9. bölüm · Mucize’nin Öyküsü

Sessiz Kaçış

Kübra Aydoğan

Cenaze töreni, Soykan ailesinin şanına yaraşır (!) bir sahtelikle doluydu. Asaf Bey, kameralara ve İzmir sosyetesine karşı acılı eş rolünü kusursuz oynarken, Mucize mezarın başında sadece simsiyah bir taş gibi durdu. Ne bir damla gözyaşı döktü ne de bir kelime etti. Toprak, annesinin üzerine atılırken, Mucize’yi bu şehre, bu insana, bu hayata bağlayan son bağ da o toprakla birlikte gömülmüştü.
İzmir artık onun için parıltılı Kordon boyu, deniz kokusu ya da sıcak yaz akşamları demek değildi. İzmir; yalanların, ihanetin ve annesinin ölümünün soğuk şehriydi artık. Onu bu şehirde tutacak hiçbir şey kalmamıştı.
Cenazenin ertesi gecesi, malikane derin bir sessizliğe gömülmüşken Mucize odasında sadece tek bir valiz hazırladı. Annesinin gizlice biriktirdiği paranın olduğu banka kartını, o eski hastane bilekliğini ve annesiyle çekilmiş tek bir sıcak fotoğrafı yanına aldı. Ne amcasına ne çok sevdiği Rüzgâr abisine ne de Asaf Soykan’a haber verdi. Eğer bir veda etmeye kalkışsa, Rüzgâr’ın korumacı tavrıyla onu durduracağını, gitmesine izin vermeyeceğini biliyordu. Kendi kaderini kendi çizmeliydi, tek başına başlamalıydı.
Gece yarısı, herkes uyurken odasından bir hayalet gibi süzüldü. Malikanenin o büyük demir kapısından son kez dışarı adım attı. Arkasına dönüp bakmadı bile. Telefonunu çıkardı, SIM kartını kırıp Kordon’un karanlık sularına fırlattı. Geçmişe dair hiçbir iz, hiçbir bağ kalmamalıydı.
İzmir Otogarı’ndan kalkacak olan gece otobüsüne bindiğinde vakit sabaha karşıydı. Cam kenarındaki koltuğuna oturup başını yasladı. Otobüs hareket edip İzmir’in ışıkları geride kalırken, masmavi gözlerini şafağın sökmeye başladığı ufka dikti.
Yalanlarla örülmüş 18 yıllık hayatı İzmir’de bitmişti. Şimdi önünde; kalabalığıyla onu yutabilecek ya da ona yepyeni bir kimlik verecek olan, bilinmezliklerle dolu İstanbul vardı. Tam burslu bir üniversite öğrencisi olarak, cebinde annesinin emeği, ruhunda o büyük acıyla kendi ayakları üzerinde durmaya gidiyordu.