6. bölüm · MEŞALEN'İN DİĞER YÜZÜ 2 (Karanlık Miras)
6.BÖLÜM KANAYAN YARA
Akşam üzeri...
İstanbul'un üzerine çöken turuncu gün batımı, Moretti Malikânesi'nin terasını sıcak bir ışıkla kaplıyordu. Salvatore, elindeki kahvesiyle birkaç dakikalığına da olsa temiz havanın ve sessizliğin tadını çıkarmaya çalışıyordu.
Son günlerde yaşananlar zihnini fazlasıyla yormuştu. Aras'ın ölümü, geride bıraktığı mektuplar, birbirini tutmayan dosyalar ve peşlerini bırakmayan karanlık... Her şey üst üste gelmişti.
Tam düşüncelerini birkaç dakikalığına susturmayı başardığını sanırken telefonu peş peşe çalmaya başladı.
Aynı anda Abidin telaşlı adımlarla terasa çıktı.
— Abi, Avukat Hanım arıyor.
Salvatore telefonunu eline aldı. Ekranda Mina Arel Deveraux adını görünce yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
Aramayı cevapladı.
— Merhaba,
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
Mina'nın sesi her zamanki gibi sakindi.
— Bir gelişme var mı?
Salvatore korkuluğa yaslandı.
— Asıl sen söyle. Sesinden bir şey bulduğun belli oluyor.
Mina derin bir nefes aldı.
— Aslında evet.
Kısa bir duraksamanın ardından devam etti.
— Aras'ın ölümüyle ilgili dosyaları yeniden inceliyorum. Bazı çarpıtmalar ve yanıltıcı detaylar dikkatimi çekti. Birileri cinayetin faillerini ya da şüpheli gördüğümüz kişileri bilinçli şekilde farklı yönlere çekmeye çalışmış olabilir.
Salvatore'nin yüzündeki hafif tebessüm tamamen kayboldu.
— Emin misin?
— Henüz kesin konuşamam. Ama dosyanın içinde normal olmayan boşluklar var. Bazı ayrıntılar eksik değil, sanki özellikle eksiltilmiş. Birileri bir şeyleri gizlemiş.
Salvatore birkaç saniye sustu.
— Devam et.
— Bir ricam daha olacak.
— Dinliyorum.
— Aras'ın mektuplarını Ulus'tan isteyebilir miyiz? Baştan sona tekrar incelemek istiyorum. Bizim gözden kaçırdığımız bazı ayrıntıları Aras yıllar önce satırların arasına bırakmış olabilir.
Salvatore'nin bakışları uzaklara kaydı.
Mina devam etti.
— Belki de tam gözümüzün önündeki gerçeği görmemizi sağlayacak kişi yine Aras'tır.
Salvatore düşünceli bir ifadeyle başını salladı.
— Tamamdır.
Sesi kısa ama kararlıydı.
— Ulus'la ben konuşurum.
— Teşekkür ederim.
— Sen hazırlığını yap. En kısa zamanda toplanacağız.
— Bekliyorum.
Görüşme sona erdi.
Salvatore telefonu cebine koydu. Birkaç saniye boyunca İstanbul'un ışıklarına baktı.
İçinden tek bir cümle geçti.
Aras... Ölümünden sonra bile bize yol göstermeye devam ediyorsun.
Aynı Akşam — Bozdoğan Malikânesi
Afife Sultan mutfakta son hazırlıkları yapıyor, bir yandan tencereleri kontrol ederken bir yandan da kendi kendine söyleniyordu.
Ulus içeri girdiğinde mutfaktan yükselen yemek kokusuyla birlikte yüzünde istemsiz bir tebessüm oluştu.
Sessizce Afife Sultan'ın yanına yaklaştı. Ellerini tuttu ve yaşlı kadının elinin üzerine küçük bir öpücük kondurdu.
— Bugün gelinin geliyor diye pek heyecanlısın.
Afife Sultan kaşlarını kaldırdı.
Suratını hafifçe buruşturdu.
— Ee... Hayde getir da bakalum gelin hanumu.
Ulus gülmeden edemedi.
— Hadi ama Afife Sultan... Surat asmayasun.
Yaşlı kadın elindeki kaşığı tencerenin kenarına vurdu.
— Ben surat asmiyrum. Daha karar vereceğum, uygun midur değil midur.
Ulus kahkaha attı.
— Sen daha aynı evin içine girmeden hükmü verdun bile.
Afife Sultan omuz silkti.
— Benim sezilerim kuvvetlidur.
Ulus başını iki yana sallayarak montunu aldı.
— Ben doktor hanumu almaya gidiyrum.
— Geç kalmayasun.
— Merak etmeyasun.
Evden çıktıktan sonra telefonunu çıkarıp Kübra'yı aradı.
Telefon ikinci çalışta açıldı.
— Efendim, kocam?
Ulus'un yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü.
— Karım... Çıktın mı? Seni almaya geliyorum.
Kübra aynanın karşısında saçlarını düzeltirken telefonu omzuyla kulağının arasına sıkıştırdı.
— Çıktım sayılır. Son birkaç dakikam.
Ulus arabasına binip motoru çalıştırdı.
— Afife Sultan seni bekliyor. Üstelik bütün yemekleri kendi elleriyle yaptı. Sabahtan beri mutfaktan çıkmadı.
Kübra'nın yüzünde heyecanlı bir gülümseme belirdi.
— Ben de onunla tekrar aynı sofraya oturacağım için çok gerginim.
— Bak bir tanem, anlıyorum ama birbirinizi tanıdıkça seveceksiniz. Sakin ol, tamam mı?
— Tamam, peki.
— O zaman görüşürüz.
— Görüşürüz.
Telefon kapandı.
Kübra birkaç saniye aynadaki yansımasına baktı.
Sonra derin bir nefes aldı.
Annesine kısa bir mesaj yazdı.
"Anne, bu akşam beni beklemeyin olur mu? Ulus'un teyzesiyle yemek yiyeceğiz."
Mesajı gönderdikten yalnızca birkaç saniye sonra cevap geldi.
Semra: "Tamam."
Kübra ekrana uzun süre baktı.
Tek kelimeydi.
Ama o tek kelime, annesinin hâlâ kırgın olduğunu hissettirmeye yetmişti.
Parmakları yeniden klavyenin üzerinde gezindi.
"Anne, lütfen böyle yapmayın. Biliyorum bana kızgınsınız. Ama her şey aniden gelişti..."
Mesaj görüldü.
Bu kez cevap gelmedi.
Kübra telefonu yavaşça çantasına koydu.
İçini tarif edemediği bir burukluk kapladı.
Ama birkaç dakika sonra Ulus gelecekti.
Afife Sultan'ı daha önce görmüş, aynı sofraya oturmuştu. Fakat onu henüz tam anlamıyla tanımıyordu. Bu akşam ise durum farklıydı; artık Ulus'un hayatındaki kadın değil, gelini olarak o sofraya oturacaktı.
Derin bir nefes alıp hastaneden çıktı.
Akşamın serinliği yüzüne çarptığında çantasını omzuna daha sıkı yerleştirdi ve Ulus'la buluşacakları noktaya doğru yürümeye başladı.
Gün boyu süren nöbetin yorgunluğu omuzlarına çökmüştü ama içinde tatlı bir heyecan vardı.
Saatine baktı.
Ulus'un gelmesine daha birkaç dakika vardı.
Tam kaldırım boyunca yürümeye başlamıştı ki karşıdan tanıdık bir ses duydu.
— Kübra?
Başını kaldırdığında yüzünde şaşkın bir tebessüm belirdi.
— Onur?
Karşısındaki adam da en az onun kadar şaşkındı.
— Vay be... Uzun zaman oldu görüşmeyeli.
Kübra gülümseyerek yaklaştı.
— Nasılsın?
— İyiyim. Sen nasılsın?
— Ben de iyiyim.
Yıllar sonra karşılaşmanın verdiği şaşkınlıkla kısa bir süre sarıldılar. Kübra için bu, eski bir arkadaşını görmenin doğal sıcaklığından başka bir şey değildi.
Fakat yolun karşısında duran siyah aracın içindeki adam için görüntü hiç de öyle değildi.
Ulus direksiyon başında hareketsiz kaldı.
Kübra...
Başka bir adamın kollarındaydı.
Bakışları sertleşti. Çenesindeki kas belirginleşirken direksiyonu tutan parmakları sıkıldı.
Kendi kendine sakin olması gerektiğini söyledi.
Kübra'ya güveniyordu.
Bunu biliyordu.
