15. bölüm / 15
MEŞALEN'İN DİĞER YÜZÜ 2 (Karanlık Miras)15. BÖLÜM — DÖNÜŞ
Bölümler 15Şu an: 15. BÖLÜM — DÖNÜŞ
- 1 1.BÖLÜM OYUN BOZAN1.760 kelime
- 2 2.BÖLÜM ANLAŞMA (İTTTİFAK)4.215 kelime
- 3 3.BÖLÜM GEÇMİŞİN SANRILARI1.593 kelime
- 4 4.BÖLÜM LEKE4.153 kelime
- 5 5.BÖLÜM KOR ALEV (ECEVİT)1.440 kelime
- 6 6.BÖLÜM KANAYAN YARA6.948 kelime
- 7 7.BÖLÜM KAOS VAKTİ8.398 kelime
- 8 8.BÖLÜM YALAN VE GERÇEK11.000 kelime
- 9 9.Bölüm SESSİZLİKTEN ÖNCE9.050 kelime
- 10 10.BÖLÜM SATRANÇ2.779 kelime
- 11 11.BÖLÜM ÇATLAK5.554 kelime
- 12 12.BÖLÜM ZEHİR6.864 kelime
- 13 13.BÖLÜM KIRILMA6.949 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAN BAĞI6.537 kelime
- 15 15. BÖLÜM — DÖNÜŞ5.579 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
15. BÖLÜM — DÖNÜŞ
İstanbul Havalimanı… Sabahın erken saatleri…
Almanya’dan gelen uçağın kapıları açıldığında yolcular ağır ağır terminale dağılmaya başladı. Kalabalığın arasında genç bir kadın, bir eliyle kabin valizini sürüklüyor, diğer eliyle bebek arabasını itiyordu. Üzerinde sade, uzun bir kaban vardı. Saçlarını gelişigüzel toplamıştı. Gözlerinin altındaki yorgunluk, uzun bir uçak yolculuğundan çok daha fazlasını anlatıyordu. Bebek arabasından küçük bir mırıltı gelince hemen durdu. Bebek arabasının üzerindeki ince örtüyü araladı.
— Uyandın mı sen?
Bebek gözlerini aralamadan kıpırdandı. Kadının yüzünde ilk kez belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
— Az kaldı.
Telefonunu açtı. Ekran bir anda bildirimlerle doldu. Cevapsız aramalar, mesajlar, Almanya’dan art arda gelen bildirimler… Bir isim ekranda tekrar tekrar görünüyordu. Kadının yüzündeki gülümseme kayboldu. Telefon yeniden çalmaya başladı. Aynı isim… Bir süre ekrana baktı. Sonra aramayı reddetti. Numarayı engelledi. Telefonu çantasına koyarken eli hafifçe titriyordu. Bebek yeniden kıpırdandı. Kadın hemen eğildi.
— Tamam…
Sesi bu kez daha yumuşaktı.
— Bitti.
Bir süre bebeğini izledi.
— Bu sefer gerçekten bitti.
Doğruldu. Derin bir nefes aldı. Aylar sonra ilk kez o adamla aynı havayı solumuyordu. Aynı evde değildi. Her kapı sesinde irkilmesine neden olan adam kilometrelerce uzaktaydı. Pasaport kontrolünü geçip bagaj bölümüne ulaştığında telefonuna yeni bir mesaj geldi.
Anne: “Çıkınca haber ver. Baban evde.”
Kadının parmakları ekranın üzerinde durdu.
Baban evde.
İki kelime bile midesinin düğümlenmesine yetmişti. Kısa bir cevap yazdı.
“Tamam.”
Göndermeden önce yazdığı cevaba birkaç saniye baktı. Sonunda gönder tuşuna bastı. Bavulunu aldı. Bebek arabasının tutacağını kavradı. Çıkış kapısına doğru ilerledi. Otomatik kapılar açıldığında İstanbul’un kalabalığı karşısındaydı. Kadın olduğu yerde durdu. Gözleri doldu.
— Geldik…
Bebeğine baktı.
— Eve geldik.
Kısa bir sessizliğin ardından kendi sözünü düzeltti.
— Gerçi…
Acı bir şekilde gülümsedi.
— Bizi hâlâ evde isteyen var mı, onu göreceğiz.
Bavulunu yeniden çekmeye başladı.
Kalabalığın arasında ilerleyen bu kadın, aylardır arkadaşlarının hayatından uzak kalan, neler yaşadıklarını uzaktan bile doğru düzgün takip edemeyen Gülfem’di.
Yaklaşık iki saat sonra… Gülfem’in ailesinin evi…
Kapının önünde dakikalardır duruyordu. Zile basmamıştı. Bebek arabasında yeniden uyuyan çocuğuna baktı. Sonra kapıya… Elini zile götürdü. Geri çekti.
— Saçmalama, Gülfem.
Kendi kendine kızdı.
— Almanya’dan buraya kadar geldin. Şu zile mi basamıyorsun?
Sonunda zile bastı. İçeriden ayak sesleri duyuldu. Kapı açıldı. Annesi karşısındaydı. İki kadın bir an birbirine baktı. Annesinin gözleri önce kızına, sonra bebeğe, ardından yeniden Gülfem’e kaydı.
— Kızım…
Gülfem’in dudakları titredi.
— Anne.
Kadın hiç düşünmeden kızına sarıldı. Gülfem ilk anda kaskatı kaldı. Sonra annesinin kokusunu alınca bütün direnci kırıldı. Gözlerini kapattı.
— Anne…
— Geldin…
Kadın kızının saçlarını öptü.
— Geldin sonunda.
Gülfem ağlamamak için kendini tuttu.
— Bebeği uyandıracaksın.
Annesi hemen geri çekildi.
— Ay, bir de torunuma bakayım.
Bebek arabasına eğildi. Yüzündeki mutluluk birkaç saniyeliğine bütün endişesini unutturdu.
— Kurban olurum ben buna…
Gülfem gülümsedi. Sonra gözleri evin içine kaydı.
— Babam?
Annesinin yüzü değişti.
— İçeride.
— Biliyor mu geldiğimi?
— Biliyor.
— Bir şey söyledi mi?
Kadın cevap vermedi. Gülfem acı bir şekilde gülümsedi.
— Tamam.
— Kızım…
— Sorun değil, anne.
— Ona da zaman ver.
Gülfem bavulunun sapını yeniden tuttu.
— Ben yıllarca herkese zaman verdim zaten.
Annesi bu cümleye cevap veremedi. İçeri girdiler. Babası salonda, kapıya yakın bir koltukta oturuyordu. Televizyon açıktı. Ama izlemiyordu. Gülfem kapıda durdu.
— Baba.
Adam başını kaldırdı. Aylar sonra kızını ilk kez görüyordu. Bakışları yüzünde dolaştı. Sonra bebeğe kaydı. Gülfem babasının gözlerinde bir anlığına oluşan özlemi gördü. Ama adam hemen yüzünü çevirdi.
— Hoş geldin.
İki kelime… Ne bir sarılma vardı ne de bir “kızım” sözü. Gülfem yutkundu.
— Hoş buldum.
Annesi araya girdi.
— Bebeği bir gör bari.
