13. bölüm · Mucize’nin Öyküsü
Yeni Bir sayfa
Ekim ayının kapıyı çalmasıyla birlikte İstanbul’un havası iyice keskinleşmiş, sokakları kurumuş çınar yapraklarıyla dolmuştu. Mucize için artık o büyük gün gelip çatmıştı. Günlerdir takvimden sildiği yaprakların ardından, nihayet üniversitenin açılış günüydü. İçindeki heyecan ve burukluk birbirine karışırken, gardırobundan siyah şık bir pantolon ve üzerine boğazlı kazak seçti. İzmir’deki o pırıltılı, iddialı kıyafetlerin yerini artık sadelik ve asalet almıştı. Saçlarını sıkı bir at kuyruğu yaptı, masmavi gözlerine aynada son kez bakıp derin bir nefes aldı ve evden çıktı.
Tarihi binanın heybetli kapısından içeri adım attığında, etraftaki kalabalık ve sanat kokusu ona bir an için annesinin atölyesini hatırlattı. İstanbul Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, tam da hayal ettiği gibi tarih ve estetik kokuyordu. Koridorlarda ellerinde şövalelerle, büyük resim çantalarıyla koşturan öğrenciler, heyecanlı fısıltılar vardı. Mucize, kalabalığın içinde adeta bir kuğu gibi zarif ama mesafeli adımlarla yürüyerek ilk dersinin işleneceği büyük resim atölyesinin kapısına ulaştı.
İçeri girdiğinde sınıftaki masaların ve taburelerin büyük bir kısmının dolduğunu gördü. Herkes birbiriyle tanışmaya çalışıyor, sınıftan neşeli sesler yükseliyordu. Mucize, pencerelerden süzülen o güçlü ışığı doğrudan alan, köşedeki boş bir resim masasına doğru yöneldi. Çantasını masanın kenarına bırakıp oturduğunda, etrafındaki o cıvıl cıvıl dünyaya karşı içine istemsizce bir duvar ördü. Kimseyle bağ kurmak, eski hayatındaki gibi canının yanmasına izin vermek istemiyordu.
Tam o sırada, yanındaki boş taburenin çekildiğini hissetti. Başını kaldırdığında, kısa kesilmiş küt saçları, burnundaki sevimli hızması ve kıpır kıpır enerjisiyle ona gülümseyen bir kızla göz göze geldi. Kızın üzerinde boya lekeleriyle dolu salaş bir kot ceket vardı ve gözlerinin içi parlıyordu.
"Selam!" dedi kız, elini dostça uzatarak. Sesi o kadar samimi ve sıcaktı ki, Mucize’nin içindeki o mesafeli duruş hafifçe sarsıldı. "Ben Defne. Sabahın bu saatinde sınıftaki en sakin köşeyi arıyordum, galiba tam üstüne bastım. Yanına oturabilirim değil mi?"
Mucize, karşısındaki bu içten enerjiye kayıtsız kalamadı. Uzatılan eli sıktı ve dudaklarının kenarında uzun zaman sonra ilk kez hafif, yapmacık olmayan bir tebessüm belirdi.
"Selam, ben de Mucize. Tabii ki oturabilirsin."
Defne, Mucize’nin adını duyunca gözlerini büyüterek gülümsedi. "Mucize mi? Vay canına, ne kadar harika ve özel bir ismin var! Bak şimdiden söylüyorum, bu sınıfta çok iyi anlaşacağız gibi hissediyorum."
Defne hemen ardından neşeyle çantasından defterlerini çıkarmaya, İstanbul’un trafiğinden ve çizim yaparken ne kadar heyecanlandığından bahsetmeye başladı. O konuştukça, Mucize onun bu neşeli ve hayat dolu hallerinde, İzmir’de bıraktığı o eski, şen kahkahalı kızı gördü. İstanbul ona sadece yalnızlık ve mücadele getirmemişti; bu koca şehir, hayatın tüm acımasızlığına rağmen ona sığınabileceği yeni bir dostluğun da kapısını aralamıştı.