Ama bilmek, gördüğü manzaranın içinde yükselen kıskançlığı susturmaya yetmiyordu.
Derin bir nefes aldı.
Bir tane daha...
Olmadı.
Kapıyı açıp araçtan indi.
Ağır adımlarla karşı kaldırıma yürürken gözlerini ikisinden de ayırmadı.
Bu sırada Kübra ile Onur sohbet etmeye devam ediyordu.
— Şeyda'yla nasıl gidiyor?
Onur'un yüzündeki gülümseme hafifçe soldu.
— Ayrıldık.
Kübra'nın ifadesi değişti.
— Ne? Ben... Çok özür dilerim. Hiç haberim yoktu.
Onur omuz silkti.
— Sorun değil. Hayat işte...
Aralarında kısa bir sessizlik oldu. Onur birkaç saniye sonra yeniden gülümsedi.
— Vaktin varsa bir kahve içelim mi? Hem uzun zamandır doğru düzgün konuşamadık.
Kübra tam cevap verecekti ki arkasından gelen tanıdık sesi duydu.
— Merhaba.
İkisi de aynı anda döndü.
Ulus karşılarında duruyordu.
Yüzü sakindi.
En azından sakin görünmeye çalışıyordu.
Ama gözleri aynı şeyi söylemiyordu.
Kübra'nın yanına geldi ve hiç tereddüt etmeden elini beline yerleştirdi.
Kübra şaşkınlıkla yüzüne baktı.
— Aa... Geldin mi?
Ulus'un bakışları Onur'daydı.
— Geldim.
Kübra aralarındaki görünmez gerilimi fark edince hemen söze girdi.
— Onur, kusura bakma. Başka zaman söz, olur mu?
Onur başını salladı.
— Elbette.
Sonra Ulus'a baktı.
Ulus da ona.
İki adam arasında tek kelime edilmedi.
Ama ikisinin de birbirini tarttığı açıktı.
Kübra'nın içine belli belirsiz bir huzursuzluk çöktü.
— Görüşürüz Onur.
— Görüşürüz Kübra.
Ulus, Kübra'nın belindeki elini çekmeden onu arabaya doğru yönlendirdi.
Onur ise olduğu yerde kaldı. İkisini birkaç saniye daha izledikten sonra kaşlarını hafifçe çattı.
Ulus'un Kübra'ya yakınlığından çok, yüzündeki sertlik dikkatini çekmişti.
Bu adam hiç tekin görünmüyor...
Arabanın yanına geldiklerinde Kübra artık Ulus'un yüzündeki ifadeyi görmezden gelemedi.
— Ulus... Neyin var?
Ulus önce cevap vermedi.
Arabanın kapısını açtı.
Sonra vazgeçip yeniden ona döndü.
— Kim o lavuk?
Kübra gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.
— Ulus, lütfen...
— Kim olduğunu sordum.
— Onur. Hastaneden eski arkadaşım.
Ulus'un kaşları biraz daha çatıldı.
— Arkadaşın mı?
— Evet.
Ulus birkaç saniye düşündü.
— İlk tanıştığımız zamanlarda görmüştüm sizi.
Kübra başını salladı.
— Evet.
Ulus'un yüzünde belli belirsiz, sinirli bir ifade oluştu.
— Hatırlıyorum. Bana “Eve git.” diye emir vermiştin.
Kübra gözlerini devirdi.
— Her neyse Ulus...
— Arkadaşın yani?
— Evet, Ulus.
Ulus çenesini sıktı.
— Ve arkadaşın sana sarılıyor.
Kübra ona inanamayarak baktı.
— Yıllardır görüşmüyorduk. Karşılaşınca sarıldık. Bunun nesi var?
— Bana normal gelmedi.
— Sana normal gelmemesi, normal olmadığı anlamına gelmiyor.
Ulus kısa, sinirli bir gülüş çıkardı.
— He... Şimdi de ben gereksiz kıskanç oldum.
Kübra kollarını göğsünde birleştirdi.
— Evet. Şu an tam olarak öylesin.
Ulus ona doğru bir adım attı.
— Karıma sarılma cesaretini nereden buluyor o?
— Çünkü arkadaşım!
— Ben de kocanım.
— Bunun arkadaşlarımla sarılmamla ne ilgisi var?
Ulus'un öfkesi, mantığının önüne geçmeye başlamıştı.
— Ben gavat mıyım Kübra?
Kübra'nın yüzü bir anda sertleşti.
— Ne biçim konuşuyorsun sen?
Ulus bir anlık öfkeyle kolundan tuttu.
— Ben karımı başka bir adamın kollarında görmek zorunda mıyım?
Kübra kaşlarını acıyla çattı.
— Ulus...
Kolunu çekmeye çalıştı.
Ulus o anda ne kadar sıktığının farkında değildi.
— Lütfen bırak.
— Ben sadece—
— Kolum diyorum!
Kübra'nın sesi yükseldi.
— Canımı yakıyorsun!
O cümle Ulus'un öfkesini bir anda kesti.
Parmakları gevşedi.
Kübra kolunu hızla geri çekti.
İkisi de sustu.
Ulus birkaç saniye kendi eline baktı.
Sonra Kübra'nın koluna...
Parmaklarının bıraktığı hafif kızarıklığı gördüğünde yüzündeki öfkenin yerini pişmanlık aldı.
— Kübra...
Kübra bir adım geri çekildi.
— Yapma.
— Ben—
— Şu an konuşma.
Ulus'un çenesi gerildi ama bu kez öfkeden değil, kendine duyduğu kızgınlıktandı.
— Özür dilerim.
Kübra cevap vermedi.
Tam o sırada çevrelerindeki insanların kendilerine baktığını fark etti.
Ve biraz ileride...
Onur da durmuş, onları izliyordu.
Yüzündeki endişe artık saklanamayacak kadar belirgindi.
Ulus da onu gördü.
Fakat bu kez Onur'a değil, yeniden Kübra'nın koluna baktı.
Bir anlık kıskançlığının yaptığı şey, karşısındaki adamdan çok daha fazla canını sıkmıştı.
Kübra arabanın kapısını açtı.
— Afife Sultan bizi bekliyor.
Sesi soğuktu.
— Gidelim.
Ulus sessizce başını salladı.
Tam arabaya binecekleri sırada arkalarından Onur'un sesi geldi.
— Kübra!
İkisi de durdu.
Onur hızlı adımlarla yanlarına geldi.
— İyi misin?
Kübra araçtan uzaklaşıp ona doğru yarım adım attı.
— İyiyim. Kusura bakma, böyle...
Cümlesini tamamlayamadan Ulus araçtan indi.
Bu kez doğrudan Onur'un üzerine yürüdü.
— Sana ne lan?
Onur'un yüzü sertleşti.
— Sen ne—
Sonra bakışlarını Kübra'ya çevirdi.
— Kübra, gitmek istersen eğer...
Ulus'a öfkeli bir bakış attı.
— Bu maganda kılıklı herif sana bir şey yaptı mı? İyi misin?
— Evet, iyiyim ama—
Ulus sinirle güldü.
— Bir dakika.
Onur'a doğru bir adım daha attı.
— Sen ne hakla karımla arama giriyorsun?
Sesi yükseldi.
— Karım ulan o! Benim karım!
Kübra hemen aralarına girdi.
— Ulus, yeter!
Sonra Onur'a döndü.
— Onur, lütfen. Kusura bakma. Sonra görüşürüz.
Onur bir şey söylemedi.
Yalnızca Ulus'a sertçe baktı.
Ulus da bakışlarını kaçırmadı.
Kübra daha fazla uzamasına izin vermeden arabaya bindi.
O anlarda üçünün de aklında farklı düşünceler geçiyordu.;
Ulus: Şeytan diyor ki
Göm kafayı Doktor olmasan var ya Dua et saygım var...
Onur: Ne buldun şu mağra ayısı Herifte bilmem ki...
Kübra: Kişiliğinin altından hergün yeni bir kimlik çıkıyor daha kaç tane Ulus ile tanışacağım ben...
Ulus birkaç saniye daha Onur'la göz göze kaldıktan sonra direksiyonun başına geçti.
Araç hareket etti.
Onur arkalarından bakarken Ulus dikiz aynasından onu izliyordu.
Kübra ise başını cama çevirmişti.
Araba ağır ağır Bozdoğan Malikânesi'ne doğru ilerlerken ikisinin de bilmediği başka bir şey vardı.
Bu gece onları yalnızca Afife Sultan'ın sofrası beklemiyordu.