Adam televizyona baktı.
— Sonra.
Gülfem’in yüzü düştü.
— Anne, zorlama.
Babasının çenesi gerildi. Gülfem bavulunu aldı.
— Odam duruyor mu?
Annesi hemen cevap verdi.
— Tabii ki duruyor.
— Ben yukarı çıkayım.
Tam merdivene yönelmişti ki babasının sesi geldi.
— Kocan?
Gülfem durdu. Arkasını dönmedi.
— Yok.
— Ne demek yok?
— Yok işte.
Adam ayağa kalktı.
— Almanya’dan çocuğunu alıp tek başına geliyorsun. Bana “yok” diyorsun.
Gülfem gözlerini kapattı.
— Baba, daha yeni geldim.
— Ben sana o adamla evlenme demedim mi?
İşte… Beklediği cümle gelmişti. Gülfem yavaşça arkasını döndü.
— Dedim mi, demedim mi?
Gülfem’in gözleri doldu.
— Dedin.
— Bizi dinledin mi?
— Hayır.
— Arkana bile bakmadan gittin.
Annesi hemen araya girdi.
— Yeter. Kız daha kapıdan yeni girdi.
— Ben yanlış bir şey mi söylüyorum?
Gülfem’in sesi alçaldı.
— Söyle, baba.
Adam sustu.
— Devam et.
— Gülfem…
— “Ben sana demiştim.” de.
Gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
— Haklıydın.
Adamın yüzündeki öfke bir anlığına kırıldı. Gülfem devam etti.
— Sen haklıydın, ben haksızdım.
— Kızım, ben—
— Ama bunun bedelini zaten ödedim.
Adam sustu. Gülfem’in sesi titriyordu.
— Hem de her gün.
Annesi kızının yüzüne baktı. Gülfem hemen gözlerini kaçırdı. Babası kaşlarını çattı.
— Ne demek o?
— Hiç.
— Gülfem.
— Şimdi değil.
Bebeğin ağlama sesi duyuldu. Gülfem hemen arabaya eğildi.
— Tamam, kuzum…
Çocuğunu kucağına aldı. Bebek annesinin göğsüne yaslanırken Gülfem onu sıkıca sardı. Babası kızını izliyordu. Gülfem başını kaldırdı.
— Ben buraya senden hesap sormaya gelmedim, baba.
— O zaman niye geldin?
Bu soru, Gülfem’in canını beklediğinden daha fazla yaktı. Annesi öfkeyle eşine döndü.
— Ne demek niye geldi?
Adam da söylediğine pişman olmuştu. Ama gururu geri adım atmasına izin vermedi. Gülfem kısa süre babasına baktı.
— Gidecek başka yerim kalmadığı için.
Bebeğini biraz daha sıkı sardı.
— Merak etme. Kendimi toparlayınca giderim.
Merdivenleri çıktı. Annesi arkasından seslenmek istedi. Sonra vazgeçti. Salonda kalan adam ise kızının çıktığı merdivenlere bakıyordu. Az önce yıllardır içinde biriktirdiği öfkeyi kızına yöneltmişti. Ama nedense… Haklı çıkmak hiç bu kadar kötü hissettirmemişti.
Öğleden sonra… Bozdoğan Malikânesi…
Ulus çalışma odasındaki masaya yeni bırakılan dosyaları inceliyordu. Ecevit karşısında oturmuştu. Aralarında Vildan’a ait eski kayıtlar vardı. Ecevit kalemiyle bir adresi işaretledi.
— Buradan sonra iz yine kayboluyor.
Ulus dosyayı kendine çekti.
— Tarih?
— Furkan yaklaşık on dört yaşındayken.
Ulus başını kaldırdı.
— Çiftlik dönemi.
— Aynen.
Ulus arkasına yaslandı.
— Vildan’ın izi kayboluyor, Furkan da The Uncle’ın yanına gidiyor.
Ecevit başını salladı.
— Ama hangisi önce oldu bilmiyoruz.
Ulus kaşlarını çattı.
— Vildan oğlunu ona bırakmış olabilir.
— Ya da bırakmak zorunda kalmış olabilir.
İkisi de sustu. Ulus’un aklı aynı yere takılıyordu. Aras… Abisi oğlundan haberdarsa neden Furkan’ı almamıştı? Haberdar değilse Vildan neden oğlunu ondan saklamıştı? Kapı çalındı.
— Gir.
Kazım başını uzattı.
— Abi, Salvatore geldi.
— Gelsin.
Birkaç dakika sonra Salvatore odaya girdi. Ecevit’e bakınca kaşını kaldırdı.
— Aile toplantısı mı?
Ecevit arkasına yaslandı.
— Kıskandın mı?
— Hayır. Yeterince problemim var.
Ulus araya girdi.
— Ne buldun?
Salvatore’nin yüzü ciddileşti.
— The Uncle’ın çiftliği.
Ecevit öne eğildi.
— Nerede?
— Şile tarafında.
Ulus’un bakışları değişti. Salvatore devam etti.
— Vedat’a göre Furkan on üç, on dört yaşlarındayken oradaymış.
Ecevit ile Ulus birbirlerine baktılar. Tarihler yine örtüşüyordu. Salvatore bunu fark etti.
— Ne oldu?
Ulus önündeki dosyayı ona uzattı.
— Vildan’ın kayıtları da aynı dönemde kayboluyor.
Salvatore dosyaya baktı.
— Tesadüf değil.
Ecevit burnundan nefes verdi.
— Bu hikâyede tesadüf kalmadı zaten.
Salvatore dosyayı masaya bıraktı.
— Çiftliğe gideceğim.
Ulus hemen cevap verdi.
— Tek başına değil.
Salvatore kaşını kaldırdı.
— Bana koruma mı vereceksin?
— Hayır.
Ulus Ecevit’e baktı.
— Biz de geleceğiz.
Ecevit’in yüzünde hafif bir gülümseme oluştu.
— Yine aile gezisi.
Ulus ters ters baktı.
— Alışma.
Salvatore, bakışlarını ikisinin arasında gezdirerek sordu:
— Siz ne ara bu hâle geldiniz?
Ecevit hiç düşünmeden cevap verdi.
— Kan bağı.
Ulus’un bakışı anında ona döndü. Ecevit sırıttı.
— Şaka yaptım.
Salvatore başını iki yana salladı.
— İkiniz birbirinizden beter çıktınız.
Akşamüstü… Gülfem’in ailesinin evi…
Bebek sonunda uyumuştu. Gülfem yatağın kenarında sessizce oturuyordu. Çantasından birkaç kıyafet çıkardı. Ardından Almanya’dan getirdiği belgelere uzandı: pasaport, bebeğin sağlık evrakları… En altta buruşturulmuş bir hastane raporu vardı. Gülfem’in eli durdu. Kâğıdı eline aldı. Almanca yazılmış satırlara baktı. Bir anda geçmişten bir ses zihninde yankılandı.
— Nereye gideceksin?
Gülfem’in nefesi kesildi. Gözlerini kapattı.
Almanya… Gece… Mutfak…
Yerde kırılmış bir bardak vardı. Gülfem duvarın önünde durmuştu. Karşısındaki adamın yüzü öfkeliydi.
