4. bölüm / 6
Mühürlü Sancak:Turanşah3. BÖLÜM: SANCAK’TA İLK KIVILCIM
Bölümler 6Şu an: 3. BÖLÜM: SANCAK’TA İLK KIVILCIM
- 1 Önsöz22 kelime
- 2 1. BÖLÜM: SANCAK'TA AÇAN HİLAL423 kelime
- 3 2. BÖLÜM: HANÇERİN YEMİNİ VE İLK CENK486 kelime
- 4 3. BÖLÜM: SANCAK’TA İLK KIVILCIM1.323 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 4.BÖLÜM:İLK BİRLEŞME VE FETİHLER1.840 kelime
- 6 5.BÖLÜM:ALLAHTAN UMUDUNU KESMEZSEN ALLAH DA SANA YENİ KAPILAR AÇAR1.182 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Zaman, Sancaktepe sırtlarında sert esen rüzgârlar gibi durmaksızın akıp gitti. Turanşah’ın beş yaşındayken talim meydanında sergilediği o mucizevi kabiliyet, geçen beş yıl boyunca söylenmeyen bir efsane gibi obanın kalbinde büyümüştü. Şimdi 10 yaşına basmış, obanın en cesur ve gözü pek çocuklarından biri olmuştu. Omuzları dik, bakışları bir şahin gibi keskin ve duruşu çelik gibi sağlamdı. Sağ elinin avucunda doğuştan taşıdığı o kızıl hilal mührü ise günden güne belirginleşiyor, heyecanlandığında veya kılıç tuttuğunda deri altında gizli bir kor gibi parıldıyordu.
Turanşah’ın obadaki en yakın arkadaşı, sırdaşı ve ayrılmaz parçası ise kendisinden üç yaş büyük olan kuzeni Eren’di. 13 yaşına giren Eren, kalıplı yapısı, bilek gücü ve sarsılmaz cesaretiyle obanın gençlerine liderlik ediyordu. Turanşah’ın keskin zekası ile Eren’in bilek gücü birleştiğinde, obada onların üstesinden gelemediği hiçbir oyun, hiçbir zorluk kalmıyordu. İkili, sadece oyunlarda değil; av talimlerinde, at koşturmada ve korulukları gözetlemede ikiz gibi hareket eden mükemmel bir takım olmuşlardı.
Fakat obadaki bu çocuksu heyecan ve neşe, dışarıdaki karanlık gerçekleri değiştirmeye yetmiyordu. Üçüncü Dünya Savaşı’nın ardından harabeye dönen topraklarda düzen tamamen bozulmuş, Marmara Bölgesi’nin verimli toprakları Yunan Krallığı’nın kontrolündeki Konstantinopol’ün gölgesinde kalmıştı. Sancak Obası, varlığını sürdürebilmek için Sancak Hisarı’nın zalim tekfuru Alex’e her mevsim sonu ağır vergiler ödemek zorundaydı. Tekfur Alex, halktan topladığı altın, buğday ve hayvanları Boğaz’ın öte yakasındaki Yunan İmparatoru Kratas’a gönderir, bu sayede obayı "uysal bir vassal" olarak kendi haline bırakırdı. Ancak her geçen yıl vergi miktarı artıyor, obalı artık kendi boğazından kesip hisara taşımaktan bitap düşüyordu.
Güz mevsiminin ilk soğuk rüzgârları çam ormanlarını sarsarken, Sancak Obası büyük bir telaş içindeydi. Mahsul toplanmış, koyunlar sayılmış ve Tekfur Alex’e verilecek vergi payı obanın meydanına denkler halinde dizilmişti. Turgut Bey, ağır adımlarla çadırından çıkıp meydandaki erzaklara baktı. Yüzü kederliydi. Obanın bu kışı çıkarabilmesi için elinde kalan son erzak bunlardı.Çam ağaçlarının arasından gelen nal sesleri toprağı dövüyor, toz bulutunun içinde Yunan Krallığı’nın altın işlemeli Haç simgesini taşıyan zırhlı süvariler beliriyordu. Tekfur Alex’in sağ kolu olan Komutan Nikias, arkasındaki yirmi kadar ağır silahlı askerle obanın ortasına kadar at koşturdu. Atların üzerindeki pelerinlerde ve kalkanlarda parıldayan o haç simgesi, obalılar için ağır vergilerin ve zulmün sembolüydü.Komutan Nikias, gümüş işlemeli zırhının üzerinde küstah bir tavırla oturduğu atından Turgut Bey’e tepeden baktı. Yüzünde hor gören bir tebessüm vardı.
"Turgut Bey!" diye bağırdı Türkçe’yi kaba bir aksanla konuşarak. "Tekfur Alex’in selamını getirdim. Ve elbette bu mevsimin vergi listesini."