Bozdoğan Malikânesi’nin demir kapıları önlerinde açıldığında yol boyunca aralarına çöken sessizlik hâlâ bozulmamıştı.
Ulus arabayı bahçeye sürdü.
Motoru durdurduğunda Kübra emniyet kemerini çözdü ama hemen inmedi.
Ulus da kıpırdamadı.
Birkaç saniye boyunca yalnızca birbirlerinin nefesini duydular.
Ulus sonunda başını ona çevirdi.
Bakışları yeniden Kübra’nın koluna indi.
Kızarıklık hâlâ hafifçe belli oluyordu.
Yüzü gerildi.
— Kübra...
Kübra gözlerini kapattı.
— Şimdi değil, Ulus.
— Haklısın.
Ulus başını eğdi.
— Ama özür dilemeden de içeri girmek istemiyorum.
Kübra ona baktı.
Ulus’un az önceki öfkesinden eser yoktu. Karşısında yalnızca yaptığı şeyden rahatsız olan bir adam vardı.
— Seni kıskanmam, canını yakma hakkını bana vermiyor.
Kübra’nın bakışları bir miktar yumuşadı.
Ulus devam etti.
— Bir daha olmayacak.
— Buna çok kızdım.
— Biliyorum.
— Bir daha yaparsan da “kıskandı” deyip geçmem.
Ulus hiç tereddüt etmedi.
— Geçme zaten.
Kübra birkaç saniye onu izledi.
Sonra kapıyı açtı.
— Afife Sultan’ı daha fazla bekletmeyelim.
Ulus bunun şimdilik alabileceği en büyük karşılık olduğunu biliyordu.
Arabadan indi.
---
Malikânenin kapısını açtıkları anda içeriyi saran yemek kokuları Kübra’nın dikkatini dağıttı.
Mutfaktan tencere kapaklarının sesleri geliyordu.
Ulus ayakkabılarını çıkarırken seslendi.
— Afife Sultan... Geldik.
Mutfaktan hemen tok bir ses yükseldi.
— Geliyrum, geliyrum... Bağırup durmayasun.
Kübra istemsizce gülümsedi.
Ulus ona eğilip kısık sesle konuştu.
— Şimdiden söyleyeyim...
— Ne?
— Ne derse desin korkma.
Kübra’nın kaşları kalktı.
— Beni niye korkutuyorsun?
— Korkutmuyorum.
— Uyarıyorum.
Kübra tam cevap verecekken mutfak kapısında Afife Sultan göründü.
Elinde mutfak bezi vardı.
İlk işi Ulus’a bakmak olmadı.
Doğrudan Kübra’ya baktı.
Başından ayağına kadar dikkatle süzdü.
Kübra’nın birkaç saniye önce azalan heyecanı geri geldi.
Avuçlarının terlediğini hissetti.
Yine de kibarca gülümsedi.
— Merhaba...
Afife Sultan başını hafifçe salladı.
— Hoş geldun.
— Hoş bulduk.
Kısa bir sessizlik oldu.
Ulus ikisinin arasında kaldı.
— Afife Sultan...
Yaşlı kadın ona bakmadı bile.
Ulus devam etti.
— Doktor hanum işte.
Afife Sultan kısa bir cevap verdi.
— Göriyrum.
Ulus dudaklarını birbirine bastırdı.
Kübra gülmemek için kendini zor tuttu.
Afife Sultan birkaç adım yaklaştı.
Kübra’nın ellerini tuttu.
İki avucunun arasına aldı.
Uzun uzun baktı.
Kübra ne yapacağını bilemedi.
— Ellerun sıcak.
Başparmağıyla elinin üzerine hafifçe dokundu.
— Çalışkan kızsun demek.
Kübra’nın omuzları biraz gevşedi.
— Elimden geldiğince...
Afife Sultan’ın gözleri bir an Kübra’nın koluna kaydı.
Hafif kızarıklığı fark etmişti.
Sonra başını kaldırıp Ulus’a baktı.
Bakışı yalnızca birkaç saniye sürdü.
Ama Ulus ne demek istediğini anlamıştı.
Yaşlı kadın hiçbir şey söylemedi.
Henüz.
Sofrayı işaret etti.
— Hayde.
— Yemekler soğumadan geçelum.
---
Masa baştan sona yemeklerle doluydu.
Yaprak sarması, mısır ekmeği, muhlama, hamsi tava, turşu kavurması ve Kübra’nın adını bile bilmediği birkaç Karadeniz yemeği...
Kübra şaşkınlıkla masaya baktı.
— Bunların hepsini siz mi yaptınız?
Afife Sultan gururla başını kaldırdı.
— Hepsini.
Sonra Ulus’a baktı.
— Bu uşağa yıllardır yapıyirum, iki güzel sözünü duymadum.
Ulus hemen itiraz etti.
— Daha ne diyeyim Afife Sultan? Elinin üstüne el yok.
— Yağ çekme bana.
Ulus güldü.
— Vallahi doğru söylüyorum.
— He he...
Afife Sultan sandalyesine oturdu.
— Oturun da yiyelum.
Kübra masaya oturduğunda heyecandan çatalını nasıl tutacağını bile düşünür hâle gelmişti.
Afife Sultan bunu fark etmişti.
Bir süre sessizce onu izledi.
Sonunda dayanamadı.
— Ne bakışiyisun öyle melül melül?
Kübra başını kaldırdı.
— Ben mi?
— He, sen.
Afife Sultan ardından Ulus’a baktı.
— Sen de.
— İkiniz süt dökmüş kedi gibisunuz.
Kübra mahcup bir şekilde gülümsedi.
— Estağfurullah...
Afife Sultan elini salladı.
— Korkmayasun gelin.
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
— Yemem seni.
Ulus, çatalını tabağına bırakırken kısık sesle mırıldandı.
— Yemekten beter edeceği kesin...
Afife Sultan anında başını çevirdi.
— Bir şey mi dedun?
Ulus son derece masum bir ifadeye büründü.
— Yoo...
— Ben hiçbir şey demedim.
Kübra bu kez kendini tutamadı.
Güldü.
Ulus da ona bakıp gülümsedi.
Afife Sultan’ın bakışları ikisinin arasında dolaştı.
Sonra doğrudan Kübra’ya döndü.
— Doktor hanum...
— Ben lafı dolandırmasını bilmem.
Kübra dikkat kesildi.
— Buyurun.
Afife Sultan çatalını yavaşça tabağına bıraktı.
— Ulus çocukluğundan beri inatçıdır.
Ulus hemen araya girdi.
— Afife Sultan...
— Dur hele.
Yaşlı kadın tek hareketiyle onu susturdu.
— Sinirlenince gözü hiçbir şey görmez.
Ulus’un yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.
Kübra da istemsizce koluna baktı.
Afife Sultan bunu fark etti.
Bu kez sözlerinin ağırlığı arttı.
— Ama insan sevdiğine öfkesini değil...
Bakışlarını Ulus’a çevirdi.
— Sevgisini gösterir.
Ulus başını hafifçe eğdi.
— Haklısın.
Afife Sultan yeniden Kübra’ya döndü.
— Sevdi mi de canından sakınır bu uşak.
Kübra istemsizce Ulus’a baktı.
Ulus da ona.
Az önce arabanın yanında yaşanan tartışma hâlâ ikisinin zihnindeydi.
Fakat Afife Sultan’ın tek cümlesi, o davranışın üzerini örtmemişti.
Tam tersine Ulus’a neyi değiştirmesi gerektiğini hatırlatmıştı.
Yaşlı kadın ikisinin bakışmasını birkaç saniye izledi.
Sonra arkasına yaslandı.
Ve hiç beklenmedik bir anda söyledi:
— Ben bu gelini sevemedum, Ulus...
Kübra’nın elindeki çatal havada kaldı.
Ulus’un başı anında teyzesine döndü.
— Afife Sultan...
— Yine mi? Ama ayıp oluyor bak.
Masaya ağır bir sessizlik çöktü.
Afife Sultan ise son derece sakindi.
Çayından küçük bir yudum aldı.
Sonra Kübra’nın gözlerinin içine bakarak devam etti.
— Daha sözümü bitirmedum uşağum.
Ulus sustu.
Afife Sultan fincanını masaya bıraktı.
— Sevemedum...
Kübra’nın yüzündeki gülümseme tamamen kayboldu.
Yaşlı kadın birkaç saniye bekledi.
Sonra dudaklarının kenarında küçücük bir tebessüm oluştu.
— Çünkü daha toysun. Yetiştirmek lazumdur.
Masaya çöken sessizlik birkaç saniye boyunca kimsenin bozmaya cesaret edemediği kadar ağır kaldı.
