Owen bulucular haricinde yeşil giyilmesi hoş karşılanmaz demişti. Bu yüzden siyah bir elbise giymiştim. Baştan aşağı siyahtım. Öyle ki bu siyahlığı bozmasın diye kolyemi ters çevirmiş, boynuma değil sırtıma sarkmasını sağlamıştım. Gri gri bu kombini bozmasın demiştim ama bu yeşil bandana oldukça bozuyordu.
"Balo bitene kadar çıkarmamanız krallığımızın ricasıdır. İyi eğlenceler dileriz. " dediğinde kadın asker yanından ayrılmış, içeri girmiştim.
Şarkı : Royalty- Egzod
Bir keman sesi yükselmeye başlamıştı. Oldukça hızlı bir giriş yapmıştı keman. Etkileyiciydi. İlk defa bir baloya katılıyordum. Garipti. İçimi garip bir duygu kaplamıştı. Boş bir köşeye geçtim ve kemanı çalan adamın kendini notalara kaptırmasını izlemeye başladım. Keman çalan insanlar her zaman dikkatimi çekiyordu. Buna olmayan hafızamla bile emindim. Eskiden de kemanı seviyordum bence. Yoksa bu kadar hisli bir şekilde hoşuma gitmesini açıklayamazdım.
Yanımda bir hareketlilik hissettim ama oraya dönmedim. Kemanı izlemeye kendimi oldukça kaptırmıştım.
"Gelmeyeceksin sandım. "diyen tanıdık ses ile kemandan kopmuştum. Yanıma gelen Owen'dı. Onu ilk defa pelerinin şapkası olmadan oldukça açık bir şekilde görüyordum. Saçlarının dalgalı olduğunu bile yeni öğrenmistim. Bakalım bugün onun hakkında ne öğrenecektim? Onu bu kadar geren ve sıkıntıya sokan şeyin ne olduğunu merak ediyordum.
"Yeni geldim. " dedim. Üzerindeki kıyafetleri inceledim. Sanki biraz fazla mı özenli giyinmişti? Gözlerim etrafta gezindi. Çoğu erkeğin pantolon, gömlek, siyah pelerin kombininden oldukça farklıydı kombini. Üzerindeki zırh mıydı? Ben mi yanlış görüyordum? Kaşlarım çatıldı. Pelerininin üzerine taktığını yeni fark ettiğim omuz hizasında biten işlemeli tüle benzer şey iyice dikkatimi çekerken aklımda bin tane soru vardı. Gözlerimi yeniden gözlerine çevirdiğimde ne düşündüğümü anlamış gibiydi ama ben işimi sağlama aldım. " Artık bana anlatman gerekenleri anlatacak mısın?"
Sıkıntı dolu bir nefes alarak başını salladı.
"Daha sakin bir yere geçelim. " dedi. İçeri girdiğim kapıdan dışarı çıktık. Hava şansımıza güzeldi. Gece de olsa soğuk değildi. Homaris ve tarafsızlığı her alanda kendini belli ediuordu anlaşılan.
Kapıdan çıkmış ilerliyordum ki Owen'in gelmediğini farkettim. Deminden beni durduran kadın askere bir şeyler demişti. Kadın asker onu ciddiyetle dinlemiş ve tek bir şey söylemişti. Onlardan uzakta olmam duymayacağım anlamına gelse de dudak okuyamayacağım anlamına gelmiyordu. Ama takılmamız gereken nokta orası değildi. Kadın askerin dediğiydi.
Tamam efendim.
Efendim? Kimin efendisiydi Owen? Neler oluyordu?
Owen yanıma geldiğinde sessizce ilerlemeye başladık. Binanın arka bahçesine doğru ilerledik. Buralara da masalar konulmuştu. Burası ön kısma nazaran daha sakindi. En azından banklar falan vardı da ayakta kalmak zorunda kalmayacaktım. Bir banka geçip oturdum. Owen oturmamıştı. Bana her zaman olduğundan daha yüksekten bakarken dokuz doğuruyor gibiydi.
"Anlatacak mısın? Yoksa bütün gece bekleyecek miyiz? " dedim. Ofladı. Ne olabilirdi bu kadar zor olan? Ne gizlemiş olabilirdi? Yalan söylememek için bu konuyu gizleyecek her şeye başvurmuştu. Hassasiyetini anlıyordum. Sanki söyleyeceği şeylerin bu hassasiyetini çürütmesinden korkuyor gibiydi. Onu bu noktada anlamıyordum işte.
Onun sessizliği parçaları birleştirmem için gayet yeterli bir süreydi. Eğitim kurumunda sürekli pelerinin şapkasını örterek dolaşması, o yanımdayken insanların bir kaç kez dönerek bize bakması. Dersteki hocaların Owen'ı gördüğünde şaşırması ya da imayla bakması, bu gece giydiği kıyafetlerin diğerlerinden farklı olması, kadın askerin ona efendim demesi... Elementi ateşti. Büyüsü de vardı. Elbüycü olmasının hiçbiri bu saygıyı getirmezdi belki ama prens olması bunu getirirdi.
"Sen prenssin değil mi? " dediğimde yine oflamıştı. Yanıma oturduğunda tüm ilgi ve dikkatimi ona çevirdim. Bir insan prens olduğunu neden saklardı?