— Sana soruyorum!
— Çocuk uyuyor. Sesini alçalt.
— Bana emir verme!
Gülfem irkildi. Adam bir adım yaklaştı.
— Annene yine ne anlattın?
— Hiçbir şey anlatmadım.
— Yalan söyleme!
Adam Gülfem’in kolunu yakaladı. Gülfem acıyla yüzünü buruşturdu.
— Bırak!
— Kiminle konuştun?
— Annemle!
— Ne anlattın?
— Hiçbir şey!
Adamın parmakları kolunu daha sert sıktı.
— Bırak beni!
Bebek odasından ağlama sesi geldi. Gülfem’in yüzü değişti.
— Çocuk uyandı.
Adam bırakmadı.
— Önce benimle konuşacaksın.
Gülfem’in gözlerinde ilk kez korkudan başka bir şey belirdi. Öfke.
— Hayır.
Adam durdu. Gülfem kolunu sertçe çekti.
— Artık hayır.
Şimdi… Gülfem’in ailesinin evi…
Gülfem gözlerini açtı. Elindeki hastane raporu titriyordu. Hızla katlayıp çantanın dibine koydu. Kapı çalındı. Annesi içeri girdi.
— Uyudu mu?
— Evet.
Kadın torununa bakıp gülümsedi. Sonra kızının yüzüne döndü.
— Baban öyle demek istemedi.
Gülfem acı bir şekilde güldü.
— Hepiniz onun tercümanlığını yapmayı bırakın artık.
Annesi yanına oturdu.
— Sana kızgın değil.
— Bana bakmıyor, anne.
— Çünkü baktığında…
Kadın sustu.
— Ne?
Annesinin gözleri doldu.
— Kendine kızıyor.
Gülfem kaşlarını çattı.
— Neden?
— Seni gönderdiği için.
— Beni göndermedi. Ben gittim.
— Seni durdurmak için daha fazlasını yapmadığını düşünüyor.
Gülfem cevap vermedi. Annesi elini tuttu.
— Orada ne oldu, kızım?
Gülfem’in parmakları kasıldı.
— Hiçbir şey.
— Kızım…
— Anne.
Gözlerini kaldırdı.
— Şimdi anlatırsam kaldıramam.
Kadın birkaç saniye kızına baktı. Sonra başını salladı.
— Tamam.
Soru sormadı. Gülfem’in gözleri doldu. Belki de ilk kez biri, anlatması için üzerine gitmeden yanında oturuyordu.
Ertesi gün… Öğle saatleri… Eczanenin önü…
Gülfem bebeğini kontrol için sağlık merkezine götürmüş, dönüş yolunda eczaneye uğramıştı. Bir elinde ilaç poşeti vardı; diğer eliyle bebek arabasını itiyordu. Telefonu çaldı. Annesiydi.
— Efendim, anne?
— Nerede kaldın?
— Geliyorum. Eczaneden çıktım.
— Baban seni almaya gelecekti.
Gülfem kısa bir kahkaha attı.
— Eminim.
— Gülfem…
— Anne, eve gelince konuşuruz.
Telefonu kapattı. Bebek arabasını kaldırımdan indirmeye çalıştı. Tekerleklerden biri taşların arasına sıkıştı.
— Harika…
Bir eliyle arabayı çekti. Olmadı.
— Hadi ama.
Bebek huzursuzlanmaya başladı.
— Tamam, kuzum, bir saniye.
Tekerleğe uzanmak için eğildiğinde poşet yana devrildi; birkaç ilaç kutusu kaldırıma düştü. Eczanenin önünde yanına yaklaşan bir adam, kutulardan birini alıp ona uzattı. Gülfem başını kaldırınca duraksadı.
— Davut?
Davut, elindeki ilaç kutusuyla birkaç saniye öylece kaldı.
— Gülfem?
Gülfem ayağa kalktı. Yıllardır görmediği adam karşısındaydı. Davut’un bakışları önce Gülfem’e, ardından bebek arabasına kaydı. Şaşkınlığını gizleyemedi ama aklına gelen ilk soruyu sormadı. Yere düşen diğer ilaç kutularını da toplayıp poşete koydu.
— Bunlar senin.
— Sağ ol.
Gülfem poşeti aldı. Davut bebek arabasının tekerleğine baktı.
— Sıkıştı mı?
— Evet. Çekiyorum ama çıkmıyor.
Davut eğildi.
— Dur, bakayım.
Gülfem hemen itiraz etti.
— Gerek yok, ben hallederim.
Davut başını kaldırıp ona baktı.
— Çocukken de böyleydin.
— Nasıl?
— Her şeyi kendin halletmeye çalışırdın.
Gülfem’in kaşı kalktı.
— Sen beni çocukken kaç kere gördün, Allah aşkına?
— Kübra’nın peşinde gezerken yeterince.
— Kübra’nın peşinde gezen sendin.
— Abisiyim. Mecburdum.
Gülfem istemsizce güldü. Davut da gülümsedi.
— Hah. Şimdi tanıdım.
— Kimi?
— Seni. Yüzün öyle asıktı ki bir an yanlış kişiye yardım ediyorum sandım.
Gülfem gözlerini devirdi.
— Sen hiç değişmemişsin.
— Sen de.
Davut tekerleği taşların arasından kurtardı.
— Tamamdır.
Davut tekerleği bir kez daha çevirdi. Gülfem, arabayı çekince tekerleğin yeniden takıldığını gördü.
— Bunun bir elden geçmesi lazım. Tamir için götürebileceğimiz bir yer var.
— Ben bakarım.
— Biliyorum. Yine de numaramı vereyim. İstersen yazarsın, birlikte götürürüz.
Gülfem bir an duraksadı. Sonra telefonunu çıkardı. Davut numarasını söyledi; Gülfem kaydetti. Davut onun numarasını istemedi.
— Kararı sana bırakıyorum.
— Tamam. Sağ ol.
Bebek hafifçe kıpırdanınca ikisi de aynı anda arabaya baktı. Davut sesini alçalttı.
— Uyandırmadım inşallah.
— Yok. Uykusu hafif zaten.
Davut bir an bebeği izledi.
— Maşallah.
Gülfem’in yüzü yumuşadı.
— Sağ ol.
Davut yeniden ona baktı.
— Ne zaman geldin?
— Dün.
— Almanya’dan mı?
Gülfem’in yüzündeki gülümseme belli belirsiz söndü.
— Evet.
Davut bunu fark etti. Bir an “Kocan?” diye soracak gibi oldu. Ama sormadı.
— Kübra biliyor mu?
— Daha söylemedim.
— Seni görürse kafayı yer.
Gülfem hafifçe güldü.
— Muhtemelen.
— Muhtemelen değil. Kesin.
Gülfem poşeti bebek arabasının altına koydu.
— Eve dönünce ararım.
Davut başıyla yolu gösterdi.
— Nereye gidiyorsun?
Gülfem mahallesini söyledi. Davut şaşırdı.
— Ailene mi döndün?
Bu kez Gülfem’in yüzü tamamen kapandı.
— Bir süreliğine.
Davut birkaç saniye ona baktı. Yine sormadı. Bebek arabasının tutacağını tuttu.
