5. bölüm / 6
Mühürlü Sancak:Turanşah4.BÖLÜM:İLK BİRLEŞME VE FETİHLER
Bölümler 6Şu an: 4.BÖLÜM:İLK BİRLEŞME VE FETİHLER
- 1 Önsöz22 kelime
- 2 1. BÖLÜM: SANCAK'TA AÇAN HİLAL423 kelime
- 3 2. BÖLÜM: HANÇERİN YEMİNİ VE İLK CENK486 kelime
- 4 3. BÖLÜM: SANCAK’TA İLK KIVILCIM1.323 kelime
- 5 4.BÖLÜM:İLK BİRLEŞME VE FETİHLER1.840 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 5.BÖLÜM:ALLAHTAN UMUDUNU KESMEZSEN ALLAH DA SANA YENİ KAPILAR AÇAR1.182 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Boğaz'ın doğusundaki kadim topraklarda gece, her zamankinden daha karanlık, ağır ve soğuk çökmüştü. 3. Dünya Savaşı’nın ardından yerle bir olan küresel düzenin enkazı üzerinde yükselen 3. Beylikler Dönemi, Anadolu Türk boyları için bir kez daha varlık ve yokluk savaşına dönüşmüştü. Savaş sonrası parçalanan topraklarda kadim Konstantiniyye ikiye bölünmüştü: Batı yakası "Konstantinopol", Doğu yakası ise "Konstpol" adı altında Yunan Krallığı’nın çelik çemberi altında inliyordu.
Anadolu’nun ve etrafının haritası tamamen kana ve ateşe bürünmüştü. Çanakkale ve Balıkesir hattında Yakupoğulları Beyliği denizden gelen tehlikelere karşı pürdikkat bekliyor, Ege Bölgesi’nin verimli topraklarında Egeoğulları Beyliği hüküm sürüyordu. Bolu, Ankara, Konya, Karaman ve Mersin’e kadar uzanan devasa coğrafyada İç Anadolu’nun omurgası sayılan Karahan Beyliği hakimken; Karahan ile Egeoğulları arasındaki stratejik tampon topraklarda Akurt Beyliği tutunmaya çalışıyordu. Batı Karadeniz’de, Düzce ile Sinop arasında İskenderoğulları Beyliği kendi sınırlarını muhafaza ederken, Doğu Karadeniz sahil şeridinde 2. Pontus İmparatorluğu yeniden hortlamıştı.
Güneyde ise durum çok daha vahimdi; vaadedilmiş toprakların (Arz-ı Mev'ud) tamamını ele geçiren Büyük İsrail Devleti, Güneydoğu Anadolu’yu tamamen yutmuş ve sınırlarına dayanmıştı. Doğu Anadolu, İran toprakları ve Güney Kafkasya ise doğudan bir kasırga gibi esen devasa Görklühan İmparatorluğu tarafından işgal edilmişti.
Tüm bu devasa güçlerin, kanlı imparatorlukların ve beyliklerin ortasında; Yunan Krallığı’nın yanı başındaki Sancak Obası, adeta bir diriliş kıvılcımı gibi duruyordu. Yunan İmparatoru Kratas’ın despot yönetimi, Boğaz hattındaki Türk obalarını ağır vergilerle, demir ve erzak yükümlülükleriyle ezmekteydi. Beyliklerin birçoğu ya güneydeki Büyük İsrail veya doğudaki Görklühan tehdidinden korkup kendi kabuğuna çekilmiş ya da Yunan Krallığı ile iyi geçinmeye çalışıyordu. Kimse Yunan İmparatoru Kratas’a açıkça kafa tutmaya cesaret edemiyor, herkes kendi obasının ve beyliğinin sınırlarını koruma derdiyle günü kurtarmaya çalışıyordu.
Fakat Sancak Obası’nda durum farklıydı. Sancak Obası’nın ulu beyi Turgut Bey’in, Yunan Tekfuru Alex’in kurduğu kalleş tuzakta şehit düşmesinin üzerinden tam bir yıl geçmişti. Babasının acısını yüreğine bir kor gibi gömen Turanşah, henüz dün 14 yaşına basmıştı. Ancak çelik gibi iradesi, keskin zekası, stratejik kavrayışı ve pusat kullanmadaki ustalığıyla görenlere 14 yaşında bir çocuğu değil, fırtınalar koparan kadim bir gazi hakanı andırıyordu.