Kübra şaşkınlıkla başını kaldırdı.
Afife Sultan’ın yüzünde hafif bir tebessüm vardı.
— Ben insanı bir sofrada tanımam.
— Bir günde de tanımam.
— Hele ki aileme girecekse...
Kübra dikkatle onu dinliyordu.
Yaşlı kadın sözlerini sürdürdü.
— Ben gönlüne bakarım.
— Saygısına bakarım.
— Büyük küçüğe davranışına bakarım.
— Ulus’a nasıl baktığına bakarım.
Sonra hafifçe başını eğdi.
— Ondan sonra sever miyim...
— Sevmez miyim...
— Karar veririm.
Ulus derin bir nefes verdi.
— Ödümü kopardın Afife Sultan.
Afife Sultan kaşlarını kaldırdı.
— Daha çok kopacak senin.
Kübra istemsizce gülümsedi.
Masadaki gerginlik yavaş yavaş dağılıyordu.
Afife Sultan tabağındaki yemeği işaret etti.
— Hayde...
— Yemekler soğuyacak.
— Önce onları bitirelim.
Kübra çatalını yeniden eline aldı.
Çekinerek ilk lokmasını aldı.
Sonra ikinciyi...
Bir an durdu.
Başını kaldırdı.
— Çok güzel olmuş.
Afife Sultan belli etmemeye çalışsa da söz hoşuna gitmişti.
— Beğendun mi?
— Gerçekten çok güzel.
Ulus hemen araya girdi.
— Ben sana demiştim.
— Afife Sultan’ın elinin üstüne el yoktur.
Yaşlı kadın kaşığını ona doğru salladı.
— Yağ çekmeyisun.
— Sana fazla koymam sonra.
Ulus güldü.
— Tehdit mi bu?
— He.
Kübra da gülmeye başladı.
Bir süre boyunca yalnızca tabaklardan gelen sesler duyuldu.
Ulus arada Kübra’nın tabağına sevdiği yemeklerden koyuyor, Kübra her seferinde “Yeter.” dese de onu dinlemiyordu.
Afife Sultan ikisini sessizce izledi.
Sonunda dayanamadı.
— Uşağum...
Ulus başını kaldırdı.
— Efendim?
— Bu kız zaten incecik.
— Sen daha ilk günden doyuracağum diye uğraşiyisun.
Ulus Kübra’ya bakarak gülümsedi.
— Doktor hanım yemek yemeyi unutuyor bazen.
Kübra hemen itiraz etti.
— Unutmuyorum.
Ulus kaşını kaldırdı.
— Dün öğlen ne yedin?
Kübra birkaç saniye düşündü.
Sonra sustu.
Ulus iki elini yana açtı.
— Bak...
— Hatırlamıyor bile.
Afife Sultan hafifçe güldü.
— Doktor olup da kendine bakmayisun ha?
Kübra mahcup bir ifadeyle gülümsedi.
— İş yoğun olunca bazen...
— Bahane, dedi Ulus.
Afife Sultan hemen söze girdi.
— Bundan sonra buraya geldiğinde aç bırakmam seni.
Kübra içtenlikle gülümsedi.
— Teşekkür ederim.
Afife Sultan başını hafifçe salladı.
— Teşekkür bana değil...
— Yaptığım yemeğe olsun.
Masadaki herkes yeniden güldü.
Ulus, Kübra’nın yüzüne baktığında az önceki kırgınlığın yerini yeniden sıcak bir gülümsemenin aldığını gördü.
İçinden sessizce rahatladı.
Belki de bu akşam düşündüğü kadar kötü geçmeyecekti.
---
Yemek yavaş yavaş sona yaklaşırken Afife Sultan tabağını kenara itti.
Gözlerini yeniden Kübra’ya çevirdi.
— Doktor hanum...
Kübra başını kaldırdı.
— Buyurun.
Afife Sultan birkaç saniye sustu.
Sanki söyleyeceği şeyi tartıyordu.
— Ulus küçükken de böyleydi.
Kübra merakla dinlemeye başladı.
— Sevdiği bir şeyi kimseyle paylaşamazdı.
Ulus hemen itiraz etti.
— Afife Sultan...
— Dur uşağum.
Yaşlı kadın elini kaldırarak onu susturdu.
— Daha sözümü bitirmedum.
Ulus çaresizce başını iki yana salladı.
Kübra ise gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
Afife Sultan devam etti.
— Mahallede bir topu vardı.
— Kim eline alsa kıyameti koparırdı.
Ulus gözlerini kapattı.
— Teyze...
— Şimdi de aynı.
— Sevdiğini kimseyle paylaşamaz.
Kübra istemsizce Ulus’a baktı.
Ulus mahcup bir ifadeyle gözlerini kaçırdı.
Afife Sultan bunu görünce hafifçe gülümsedi.
— Az önceki hâlini de gördüm.
Ulus şaşkınlıkla başını kaldırdı.
— Neyi?
— Kapıda.
— Doktor hanumun koluna nasıl sarıldığını...
Kübra’nın yüzündeki ifade bir anda değişti.
Afife Sultan’ın bakışları bu kez sertleşti.
— Kıskançsun.
Ulus kısa bir sessizliğin ardından başını salladı.
— Biraz.
Afife Sultan kaşlarını kaldırdı.
— Biraz mı?
— Uşak, sen düpedüz deli kıskançsun.
Kübra istemsizce güldü.
Ulus da çaresizce iki elini havaya kaldırdı.
— İkiniz itişip kakışmayın bari.
Afife Sultan alaycı bir ifadeyle gülümsedi.
— Daha yeni başladuk.
Üçü de bir süre güldü.
Ama Afife Sultan’ın bakışları yeniden Kübra’nın koluna kaydığında gülümsemesi hafifçe söndü.
Bu kez doğrudan Ulus’a baktı.
— Kıskanmak başka...
— Can yakmak başka.
Ulus sustu.
Kübra da ona baktı.
Afife Sultan devam etti.
— Sevdiğin insanı koruyacaksun diye incitmeyesun.
— Yoksa koruduğunu sandığın şeyi kendi elinle kırarsun.
Ulus başını hafifçe eğdi.
— Haklısın, teyzem.
Sesi bu kez savunmasızdı.
— Bir daha olmayacak.
Afife Sultan birkaç saniye onu süzdü.
Sonra başını salladı.
— Olmasun.
Kübra’nın yüzü yumuşadı.
Bu mesele artık şakaya çevrilmemişti.
Sınırı konmuştu.
Ve Ulus da bunu anlamıştı.
Yemekten sonra Kübra sofrayı toplamaya yardım etmek için ayağa kalktı.
Tabakları eline aldığı anda Afife Sultan hemen müdahale etti.
— Yoo...
— Sen misafirsun.
Kübra nazikçe gülümsedi.
— Ama ben de yardım etmek istiyorum.
— İstersun da...
— Ben istemeyrum.
Kübra şaşkınlıkla Ulus’a baktı.
Ulus gülüyordu.
— Boşuna uğraşma.
— Afife Sultan mutfağı kimseye bırakmaz.
Yaşlı kadın gururla başını dik tuttu.
— Doğru dedu.
Sonra Kübra’nın omzuna hafifçe dokundu.
— Sen git.
— Bir çay koysun sana şu uşağum.
— Onu da becerebilirse tabii.
Ulus kahkaha attı.
— Teyze, bana güvenin hiç yok.
— Yok.
— Niye?
— Çünkü sen çay değil, su kaynatiysun ama kafandadur.
Kübra yeniden güldü.
Malikânenin duvarlarında uzun zamandır duyulmayan sıcak kahkahalar yankılanıyordu.
---
Bir süre sonra Ulus ile Kübra salona geçtiler.
Pencerenin önünde yan yana durdular.
Gece çoktan çökmüştü.
Malikânenin bahçesi loş ışıklarla aydınlanıyordu.
Ulus sessizce Kübra’nın elini tuttu.
Bu kez Kübra elini çekmedi.
Parmaklarını onun parmaklarının arasına bıraktı.
İkisi de uzun süre konuşmadı.
Sessizliği ilk bozan Ulus oldu.
— Hâlâ bana kızgın mısın?
Kübra gözlerini bahçeden ayırmadan cevap verdi.
— Biraz.
Ulus derin bir nefes verdi.
— Haklısın.
Kısa bir sessizlik oldu.
— Ama seni Onur’un yanında görünce...
Cümlesini tamamlayamadı.
Kübra bu kez ona döndü.
— Ulus...
— Ben senin eşinim.