— Hadi.
— Ne yapıyorsun?
— Götürüyorum.
— Davut, ben giderim.
— Biliyorum.
— O zaman bırak.
Davut gayet sakin bir ifadeyle cevap verdi.
— Biliyorum. Ama arabayı ben de sürebilirim. Biraz elin boş kalsın.
— Ben alışığım.
Davut’un bakışları bir an yüzünde kaldı.
— Her şeye alışmak iyi bir şey değil, Gülfem.
Gülfem sustu. Cümle beklemediği kadar ağır gelmişti. Davut ise söylediğinin üzerine gitmedi.
— Hadi. Çocuk uyanmadan yürüyelim.
Gülfem sonunda tutacağı bıraktı.
— Tamam.
Yan yana yürümeye başladılar.
Birkaç sokak sonra…
Davut bebek arabasını kaldırım taşlarında dikkatlice sürüyordu. Gülfem yanında yürürken bir süre ikisi de konuşmadı. Sessizliği Gülfem bozdu.
— Kübra nasıl?
Davut ona baktı.
— Nereden başlayayım?
Gülfem’in adımları yavaşladı.
— Kötü bir şey mi oldu?
— Sağlığı iyi. Öyle korkma.
Gülfem rahat bir nefes aldı.
— O zaman öyle söyle.
— Hayatı biraz karışık.
— Ulus’la mı?
Davut şaşırdı.
— Ulus’u biliyorsun yani.
— Evlendiklerinde Kübra’yla konuşmuştuk.
Gülfem’in sesi giderek alçaldı.
— Sonra benim hayatım biraz…
Sustu. Davut cümleyi tamamlamasını beklemedi.
— Anladım.
Gülfem ona baktı.
— Anlamadın.
— O zaman anlatırsın.
— Ya anlatmak istemezsem?
Davut omuz silkti.
— Anlatmazsın.
Gülfem’in kaşları çatıldı.
— Bu kadar mı?
— Ne yapayım? Sokak ortasında çapraz sorguya mı alayım seni?
Gülfem istemsizce gülümsedi.
— Herkes neden döndüğümü soruyor.
— Ben de merak ediyorum.
Gülfem’in gülümsemesi kayboldu. Davut hemen devam etti.
— Merak etmem, sormak zorunda olduğum anlamına gelmiyor.
Gülfem ona uzun uzun baktı. Davut önüne dönmüştü.
— Hazır olduğunda anlatırsın.
— Ya hiç hazır olmazsam?
— O zaman da anlatmazsın.
Gülfem gözlerini yola çevirdi. Bir süre sonra sessizce konuştu:
— Değişmişsin.
— Yaşlandım.
— O kadar da değil.
— Sağ ol.
— İltifat değildi.
— Ben öyle kabul ettim.
Gülfem güldü. Davut da. Gülfem, uzun zamandır ilk kez bir erkekle yan yana yürürken omuzlarını kasmadığını fark etti. Bu farkındalık yüzündeki gülümsemeyi bir anda söndürdü. Davut bunu gördü.
— Ne oldu?
— Hiç.
Bu kez Davut yalnızca cevap verdi:
— Tamam.
Başka soru sormadı.
Gülfem’in ailesinin evinin önü…
Davut bebek arabasını durdurdu.
— Geldik.
Gülfem poşetini aldı.
— Sağ ol.
— Bir şey değil.
Davut geri çekilecekken kapı açıldı. Gülfem’in babası dışarı çıktı. Davut’u görünce kısa süre durdu.
— Davut?
— Benim, amca.
Davut saygıyla elini uzattı.
— Nasılsınız?
Adam elini sıktı.
— İyiyiz, oğlum. Sen?
— İyiyim.
Gülfem’in babasının bakışları kızına döndü.
— Seni almaya gelecektim.
Gülfem’in yüzü kapandı.
— Gerek kalmadı.
— Arayabilirdin.
— Sen de arayabilirdin, baba.
Adam kızının tavrını fark etti ama Davut’un yanında uzatmadı. Davut araya girdi.
— Eczanenin önünde denk geldik, amca. Bebek arabasının tekeri sıkışmıştı. Beraber geldik.
— İyi etmişsin. Sağ ol.
— Ne demek.
Davut Gülfem’e döndü.
— Ben kaçayım.
— Görüşürüz.
Davut birkaç adım attı. Sonra durup arkasına döndü.
— Gülfem.
— Efendim?
— Kübra’yı ara.
Gülfem’in yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
— Arayacağım.
Davut başını sallayıp uzaklaştı. Gülfem bebek arabasını içeri sokmak üzereydi. Babasının sesi arkasından geldi.
— Kocan biliyor mu geldiğini?
Gülfem’in eli tutacağın üzerinde kasıldı.
— Baba…
— Sadece sordum.
— Sorma.
Adam kaşlarını çattı.
— Neden?
Gülfem bir anda döndü.
— Çünkü onun nerede olduğumu bilmesini istemiyorum.
Babasının yüzündeki ifade değişti. Gülfem söylediği cümlenin ağırlığını fark etti. Hemen gözlerini kaçırdı.
— İçeri girelim.
Babası önüne geçti.
— Bir dakika.
— Baba, lütfen.
— Neden bilmesini istemiyorsun?
— Şimdi konuşmak istemiyorum.
— Gülfem.
Kadın bebek arabasının tutacağını biraz daha sıkı kavradı.
— Sonra.
Babası kızının yüzünü dikkatle inceledi. Gülfem rahatsız olup kabanının kolunu aşağı çekti. Ama geç kalmıştı. Bileğinin biraz üzerinde sararmaya başlamış eski bir morluk görünmüştü. Adamın bakışları oraya kilitlendi.
— O ne?
Gülfem hemen kolunu kapattı.
— Bir şey değil.
— Kolunu göster.
— Baba.
— Gülfem, kolunu göster.
Adam elini uzattığı anda Gülfem refleksle geri çekildi.
— Dokunma!
İkisinin de yüzü değişti. Gülfem birkaç saniye ne yaptığını anlayamadı. Babası elini havada tuttu. Kızının gözlerindeki korkuyu gördü. Öfkesi bir anda söndü. Elini yavaşça indirdi.
— Tamam.
Gülfem’in nefesi hızlanmıştı. Adam bu kez ona yaklaşmadı.
— Dokunmuyorum.
Gülfem gözlerini kapattı. Kendini toparlamaya çalıştı. Bebeğin huzursuzlandığını duyunca hemen arabaya eğildi.
— Tamam, kuzum… Buradayım.
Babası birkaç adım geride sessizce kızını izledi. Kızının cevabını duymadan da neler yaşanmış olabileceğini anlamaya başlamıştı. O morluk… Kızının kendisine uzanan elden bile korkarak geri çekilmesi… Ve kocasının onun nerede olduğunu bilmesini istememesi… Gördükleri ve duydukları, aklında aynı ihtimali güçlendiriyordu. Adamın çenesi kasıldı.
— O yaptı.
Gülfem başını kaldırmadı.
— İçeri girelim, baba.
— Sana o yaptı.
Bu kez soru değildi. Gülfem’in gözlerinden sessizce yaşlar süzüldü. Babası cevabını aldı. Ama kızının üzerine gitmedi. Kapıyı açtı.