Babasının ölümüyle geçen o uzun bir yıl boyunca Turanşah ne yas tutmuş ne de tek bir gününü boş geçirmişti. Tekfur Alex’in obaya yaptığı baskıları, komutanı Nikias’ın millete reva gördüğü zulümleri, toplanan fahiş haraçları tek tek hafızasına kazımıştı. Gizlice alplerini eğitmiş, Sancak Hisarı’nın ve Sultan Hisarı’nın haritalarını, nöbetçi değişim saatlerini, gizli su yollarını incelemişti. Artık susma vakti bitmiş, kafire kafa tutma vakti gelmişti.
Dolunay bulutların arkasına saklandığı an, Sancak Obası’nın gürgen ağaçlarıyla kaplı gizli talim meydanında 300 adanmış pusatlı hazır bekliyordu. Bunlar, gecenin karanlığında eriyip giden, atlarının nallarına keçe sarılmış, göğüsleri intikam ve fetih ateşiyle yanan Sancak Obası’nın en seçkin alpleriydi. Turanşah, gümüş işlemeli pelerinini geriye fırlatıp alplerinin karşısına geçti. Elinde babası Turgut Bey’den kalan ocak çeliği Pusat parıldıyordu.
Turanşah’ın yanına, pusu gecelerinin ve çocukluk yıllarının ayrılmaz parçası olan kuzeni Eren geldi. Eren, Turgut Bey’in ağabeyi Kerem Alp’in 17 yaşındaki yiğit oğluydu. Turanşah ile Eren sadece bir kuzen değil, sırt sırta verdiklerinde orduları devirecek iki can dostu, iki kan kardeşiydi.
Turanşah, kısık ama her bir albin kemiğine kadar işleyen kararlı ve gür sesiyle konuştu:
— "Alplerim! Yiğitlerim! Babam Turgut Bey’in kanı bu topraklarda henüz kurumadı! Yunan Krallığı ve onun kalleş tekfurları sanırlar ki Sancak Obası başsız kaldı, sanırlar ki biz onların ağır vergilerine, zulmüne mahkûmuz! Bakın etrafımıza; güneyde vaadedilmiş toprakları yutan Büyük İsrail tepemizde durur, doğuda Görklühan İmparatorluğu İran’ı ve Kafkaslar’ı çiğneyip Dicle’ye dayanmıştır. Yakupoğulları, Karahan, Akurt beylikleri korkudan kendi kabuğuna sinmiş, batıda Yunan’a ses çıkaramaz olmuştur! Ama Sancak Obası diz çökmez! Bu gece o kalleşlerin rüyasını kâbusa çevireceğiz. Ben 300 alple Sancak Hisarı’na yürüyeceğim. Alex ile Nikias’ın kellesini almadan o surlardan inmeyeceğim!"
Turanşah ardından dönüp kuzeni Eren’in omzuna elini koydu:
— "Kuzenim, Eren’im... Senin vazifen en az benimki kadar çetindir. Sen derhal Sultan Obası’na varacaksın. Sultan Obası’nın beyini ve alplerini ikna edip arkana alacaksın. Sultan Hisarı’nı Sancak Obası’nın şanlı bayrağı altında fethedeceksin. Bu gece iki hisar birden düşecek, bu topraklar özgürlüğüne kavuşacak!"
Eren, Turanşah’ın gözlerindeki kararlılığı görünce göğsünü kabarttı, pusatını çıkarıp göğsüne bastırdı:
— "Gözün arkada kalmasın Turanşah’ım! Sultan Hisarı’na Sancak bayrağını dikmeden, o tekfurun kellesini sana getirmeden bana uyku da haramdır, yemek de! Yolumuz açık, pusatımız keskin olsun!"
İki genç yiğit helalleşip ayrıldı. Eren, yanına aldığı sekiz muhafızla Sultan Obası’na doğru at sürerken, Turanşah ve 300 alpi Sancak Hisarı’na doğru karanlığın içinde adeta birer gölge gibi süzüldü.