Bunu sorgulamadan önce kendime bir dipnot gecmek istiyordum. Asla ama asla büyük konuşmamam gerekiyordu. Hatta ben direkt büyük de düşünmemeliydim. Krallık ailesinden birisini görsem anlarım dediğim günden sonra iki tane Krallık üyesi ile tanışmıştım. Lafı etmeden yemenin de böylesi!
"Sakladığım için kızdın mı? " diye sordu. Bana bakmıyor, yere bakıyordu. Utanıyor muydu? Prens olduğu için utandığını sanmıyordum. Muhtemelen bunu benden gizlediği için utanıyordu. Neden utanıyordu ki? Sonuçta bana her şeyini anlatmak zorunda değildi. Kaldı ki biz daha yeni arkadaş olmuştuk. O an dese daha mı iyi olurdu? Kesinlikle! Ama şimdi bana söylemiş miydi? Dolaylı yoldan evet. Ben anlamıştım. O da doğrulamıştı. Ben anlamasam da soyler miydi? Samimiyetine inanıyordum. Söylerdi.
"Neden sakladığını anlamaya çalışıyorum. " dedim. Aklıma bir sürü ihtimal geliyordu ama bir ihtimal vardı ki beni oldukça üzüyordu. Kaşlarım istemsizce çatıldı. " Prens olduğunu öğrenirsem seni kullanırım falan diye mi düşündün? "
Düşündüm derse üzülürdüm ama kızamazdım sanırım. Sinirlenirdim ama kendince haklı olduğunu bildiğimden bir şey yapamazdım. Sonuçta birbirimizi tanımıyorduk. Bir anda güvenip içli dışlı olamazdık. Onu anlamaya çalışıyordum.
"Hayır hayır ! Asla! Asla öyle bir şey düşünmedim Amaya. Ben sadece... " dedi ve sustu. Derin bir nefes aldı. Bana demişti ki ben her zaman Owen olurum ama buna sen karar vereceksin. Owen, prens olduğunu öğrendiğimde ondan uzaklaşacağımı mı düşünüyordu? Prens olmasının bana ne gibi bir zararı olabilirdi?
"Daha önce prens olduğum için bozulan bir sürü arkadaşlık ilişkim oldu Amaya. Bunu anlaman zor ama yine de empati kurmanı istiyorum. Prens olmayı ben seçmedim. Prens olmaktan utanmak ya da nefret etmek değil bu. Sadece... İnsanların prens olduğum için farklı davranmasından sıkıldım. Krallıklar arasında, eğitim kurumunda, başka bir yerde. Tanınıyorum ve bana prens olduğum için hep mesafeli davranıyorlar. Bir sürü arkadaşım oldu. Olmadı değil ama çoğu prens olduğum için krallık ile yüz yüze gelmekten çekindi. Bazısı bunu kullanmaya çalıştı. Bazısı sırf prens olduğumu bildiği için benimle arkadaş olmuştu. Ben seni hiçbiriyle denk tutmuyorum. Sana dair hiç böyle bir düşüncem olmadı. Aksine bana istediğim gibi, istediğin gibi davranan tek insandın. Arkadaş olalım diye bir ay peşinden koştuğumu annem duysa baygınlık falan geçirir ama benim oldukça hoşuma gidiyordu. Sana yalan söylemek istemediğim için kendimi sadece Owen olarak tanıttım. Sen sorana kadar prens olduğumu açıklamam gerektiğini bile hissetmemiştim. Kısacası seninle arkadaş olmak için çok uğraştım. Bir anda bunun bozulmasından korktum. Erteleyebilecegim en uzak tarihte bu baloydu. Baloya geldiğinde elbet öğrenecektin. Ben demeden de anladın zaten. Öyle yani... Seni kaybetmekten, arkadaşlığımızın bozulmasından korktum. "
Nefes nefese anlattığı şeyleri oldukça anlayışlı bir şekilde dinlemiştim. Onu anlamam diye korkuyordu ama anlıyordum. Owen bir prensti. Kalbinin iyiliğine de samimiyetine de inanıyordum. Bunu kötü amaçlı kullanmak isteyenlerin olacağını tahmin etmek zor değildi. Bana üç gün önce bunu söylese de tavrım değişmezdi ama o bunu bilemezdi. O beni , ben de onu yeni tanıyordum.
Yandan kolumu dürtüklemesi ile ters olduğunu bildiğim bakışlarım ile ona baktım. Masum masum göz kırpıştırıyordu.
"Söylemem gerekirdi. Özür dilerim. Affet beni. Barışalım. " dediğinde bu konuyu oldukça ciddiye aldığını farketmiştim.
"Barışmamıza gerek yok Owen. " dediğimde hemen dudakları itiraz için aralanmış, paniklemişti ki hızlıca devam ettim. Bir kez yanlış anlarsa onu ikna etmek daha zor olacaktı. " Çünkü küsmedik Owen! "
Duydukları ile rahat bir nefes almıştı. Elini kalbine koymuş soluklanmıştı.
"Kızım baştan desene! Ne diye gerilim yaratıyorsun?! " diyerek bana kızması bana kalırsa oldukça tatlıydı.
"Prenssin diye niye kızayım sana Owen? Kim olduğun değil benim için önemli olan. Benim için ne olduğun. Korkma yani. Arkadaşız hâlâ. " dedim göz kırparak.
"Nasıl rahatladım inanamazsın! Üç gündür kötü bir cevap alırım diye kafayı yiyecektim. " dedi Owen. Deminki haline nazaran sakinleşmiş gibiydi.