— Gir, kızım.
Gülfem şaşkınlıkla ona baktı. Adamın gözleri dolmuştu.
— Şimdi anlatmak istemiyorsan anlatma.
Bir an durdu.
— Ama bir daha o adama dönmeyeceksin.
Gülfem’in dudakları titredi.
— Dönmeyeceğim.
Babası başını salladı.
— Tamam.
Gülfem bebek arabasını içeri sürdü. Adam kapıyı kapatırken yüzündeki ifade değişti. Kızına kızgınlığı… Bir anda başka birine yönelmişti. Ama Gülfem’in bilmediği şey şuydu: Davut birkaç metre ileride arabasına ulaşmıştı. Anahtarını çıkarırken istemsizce eve doğru baktı. Gülfem’in, kapının önünde babasının uzanan elinden nasıl geri çekildiğini görmüştü. Ne olduğunu bilmiyordu. Henüz… Ama yıllar sonra karşısına çıkan o kadının Almanya’dan yalnızca bir bavul ve bebeğiyle dönmediğini anlamıştı. Yanında… Kimseye anlatamadığı bir korkuyu da getirmişti. Davut aracına bindi. Telefonunu eline aldı. Gülfem’in numarası henüz onda yoktu. Bir an düşündü.
Sonra Kübra’nın ismini açtı. Arama tuşuna basmadı. Telefonu yeniden bıraktı.
— Kendi anlatırsa…
Motoru çalıştırdı. Gülfem’in hayatına yeniden girdiği ilk gün, onun adına karar veren bir başka adam olmak istemiyordu.
Şile… The Uncle’ın çiftliği…
Ulus, Ecevit ve Salvatore, Şile’deki çiftliğe birlikte gelmişti. Mina, Vincenzo, Nejat ve Levent de yanlarındaydı. İçeriyi ararken Vildan’a ait sağlık kayıtları, siyah kaplı bir defter ve eski fotoğraflar bulmuşlardı. Ecevit’in önünde açık duran defterde “Baba bilgisi verilmedi.” yazıyordu. Mina ise Vildan’ın aylarca ilaç altında tutulduğunu gösteren kayıtları inceliyordu.
Ulus’un elindeki fotoğrafta on üç yaşındaki Furkan vardı. Yanındaki adamın yüzü görünmüyordu; arkasında “İlk ders.” yazıyordu. Bulduklarını birbirlerine gösterirken odadaki sessizliği telefondan gelen ses bozmuştu. Şimdi bütün dikkatleri Salvatore’nin sürdürdüğü görüşmedeydi.
Salvatore’nin çenesi, telefonun öbür ucundaki sesi dinlerken gerildi.
— Sen kimsin?
Karşı taraftan kısa bir kahkaha duyuldu.
— Bu sorunun cevabını bulmak için çiftliğime kadar geldiniz.
Salvatore’nin gözleri sertleşti.
— The Uncle.
Telefondaki adam bir süre sustu.
— İnsanlar bana yıllardır birçok isim verdi.
Ulus, Salvatore’nin yanına yaklaştı. Ecevit de konuşmayı dikkatle dinliyordu. Salvatore telefonu hoparlöre aldı.
— İnci’yi sen mi öldürdün?
Odadaki herkes sustu. Karşı taraftaki adamın cevabı gecikmedi.
— Hayır.
Salvatore’nin yüzü gerildi.
— Yalan söyleme.
— İnci Moretti’nin ölmesini ben istemedim.
Salvatore telefonu daha sıkı kavradı.
— O zaman kim istedi?
Bir anlık sessizlik…
— Yanlış soruyu soruyorsun.
Salvatore öfkeyle konuştu.
— Bana hangi soruyu soracağımı söyleme!
Adamın sesi değişmedi.
— İnci’nin neden ölmek zorunda kaldığını sor.
Salvatore bir anda sustu. Mina’nın yüzü değişti. Ulus ile Ecevit birbirlerine baktılar. Salvatore’nin sesi alçaldı.
— Neden?
Karşı taraf cevap vermedi. Birkaç saniye sonra Ecevit öne çıktı.
— Furkan’a ne yaptın?
Telefondaki sessizlik bu kez biraz daha uzun sürdü. Ecevit devam etti.
— On üç yaşındaki bir çocuğu burada tutmuşsun. Babasının kim olduğunu saklamışsın. Annesini de ilaçlarla burada tutmuşsun.
Ulus başını Ecevit’e çevirdi. Telefondaki adam sonunda konuştu.
— Demek buldunuz.
Ulus’un yüzü buz kesti.
— Vildan nerede?
— Ulus Bozdoğan…
Ulus’un gözleri daraldı. Adam onu sesinden tanımıştı.
— Sana soru sordum.
Karşı taraftan hafif bir nefes sesi geldi.
— Abine çok benziyorsun.
Ulus’un çenesi gerildi.
— Aras’ı tanıyordun.
— Sandığından daha iyi.
— O zaman söyle. Vildan nerede?
Adam cevap vermedi. Ulus’un sesi yükseldi.
— Vildan nerede?!
— Hayatta.
Odadaki herkes dondu. Ecevit bir adım yaklaştı.
— Ne dedin?
— Duydunuz.
Ulus’un nefesi yavaşladı.
— Nerede?
Adam kısa bir sessizliğin ardından konuştu.
— Onu bulmak istiyorsanız geçmişi doğru yerden kazmaya başlayın.
Ulus öfkeyle karşılık verdi:
— Bilmece oynama benimle!
Karşı tarafın sesi ilk kez sertleşti.
— Ben oyun oynamıyorum, Bozdoğan.
Ardından yeniden sakinleşti.
— Oyun oynayan sizsiniz. Furkan’ı şah sanıyorsunuz. Kömür’ü de kaybettiğiniz savaşın asıl sahibi sandınız.
Araya sessizlik girdi…
— Daha tahtayı bile görmediniz.
Nejat sessizce telefonundan aramanın izini sürmeye çalışıyordu. Levent omzunun üzerinden ekrana baktı. Nejat başını hafifçe iki yana salladı. Henüz hiçbir şey yoktu. Salvatore yeniden konuştu.
— İnci.
Adam sustu.
— Bana İnci’yi anlatacaksın.
Karşı taraftan gelen cevap bu kez çok daha kısaydı.
— Zamanı gelince.
Salvatore’nin yüzü öfkeyle gerildi.
— Senin zamanını beklemeyeceğim.
Adam hafifçe güldü.
— Zaten beklemenizi istemiyorum.
Hat kapandı.
— Lanet olsun!
Salvatore telefonu indirdi. Nejat hemen cihazı aldı. Parmakları ekranda hızla hareket etti. Ecevit sordu:
— Bulabilir misin?
— Bir dakika.
Kimse konuşmadı. Nejat bir an sonra durdu.
— Yurt dışından yönlendirilmiş gibi.
Ulus kaşlarını çattı.
— Gibi?
Nejat’ın yüzünde yavaşça o pis sırıtış belirdi.
— Dışarıdan öyle görünüyor. Ama amcamız ufak bir hata yapmış.
Levent hemen ekrana baktı.