Sancak Hisarı (günümüz Sancaktepe toprakları), yüksek kayalıkların üzerine inşa edilmiş, etrafı derin hendekler ve kalın taş surlarla çevrili son derece stratejik bir kaleydi. O sırada hisarın yüksek taht salonunda Tekfur Alex ve sağ kolu Komutan Nikias, altın kadehlerinden şarap yudumluyorlardı.
Nikias, masadaki haritayı işaret ederek kahkaha attı:
— "Lordum Alex, Türk obalarından bu ay toplayacağımız demir ve buğday miktarı iki katına çıkacak. Turgut öldükten sonra Sancak Obası’nın sesi soluğu kesildi. O velet Turanşah da korkudan çadırından çıkamıyor."
Tekfur Alex kibirle arkasına yaslandı:
— "O çocuk büyüyene kadar biz bu toprakların tüm zenginliğini Konstantinopol’e taşımış olacağız Nikias. Türkler zaten paramparça. Güneydeki İsrail belasından ve Doğu’daki Görklühan devinden korktukları için kafalarını bile kaldıramıyorlar. Yakupoğulları ve İskenderoğulları kendi derdinde, Karahan Beyliği ise güney sınırına yığınak yapıyor. Bu topraklarda bize karşı duracak tek bir akıllı adam bile yok."
Fakat tam o dakikalarda, Sancak Hisarı’nın kuzeyindeki dik ve sarplığı nedeniyle muhafızsız bırakılan uçurumun dibinde farklı bir hareketlilik vardı. Turanşah, alplerine işaret verdi.
— "Kancalar atılsın, ses çıkaranın kellesini bizzat ben alırım," diye fısıldadı.
Uçlarına keçe sarılmış çelik kancalar fırlatıldı ve mazgallara tutundu. Turanşah, 14 yaşının verdiği esneklik, çeviklik ve doğuştan gelen savaşçı yeteneğiyle halata ilk tırmanan oldu. Surlara vardığında, şarabın etkisiyle sızlamış iki Yunan nöbetçisini daha çığlık bile atamadan pusatıyla etkisiz hale getirdi. Arkasından 300 alp, adeta birer karabasan gibi surlara aktı.
Hisarın iç kapısının ağır sürgüleri içeriden kaldırılıp kapılar devasa bir gürültüyle açıldığında, Sancak alpleri kasırga gibi avluya daldı. "Allah! Allah!" nidaları Sancak Hisarı’nın taş duvarlarında yankılanırken, Yunan muhafızları neye uğradığını şaşırdı.
Gürültüleri duyup kılıcına sarılan Komutan Nikias, avluya koştu. Karşısında kanlı pusatıyla duran 14 yaşındaki Turanşah’ı görünce küçümseyici bir edayla bağırdı:
— "Seni gidi velet! Turgut’un eniği hisarıma girmeye nasıl cesaret edersin?!"
Turanşah tek bir kelime bile etmedi. Gözlerinde babasının katillerine duyduğu nefret çakıyordu. Nikias kılıcını savurdu, ancak Turanşah çevik bir hareketle sıyrılıp alt açıdan hamle yaptı. Babasından öğrendiği çifte vuruş taktiğiyle Nikias’ın kılıcını boşa çıkardı ve ikinci hamlede pusatını Nikias’ın boynuna geçirdi. Komutan Nikias’ın kellesi gövdesinden ayrılıp taş zeminde yuvarlandı.
Dehşet içinde kalan Tekfur Alex ise taht salonunun gizli geçidinden kaçmaya çalışıyordu. Ancak salona adım attığında kapıda üzeri kan içinde Turanşah belirdi. Alex dizlerinin üstüne düşüp yalvarmaya başladı:
— "Yapma! İstediğin tüm altınları, tüm erzakları veririm! Krallık sizi affeder, seni bu bölgenin valisi yaparım!"