Aklıma gelen sorulardan bir kaçını sormanın tam sırasıydı.
"Matiest prensisin değil mi? "
"Kanımdan Matiest akıyor derken ciddiydim. " dediğinde gülmüştüm. Has Matiestliydi kendileri.
"Eğitim kurumunda pelerinin şapkasını takarak geziyordun. Gizlenmek için miydi? " dediğimde beni onaylamıştı.
"Eğitim kurumundaki bütün bilgeler, kahinler, büyücüler, eğitimenler beni tanıyordu. Hatta ilk karşılaştığımız gün. Yani ben senin yanına izinsiz oturdum ya... "
"Unutmak ne mümkün? Beni çok sinirlendirmiştin. " dedim. Geçen zamanda da o gün ki sinirim halen yerindeydi.
"Huyum değildir aslında. Boş mu diye sorarım normalde. Ama o gün çok sinirliydim. Kimseyle de konuşmak istemiyordum. Benim normalde eğitim kurumunu geçen dönem bitirmem gerekiyordu. Prens ve prenseslerin on yedi yaşlarına kadar tüm eğitimlerini almış olmaları gerekiyor. "dedi Owen. Bunu bilmiyordum ve oldukça ilgimi çekmişti.
" Neden bu döneme kaldın sen? "dediğimde sıkıntılı bir nefes aldı.
" Herkes beni Matiest'in küçük prensi olarak biliyor Amaya. Derslere girdiğimde dersin hocası beni özellikle tanıtıyordu. Çünkü ben o krallığın prensiyim ve bana öyle davranmazsa bu saygısızlık kabul edilir. Ama eğitim kurumlarının yazılı olup uygulanmayan bir kuralı var. Krallıgın eğitim kurumunda herkese eşit yaklaşım sergilenir diye. Bunu hiçkimse uymuyordu."
"Girdiğimiz hiçbir derste senin prens olduğun ile ilgili yorum yapılmadı. " dedim sorgulayarak. Güldü.
"Adaleti sağladım diyelim. " dediğinde daha da meraklanmıştım. Meraklanmam hoşuna gidiyordu.
"O günden önceki gece akşam yemeğine bizim dost Krallık Terra ailesi gelmişti. Prenses Victoria Terra. Aramız iyidir. Ona gelmeden önce bu eğitim durumunun masada konuşulmasını sağlamasını istedim. Victoria'nin veliaht olarak seçilmesi muhtemel olduğundan sözü oldukça dinleniyor."dedi Owen. Oldukça keyifli bir şekilde anlatıyordu. " İşte yemek sırasında eğitim durumum sorulunca ben okulu bıraktım dedim. Masaya bir sessizlik çöktü. Arkamı her daim toplayan abilerimin bir bakışı vardı Amaya. Görmen lazımdı. Öyle ciddilerdi ki! Kral babamın bundan haberi yokmuş meğersem. Gerçi ben de biliyordum. Okula devam etmediğimi gizleyip beni okula göndermek için ikna etmeye çalışıyorlardı her gün. Ablamın manipülatif her oyununu alt ettiğim zamanlardı. Çok kötüydü! "dediğinde öyle bir anlatıyordu ki sanarsın otuz yıl geçmiş! Altı üstü bir ay falan olmuştu.
" Neyse yemek bitti. Ben kaldım mı abilerim ile başbaşa. İkisi birbirinden nefret de etse konu ben olunca hep etle tırnak oluyorlar."dedi oflayarak. Neyse ki efkarlanmayı çok uzatmadan devam etti. " Abilerime bu eğitim kurumunun yazılı olup uygulanmayan kuralı uygulanmaya koyulmazsa eğitim kurumuna gitmem dedim. Akşam bir tur sonra da bir tur kavga ettik. Eğitim kurumuna geldim. Sınıfta bir sürü boş yer varken niye gelip de senin yanına oturduğumu merak ediyorsun değil mi? "dedi. Bundan emin gibiydi. Yanılmıyordu da.
" Ediyorum tabi. "dedim hemen.
" Sınıfa geldiğimde çoğu kişi beni tanıyordu Amaya. Beni gördükleri gibi yanlarını boşalttılar. Tek başıma otursam gelip yanıma oturacaklardı. O an için en doğru tercih kendi halinde takılan sendin. Hâlâ da öylesin. "dedi bana göz kırparak. Gülmüştüm bu tavrına.
" Kuralı uygulamaya koydurduğum için hiçbir derste kim olduğumdan bahsedilmedi ama üst dönemden kalanlar beni tanıyordu ve bu yüzden bilmeyenlere de gördükleri yerde gösteriyorlardı. O yüzden kafamda pelerinin şapkası ile dolaşıyorum. Normalde bu da yasaktı da ben bir şekilde hallettim. Prens olmanın şu zamana kadar gördüğüm tek faydaları! "dedi. O susunca kısa bir sessizlik kurulmuştu aramızda. Demiştim ya Owen çok konuşurdu diye.
Etraftaki kalabalık sanki her geçen saniye artıyor gibiydi. İnsan sesleri çoğalmıştı etrafta.