— Sana bunu kanıtlamak zorunda değilim.
Ulus başını eğdi.
— Biliyorum.
— Ama bazen...
Kendi kendine kızar gibi gülümsedi.
— Şu kıskançlığıma söz geçiremiyorum.
Kübra’nın yüzü yumuşadı.
Ama sesi hâlâ ciddiydi.
— Bir daha kolumu öyle sıkmayacağına söz ver.
Ulus hiç düşünmeden cevap verdi.
— Söz.
Elini kaldırıp Kübra’nın koluna baktı.
Hafif kızarıklık hâlâ belli oluyordu.
Yüzündeki pişmanlık derinleşti.
— Canını çok acıttım mı?
— Geçti.
Kübra gözlerini onunkilere dikti.
— Ama bir daha olmasın.
Ulus bu kez tereddüt etmeden başını salladı.
— Olmayacak.
Tam o sırada...
Salonun sessizliğini telefonun titreşimi bozdu.
Ulus’un telefonu masanın üzerindeydi.
İkisi de aynı anda ekrana baktı.
Bilinmeyen Numara
Ulus’un yüzündeki bütün sıcaklık bir anda kayboldu.
Telefonu eline aldı.
Mesajı açtı.
Ekranda yalnızca tek bir cümle vardı.
“Mutlu aile tablonuz çok güzel görünüyor...”
Birkaç saniye sonra ikinci mesaj düştü.
“Bakalım bu mutluluk ne kadar sürecek...”
Ulus’un çenesi gerildi.
Kübra mesajı gördüğü anda istemsizce ürperdi.
Az önceki sıcak akşamın üzerine karanlık yeniden çökmüştü.
Ve bu kez...
Onları izleyen kişi yalnızca nerede olduklarını değil...
İçeride neler yaşandığını da biliyor gibiydi.
Ulus telefonu bir süre elinde tuttu.
Ekrandaki iki cümle az önceki sıcaklığın üzerine soğuk bir gölge düşürmüştü.
Kübra gözlerini telefondan ayıramıyordu.
— Yine o...
Ulus kısa bir baş hareketiyle onayladı.
— Evet.
İkisi de aynı anda pencereye döndüler.
Malikânenin bahçesi sakindi.
Güvenlik görevlileri her zamanki gibi devriye geziyor, loş bahçe ışıkları ağaçların gölgelerini taş zemine düşürüyordu.
Dışarıdan bakıldığında her şey normaldi.
Ama artık ikisi de biliyordu.
Birileri onları izliyordu.
Furkan.
Ulus telefonu cebine koydu.
— Güvenliği artıracağım.
Kübra ona döndü.
— Beni yine hiçbir şeyden habersiz bırakmayacaksın, değil mi?
Ulus bakışlarını onun gözlerine çevirdi.
— Bırakmayacağım.
— Ne olursa olsun?
— Ne olursa olsun.
Tam o sırada mutfaktan Afife Sultan’ın sesi yükseldi.
— Uşak!
Ulus gözlerini kısa süre kapattı.
— Efendim Afife Sultan?
— Çaylar hazır. Gelin de soğutmayun.
Kübra istemsizce gülümsedi.
Ulus da onun yüzündeki küçük tebessümü görünce biraz olsun rahatladı.
— Hadi.
Salona döndüklerinde Afife Sultan tepsiyi masaya bırakıyordu.
Üç fincan çay...
Yanında taze mısır ekmeği ve küçük bir tabakta tereyağı...
Yaşlı kadın ikisinin yüzündeki değişikliği hemen fark etti.
— Ne oldi size?
Ulus gülümsemeye çalıştı.
— Bir şey yok.
Afife Sultan gözlerini kıstı.
— Ben yaşlandum diye kör olmadum.
Kübra hemen araya girdi.
— Hastaneden bir mesaj geldi.
Afife Sultan birkaç saniye ikisini süzdü.
Yalan söylediklerini anlamış gibiydi ama üstelemedi.
— İş hiç bitmeyi zaten.
Elini çaylara doğru salladı.
— Önce için şunları.
Üçü yeniden oturdu.
Fakat bu kez sohbet ilk saatlerdeki kadar rahat değildi.
Ulus’un aklı cebindeki telefondaydı.
Kübra ise farkında olmadan birkaç dakikada bir pencereye bakıyordu.
Afife Sultan her ikisini de sessizce izledi.
Bir şey sormadı.
Ama yüzündeki ifade olup biteni tamamen görmezden gelmediğini gösteriyordu.
---
Yaklaşık yarım saat sonra Kübra ayağa kalktı.
Afife Sultan’ın yanına gidip saygıyla elini öptü.
— Her şey için çok teşekkür ederim.
— Yemekler de, misafirperverliğiniz de gerçekten çok güzeldi.
Afife Sultan ilk kez hiç saklamadığı bir sıcaklıkla Kübra’nın yanağını okşadı.
— Yine gelecesun.
Kübra gülümsedi.
— İnşallah.
Yaşlı kadın bu kez Ulus’a döndü.
— Uşak...
— Efendim?
— Doktor hanımı üzmeyesun.
Ulus başını hafifçe eğdi.
— Üzmeyeceğim.
Afife Sultan kaşını kaldırdı.
— Kıskançlığını da biraz dizginleyesun.
Kübra istemsizce güldü.
Ulus mahcup bir ifadeyle ensesini kaşıdı.
— Tamam.
— “Tamam” demek kolaydur.
Afife Sultan parmağını ona doğru salladı.
— Yap da göreyim.
Ulus gülmeden edemedi.
— Deneyeceğim.
— Denemeyesun.
— Yap.
Kübra bu kez kahkahasını tutamadı.
Ulus ona dönüp baktı.
— Daha dün bir bugün iki tarafını seçtin.
Kübra omuz silkti.
— Güçlü tarafı seçtim.
Afife Sultan gururla başını kaldırdı.
— Akıllı kız.
Ulus çaresizce başını iki yana salladı.
---
Malikâneden çıktıklarında gece iyice ilerlemişti.
Ulus arabayı çalıştırdı.
Kübra emniyet kemerini takarken sessizce ona baktı.
— Bana bir söz daha verecek misin?
Ulus direksiyonu kavradı.
— Vereceğim.
— Daha ne olduğunu söylemedim.
— Fark etmez.
Kübra’nın dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
— Bundan sonra bir şey olduğunda tek başına karar vermeyeceksin.
Ulus birkaç saniye sustu.
Sonra başını salladı.
— Tamam.
— Birlikte.
— Birlikte.
Kübra koltuğuna yaslandı.
— Benim istediğim de buydu zaten.
Ulus arabayı malikânenin kapısından çıkardı.
Fakat doğrudan Kübra’nın evine yönelmedi.
Şehir ışıklarının arasından birkaç dakika sessizce ilerledikten sonra sahil yoluna saptı.
Kübra şaşkınlıkla ona baktı.
— Eve gitmiyor muyuz?
— Gitmeden önce biraz hava alalım.
Kübra itiraz etmedi.
Belki de ikisinin de buna ihtiyacı vardı.
---
Sahile vardıklarında araçtan indiler.
Gece serindi.
Denizin üzerinden gelen rüzgâr yüzlerine çarpıyor, kıyıya vuran küçük dalgaların sesi uzaktan duyuluyordu.
Yan yana yürüdüler.
Bir süre hiç konuşmadılar.
Ulus ellerini montunun ceplerine sokmuştu.
Kübra ise saçlarını yüzünden uzaklaştırmaya çalışıyordu.
Bir noktada Ulus sessizce sordu:
— Eve dönmek istiyor musun?
Kübra birkaç saniye düşündü.
Sonra başını iki yana salladı.
— Hayır.
Ulus ona baktı.
— Emin misin?
— Annemler zaten bana kırgın.
Kısa bir nefes verdi.
— Şu an eve gidip yeniden o sessizlikle uğraşmak istemiyorum.
Ulus birkaç saniye sustu.
— O zaman malikâneye dönelim.
Kübra şaşkınlıkla ona baktı.
— Bu gece orada mı kalacağız?
Ulus hafifçe gülümsedi.
— İstersen.
Kübra kısa bir tereddütten sonra başını salladı.
— Olur.
Ve böylece sahilde yaptıkları kısa yürüyüşün ardından yeniden Bozdoğan Malikânesi’ne döndüler.
---
Üst kata çıktıklarında koridor sessizdi.
Afife Sultan çoktan odasına çekilmişti.
Ulus odanın kapısını açıp Kübra’nın geçmesini bekledi.
Kübra içeri girerken arkasına dönüp hafifçe gülümsedi.