Turanşah, Alex’in tepesine dikildi. Soğuk ve ürpertici bir sesle konuştu:
— "Biz Türk’üz Alex! Bizim toprağımızda kafirin altını geçmez, sadece kanı ve canı geçer! Bu kelle, babam Turgut Bey’in ve dökülen tüm şehitlerin hakkıdır!"
Pusat ışık hızıyla indi. Tekfur Alex’in de kellesi gövdesinden ayrıldı. Sancak Hisarı artık tamamen düşmüştü. Surlardaki Yunan bayrakları indirildi, yakıldı ve yerine gök mavisi Sancak Obası bayrağı çekildi.
Aynı saatlerde, kilometrelerce ötede, Sultan Obası’nda (günümüz Sultanbeyli toprakları) heyecanlı ve gerilimli bir meclis toplanmıştı. 17 yaşındaki Eren Turanşah, gizlice Sultan Obası’nın büyük otağına girmiş, obanın tecrübeli beyini ve aksakallarını etrafına toplamıştı.
Sultan Obası Beyi tereddüt içindeydi:
— "Eren alp! Sen ne dersin? Yunan Krallığı’na kafa tutmak obamızın sonu olur! Güneyde vaadedilmiş toprakları ele geçiren Büyük İsrail gözümüzün içine bakıyor, doğuda Görklühan İmparatorluğu koca İran'ı yutmuş duruyor! Karahan Beyliği bile Karaman'dan öteye ses çıkaramazken, biz Yunan'a karşı ne yaparız? İmparator Kratas üzerimize ordu sürerse bizi kim koruyacak?"
Eren Turanşah otağın ortasına adım attı, gür ve coşkulu sesiyle haykırdı:
— "Ey Sultan Obası’nın yürekli beyleri! Daha ne kadar Yunan Krallığı’na boyun eğeceksiniz? Daha ne kadar evlatlarınızın rızkını, ananızın ak sütü gibi helal olan ekmeğinizi Tekfur’un sarayına taşıyacaksınız? Yakupoğulları Balıkesir’e kapanmışsa, Akurt ve Egeoğulları kendi sınırını koruma derdiyse, biz de kaderimize razı mı olacağız? İşte bu gece, Sancak Obası’nın genç beyi Turanşah kınından pusatı çıkardı! Sancak Hisarı’na yürüdü! Şunu iyi bilin ki, bu gece birleşmeyen boylar yarın tek tek yok olmaya mahkûmdur. Sultan Hisarı orada dururken siz burada ecelinizi mi bekleyeceksiniz? Gelin, Sultan Hisarı’nı birlikte fethedelim! Bu topraklara Türk’ün birleşme mührünü vuralım!"
Eren’in bu tarihi konuşması otağdaki genç alplerin ve tecrübeli gazilerin kanını tutuşturdu. Sultan Obası Beyi ayağa kalktı, kılıcını çekip havaya kaldırdı:
— "Doğru söylersin Kerem Alp’in oğlu Eren! Korkarak yaşamaktansa şerefle ölmek evladır! Gün birleşme günüdür! Pusatlar çekilsin, Sultan Hisarı’na yürünür!"
Sultan Obası’nın alpleri ve Eren’in emrindeki atlılar, adeta bir sel gibi Sultan Hisarı’na akın etti. Sancak Hisarı’nın düştüğünden habersiz olan Sultan Hisarı muhafızları, Türk obalarının bu ani, organize ve toplu baskını karşısında hiçbir tutunma varlığı gösteremedi.
Eren, surlara ilk tırmananlar arasındaydı. Bizzat Sultan Hisarı’nın iç kalesine girerek kargaşayı yönetmeye çalışan Tekfur’u köşeye sıkıştırdı. Çetin geçen pusat teatisinin ardından Eren, kuzenine verdiği sözü tutarak Sultan Hisarı Tekfuru’nun kellesini tek bir kılıç darbesiyle aldı.
Güneş doğu ufkundan kızıllığını yayarken, Sultan Hisarı’nın surlarında da Sancak Obası’nın şanlı bayrağı dalgalanıyordu. Sultan Obası, Sancak Obası’nın sancakları altında birleşmiş, iki oba tek bir yenilmez güç haline gelmişti.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Eren, emrindeki kavalerya birliğiyle Sancak Hisarı’na vardı. Atının terkisinde deri bir çuval taşıyordu. Hisarın kapısında kendisini karşılayan 14 yaşındaki kuzeni Turanşah’a sarıldı.