" Bak prens olmak kötü bir şey değil. Hatta bir çok erkeğin isteyeceği bir şeydir diye düşünüyorum. Ama ben gençliğimi yaşamak istiyorum. Prens sıfatı altında kısıtlanıp kalmak istemi-"
"Açıklama yapmana gerek yok. Anlıyorum ben seni. " dedim. Bu dediklerim onu oldukça rahatlamıştı. Gerginliği geçmiş olsa da hâlâ kendini açıklama derdindeydi. Hâlâ yanlış anlamamdan korkuyordu. Gözlerini bana çevirdiğinde yüzümde nasıl bir ikna edici detay yakalamıştı bilmiyordum ama dudaklarında bir tebessüm belirmişti.
"Owen? "
Arkadan gelen ses ile ikimizde aynı anda sesin sahibine dönmüştük. Bize doğru hızla gelen kadına bakarken anlık olarak gözlerimi kısmak zorunda kalmıştım. Göremediğim için değil. Emin olmak için. Uzun, koyu kahve dalgalı saçları iki yandan pelerinine dökülen kadının üzerinde çok şık gri bir elbise vardı. Gerçekten ben baloya geldim der gibiydi. Gözlerim pelerinin üzerine takılan ve hemen hemen pelerin ile aynı boydaki işlemeli tüle benzer diğer pelerine değince emin oldum.
Ve bu kez görünce anlamıştım. İşte karşımda prenses gibi bir prenses duruyordu. Kelimenin tam anlamıyla hayalimdeki prensesti.
Göz göze geldik.
Ve ben o an bir şeyden daha emin olmuştum. Hatta öyle emin olmuştum ki kendimdsn beklemediğim bir cesaretle konuşmuştum. Sanırım o emin olmuşluk tek ben de yaşanmamıştı.
"Amber? " demiştim.
"Amaya? " demişti.
Owen'a sinirle bakan kaşları bana gelince düzelmiş hatta yüzünde oldukça samimi bir gülümseme belirmişti.
"Size birbirinizi gördüğünüzde anlayacaksınız dememiş mıydım? Demiştim. Övün beni. " dedi Owen ayağa kalkarken. Ben de ayağa kalkmıştım. Amber dolanıp yanımıza gelmişti. Owen'ı översek şımarması muhtemel olduğu için bunu ona diyemiyorduk ama gerçekten insan anlatma konusunda bir numara olabilirdi. Sanırım Amber de benimle aynı şeyi düşünüyordu. Yanımıza geldiği gibi Owen'in omzuna yumruk attı. Owen onun için sinirlenmeye müsait bir kişiliği var ama evrenin en tatlı insanıdır demişti. Sanırım bunun da doğru olup olmadığını az sonra öğrenecektim.
"Beni annenle muhattap etme demedim mi sana? Seni soracak bahanesi ile yanıma geldi ve elbisem hakkında bin tane yorum yaptı! Burada boş boş oturuyor olsaydın o zaman masum masum göz kırpıştırmanın hiçbir yararı olmazdı Owen! " dedi hemen. Sinirli olduğu konusunda ben de hemfikirdim ama her an sinirlenir olup olmadığına karar verecek kadar tanımıyordum onu.
Bana döndü gözleri.
"Sonunda tanışabildik. Beni sana nasıl anlattı bilmiyorum ama seni bana çok güzel anlattı şerefsiz. Owen'in kıskanmadığım tek arkadaşısın. " dediğinde Amber, Owen araya girmişti.
"İkiniz dışında başka gerçek arkadaşım yok ki Amber? " dediğinde Owen, makul cevabı Amber'e ters bir bakış attırırken ben gülmüştüm.
"Lütfen mantıksız konuş Owen! O zaman daha az sinir ediyorsun beni! Hem sen git abini bul! Bütün gece darladı! Darlandım! Sizinle olan arkadaşlığımı yeniden gözden geçirme kararı almamı istemiyorsan yürü git abine görün gel! Birazdan konsey toplanacak! " dedi Amber ve siniri bırakıp oldukça saf bir heyecanla ikimize de baktı.
" Ya ben rüzgar perisi ilan edileceğim bugün! İnanabiliyor musunuz?! "diye yükselmesini beklemiyordum. Çok samimi gelmişti bu neşesi. Asla abartı gelmiyordu.
" Hakkın olanı alıyorsun kardeşim! "dedi Owen büyük bir samimiyet ile.
Rüzgar perisi mi? Hava perisi olduğunu duymuştum da rüzgar perisi olduğunu duymamıştım. Ama şu anda bunu sorgulayamayacak kadar degerli bir andaydık.
Amber'in sinirlenmeden heyecanlı yükselişi Owen konuşana kadar sürmüş, ardından sinirlenmiş, Owen'in omzuna tekrar bir yumruk atmıştı.
"Ama ben meydanı kontrol etmek yerine her yerde bu gıcığı arıyorum! Owen yürü git ! Bak bana sağdan soldan geliyorlar!" dediğinde, Owen bana dönmüştü. Amber ve beni yalnız bırakıp bırakmama konusunda arada kalmış gibiydi. İkimizin de ortak arkadaşıydı ama biz daha Amber ile birbirimizi tanımıyorduk.
"Owen yemeyeceğim Amaya'yı! Sohbet ederiz. Tanışırız. Hem ben meydana ineceğim. Orayı da kontrol etmem lazım. " dedi ve bana döndü Amber. "Birlikte meydana yürüyelim mi? Boş ver Owen'ı. " dedi Amber. Öyle bir ısrar ve istekle söylüyordu ki gülmeden edememiştim. Teklifini kabul ettiğimde Owen ikimize de ters bir bakış atmıştı.