— Bugün...
Durdu.
— Sandığımdan daha güzel geçti.
Ulus kapıyı kapattı.
Ceketini çıkarıp koltuğun üzerine bıraktı.
— Güzel geçti.
Sonra ona doğru yürüdü.
— Ama konuşmamız gereken bir konu hâlâ var.
Kübra kaşını kaldırdı.
— Hangisi?
Ulus birkaç adım daha yaklaştı.
— Gelelim şu Onur meselesine.
Kübra gözlerini devirdi.
— Ulus...
— Ne var?
— Daha demin söz verdin.
— Kıskanmayacağıma söz vermedim.
Kübra gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
— Ne verdin o zaman?
— Canını yakmayacağıma.
Ulus bir an durdu.
Sesi ciddileşti.
— Ve o sözümü tutacağım.
Kübra’nın yüzündeki hafif alay yumuşadı.
Ulus ona yaklaşırken bu kez ellerini Kübra’ya dokundurmadan duvara yasladı.
Aralarında birkaç santimetre vardı.
Başını hafifçe eğdi.
— Ama hâlâ kıskanıyorum.
Kübra’nın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
— Fark ettim.
Ulus yüzünü onun boynuna yaklaştırdı.
Ama dokunmadan önce bir an durdu.
Kübra geri çekilmedi.
Bunun üzerine başını hafifçe omzuna yasladı.
Derin bir nefes aldı.
— Hâlâ sinirim geçmedi.
Kübra parmaklarını Ulus’un saçlarının arasına götürdü.
— Doktor arkadaşım sadece.
— Biliyorum.
— O zaman?
Ulus mırıldandı.
— Bilmek başka...
Başını kaldırdı.
— Görmek başka.
Kübra ona bakıp başını iki yana salladı.
— Deli.
Ulus’un yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Elini yavaşça kaldırıp Kübra’nın yanağına dokundu.
Bu kez hareketinde ne öfke ne de sahiplenme vardı.
Yalnızca dikkat...
— Bir daha kimse sana sarılmasın.
Kübra kahkahayla başını iki yana salladı.
— Emredersiniz beyefendi.
— Dalga geçme.
— Geçiyorum.
Ulus biraz daha eğildi.
Tam dudakları birbirine yaklaşacakken...
Tak... Tak... Tak...
Kapı çalındı.
Ulus gözlerini kapattı.
Derin bir nefes aldı.
Başını tavana kaldırdı.
— Hay babanın...
Dişlerini sıktı.
— Söyle!
Kapının arkasından Kazım’ın sesi geldi.
— Abi...
— Önemli.
Ulus başını Kübra’nın omzuna yasladı.
— Tam zamanını buldun be Kazım...
İstemeyerek Kübra’dan ayrıldı.
Kapıyı birkaç santim araladı.
— Ne var ula?
Kazım kapının dışında hazır ola geçmişti.
— Abi...
— Bahçede evin etrafında dolaşan araçlar var.
— Bizden değiller.
— Ne yapalım diye...
Ulus gözlerini kapattı.
Derin bir nefes aldı.
Sonra dişlerinin arasından konuştu.
— Sıkın abi...
Kazım afalladı.
— Abi?
Ulus homurdandı.
— Şaka yapıyorum.
Sonra iki elini havaya kaldırdı.
— Sevdama kavuşacağım diyorum...
— Yırtık don, atlet misali peşimdesiniz lan!
Kazım mahcup bir ifadeyle ensesini kaşıdı.
— Abi... Çok affedersin.
Tam dönecekken başını kapı aralığından uzattı.
Kübra’yı görünce tebessüm etti.
— Saygılar yenge...
— Hürmetler.
Kübra gülmemek için dudaklarını ısırdı.
Başını hafifçe salladı.
— Sağ ol Kazım.
Ulus derin bir “sabır” çekti.
Bir hamlede Kazım’ın ensesinden tuttu.
— Ne yapıyorsun oğlum sen?
Kazım şaşkınca baktı.
— Abi...
Ulus kaşlarını kaldırdı.
— Efendim abi...
— Siktir git.
Kazım sırıtıp iki adım geri çekildi.
— Gidiyorum abi.
— Vallahi gidiyorum.
Merdivenlere doğru koşarken kendi kendine söyleniyordu.
— Bir insanın romantik anına denk gelmek de beni bulur zaten...
---
Kazım bahçeye indiğinde söylenmeye hâlâ devam ediyordu.
— Vallahi bu ekipte bütün romantik anlar beni buluyor.
— Ula adam iki dakika karısıyla baş başa kalacak...
— Ben gittim kapıyı çaldım.
Tam bahçeye indiğinde Ali onu görünce sırıttı.
— Ne oldu oğlum?
Kazım derin bir iç çekti.
— Sorma.
Diğer korumalar da merakla başlarını çevirdi.
Ali güldü.
— Yedin mi zokayı?
Kazım iki elini beline koydu.
— He, yedim!
— Az daha beni bahçeye gömecekti!
Korumalardan biri kahkahayı bastı.
— Ne dedin ki adama?
Kazım eliyle yukarıyı gösterdi.
— Hiç!
— “Abi dışarıda şüpheli araç var.” dedim.
— Adam bana...
Sesini Ulus’a benzetmeye çalışarak söylendi.
— Tam “Sevdama kavuşacağım diyorum, yırtık don atlet misali peşimdesiniz lan!”
Bahçede kahkahalar yükseldi.
Ali dizine vurdu.
— Harbi dedi mi bunu?
— Vallahi dedi.
Korumalardan biri gülmekten iki büklüm olmuştu.
— Sonra?
Kazım yüzünü buruşturdu.
— Sonra ne olacak?
— Bir de kafamı uzatıp “Saygılar yenge, hürmetler.” dedim.
Ali olduğu yerde kaldı.
— Sen...
— Ne yaptın?
Kazım omuz silkti.
— Kibarlık ettim.
Bu kez herkes aynı anda patladı.
— Lan manyak!
— Adam seni vursa yeridir!
Kazım tam cevap verecekti ki...
Üst kattaki pencere açıldı.
Ulus’un sesi bütün bahçede yankılandı.
— KAZIM!
Bahçedeki kahkahalar bir anda kesildi.
Kazım olduğu yerde dondu.
Yavaşça başını kaldırdı.
Ulus pencereye dayanmış aşağı bakıyordu.
Bakışlarından hâlâ sinirli olduğu belliydi.
Kazım kısık sesle Ali’ye döndü.
— Gördün mü...
— Ölmedim ama öleceğim birazdan.
Ali gülmemek için dudağını ısırdı.
— Git özür dile.
— Ben mi?
— He sen.
— Ben gitmem.
Tam o sırada Ulus yeniden seslendi.
— Kazııım!
Kazım irkildi.
— Ananııı...
— Duydu yine!
Ali bu kez kahkahayı patlattı.
— Ula git de adam rahat rahat karısıyla konuşsun!
Kazım homurdanarak başını salladı.
— Bütün suç bana kalıyor.
Tam söylene söylene uzaklaşırken kendi kendine mırıldandı.
— Bir dahakine Ali gitsin.
— Romantik anın içine dalmak benim görev tanımımda yok.
---
Ertesi Sabah — Bozdoğan Malikânesi
Bozdoğan Malikânesi’nin bahçesi her zamanki gibi erken saatlerde hareketlenmişti.
Nöbet değişimi başlamış, korumalar bir yandan çaylarını içerken bir yandan gece boyunca yaşananları birbirlerine anlatıyordu.
Kazım, elindeki simitten bir lokma aldıktan sonra başını iki yana salladı.
— Dün gece ölümden döndüm.
Ali çayından bir yudum aldı.
— Abartma lan.
Kazım hemen itiraz etti.
— Ne abartması? Adam beni enseden tuttu.
Yanlarında oturan diğer korumalardan biri merakla sordu.
— Ne yaptın yine?
Kazım, sanki başına gelenlerden kendisi sorumlu değilmiş gibi omuz silkti.
— Hiçbir şey yapmadım.
Ali kahkahayı bastı.
— Hiçbir şey yapmamış! Ulan adamın odasına gidip romantik anına daldın. Bir de üstüne karısına selam vermişsin, hâlâ “Bir şey yapmadım.” diyor.
Kazım çay bardağını masaya bıraktı.
— Ben nereden bileyim ne yaptıklarını? Dışarıda şüpheli araç vardı. Güvenlik meselesiydi.
Ali kaşlarını kaldırdı.