Turgut Bey, soğukkanlılığını korumaya çalışarak öne çıktı. Arkasında ağabeyi Kerem Alp ve birkaç tecrübeli oba alpı duruyordu. Turgut Bey eliyle meydandaki denkleri gösterdi.
"Vergimiz hazırdır Komutan Nikias," dedi Turgut Bey, sesindeki tiksintiyi bastırmaya çalışarak. "Anlaştığımız gibi; elli çuval buğday, otuz baş hayvan ve yüz adet gümüş akçe. Her şey tastamam. Alın ve hisarınıza dönün."
Komutan Nikias atından yavaşça indi. Çizmeleri çamurlu toprağa bastı. Meydandaki denklerin yanına yürüyüp kılıcının kınıyla buğday çuvallarından birini dörtti. İçinden dökülen sarı tanelere baktı, ardından alaycı bir kahkaha attı.
"Tastamam mı?" dedi Nikias, gözlerini Turgut Bey’e dikerek. "Anlaşılan haberin yok Turgut Bey. İmparatorumuz Kratas, Batı’daki yeni seferleri için vergi oranlarını iki katına çıkardı. Bu getirdiğiniz miktar ancak geçen yılın borcuna sayılır. Şimdikinin yarısı bile değil!"
Meydanda buz gibi bir hava esti. Kerem Alp öfkeyle öne atılacak oldu ama Turgut Bey eliyle onu durdurdu.
"Bu haksızlıktır!" dedi Turgut Bey, sesi ilk kez bir gürleme gibi yükselerek. "Bizim anlaşmamız bellidir Nikias! Bu dediğin miktarı verirsek oba kışın açlıktan kırılır! Çocuklarımıza verecek bir lokma ekmeğimiz kalmaz. Tekfur Alex’e söyle, biz sözümüzün eriyiz ama milletimizi açlığa mahkûm etmeyiz!"
Nikias’ın yüzü birden sertleşti. Elini belindeki kılıcının kabzasına attı. Arkasındaki yirmi Yunan askeri aynı anda mızraklarını ve kılıçlarını çekerek obanın üzerine yürüdü.
"Siz kim oluyorsunuz da Büyük Krallık’ın emrine karşı geliyorsunuz?" diye gürledi Nikias. "Eğer istediğimiz kadarını vermezseniz, bu obayı ateşe verir, çadırlarınızı başınıza yıkarız! Askerler! Çadırlara girin! Ne kadar ziynet, gıda ve canlı hayvan varsa hepsine el koyun!"
Yunan askerleri küstahça bağırarak çadırlara doğru hamle yaptı. Obalı kadınların ve çocukların çığlıkları birbirine karıştı. Turgut Bey ve alplar kılıçlarına sarılmak üzereydi ki, eğer ilk kılıcı çekerlerse tüm obanın katledileceğini biliyorlardı. Çaresizlik ve öfke Turgut Bey’in boğazını düğümledi.
İşte tam o dehşet anında, meydanın kenarındaki ulu çınar ağacının altından buz gibi, keskin bir ses yükseldi:
"Tek bir adım daha atarsanız, o adımı attığınız bacağınızı bu toprağa gömeriz!"
Herkes donakaldı. Bakışlar sesin geldiği yöne çevrildi.
10 yaşındaki Turanşah ve 13 yaşındaki Eren, omuz omuza vermiş meydanın ortasına doğru yürüyordu. Eren’in elinde gürgen ağacından yapılma ağır bir gürz, Turanşah’ın belinde ise babasının ona hediye ettiği gümüş kakmalı kılıç vardı. Henüz yaşları küçük olsa da ikisinin yan yana duruşunda öyle sarsılmaz bir kararlılık vardı ki, obadaki tüm alplara cesaret aşıladılar.
Komutan Nikias, karşısındaki bu iki çocuğu görünce kahkahalarla gülmeye başladı.
"Bunlar da kim? Turgut’un ve Kerem’in enikleri mi?" dedi askerlerine dönerek. "Süt kokan veletler bize ders mi verecek?"
Turanşah, Nikias’ın alaycı tavrına hiç oralı olmadı. Eren ile birbirlerine kısa bir bakış attılar; aralarında tek bir söze gerek kalmadan ne yapacaklarını anlamışlardı. Turanşah sağ elini yavaşça açtı. Avucunun tam ortasındaki o kan kırmızısı hilal doğum lekesi, batan güneşin son ışıkları altında adeta alev almış gibi parıldadı. Turanşah, sağ elini kılıcının kabzasına kilitledi.
"Bu topraklar Türk’ün yurdudur," dedi Turanşah, 10 yaşında bir çocuğun sesinden beklenmeyecek bir heybetle. "Biz vergiyi huzur içinde yaşamak için öderiz, sizin doymak bilmeyen hırsınızı beslemek için değil. Bastığın toprağa iyi bak Nikias. Buradan tek bir çuval buğday dahi alamazsın."