"Yalnız sizi ben tanıştırdım. Sakın can ciğer falan olmayın. Sizi ben tanıştırdım! Unutmayın bunu! " dedi Owen.
İkimizde gram takmadan onu arkamızda bıraktık ve meydana doğru ilerlemeye başladık. Amber bu gece rüzgar perisi olacak bir prensesti. Onun yanında dikkat çekeceğime emindim ama şu anda bunun bir önemi kalmamıştı. Owen'in oldukça güzel, hatta kardeşim gibidir diye bahsettiği kadını tanımak istiyordum.
"Ben asker ordusuyla yürüyen prenseslerden değilimdir Amaya. Rahat olabilirsin. Şu anda kafandan hesaplamalar yaptığını anlayabiliyorum. " dediğinde Amber gözlerimi etrafta gezdirmeyi bırakıp ona çevirdim. Bana muzip bir bakışla bakıyordu.
"Owen bazen zihnimi okuduğuna dair şüphe ediyorum demişti. Sanırım haklıymış. " dediğimde gülmüştü.
"Hakkımda oldukça çabuk sinirlenen birisi olduğumu da söylemiştir o kesin! " dediğinde gülen ben olmuştum.
"Dedi ve ekledi. Sinirlidir ama evrenin en tatlı insanıdır dedi. " dediğimde dudakları hayretle büzülmüştü.
"Beni şaşırtıyor kereta! Gerçi senin peşinden bir ay koşmasına şaşırmıştım ama ortam müsait olsa seni alnından öperdim Amaya. O haylaz bunu hak ediyordu." dediğinde oldukça emin olduğum ortak bir noktamız vardı. Sevdiğimiz insanı sadece biz gömebilirdik. Başkasına izin vermez gibiydik. Amber bunu demeden bile hissettiriyordu.
"Oldukça inatçı. Beni ikna etmesini de beklemiyordum. " dedim.
"Eder. " dedi Amber. Sonra derin bir nefes aldı. Sakın bir şekilde devam etti. " Bana anlattığı ilk arkadaşı değilsin ama bu sefer doğru bir arkadaslık kurduğunu hissettiğim ilk arkadaşısın."
"Siz de arkadaşsınız. " dedim. Oldukça açık sözlüydü.. Ne düşünüyorsa söylüyor gibiydi. Ben onun kadar cesur değildim bu konularda.
"Biz aynı sene doğduk. Bebeklikten beri arkadaşız. Birlikte büyüdük sayılır. Kardeş gibiyiz yani de... Ben Homaris'teyim o Matiest'te. Uzağız. Yaş büyüdükçe daha da sorumluluk yükleniyor ve bizim yan yana geçirdiğimiz vakit azalıyor neticede. Owen'in biraz arkadaslık kurmakta sorunu var. Zaten senden de prens olduğunu saklamış. Bugün anlatacağım diye ayılıp bayıldı iki gün boyunca yanımda. Biraz daha zorlasa elinden tutup kapına bırakacaktım. O derecede darladı beni! "dedi Amber. Hem övüyor hem gömüyordu ama bunu asla kötü bir niyetle yapmadığından her ikisi de bana güzel şeyler demiş gibi geliyordu.
Amberle öyle derin bir sohbet içine girmiştik ki meydana gelmemiz sanki çok kısa sürmüştü. Zaten Saray ve meydan yakındı matiest krallığına göre ama yine de oldukça kısa geçmiş gibiydi. Amber bana bir saniye bekle dercesine elini kaldırıp bir yere odaklandı.
"Zelze! " diye bağırdı sinirle. Cidden sinirlenme hızı inanılmazdı. Yanımıza gelen yirmilerinde olduğunu düşündüğüm siyah saçlı, kahve rengi gözlü adam oldukça bezmiş gibiydi. Kim bilir kaç saattir uğraşıyordu.
"Prensesim?! " dedi Zelze. Amber sinirli bir nefes alınca o bezmiş hir nefes almıştı. Garip bir iletişim yöntemleri var gibiydi. Amber eliyle koltukların sıra sıra dizildiği meydanı işaret etti. Törene dair hiçbir fikrim yoktu. Amberin neye bu kadar sinirlendiğine de açıkcası anlam verememiştim.
"Görüyor musun Zelze? "
"Elbette prensesim! "dedi Zelze ama bence görmüyordu. Amber'i onaylamak için evet demiş gibiydi.
" Bana elbette prensesim masalı okuma Zelze! O koltuklar ile orkestranın arasındaki mesafe az olsun demedim mi ben? Ayrıca! O Dimitrov'a söyle! Sakın Alex'i ve Freda'yı yan yana oturtmasın! Anladın mı beni?! "dedi Amber sinirle. Ortamı hazırlayan adamlara baktıkça sinir doluyordu. Alex ya da Freda kimdi ? Hangisinden yanaydı? Hiçbirini bilmiyordum ama bir an için dönüp bana da Zelze'ye yaptıgı gibi yükselse biliyorum derdim. Owen demişti ki Amber sakince konuşursa bir şekilde ikna eder. Sinirli konuşursa kesin ikna eder. Onun siniri dilinden daha da beterdir demişti. Onu anladığım saniyelerdi.