— "Turanşah’ım!" dedi Eren gururla. "Sultan Hisarı düşmüştür! Sultan Obası artık Sancak Obası’nın sancağı altındadır. Sözümü tuttum, işte Sultan Hisarı Tekfuru’nun kellesi!"
Çuvaldan çıkan kelle, Sancak Hisarı’nda Turanşah’ın aldığı Tekfur Alex ve Komutan Nikias’ın kellelerinin yanına kondu. Günümüz Sancaktepe ve Sultanbeyli topraklarını kapsayan devasa alan, artık Sancak Obası’nın yeni ve geçilmez vatan toprakları haline gelmişti. Bu fetih, 3. Beylikler Dönemi’nin ilk büyük birleşmesi ve ilk dev fethi olarak tarihe geçti. Anadolu’daki diğer beylikler —Yakupoğulları, Karahan, İskenderoğulları— bu fethin haberiyle çalkalanmaya başlamıştı.
Turanşah, hisarın en yüksek burcuna çıkıp fethettiği yeni vatan topraklarına baktı. Babasının ölümünden sonra bir yıl boyunca sabırla beklediği an gelmişti. Ancak bu sadece ilk adımdı.
— "Ulaklar çağrılsın!" diye emretti Turanşah alplerine.
Ahşaptan yapılma, demir bantlarla güçlendirilmiş üç özel sandık getirildi. Sandıkların içine tuzlanmış üç kelle yerleştirildi: Tekfur Alex’in kellesi, Komutan Nikias’ın kellesi ve Sultan Hisarı Tekfuru’nun kellesi. Sandıkların üzerine de Turanşah kendi eliyle Sancak Obası’nın mührünü vurdu ve deri bir parşömene şu satırları kazıdı:
"Yunan Krallığı İmparatoru Kratas’a!
Ben Sancak Obası Beyi Turgut oğlu Turanşah! Babamın kanını yerde bırakmadım, topraklarımdan kafir leşlerini temizledim. Sancaktepe ve Sultanbeyli artık Türk’ün mülküdür. Bu saatten sonra Sancak Obası’ndan sana tek bir akçe vergi, tek bir çuval buğday çıkmayacaktır! Vergi isteyen gelsin, cevabını pusatımızdan alsın!"
Üç gün sonra, Konstantinopol’deki devasa Yunan Krallığı Sarayı’nda ölüm sessizliği hakimdir. İmparator Kratas, muazzam tahtında otururken önüne üç ahşap sandık bırakıldı. Sandıklar açıldığında, en güvendiği tekfurlarının ve komutanının tuzlanmış kelleleriyle karşılaştı.
Mektup okunduğunda İmparator Kratas öfkeyle ayağa kalktı, altın kadehini duvara fırlattı:
— "14 yaşında bir velet... 14 yaşında bir Türk veledi bana baş mı kaldırıyor?! Sancaktepe ve Sultanbeyli’yi nasıl elimden alır?! Tüm ordularımı hazırlayın! O obayı ve o Turanşah’ı yerle bir edeceğim!"
Ancak saraydaki diplomatlar ve komutanlar endişeliydi. Çünkü Boğaz’ın doğusundaki bu fetih; Çanakkale’deki Yakupoğulları, Karadeniz’deki İskenderoğulları ve İç Anadolu’daki dev Karahan Beyliği dahil tüm Türk boylarında büyük bir uyanış ateşini yakmıştı. Doğu’daki Görklühan İmparatorluğu ve Güney’deki Büyük İsrail Devleti bile Boğaz’ın girişindeki bu ani güç değişimini yakından izlemeye başlamıştı.
14 yaşındaki Turanşah, babasının intikamını almış, ilk birleşmeyi sağlamış, ilk fetihleri gerçekleştirmiş ve Yunan İmparatorluğu’na kafa tutarak yepyeni bir devrin kapısını aralamıştı.
Bölüm etkileşimi