Nikias’ın gülüşü yüzünde dondu. Çocuğun gözlerindeki o öldürücü kararlılık ve avucundaki garip kırmızı simge, tecrübeli komutanın içine ilk kez tarifsiz bir ürperti düşürdü. Ancak askerlerinin önünde rezil olmamak için öfkeyle kılıcını çekti.
"Aptal veletler! Sana gününüzü göstereceğim!" diyerek kılıcını Turanşah’ın üzerine doğru savurdu.
İşte o an Turanşah ve Eren’in o mükemmel ikili uyumu devreye girdi. 13 yaşındaki Eren, hızla öne atılarak gürgen gürzünü Nikias’ın kılıcına doğru alttan yukarıya savurdu. Gürz ile çeliğin çarpışmasıyla Nikias’ın dengesi bozuldu, kılıcı havaya dikildi. Nikias ne olduğunu anlayamadan, 10 yaşındaki Turanşah bir yılan gibi kıvrılarak Yunan komutanının yanına sızdı. Sağ elindeki kılıcı kınından öyle bir çıkardı ki, çeliğin sesi rüzgârı kesti. Turanşah, kılıcının keskin ucunu Nikias’ın boğazına dayadı.
Kılıcın ucu Nikias’ın tenine değiyor, hafif bir kan damlası süzülüyordu. Eren ise gürzünü Nikias’ın böğrüne dayamış, en ufak hamlesinde kaburgalarını kırmaya hazır bekliyordu.
"Askerlerine emret," dedi Turanşah, sesi fısıltı kadar kısık ama kılıç kadar keskindi. "Mızraklarını indirsinler. Yoksa tekfurun senin keleni Sancak Hisarı’nın kapısında teslim alır."
Tüm Yunan askerleri dehşet içinde kalmıştı. Koskoca komutanları, 10 ve 13 yaşlarında iki Türk genci tarafından saniyeler içinde alt edilmiş, boğazına kılıç dayanmıştı. Askerler titreyen handsleriyle mızraklarını yere indirdiler.
Turgut Bey ve Kerem Alp gördükleri manzara karşısında nefeslerini tutmuşlardı. Obanın diğer gençleri ikilinin bu cesaretinden güç alarak hemen kılıçlarına sarıldı ve Yunan askerlerinin etrafını sardı.
Nikias, boğazındaki çeliğin soğukluğuyla yutkundu. "Tamam... Tamam!" diye kekeledi. "Askerler, geri çekilin!"
Turanşah kılıcını yavaşça geri çekti ama gözlerini Nikias’ın üzerinden ayırmadı. "Getirdiğimiz vergiyi alın ve gidin. Tekfur Alex’e de söyle; Sancak Obası artık eski oba değildir. Bir daha buralara fazladan tek bir akçe dahi istemek için gelmesin."
Nikias, atına sıçradı. "Bu burada bitmedi Turgut Bey! Bu çocukların cezasını hisarda vereceğiz!" diye bağırarak askerleriyle birlikte nala basıp kaçar gibi obadan uzaklaştı.
Yunan askerleri gözden kaybolduğunda, Sancak Obası’nda derin bir sessizlik oldu. Ardından tüm alplar ve obalılar müthiş bir tezahüratla gürledi. Eren öne atılıp kuzeni Turanşah’ın omzuna kavradı, ikisi zaferle gülümsediler.
Turgut Bey, ağır adımlarla oğlunun ve yeğeninin yanına geldi. Yüzünde hem büyük bir gurur hem de derin bir kaygı vardı. İkisinin de omuzlarına elini koydu.
"Büyük bir cesaret gösterdiniz," dedi Turgut Bey. "Ama bilesin ki Alex bu hakareti yanımıza bırakmaz. Artık Sancak Hisarı ile aramızdaki barış pamuk ipliğine bağlıdır. Savaş kapımızdadır."
Turanşah, kılıcını kınına sokup sağ elinin avucundaki hilal mührüne baktı. Mühür yavaşça eski rengine dönüyordu.
"Savaş zaten çoktan başlamıştı baba," dedi Turanşah, Sancak Hisarı’nın dumanlı siluetine doğru bakarak. "Onlar bize savaşı getirmeden, biz Eren ile obanın cesur gençlerini toplayacağız. Bu dağlarda Sancak Hisarı’na giden tüm yolları tutacağız. Artık savunmada kalmayacağız."
O gün Sancak Obası’nda yeni bir devir başladı. 10 yaşındaki Turanşah ve 13 yaşındaki Eren, obanın gözü pek gençleriyle birlikte ilk gizli çetesini, ilk müfrezesini kurdu. Bu, sadece Sancak Obası’nın değil; Konstantinopol’e ve ardından Roma’ya kadar uzanacak olan devasa bir imparatorluğun ilk kıvılcımıydı.
Bölüm etkileşimi