— Ne?
— Bağlantıyı birkaç kez sektirmiş ama son yönlendirmelerden biri tam kapanmamış.
Salvatore sabırsızlandı.
— Nerede?
Nejat ekrana biraz daha yaklaştı.
— İstanbul.
Ulus bir adım yaklaştı.
— Tam konum?
— Henüz yok.
Nejat birkaç saniye daha uğraştı. Sonunda başını kaldırdı. Bu kez sırıtışı yoktu.
— Ama bir şeyi biliyoruz.
Ecevit sordu:
— Neyi?
Nejat telefonu kaldırdı.
— Bizi buradan izleyebilecek kadar yakın bir sistem kullanıyor.
Ulus çevresine baktı. Bir anda çiftliğin sessizliği çok daha tehditkâr geldi.
— Her şeyi alın.
Salvatore itiraz etti.
— Daha aramadığımız odalar var.
— Adam burada olduğumuzu biliyor.
Ulus dosyaları gösterdi.
— Bulduklarımızı götürüyoruz. Kalanına hazırlıklı döneriz.
Ecevit başını salladı.
— Haklı.
Salvatore hoşlanmasa da kabul etti. Mina Vildan’ın sağlık kayıtlarını topladı. Ecevit siyah defteri aldı. Ulus ise Furkan’ın çocukluk fotoğrafını son kez eline aldı.
On üç yaşındaki çocuk, yanındaki yüzü görünmeyen adam ve fotoğrafın arkasındaki iki kelime… “İlk ders.”
Ulus fotoğrafı dosyanın içine koydu.
— Bu sefer dersini biz vereceğiz.
Şehrin başka bir noktasında… Karanlık oda…
Büyük ekranlarda çiftliğin farklı noktalarından görüntüler vardı. Ulus, Ecevit, Salvatore, Mina, Vincenzo, Nejat, Levent… Hepsi tek tek izleniyordu. Masanın başındaki adam sandalyesine yaslandı. Yüzü hâlâ karanlığın içindeydi. Bir ekranda Ulus ile Ecevit yan yana görünüyordu. Adamın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
— Nihayet…
Parmağını ekranın üzerinde gezdirdi.
— Kardeşler birbirini buldu.
Sonra Furkan’ın görüntüsünü açtı.
— Sen de babanı bulmaya başladın.
Son ekranda Kübra’nın fotoğrafı vardı. Adam kısa süre fotoğrafa baktı.
— Ve sen…
Sesi alçaldı.
— Henüz hiçbir şey bilmiyorsun.
Telefonunu eline aldı. Tek bir mesaj yazdı.
“Doktora temas yok. İzlemeye devam edin.”
Gönderdi. Ekranları tek tek kapattı. Oda karanlığa gömülürken son sözü duyuldu:
— Daha zamanı değil.
Akşam… Bozdoğan Malikânesi…
Şile’den getirilen dosyalar çalışma odasındaki büyük masanın üzerine yayılmıştı. Ulus siyah kaplı defterin sayfalarını yeniden inceliyordu. Ecevit karşısında oturmuş, Vildan’a ait sağlık kayıtlarına bakıyordu. Salvatore ile Mina da çiftlikten aldıkları fotoğrafları tarihlerine göre ayırıyordu. Vincenzo koltuğa yaslanmıştı. Nejat ise dizüstü bilgisayarın başında, The Uncle’ın telefon görüşmesinden kalan bağlantı izlerini takip etmeye çalışıyordu. Levent yanında ayakta duruyordu. Odadaki sessizliği Nejat bozdu.
— Bir şey var.
Herkes ona döndü. Ecevit hemen ayağa kalktı.
— Ne buldun?
— Aramanın kendisini bulamıyorum. İyi saklamış.
— E?
Nejat ekrandaki satırları gösterdi.
— Ama son yönlendirmede kullandığı sistem daha önce de kullanılmış.
Ulus yanına geldi.
— Nerede?
Nejat birkaç tuşa bastı.
— Aynı altyapı üç yıl önce başka bir numarada görülmüş.
Salvatore sordu:
— Kimin numarası?
— Kayıt sahibi sahte.
— Şaşırmadım.
Nejat başını kaldırdı.
— Ama o numarayla görüşülen hatlardan birinin kayıt sahibi sahte değil.
Ecevit sabırsızlandı.
— Kim?
Nejat ekrandaki ismi açtı.
VİLDAN ATAMAN
Odanın içindeki hava bir anda değişti. Ulus ekrana yaklaştı.
— Tarih ne?
— Üç yıl önce.
Ecevit de ekrana yaklaştı.
— Emin misin?
Nejat ona ters ters baktı.
— Hayır, patron, canım sıkıldı da isim uydurdum.
Levent başını çevirdi.
— Nejat.
— Tamam.
Ulus ekrandan gözlerini ayırmadı.
— Demek Vildan üç yıl önce hayattaydı.
Mina düzeltti.
— En azından o tarihte onun adına kayıtlı bir hat aktifmiş.
Ulus başını salladı.
— Doğru.
Ecevit düşünceliydi.
— Hat nerede kullanılmış?
Nejat yeniden klavyeye döndü.
— Onu çıkarmaya çalışıyorum.
Vincenzo koltukta doğruldu.
— Kadın yıllardır ortada yok. Üç yıl önce adına kayıtlı bir hat karşımıza çıkıyor; o hat da The Uncle’ın kullandığı sisteme bağlanıyor.
Salvatore ona baktı.
— Tesadüf diyorsan seni dışarı atacağım.
Vincenzo kaşını kaldırdı.
— Ben o kelimeyi bu ailede kullanmayı bıraktım.
Ulus masadaki sağlık kayıtlarından birini aldı. Önündeki kayıtlara göre Vildan, çiftlikte aylarca ilaç altında tutulmuştu. Sonra izi kaybolmuştu. Ama üç yıl öncesine ait hat kaydı, adını yeniden karşılarına çıkarmıştı.
— Kadın kaçmış olabilir.
Ecevit başını kaldırdı.
— Ya da bırakılmış.
Ulus ona baktı.
— The Uncle neden bıraksın?
Ecevit omuz silkti.
— Bilmiyoruz.
Salvatore araya girdi.
— Belki de hiç bırakmadı.
Herkes ona döndü.
— Hat Vildan’ın adına olabilir. Kullananın Vildan olduğunu bilmiyoruz.
Ulus’un yüzü yeniden gerildi. Haklıydı. Ellerinde hâlâ kesin bir şey yoktu. Nejat bir anda ekrana yaklaştı.
— Hah.
Ecevit hemen sordu:
— Ne?
Nejat cevap vermedi. Birkaç saniye daha uğraştı. Sonra arkasına yaslandı.
— Son sinyalin yerini buldum.
Ulus kaşlarını çattı.
— Nereden gelmiş?
Nejat ekrandaki eski kaydı onlara çevirdi.
— Beykoz.
Ecevit’in yüzündeki ifade değişti.
— Beykoz mu?
— Üç yıl önce hat birkaç gün boyunca Beykoz’da aktif kalmış.
Vincenzo etrafa baktı.
— Aile ağacını haritayla takip eder olduk.
Ecevit düşünceli şekilde ekrana baktı.