" Dediğinizi ve düzenlemeyi hemen halledeceğim prensesim. Ayrıca Dimitrov'a dediklerinizi ilettim. "
" Tekrar ilet! Unutur O salak! "dedi Amber sinirle.
" Unutturmasın diye bizim askerlerden birini başına diktim prensesim. Her şey kontrol altında. Lütfen gidin ve tören başlayana kadar gelmeyın. "dedi Zelze. Amber ciddilesti.
" Sen beni kovuyor musun Zelze? "dedi Amber oldukça tehditkar bir şekilde.
Zelze konuşmadan önce etrafı bir göz ucuyla kolaçan etti. Benim yanlarında olmamı bir sorun olarak görmemişti ki rahatça konuşmaya başladı.
" Seni kendi akıl sağlığım için kovuyorum Amber! Sabahtan beri herkese kök söktürdün. Ya sen bir ara kaldırım taşlarına bile bahane buldun. Gidip sakinleş yoksa gerginlikten herkesi birbirine girdireceksin! "dediğinde Zelze deminki prenses asker ilişkisinden daha çok abi kardeş gibiydiler. Birbirlerine dik dik bakıyorlardı. Amber sinirli bir nefes alıp geri adım attığında göz göze geldik. Sanırım bir an için varlığımı unutmuştu. Oldukça sinirli bir şekilde yanıma adımlarken Zelze'ye halen adamları işaret ediyordu.
"Deli edecekler beni?! Beni deli edip sonra kendi kendine delirdi diyecekler! Hayır kaç kere anlattım! Arasında mesafe az olsun dedim! Ama yok! Boşa konuşuyorum. " diyerek ilerlemeye başlayınca ben de onunla birlikte ilerledim.
"Biz en son ne konuşuyorduk? " diye bana döndüğümde kalakalmıştım. En son ne konuştuğumuzu hatırlamıyordum. Sanırım o da hatırlamıyordu.. Hatırlasa bana sormazdı zaten değil mi?
"Neyse... Bakma sen benim sinirime. Sevdiklerime karşı zararsızdır. " dediğinde gözlerimi kahvenin açık tonu olan gözlerine çevirdim. Amber... Amber göz derlerdi ya. İsmini gözlerinde taşıyordu resmen. Yeni fark ediyordum. Amber'in gözleri ismini ona ait kılıyordu.
"Sevmediklerine? " dedim. Bu sinirin ne kadar büyük ve yıkıcı olduğunu merak etmemek elde değildi. Gözlerinde tehlikeli olduğu belli eden parıltılar belirirken kendinden emin bir şekilde devam etmişti.
"Zulüm olur. " dedi ve anlık duraksayıp devam etti. " Ama düşmanlarıma tercihim ölüm gibi algılanması yönündedir. Ben zor bir insanım. Bunu kendimi yüceltmek için demiyorum. Huyum kurusun doğduğumdan beri böyleymişim. İnat ve sinir ile doğdun kızım sen derdi kraliçe annem. Ben buyum. Bana katlanan insanlar çok nadirdir ve o insanlar benim en değerlilerimdir. Eğer onlara zarar gelirse ya da verilmeye çalışılırsa ortalığı birbirine katmam saniyemi almaz Amaya. "dediğinde alt metinde gizli mesajı çok iyi anlamıştım.
Owen onun için çok değerliydi. Bunu beni tehdit etmek için demediğini biliyordum. Sadece bir uyarıydı. Bazen sınırların en baştan çizilmesi daha doğru olurdu. Ona hak veriyordum. Bana bir anda güvenmesini bekleyemezdim. Güvensin isterdim ama güvenin zor kazanıldığını biliyordum ve bu oldukça meşakkatli bir süreçti.
Zaman bize en uygun yolu gösterecekti. Buna inanıyordum.
"Bir şey sorabilir miyim? " dediğinde kaşlarım çatıldı çünkü Amber'in deminki sinirli halinden eser kalmamıştı. Oldukça sakin bir şekilde bana bakıyordu. Başımı salladım devam etmesini belli etmek için.
"Sadece merakımdan soruyorum. Yanlış anlama... Owen beni oldukça tembihledi. Sakın kızın geçmişini sorup onu darlama dedi. " dediğinde Amber, kaşlarım havalandı. Bir gerginlik bekledim ama gerilmemiştim. Owen'a kimseye anlatmayacağını düşünerek geçmişimden bahsetmiştim. Amber'e anlatmış mıydı? Evet en yakın arkadaşıydı o ama anlatmasını yine de istemezdim. Sonuçta ben ona anlatmıştım.
Amber eğer bana böyle meraklı bakmasaydı çok yanlış çıkarımlar yapmış olabilirdim. Owen'in bunu yaptığını bilmiyordum ama neden yaptığını az çok tahmin ediyordum. Bunda Amber'in bakışları yardımcı olmuştu.Geçmişimi hatırlamadığım için üzüldüğümün farkındaydı. Oysa bunu kendimden bile saklamaya çalışıyordum ama o anlıyordu. Bu yüzden Amber'e öyle demiş olmalıydı ama sanırım Amber olayı kökünden yanlış anlamıştı.
Önce çevre kontrolü yapmış, ardından bana yaklaşmış daha alçak sesle konuşmaya başlamıstı.
"Birinden falan mı kaçıyorsun? Öyle bir durum varsa çekinme sakın. Hallederiz. Tehdit var mı işin içinde! Ya da bir o-" diye daha da coşacağı esnada onu durdurdum.
