2. bölüm · Mucize’nin Öyküsü
Porselenin Kırılışı
Aşağıdan gelen neşeli müzik sesleri ve misafirlerin kahkahaları odasının duvarlarına çarpıp yankılanırken, Mucize son kez aynadaki aksine baktı. Gece mavisi şık elbisesi, saçlarının siyahlığı ve gözlerinin rengiyle kusursuz bir uyum içindeydi. Tam kapıya yönelip bu büyülü geceyi başlatmak üzereydi ki, odasının hemen yanındaki çalışma odasından yükselen sert sesler adımlarını havada dondurdu. Evlerinde seslerin bu denli yükselmesi, o güne kadar şahit olduğu bir şey değildi. Asaf Bey’in her zaman sakin ve otoriter olan sesi, bu kez öfkeyle titriyordu.
"Yeter artık Handan! Bu konuyu kapatmaktan, sürekli senin vicdan azaplarını dinlemekten bıktım!"
Mucize, gayriihtiyari kapının kulbunda duran elini çekti. Kalbi, nedenini bilmediği bir ürpertiyle hızla çarpmaya başlamıştı. Ayakları onu kendi iradesi dışında çalışma odasının yarı açık kapısına doğru sürükledi.
"Nasıl kapatırım Asaf?" diyordu Handan Hanım, hıçkırıklar içindeki sesiyle. "Benim o kadından, senin o kadından olan çocuğundan haberim yokmuş gibi nasıl davranırım? Beni aldattın, canımı yaktın ama en çok da bizi neyin içine sürüklediğini görmüyor musun?"
Mucize’nin beynine ilk darbe inmişti. Hayran olduğu, her adımını örnek aldığı babası, annesini aldatmıştı. Üstelik o kadından bir çocuğu vardı. Genç kız, duyduklarının ağırlığıyla kapının pervazına tutundu. Aldatılmanın acısıyla yanan annesi için içi parçalanırken, babasının dudaklarından dökülen o zehirli kelimeler odanın soğuk havasına karıştı:
"Bana başka çare mi bıraktın? Yıllarca bekledim! Ama sen bana bir evlat bile veremedin Handan! Soyumu devam ettirecek bir çocuk bile veremedin!"
"Bana bunu nasıl söylersin?" diye feryat etti Handan Hanım. Sesi hem kırgın hem de asil bir öfkeyle doluydu. "Mucize ne o zaman? Mucize benim kuzum! Doğurmasam bile onu ben büyüttüm! Geceleri hastalandığında sabahlara kadar başında ben bekledim, onun attığı her adımda benim emeğim var! O bizim kızımız!"
Zaman durdu. Müzik sustu. Mucize’nin içindeki o pırıltılı, kusursuz dünya büyük bir gürültüyle yerle bir oldu.
Doğurmasam bile...
Kelimeler zihnine birer ok gibi saplanıyordu. Demek bu yüzden o meşhur ressam Handan Soykan’ın hamilelik dönemine ait tek bir fotoğrafı bile yoktu evde. Demek bu yüzden her düştüğünde annesi ona "Sen benim mucizemsin, gökten inen hediyemdin" derdi. O bir hediye değildi; çocuk esirgeme kurumundan alınmış, bir evlilik kurtulsun diye yalan bir hayatın ortasına bırakılmış bir yabancıydı. Aynada gördüğü o masmavi gözler, bembeyaz ten kime aitti? Gerçek annesi ve babası kimdi?
Hıçkırıkları boğazına düğümlendi. Göğsüne saplanan o keskin ağrıyla nefes alamadığını hissetti. Dakikalar önce dünyanın en şanslı kızı olduğunu düşünen o 18 yaşındaki genç kız, şimdi koca bir hiçliğin ortasında tek başınaydı. Arkasına bile bakmadan, o lüks koridorlardan, merdivenlerden adeta kaçarak aşağı indi. Bahçede onu bekleyen, onun için kadeh kaldıran misafirlerin arasından bir hayalet gibi geçti. Kimsenin şaşkın seslenişlerine aldırmadan malikanenin büyük demir kapısından dışarı fırladı.
İzmir’in o çok sevdiği ılık rüzgarı, bu kez yüzüne sert ve acımasız bir tokat gibi çarpıyordu. Mucize, hıçkırıklarını karanlığa kusarak, nereye gittiğini bilmeden sadece koştu.