— Güvenlik meselesi tamam da kapıdan kafanı uzatıp “Saygılar yenge, hürmetler.” demen hangi görev tanımına giriyor?
Masadakiler bir anda kahkahaya boğuldu.
Kazım yüzünü buruşturdu.
— Ne yapayım? Kadına selam vermeden mi çıkaydım?
— Kadın değil, yenge artık.
— Kes lan.
Tam o sırada arkalarından tanıdık bir ses duyuldu.
— Kim yenge?
Korumaların kahkahası bir anda kesildi.
Hepsi aynı anda arkalarını döndü.
Vincenzo, elinde kahvesiyle bahçeye yeni çıkmıştı.
Yüzündeki meraklı ifade, masadakilerin daha da gerilmesine neden oldu.
Ali’nin dudaklarının kenarında şeytani bir gülümseme belirdi.
Kazım bunu fark edince hemen başını iki yana salladı.
— Ali, sakın.
Vincenzo kaşını kaldırdı.
— Neyi sakın?
Ali daha fazla dayanamadı.
— Dün gece bizim Kazım, Ulus abinin romantik anına baskın yapmış.
Vincenzo olduğu yerde durdu.
— Ne yapmış?
Kazım ellerini havaya kaldırdı.
— Vallahi bilerek olmadı.
Ali gülerek devam etti.
— Dışarıda şüpheli araçlar dolaşıyormuş. Biz de bunu Ulus abiye söyleyelim dedik.
— Sonra?
— Günah keçisi olarak Kazım’ı seçtik.
Vincenzo’nun yüzünde yavaş yavaş bir gülümseme oluştu.
— Devam et.
Kazım başını iki yana sallıyordu.
— Devam etme.
Ali onu duymadı bile.
— Bizimki kapıyı çalmış. Ulus abi de içeriden sinirle “Hay babanın... Söyle!” demiş.
Masadakiler yeniden gülmeye başladı.
Vincenzo kahvesini masaya bıraktı.
— Sonra?
Ali artık nefes almakta zorlanıyordu.
— Sonra Ulus abi kapıyı aralamış. Kazım da şüpheli araçları anlatmış.
— Eee?
— Ulus abi de “Sıkın abicim, tarayın anasını satayım. Sevdama kavuşacağım diyorum, yırtık don atlet misali peşimdesiniz lan!” demiş.
Vincenzo birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra öyle bir kahkaha attı ki bahçenin diğer ucundaki korumalar bile başlarını çevirdi.
— Yırtık don atlet misali mi?
Ali dizine vurdu.
— Aynen öyle.
Kazım homurdandı.
— Bitmedi daha.
Vincenzo hemen ona döndü.
— Daha ne var?
Kazım isteksizce cevap verdi.
— Ben de giderken kafamı kapıdan uzatıp Kübra Hanım’a selam verdim.
Ali araya girdi.
— “Saygılar yenge, hürmetler.” dedi.
Vincenzo yeniden kahkahaya boğuldu.
— Ulan Kazım!
— Ne var abi?
— Senin aklın gerçekten yarım.
Kazım bozulmuş gibi baktı.
— Kibarlık yaptım.
Vincenzo gülmeye devam ederken başını iki yana salladı.
— Yenge ha?
Ali sırıttı.
— Artık doktor hanım devri bitti.
— Bundan sonra yenge.
Kazım hemen itiraz etti.
— Ben bir kere dedim diye yaymayın lan.
Vincenzo kahvesini yeniden eline aldı.
Yüzündeki muzip ifade giderek belirginleşiyordu.
— Geç kaldın.
— Ne için?
— Lakap yayıldı bile.
Tam o sırada malikânenin arka kapısı açıldı.
Ulus bahçeye doğru yürümeye başladı.
Korumaların yüzündeki gülümsemeler bir anda silindi.
Kazım hemen önüne döndü.
Ali çayına sarıldı.
Diğerleri, sanki az önce kahkahaya boğulanlar kendileri değilmiş gibi ciddi bir ifadeye büründü.
Sadece Vincenzo’nun yüzündeki sırıtış kaybolmamıştı.
Ulus yanlarına yaklaştığında önce korumalara, sonra Vincenzo’ya baktı.
— Ne var?
Vincenzo masum bir ifadeyle omuz silkti.
— Hiçbir şey.
Ulus gözlerini kıstı.
— Senin yüzün niye öyle?
— Nasıl?
— Bir halt karıştıracakmışsın gibi.
Vincenzo kahvesinden bir yudum aldı.
Sonra gayet sakin bir sesle sordu:
— Yenge uyandı mı?
Bahçeye bir anda sessizlik çöktü.
Kazım gözlerini kapattı.
Ali başını önüne eğdi.
Ulus birkaç saniye Vincenzo’ya baktı.
— Ne dedin sen?
Vincenzo hiç istifini bozmadı.
— Yenge dedim.
Ulus’un bakışları yavaşça korumalara döndü.
Hepsi aynı anda Kazım’a baktı.
Kazım irkilerek ayağa kalktı.
— Abi vallahi ben yaymadım.
Ulus kaşını kaldırdı.
— Kazım...
— Efendim abi?
— Senin ağzın niye hiç durmuyor?
— Abi ben Ali’ye anlattım. Ali bunlara anlattı. Bunlar da...
Ali hemen araya girdi.
— Ulan beni niye satıyorsun?
Vincenzo kahkahayı bastı.
— Boşuna kızma Ulus.
— Bence güzel oldu.
Ulus ona sertçe baktı.
— Neymiş güzel olan?
— “Yenge.”
— Vincenzo...
— Efendim?
— Sabah sabah sinirimi bozma.
Vincenzo gülümseyerek sandalyesine yaslandı.
— Tamam, tamam.
Kısa bir an sustu.
Sonra ekledi:
— Yenge kızmasın sonra.
Kazım gülmemek için başını çevirdi.
Ali dudaklarını ısırdı.
Ulus derin bir nefes aldı.
Sabrını toplamak için birkaç saniye gözlerini kapattı.
Tam o sırada malikânenin kapısında Kübra göründü.
Üzerinde sade bir sabahlık vardı. Saçlarını dağınık şekilde toplamıştı.
Bahçedekilere bakıp gülümsedi.
— Günaydın.
Vincenzo hiç düşünmeden ayağa kalktı.
— Günaydın, yenge.
Kazım elini yüzüne kapattı.
Ali çayını masaya bıraktı.
Ulus ise başını yavaşça Vincenzo’ya çevirdi.
Kübra birkaç saniye şaşkınlıkla baktıktan sonra gülmeye başladı.
— Yenge mi?
Vincenzo gayet ciddi bir tavırla başını salladı.
— Evet.
— Dün gece resmiyet kazanmış.
Kübra’nın kahkahası bahçeye yayıldı.
Ulus çaresizce başını iki yana salladı.
— Bir sabah huzur vermediniz.
Kazım kısık sesle mırıldandı.
— Ben demiştim abi, olay patlar diye.
Ulus anında ona döndü.
— Kazım!
— Efendim abi?
— Sus.
— Sustum abi.
Kübra’nın kahkahası bahçeye yayılınca birkaç saniyeliğine herkes sustu.
Sonra...
Salvatore malikânenin kapısından içeri girdi.
Gözündeki güneş gözlüğünü çıkarırken karşılaştığı manzara karşısında duraksadı.
Bir yanda gülmekten kırılan korumalar...
Ortalarında yüzü asık Ulus...
Karşısında kahkahasını zor tutan Kübra...
Salvatore kaşını kaldırdı.
— Ben yokken ne oldu burada?
Ali konuşmamak için dudaklarını ısırıyordu.
Kazım ise göz göze gelmemeye çalışıyordu.
Salvatore şüpheyle etrafa baktı.
— Kim anlatacak?
Vincenzo elini kaldırdı.
— Ben.
Ulus derin bir nefes aldı.
— Sen anlatmayacaksın.
Vincenzo sırıttı.
— Ama en güzel ben anlatıyorum.
Salvatore iyice meraklanmıştı.
— Oğlum biri konuşsun artık.
Ali sonunda dayanamadı.
— Dün gece Kazım...
— Ali!
Kazım panikle bağırdı.
— Yine başlama!
Ama artık çok geçti.
Ali gece yaşananları tek tek anlatmaya başladı.
Ulus’un romantik anı...
Kapının çalınması...
“Sevdama kavuşacağım diyorum...” diye başlayan serzeniş...
Ve en sonunda...
Kazım’ın kapı aralığından başını uzatıp:
— Saygılar yenge... Hürmetler.
demesi...
Salvatore birkaç saniye hiç tepki vermedi.