"Öyle bir şey yok. " dedim. Kaşları oldukça ciddi bir şekilde çatıldı. Bir şeyi şu anda çok iyi anlamıştım ki ne Owen'in ne de Amber'in ciddiyeti hoş değildi. Ciddilik onlara fazla bir olgunluk katıyordu. Onlar böyle davranınca kendimi daha da küçük hissediyordum. Halbuki hepimiz on sekiz yaşındaydık.
"Nasıl bir şey var? " dedi Amber.
"Hafızasal bir sorun var. " dedim ve derin bir nefes alıp ona döndüm. Yürümeyi bırakmıştık.
"Hafıza kaybı yaşadım. On sekiz yılımı da hatırlamıyorum. Owen benden daha duygusal davranıyor sanırım bu konuda. " dediğimde bakışlarındaki o ciddiyet kırılmıştı. Bana gözümü açtıktan sonra hastane odasına her gelen doktor gibi acıyarak bakacak sandım ama yine ve yine yanılmıştım. Yüzünde hüzünlü bir ifade geçerken beklemediğim bir diğer şeyi yapmıştı. Bana sarılmıştı.
O an bir şeyi daha fark etmiştim ki aylardır içimde ağırlık yapan hafıza kaybımın acısı da hüzünü de hafiflemişti. Bunu bir sarılma nasıl yapabilirdi? Belki de şu ana kadar sadece bir sarılmaya ihtiyacım vardı. Bunu şu ana kadar fark etmemiştim çünkü hayatımda bana sarılacak kimse yoktu.
Ne kalp operasyonuna girerken yanımda bana sarılıp destek olacak birisi vardı.
Ne komadan uyandığımda bana sarılıp korkmamamı fısıldayacak birisi vardı.
Amber benden uzaklaştığında hâlâ sarılmasının içimde bıraktığı yıkımdaydım. Dengemi alt üst etmişti. Bunu neyseki fark etmemişti. Kendimi toparlamayı deniyordum ama o bir şeylere söyleniyordu.
"Özür dilerim Amaya ya. Ben ne bileyim böyle seni üzecek bir şey olduğunu? O hıyar Owen bana dostumun özelini diğer dostuma anlatacak adam mıyım ben Amber diye gururlu gururlu gezip bana çok merak ediyorsan gelince sorarsın demese ben sormazdım. Özür dilerim. "
"Önemli değil... Üzülmüyorum. " dedim. Kelimeleri toplamak zor geliyordu. Bedenim resmen kendince bir yıkım yaşıyordu. Sanki kalbimin atışları yavaşlamıştı. Ya kafamda kuruyordum ya da yine fazla duygusal açıdan düşünmek bana zarar vermeye başlamıştı. Elim pelerinin ceplerini yokladı. İlacımı arıyordum.
"Olsun yine de ben özür dilerim. " dedi Amber oldukça samimi bir şekilde. Kendisinde hiç ben prensesim havası yoktu. Giyinişi, bakışı, duruşu, tavırları tam bir prenses gibi olsa da insanlık ile prensesliği karıştırmıyordu. Prenses olduğu için insanları üstten görmüyordu. Bunu şu ana kadar gerek bana olan gerekse etrafa olan bakışların ve tavırlarından anlamıştım. Owen gibi samimi bir kraliyet üyesiydi.
"Ne arıyorsun ?" dediğinde Amber ona odaklanmakta anlık olarak zorlanmıştım.
"İlacımı..." dedim ama sonra aklıma gelen şey ile yüzümü buruşturdum. " Masanın üzerinde unuttum. "diyerek ofladım. Amber'in sorgulayan bakışlarını fark edince ona bir açıklama yapmam gerektiğini anlamıştım.
" İçmem gereken ilaçlarım var. Evde unutmuşum.. Erken ayrılabiliyor muyum balodan? "dedim. Amber başını salladı.
" İyi misin? Gidemeyecek gibiysen gönderelim birini. İlacını alıp gelsin. Ne hastasısın sen? Owen bana bundan bahsetmemişti. Bayılacak mısın? "dedi Amber hızlıca. Nefes bile almadan sıralanmıştı bütün hepsini. Bayılırsam falan diye kolumdan da tutmaya başlamıştı.
" Kötü değilim. Saatim geçtiği için bir tuhaf oldum. Hastalıktan Owen'in da haberi yok. Anlatacak vakit olmadı. Gidebilecek durumdayım. "dedim. Burada kalsam da bir anlam olmayacaktı çünkü ilaçlar beni bir noktadan sonra uyutacaktı. Balonun kaça kadar süreceğini bilmediğim için hafif olanını yanıma alayım demiştim. Sonra bir aceleyle çıkınca ilacı almayı unutmuştum.
" Gidebilirsin tabi. Gelmek zorunlu. Kalmak değil. "dedi hemen.
" Ama tek gitme. Ya Owen gitsin seninle ya da yanına birini vereyim. Hiç iyi durmuyorsun." dediğinde itiraz istemediği bakışlarından belliydi.
"Senin için önemli bir gün Amber. Rüzgar perisi olmanın değerli bir şey olduğunu biliyorum daha sistemi tam kavramayasam bile senin için oldukça önemli duruyor. Owen kalsın. Aklın da ben de kalmasın. " dedim. Kabul ettiğimi anlamıştı. Başını salladı. Etrafa bakındı. İki üç el işaretiyle yanımıza iki tane asker dikmisti. Biri kadın diğeri erkekti.