— Bu hat kaydının Beykoz’daki evle bir bağlantısı olabilir mi?
Kimse cevap veremedi. Ulus dosyayı kapattı.
— Öğreneceğiz.
O sıralarda… Gülfem’in ailesinin evi…
Gülfem bebeğini uyutmuş, odasının penceresinin önünde oturuyordu. Telefonu elindeydi. Akşamüstü tekerlek yeniden takılınca eczanenin önünde kaydettiği numarayı açmış, Davut’a ilk mesajı kendisi göndermişti: “Ben Gülfem. Tekerlek yine takıldı.” Davut da ertesi gün bebek arabasını birlikte tamire götürmeyi teklif etmişti. Gülfem önce gerek olmadığını yazmış, ardından kabul etmişti. Şimdi mesajlaşmayı yeniden okuyordu. Davut’un son mesajı hâlâ ekrandaydı.
“Arada yardım almak da yasak değil.”
Gülfem bir süre baktı. Sonra telefonu kapattı. Kapı çalındı.
— Gel.
Annesi içeri girdi. Elinde küçük bir fincan vardı.
— Ihlamur yaptım.
— Sağ ol, anne.
Kadın fincanı komodine bıraktı. Torununa baktı.
— Uyudu mu?
— Zor bela.
Annesi gülümsedi. Sonra kızının yanına oturdu.
— Baban aşağıda.
Gülfem kaşını kaldırdı.
— Ev onun zaten.
— Onu demiyorum.
Kadın kızının elini tuttu.
— Kendini yiyor.
Gülfem gözlerini indirdi.
— Ben bir şey yapmadım.
— Biliyorum.
— Ona kızgın da değilim.
Annesi şaşırdı.
— Değil misin?
Gülfem başını iki yana salladı.
— Kırgınım.
Bir süre sustu.
— Almanya’dayken bazen telefonu elime alıyordum. Sizi arayacaktım. Sonra babamın sesini duyacağımı düşünüp vazgeçiyordum.
Annesinin gözleri doldu.
— Keşke arasaydın.
Gülfem acı bir şekilde gülümsedi.
— Ben de keşke diyorum.
Kadın kızının saçını okşadı.
— Artık buradasın.
Gülfem bebeğine baktı.
— Buradayım.
Ama sesinde hâlâ bir tedirginlik vardı. Annesi bunu fark etti.
— O adam buraya gelemez.
Gülfem’in yüzü değişti.
— Bilmiyorum.
— Ne demek bilmiyorum?
— Çocuğu burada.
Annesi sustu.
— Bir gün çıkıp gelirse?
Gülfem’in nefesi hızlandı.
— “Çocuğumu görmeye geldim.” derse?
Kadın kızının elini daha sıkı tuttu.
— O zaman yalnız olmayacaksın.
Gülfem gözlerini kapattı. Yıllardır duymaya ihtiyaç duyduğu cümle buydu.
Ertesi gün… Öğleden sonra… Gülfem’in ailesinin evinin önü…
Davut, aracını Gülfem’in evinin biraz ilerisinde durdurdu. Telefonunu çıkardı. Bir mesaj yazdı.
“Aşağı bak.”
Gülfem mesajı okuyunca kaşlarını çattı. Perdeyi araladı. Davut arabanın yanında duruyordu. Telefon yeniden titredi.
“Bebek arabası.”
Gülfem istemsizce güldü. Cevap yazdı.
“Sen ciddi miydin?”
“Ben hep ciddiyim.”
Gülfem camdan ona baktı. Davut aşağıdan eliyle “Hadi.” der gibi işaret yaptı. Gülfem başını iki yana salladı. Ama birkaç dakika sonra bebeği ve bebek arabasıyla aşağı indi. Gülfem bebeğini kucağına alırken Davut bebek arabasını bagaja yerleştirdi.
— Günaydın.
— Öğleden sonra.
— Benim için gün yeni başladı.
— Ne iş yapıyorsun sen?
Davut arabanın kapısını açtı.
— Arabaya binersen anlatırım.
Gülfem şüpheyle baktı.
— Kaçırmayacaksın, değil mi?
Soru ağzından çıkar çıkmaz yüzü değişti. Şaka yapmak istemişti. Ama “kaçırmak” kelimesi, içindeki başka bir korkuya dokunmuştu. Davut bunu fark etti. Yüzündeki gülümseme kayboldu.
— Hayır.
Sadece bunu söyledi. Gülfem birkaç saniye ona baktı. Davut kapının yanından çekildi.
— İstersen gitmeyiz.
— Davut—
— Ciddiyim. Seni zorlamıyorum.
Gülfem’in boğazı düğümlendi.
— Biliyorum.
Sessizlik… Sonra arabaya bindi.
— Gidelim.
Davut hiçbir şey olmamış gibi kapıyı kapattı.
Bir süre sonra…
Bebek ürünleri satan, tamir hizmeti de veren küçük bir dükkân… Davut bebek arabasını görevliye teslim etti.
— Tekerleği takılıyor.
Görevli kontrol etti.
— Parçası gevşemiş. Yarım saate hallederiz.
Gülfem şaşkınlıkla Davut’a baktı.
— Bunun için mi beni buraya getirdin?
— Evet.
— Kendim de gelebilirdim.
Davut ona baktı.
— Biliyorum.
Gülfem bir anda sustu. Davut gülümsedi.
— Bak, gelişme var. Bu sefer tartışmadın.
— İçimden ettim.
— Ona karışamam.
Yakındaki kafeye geçtiler. Bebek Gülfem’in kucağında uyuyordu. Davut karşısında kahvesini karıştırıyordu. Bir süre günlük şeylerden konuştular. Çocukluktan… Kübra’dan… Yıllar önce yaşadıkları birkaç saçma olaydan… Gülfem uzun zamandır ilk kez geçmişini hatırlarken kötü hissetmiyordu. Sonra Davut’un gözleri istemeden Gülfem’in bileğine kaydı. Kabanının kolu biraz yukarı çıkmıştı. Sararmış morluğun bir kısmı görünüyordu. Gülfem bunu fark edip kolunu hemen indirdi. Davut gözlerini yüzüne çevirdi. Sormadı. Gülfem bir an bekledi.
— Görmedin mi?
Davut kahvesinden bir yudum aldı.
— Gördüm.
— Niye sormuyorsun?
— Sormamı istiyor musun?
Gülfem cevap veremedi. Davut fincanı masaya bıraktı.
— İstediğin zaman anlatırsın.
— Herkes bunu söylüyor artık.
— Güzel. Demek çevrendeki insanlar sonunda akıllanmış.
Gülfem hafifçe güldü. Sonra yüzü yeniden ciddileşti.
— Kocam yaptı.
Davut’un eli fincanın üzerinde durdu. Yüzündeki ifade değişti. Ama sesini yükseltmedi.
— Tamam.
Gülfem şaşkınlıkla baktı.
— Tamam mı?
— Seni dinliyorum.
Gülfem’in gözleri doldu.
— İlk başta böyle değildi.
Davut sessiz kaldı.
— Sonra değişti. Telefonuma karıştı. Arkadaşlarımla konuşmamı istemedi. Türkiye’ye gelmemi istemedi.