Sonra öyle bir kahkaha attı ki bütün bahçe yankılandı.
İki eliyle dizlerine vuruyordu.
— Mamma mia...
— Siz kafayı yemişsiniz!
Kazım masum bir ifadeyle omuz silkti.
— Abi, ben saygımdan...
Salvatore eliyle susturdu.
— Sen sus.
— Sen konuşunca olay daha da büyüyor.
Bu kez Kübra da yeniden gülmeye başladı.
Ulus çaresizce başını iki yana salladı.
— Gülmeyin.
— Hiç komik değil.
Salvatore gözlerinden yaş gele gele konuştu.
— Komik değil mi?
— Ulan adam karısıyla baş başa kalacak...
— Siz kapıyı çalıyorsunuz.
Ali hemen ekledi.
— Sonra da yenge diyerek içeri kafayı uzatıyor.
Bahçedekiler yeniden kahkahaya boğuldu.
Ulus ellerini beline koydu.
— Hepiniz bitirdiniz mi?
Vincenzo gayet ciddi bir ifadeyle başını salladı.
— Daha başlamadık.
Ulus gözlerini kapattı.
— Vincenzo...
— Efendim?
— Sabır taşı olsam çatladım.
Vincenzo omuz silkti.
— Ben ne yaptım?
— Sadece yenge dedim.
Tam o sırada Kübra gülümseyerek araya girdi.
— Tamam artık...
— Ben alındım mı?
— Hayır.
— Siz de uzatmayın.
Vincenzo hemen başını salladı.
— Emir büyük yerden.
Sonra Kübra’ya dönüp hafifçe eğildi.
— Kusura bakmayın yenge.
Ulus eliyle alnını kapattı.
— Allah’ım...
— Bir de resmîleştirdi.
Salvatore omzunu Ulus’a vurdu.
— Boş ver.
— Bence yakıştı.
Ulus yan gözle baktı.
— Sen de mi?
Salvatore hiç düşünmeden cevap verdi.
— Tabii.
— Bundan sonra ben de yenge diyeceğim.
Ulus iki elini havaya kaldırdı.
— Siz beni çıldırtacaksınız.
Bahçedeki neşeli hava birkaç dakika daha devam etti.
Uzun zamandır ilk kez herkes bu kadar rahat gülüyordu.
Fakat o sırada...
Kapının yanındaki telsizden cızırtılı bir ses yükseldi.
Korumalardan biri anında ciddileşti.
— Kazım.
— Efendim?
— Az önceki siyah araç...
Kazım’ın yüzündeki gülümseme silindi.
— Ne olmuş?
Koruma telsize kulak verdi.
Sonra yavaşça başını kaldırdı.
— Geri dönmüş.
Bahçedeki kahkahalar bir anda kesildi.
Ulus’un yüzündeki ifade yeniden sertleşti.
Vincenzo da sandalyesinden doğruldu.
Az önceki şakalaşmalardan eser kalmamıştı.
Ulus tek cümle kurdu.
— Kameraları açın.
Kazım ve Ali aynı anda koşarak güvenlik odasına yöneldi.
Malikânenin üzerine çöken sessizlik, yaklaşan tehlikenin habercisi gibiydi.
---
Kazım ile Ali koşar adım güvenlik odasına girerken bahçedeki herkes istemsizce ayakta kaldı.
Ulus tek kelime etmeden güvenlik odasına doğru yürüdü.
Vincenzo ile Salvatore de peşinden geldi.
Monitörler art arda açıldı.
Malikânenin ön cephesi...
Arka bahçe...
Doğu kapısı...
Batı duvarı...
Hepsi tek tek ekrana düştü.
Ali görüntüleri hızla ileri sardı.
Kazım ise bir kameradan diğerine geçiyordu.
Birkaç saniye sonra Ali parmağını ekrana uzattı.
— Abi...
— İşte bu.
Herkes aynı anda ekrana döndü.
Siyah renkli, plakası seçilmeyen bir araç...
Malikânenin önünden ağır ağır geçiyordu.
Sonra gözden kayboluyordu.
Yaklaşık on dakika sonra...
Aynı araç tekrar görünüyordu.
Bu kez biraz daha yavaş...
Sanki içeriyi inceliyordu.
Ulus’un yüzü buz kesti.
— Yakınlaştır.
Kazım görüntüyü büyüttü.
Plaka yine okunmuyordu.
Camlar tamamen siyahtı.
Salvatore sessizce mırıldandı.
— Profesyonel.
Vincenzo kollarını göğsünde birleştirdi.
— Tesadüf değil.
Ali tekrar görüntüyü oynattı.
Araç bu kez köşeyi dönmeden önce kısa süreliğine durmuştu.
Sadece üç saniye...
Ama o üç saniye boyunca malikânenin giriş kapısına bakıyordu.
Ulus gözlerini ekrandan ayırmadı.
— Aynı araç mı?
Kazım başını salladı.
— Evet abi.
— Dün gece gelen de bu.
Odada yeniden sessizlik oluştu.
Salvatore derin bir nefes aldı.
— Demek gerçekten bizi izliyorlar.
Ulus’un sesi oldukça sakindi.
Fakat onu tanıyan herkes bunun fırtına öncesi sessizlik olduğunu biliyordu.
— Hayır...
Başını iki yana salladı.
— Bizi değil.
Kısa bir duraksadı.
— Kübra’yı.
---
Aynı dakikalarda...
Kübra ile Afife Sultan bahçede yalnız kalmıştı.
Afife Sultan elindeki çay bardağını yavaşça masaya bıraktı.
Sonra Kübra’ya döndü.
— Doktor hanum...
— Korkiyisun.
Kübra şaşkınlıkla ona baktı.
— Belli ediyor muyum?
Yaşlı kadın başını salladı.
— Kadın kadını anlar.
Kübra gözlerini yere indirdi.
— Bazen...
— Evet.
— Korkuyorum.
Afife Sultan sandalyesinden doğruldu.
Yavaşça Kübra’nın yanına geldi.
Ellerini tuttu.
— Korkmak ayıp değildur.
— Ama korkunun seni yönetmesine izin vermeyesun.
Kübra yaşlı kadının gözlerine baktı.
İlk kez annesi dışında biri ona bu kadar şefkatle dokunuyordu.
— Ulus çocukluğundan beri çok yara aldı.
Sesi yumuşamıştı.
— Ama ilk defa...
— Birini kaybetmekten bu kadar korkuyor.
Kübra’nın gözleri doldu.
Tam konuşacakken...
Ulus, Salvatore ve Vincenzo bahçeye geri döndüler.
Üçünün de yüzü oldukça ciddiydi.
Kübra bunu fark eder etmez ayağa kalktı.
— Ne oldu?
Ulus kısa bir süre sustu.
Gerçeği söyleyip söylememek arasında kaldı.
Sonunda kararını verdi.
— Malikânenin çevresinde dolaşan araç yine gelmiş.
Kübra’nın yüzündeki renk yavaş yavaş soldu.
— Aynı araç mı?
Salvatore cevap verdi.
— Evet.
— Ve bu kez daha cesurdu.
Vincenzo etrafa göz gezdirdi.
Artık yüzünde sabahki muzip ifadeden eser yoktu.
— Kim olursa olsun...
— Bir şey arıyor.
Ulus kararlı bir sesle konuştu.
— Hayır.
Bakışlarını Kübra’ya çevirdi.
— Birini.
Tam o anda...
Ali koşarak bahçeye geldi.
Nefes nefeseydi.
— Abi!
Ulus hızla döndü.
— Ne var?
Ali derin bir nefes aldı.
— Araç...
— Kaçmadı.
Herkes aynı anda ona baktı.
Ali’nin sesi daha da alçaldı.
— Malikânenin karşısındaki orman yoluna girdi.
— Hâlâ orada olabilir.
Ulus’un bakışları sertleşti.
— Kazım!
— Efendim abi!
— Beş kişi hazırlan.
— Ben de geliyorum.
Vincenzo hemen öne çıktı.
— Ben de.
Salvatore ceketini düzeltti.
— Bu kez yalnız gitmeyeceksin.
Ulus başını salladı.
Gözlerini son kez Kübra’ya çevirdi.
— İçeriden çıkma.
Kübra yalnızca başını sallayabildi.
İçinde açıklayamadığı kötü bir his büyüyordu.
Malikânenin demir kapıları açılırken...
Hiçbiri birkaç dakika sonra başlayacak olayların yalnızca bir takip olmadığını...
Daha büyük bir oyunun ilk hamlesi olduğunu henüz bilmiyordu.