"Amaya hanımı evine kadar eşlik ediyorsunuz. Eve girdiğini bana haber de ediyorsunuz. Anlaşıldı? " dedi Amber.
"Elbette prensesim. " dedi erkek asker. Bir geçit kapısı açma hazırlığına girerken ben Amber'e yaklaştım. Beynim hiç olmadığı kadar boşalmıştı. Dışarıdan nasıl duruyordum bilmiyordum ama iyi görünmediğime emindim. Neyse ki ellerim titremiyordu. Amber'i iyi olmadığıma ikna etmek için tek bir işaret yetecek gibiydi çünkü. Uzanıp ellerini tuttum.
"Şimdiden tebrik ederim Amber." dediğimde dudaklarında bir gülümseme oluşurken yanakları kızarır gibi olmuştu. Sanırım utanmıştı.
Amber Homaris en ufak iltifatta utanabilen bir insandı. Bunu öğrenecektim.
O gece evime kadar bırakmıştı yanımda gönderdiği askerler. Eve kendimi zor attım desem yeriydi. İlacımı içtikten sonra aynada tipime baktığımda oldukca berbat göründüğümü söylemeden edemeyecektim. Amber'in endiselenmesine hak veriyordum. Ben de kendimi böyle görsem bu kız ölecek herhalde derdim.. Bembeyaz olmuştum. Betim benzin solmuştu. Eve gelene kadar titremelerim başlamıştı. Kalbim düzensiz düzensiz çarpıyordu bedenimin neredeyse her yerinde.
Kalan ilaçlarımı da içip, rahat kıyafetler giyip, yatağa uzanmıştım. Uykum geliyordu ama beynimdeki sesler uyumama izin vermiyordu.
Beynim değil ama bu gece kalbim derinden bir yalnızlık ile yüzleşmişti. Yalnızdım ve bu gerçek ilk defa böyle yüzüme çarpmıştı. Hem de hiç olur olmadık anda.
İnan olabiliyordu böyle her şey bir anda.
Neden yetiştirme yurdunda büyümüştüm? Gerçekten kimsem yok muydu? Anneme, babama ne olmuştu? Ben neden o yurda düşmüstüm? Kardeşim var mıydı? Abim ya da ablam var mıydı? Benim bir ailem var mıydı? Yoksa ben o aileye ait olmayan mıydım? Aranan mıydım? Defedilen miydim?
Hayatta mıydılar? Hayattaysalar bir kez olsun merak etmemişler miydi beni? Hiç mi umurlarında değildim? Hiç mi vicdanları yoktu? Belki de bu yüzden kalp hastası olmuştum. On sekiz yılda kim bilir ne yaşamıştım de kalbim acıya dayanamayıp bana unutmayı refah görmüştü.
Belki hatırlamak değil unutmaktı bana verilen ödül.
Ya da unutmak değil hatırlayamamaktı bana verilen ceza.
Bilmiyordum. Öğrenemeyecektim. Hatırlayamamayacağıma olan inancım o kadar çoktu ki... Belki de bu hayattan vazgeçme nedenim olsun diye tutunduğum bir umuttu, bir intihardı.
Ama seviyordum yaşamayı. Üç ay komada da kalmıştım. Unutmuş olabilirdim ama o komadan çıkmıştım. Yaşamak için halen sebebim olmasa niye yaşıyor olaydım ki? Mantıksız geliyordu. Geçmişimi bilmiyordum. Beni hatırlamak değildi üzen, canımı yakan. Beni mahveden şey kim olduğumu bilmeden tedirgince yaşamak zorunda kalmaktı.
İçimden bir ses yaşamak için bir sürü sebebin var diyordu.
Ona inanmak istiyordum...
Bunları bir hiç uğruna yaşamamak istiyordum. Bilmek istiyordum. Kim olduğumu. Belki de Amber'in dediği gibi birilerinden kaçıyordum. Saklanmam gerekiyordu. Belki de ortalıktan tamamen kaybolmam lazımdı. Belki de ben çok kötü bir insandım. On sekiz yaşında bir insan ne kadar suça karışmış olabilirdi? Azılı suçlu falan mıydım? Ya da birilerinin hayatını mahveden bir düşman mıydım?
Dostumu da düşmanımı da tanımıyordum.
Öyle ince bir ipin üzerinde bir o yana bir bu yana sürükleniyordum ki tek yanlışım da düşecektim.
Ben düşecektim.
Hem de çok fena düşecektim.
Darbe hiç beklemediğim insanlardan gelecek. Hayat bir kez daha bana bir ödül sunacak benden bu kez yirmi altı yılımı alacaktı. Hayatın bana sunduğu bu ödül git hayatını yaşa demekti. Ama kaderin ipleri benim elimde değildi.
Doğum ve ölüm.
Başlangıç ve son.
Başlangıcı yazan çok olurdu. Önemli olan sona son noktayı koyabilmekteydi.
Sonu ancak sona ait olanlar yazardı.
✧༺♥༻✧
Evet. İkinci bölümü noktaladık. Bu bizim hikaye giriş için ilk adımımızdı. Geçmişi okumak belki şu anda bir anlam ifade etmiyor ama ilerleyen bölümlerde neden önemli olduğunu anlayacaksınız 😉
Beklemede kalın sevgili Rarenyumlular🤗