Davut’un çenesi gerildi. Gülfem bunu fark etti.
— Kızdın.
— Evet.
— Bana mı?
Davut’un kaşları çatıldı.
— Sana neden kızayım?
Gülfem cevap vermedi. Davut öne eğildi.
— Gülfem, sen oradan çıktın mı?
— Evet.
— Çocuğunu aldın mı?
— Evet.
— Geri dönmeyi düşünüyor musun?
Gülfem’in cevabı bu kez tereddütsüzdü.
— Hayır.
Davut başını salladı.
— O zaman benim bilmem gereken şimdilik bu kadar.
Gülfem uzun süre ona baktı.
— “Neden daha önce gitmedin?” demeyecek misin?
— Hayır.
— “Niye izin verdin?” de mi?
Davut’un yüzü sertleşti.
— Sana vurmasına sen izin vermedin.
Gülfem’in gözlerinden yaşlar süzüldü. Başını çevirdi. Davut ona dokunmadı. Mendili önüne bıraktı.
— Ağlayacaksan ağla.
Gülfem gözyaşlarının arasından güldü.
— Ne kadar romantiksin.
Davut da hafifçe gülümsedi.
— Daha iyisini yaparım ama daha şimdiden şımartmayayım.
Gülfem bu kez gerçekten güldü. Davut onu izledi. Yüzündeki gülümsemenin altında başka bir duygu vardı: öfke. Gülfem’e değil, onu bu hâle getiren adama. Yine de tek kelime etmedi. Çünkü o anda Gülfem’in ihtiyacı intikam sözü değil, güvenli bir masada kahvesini korkmadan içebilmekti.
Akşam… Bozdoğan Malikânesi…
Kübra odasındaki dosyaları toplarken kapı çalındı.
— Gel.
Ulus kapının önünde göründü. İçeri girmedi.
— Müsait misin?
Kübra şaşırdı. Eskiden doğrudan girerdi.
— Evet.
Ulus kapıda kaldı.
— Bu gece Salvatore’lerle toplantı yapacağız.
— Tamam.
— Geç saate kadar sürebilir.
Kübra başını salladı. Ulus gitmek üzereydi. Kübra seslendi.
— Ulus.
Döndü.
— Efendim?
— Furkan’la ilgili yeni bir şey mi var?
Ulus birkaç saniye düşündü. Sonra sözünü hatırladı. Artık yalan söylemeyecekti.
— Vildan’ın The Uncle’ın çiftliğinde tutulduğuna dair kayıt bulduk.
Kübra’nın yüzü değişti.
— Tutulmuş mu?
— Büyük ihtimalle.
— Furkan da oradaymış?
— Çocukken.
Kübra sessizleşti. Ulus devam etti.
— O zamanlar babasının kim olduğunu bilmiyormuş.
Kübra başını kaldırdı.
— Emin misin?
— Defterde özellikle “Baba bilgisi verilmedi.” yazıyor.
Kübra yatağın kenarına oturdu.
— O zaman…
Cümlesini tamamlayamadı. Ulus anladı.
— Furkan’ın yaptıklarını haklı çıkarmıyor.
— Onu demedim.
— Biliyorum.
Kübra bir süre düşündü.
— Sadece…
— Ne?
— Bir çocuğun hayatını biri baştan yazmış gibi.
Ulus’un yüzü gerildi. Çünkü kendisi de aynı şeyi düşünüyordu.
— Evet.
Kübra gözlerini ona çevirdi.
— Sen de bunu düşünüyorsun.
— Evet.
İkisi kısa süre birbirine baktı. Kübra’nın Ulus’a duyduğu kırgınlık hâlâ oradaydı. Ama Furkan’ın yaşadıklarına ilk kez aynı açıdan bakıyorlardı. Ulus kapıdan çekildi.
— Dinlen.
Kübra bu kez onun ardından seslendi:
— Sen de.
Ulus durdu. Arkasına dönmedi. Ama yüzünde küçücük bir gülümseme oluştu.
— İyi geceler, Kübra.
— İyi geceler.
Gece… Furkan’ın kaldığı ev…
Furkan masanın başında Vildan’ın eski fotoğrafına bakıyordu. Adamlarından biri içeri girdi.
— Patron.
— Bulabildiniz mi?
— Bir iz var.
Furkan hemen başını kaldırdı.
— Nerede?
Adam önündeki dosyayı açtı.
— Üç yıl önce Beykoz’da Vildan Ataman adına kayıtlı bir hat tespit edilmiş.
Furkan’ın gözleri daraldı.
— Sonra?
— Hat birkaç gün sonra kapanmış.
— Adres?
— Henüz yok.
Furkan ayağa kalktı.
— Bulun.
— Araştırıyoruz.
Furkan fotoğrafı eline aldı.
— Beykoz…
Yıllardır annesinin öldüğünü bile düşündüğü olmuştu. Şimdi önünde Beykoz’a uzanan bir iz vardı.
— Aracı hazırlayın.
Adam şaşırdı.
— Şimdi mi?
— Sabah çıkıyoruz.
— Patron, The Uncle—
Furkan’ın bakışları sertleşti.
— Bana onun adını söyleme.
Adam sustu. Furkan pencereye yürüdü.
— Eğer annem yaşıyorsa…
Elindeki fotoğrafa baktı.
— Bu sefer kimse onu benden saklayamayacak.
Şehrin diğer ucunda… Karanlık oda…
The Uncle’ın önündeki ekranda tek bir görüntü vardı. Beykoz haritası. Adam telefonunu kulağına götürdü.
— Furkan izi buldu.
Karşı tarafın cevabını dinledi.
— Bozdoğanlar da onun peşinde.
Haritada bir noktaya dokundu.
— Hazırlıkları başlatın.
Bir anlık sessizlik…
— Hayır.
Adam sandalyesine yaslandı.
— Vildan’a dokunmayacaksınız.
Karşı taraf bir şey sordu. Adamın cevabı sakin oldu.
— Çünkü artık saklanmasının bir anlamı yok.
Telefonu kapattı. Masasının çekmecesini açtı. İçinden yıllar öncesine ait bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta genç Vildan, Aras ve bebek Furkan vardı. Fotoğrafın arkasında tek bir cümle vardı.
“Gerçek, zamanı geldiğinde sahibini bulur.”
Adam fotoğrafı masaya bıraktı.
— Zamanın geldi, Vildan.
Işığı kapattı. Karanlık odada geriye yalnızca Beykoz haritasının soluk ışığı kaldı. Artık aynı kadının peşinde üç ayrı taraf vardı. Ulus ve Ecevit… Furkan… Ve yıllardır bütün taşları uzaktan oynatan The Uncle. Ulus ve Ecevit ile Furkan, Vildan’ın izini sürerken The Uncle kendi hazırlıklarını yapıyordu. Vildan’ın dönüşü, geçmişte kalan soruları da yeniden gündeme getirecekti. Çünkü Vildan’ın Aras hakkında anlatacakları vardı. Ve bu kez mesele yalnızca Furkan’ın kimin oğlu olduğu değildi.
Aras’ın ölmeden önce ne bildiğiydi.
Bölüm etkileşimi
